28 Aralık 2012

....

Şimdi mesela kalkıp gitmiş olsak seninle ikimiz, ama öyle böyle bir gitmek değil sözünü ettiğim, hiç ardına dönüp bakmadan, sanki şimdi şu an doğmuş gibi bir ruhla, hiç nefret etmemiş, hiç ağlamamış, hiç üzülmemiş, hiç gülmemiş gibi, öyle çıplak, gökyüzünü ilk kez görüyormuş gibi, deniz nedir bilmezmiş gibi, ağaç nedir, yaprak nedir adlarını bile duymamış gibi öylesi şaşkın bir ruhla... Ne olur?

Ya da mesela içimizde kalmış ne kadar öfke, düş kırıklığı, hınç varsa onu bir bir kusarak sahiplerine, ardımızda kalan çok ama çok sevdiğimiz herkese son bir kez sımsıkı sarılarak ve de, yok yok öyle tasını tarağını toplamadan, ellerimiz ve ayaklarımızdan gayri, ruhumuz ve kırık kalplerimizden gayri hiçbir şey almadan yanımıza... 

Belki de en sevdiğimiz küçücük birşeyi alarak, bir kitap mesela çok ama çok sevdiğin, belki bir mendil anneannenden hatıra, belki de ölü babanın çakmağı... Onları alsan yanına. Eski sefil dünyandan sana kalmış ne varsa değerli, ama illa ki bir insana ait olan, bir fotoğraf olur ya da bir tel toka, bir küçük kaktüs bile olur. Alsak ve gitsek...

Bir kıyı bulsak kendimize. Kimsenin ayak basmadığı. Yoktur ya hayal işte benimkisi. Kocaman ağaçlar olsa bir de. Hani yalnız hissedersen kendini diye sarılacak koca bir gövde işte. Hatta dallarının altında durur ve yeterince beklersen, azıcık eserse rüzgar, saçlarını bile okşar o yapraklar. Hiçbir şey istemez ve beklemez senden inan. Toprak koyu kahve olsa. Otlar püskürse yerden. Arada yağmur yağsa. Daha çok daha çok yeşil olsa toprak. Saçları uzuyor sansak. Gülsek kıkır kıkır. Hiç ayakkabı giymesek. Hatta ayakkabımız bile olmasa. Kendimizi dünyanın en ilkel iki insanı ilan etsek. Gülsek amma çok gülsek. Orman da gülse bizimle, bulutlar, çiçekler, otlar, kurbağalar, yılanlar bile gülse. Öyle çok gülsek öyle çok gülsek ki, sırf şu birkaç dakika için bile değerdi onca acıyı çekmiş olmak desek. Ömrümüz bundan böyle kimsenin kölesi olmadan, kimseye boyun eğmeden, kimseden tiksinmeden ve iğrenmeden, hesaptan ve kitaptan uzak geçse. 

Ne olur?

Foto: Galactic-dreamer

24 Aralık 2012

iyi bir kitaptan sonra...

1Q84 bitti. İyi bir kitaptı çünkü son sayfanın son cümlesini okuyup bitirdiğimde kitabı baştan okumak istediğimi hissettim. Bu bana çok nadir olur. Yüzyıllık Yalnızlık ve Tutunamayanlar hariç hiçbir kitabı iki kez okumadım. Çünkü okumak istediğim çok kitap var ve hayat hepsini okumak için çok kısa. Ama bu 1256 sayfalık tuğlayı yeniden okumayı gerçekten istedim.

Size de öyle olur mu bilmiyorum ama ben bazı kitaplar bitince kendimi arkadaşlarımdan ayrılmış gibi hissederim. Şimdi de Aomame ve Tengo'yu özleyeceğimi hissediyorum. İkisi de çok ama çok sevdiğim karakterlerdi. İnsan bir kitabı sevince, o kitabın içine iyiden iyiye girince kitabın karakterleri ile birlikte yaşamaya başlıyor. Onların evlerinin içinde, eşyalarına dokunarak yaşıyorsun uzunca bir süre. Onlar sanki dünyada bir yerde yaşıyorlar, nefes alıyorlar, öylesi gerçekler. Eğer tehlikedelerse sırt kasların geriliyor mesela, sayfaları okurken bakıyorsun ki hızlı hızlı nefes almaya başlamışsın. Eğer mutluysalar, ki bu mutluluk yıllarca hayaliyle yaşanmış bir mutluluksa, gözlerinden yaşlar akıyor sevinçten. İşte bu diyorsun. Edebiyat bunu yapmalı. Harflerden ibaret adam ve kadınları senin gerçeğin yapmalı. Bu yüzden Murakami'nin önünde saygıyla eğiliyorum.

İyi bir kitabı bitirdikten sonra insan ne okusa bilemiyor. Çünkü böylesi iyi bir romanın ardından seni ne keser bilemiyorsun. Kitaplığın önünde dikilip duruyorsun. "O olmaz, bu olmaz, bu beni kesmez" diyor ve kendini Ali Ağaoğlu gibi hissediyorsun. Çok acaip birşey bu okuma işi. 

Kitap demişken dün akşam uzun zamandır ertelediğim bir işi yaptım. Tüm kitaplarımı gözden geçirdim. Okuduğum ve bir daha asla okumayacağım kitapları elden çıkarmazsam odanın içinde yatacak, oturacak bir yer bulamayacağımdan köklü bir elden çıkarma gerekiyordu ama siz deyin üşengeçlikten ben diyeyim kitaplarımdan ayrılamamaktan uzun zamandır erteleyip duruyordum bu işi. Ama dün akşam annem "senin vermek istediğin bir kaç kitabını bizim bakkala götürdüm. Adam çok sevindi. Bazılarını kendisi almış bazılarını da dağıtmış insanlara" deyince "vaktidir" deyip sıvadım kolları. Hayli kitap çıktı. Bizim kitapsever bakkal için büyük bir kutu hazırlandı. İş arkadaşlarımın kitap tercihlerine göre kitaplar gruplandı ve benim üzerimden de büyük bir yük kalktı. Ben işimi bitirince kuzenim kahveye geldi. Kitap yığınlarını görünce o da heveslendi okumaya beğendiklerine el koydu. "Sen kütüphane mi oldun ayol" dedi. Nasıl yani dedim. "E baksana kitapları insanlara dağıtıyorsun. Üstelik kim neyi sever ona göre ayırmışsın."dedi. Güldüm. Kitaplarıma düşkünlüğümü bildiğinden şaşırdığını da söylemeyi ihmal etmedi. "Fikrimi değiştirdim" dedim. "Kitapları okuyup biriktirmenin bir mantığı yok. İnsanlar okusunlar birbirlerine versinler. Bu daha iyi değil mi? Ama bazılarına kıyamıyorum hala. Onları veremem. Onları dönüp okumak isterim çünkü." Güldü "İyi de neredeyse 40-50 kitabı elden çıkarmışsın." Gülümsedim. "Böylesi daha iyi" dedim. "Daha okunacak çok kitap var."

Fotoğraf. guardian

20 Aralık 2012

özenti okur

Daha önce söylemişimdir, evde okunacak dünya kadar kitap varken kendimi durduramayıp çılgınca kitap aldığımı ve hatta 100 yıl yaşasam bile muhtemelen bu kitapları bitiremeyeceğimi. Varın ne kadar kitap olduğunu tahmin edin artık. Az önce internette dolaşırken son okuyacağınız kitap hangisi olsun istersiniz isimli bir yazıya denk geldim. (Bu arada Egoistokur'u şiddetle tavsiye ederim.) Yazıda Lost'tan söz ediyor ve Desmond Hume'un sürekli okuduğundan hatta Dickens'ın Our Mutual Friend romanını hep yanında taşıdığından, ölümün iyice yaklaştığını hissettiğinde o kitabı okuyacağından bahsediyordu.

Sık sık bir adaya düşsem ya da biri beni bir yere kapasa tek bir kitap seçme hakkı verse hangi kitabı seçerim diye salakça bir soru sorarım kendime. (Sahi insan neden bu tip acaip sorular sorar? Buna vereceği cevap kendisi hakkında neyi öğrenmesini sağlayacaktır ki? Neyse bu sorular da başka bir yazı konusu olsun. Zira bende bol miktarda kendi kendine sorulan sorulardan var.) Tek bir kitabı seçme hakkım olsa sorusuna geri dönersek, buna zaman zaman değişen cevaplar veriyorum. Ama bu cevaplar çoğunlukla Karamazov Kardeşler, Anna Karenina, Binbir Gece Masalları oluyor. Ve son olarak Binbir Gece Masalları'nda karar kılıyorum. Gerçi rivayetlere inanacak olursak Binbir Gece Masallarının tümünü okuyup bitiren ölürmüş. Her neyse.

Yazıda bir başka konuya daha değiniyor ki onun üzerine düşünürken baya bir eğlendim. Lost'ta dizi karakterlerinin okuduğunu ve yerli dizilerde böyle birşeyin neden olmadığını soruyor. Gerçekten şöyle düşündüm de sanırım bir tek Muhteşem Yüzyıl'da okuyan birileri var. Pargalı İbrahim Paşa Dante Aligeri'nin İlahi Komedya'sını okuyordu. Daha sonra da Şehzade Mustafa da aynı kitabı okudu. Onun dışında Kurtlar Vadisinde sanıyorum Polat Alemdar bazı kitaplar okudu ve bu kitaplar sonradan çılgınca sattı. Siz başka bir dizi de okuyan karakterler gördünüz mü? Ben görmedim.

Lost'ta Sawyer da okuyordu. Ben hep onu sahilde bir yerlerde oturmuş okurken hatırlıyorum. Hatta okumak onun karakterinin önemli bir parçasıydı. Ya da Desmond'u ele alalım. Desmond inanılmaz çekici bir karakter. Dolayısıyla onun yaptığı herşey, ya da başka çekici bir karakterin yaptığı herşey onu örnek alan birilerinde bir özendirme yaratmaz mı? (Bu özendirme lafı ne gıcık bir laf yahu.) Eski filmlerde Humprey Bogart çok sigara içtiği için pek çok insanın sigaraya başladığı söylenir. Yahu şimdi Kenan İmirzalıoğlu sürekli birşeyler okusa şu sigara özentisi okuma özentisine dönüşmez mi acep? Kenan demişken aklıma geldi, Ezel dizisinde Ramiz Dayı bol bol okuyan bir adamdı değil mi? Ama hiç aklımda değil ne okuduğu. Üstün körü mü geçilmişti acaba? Buradan yerli dizi senaryosu yazanlara duyurulur, lütfen şiddet eğilimli karakterler değil de okuyan karakterler yazalım. Bakarsınız gençler sigaraya değil de okumaya özenirler. Belli mi olur?

17 Aralık 2012

Murakami, karanlık kuyu...

Son zamanlarda gecem gündüzüm Murakami oldu. Haftasonu yataktan çıkmadan 1Q84 okuyunca bu çok doğal elbette ama bir de yan etkiler var. Kitabı okuyanlar bilir, Little People kitabın en çekici noktalarından biridir. İnsanı tedirgin ederler hem de meraktan delirtirler. Benim gibi kitabın içine dalanların da rüyasına girip korkudan öldürürler. 

Size de olur mu bilmiyorum ama ne zaman Murakami'nin kitaplarını okusam tedirgin bir hal sarar beni. Onun çok acaip bir dünyası var. Hep merak ederim biz okurken bunun içine girip böyle tedirgin oluyorsak o yazarken ne hale geliyor acaba? Mesela ben uyuyan birine bakınca hele de ağzı hafif aralık kalmışsa ağzından dışarı Little People çıkacak sanıyorum. 

Bu adamın karakterleri hep yalnız ve yalnızlıktan rahatsız olmayan tipler. Müziksiz yaşayamıyorlar ve alkolü seviyorlar. Muhtemelen Murakami her birine kendi parçalarını yapıştırıyor. Çok doğal. Ama nedense karanlık ve tekin olmayan bir yanları var. Tengo'nun, Aomame'nin hele ki Fukaeri'nin. Hiç gülümsemiyorlar, istemezlerse sorulara cevap vermiyorlar ve kafalarına göre takılıyorlar. 

Ben biraz neşeli ve umutlu karakterleri mi seviyorum acaba da bu insanlar bana robotlarmış gibi geliyor. Aslında Aomame'nin saklandığı evde kendi başına hiç rahatsız olmadan zaman geçirdiği bölümlerde tuhaf bir huzur hissediyorum. Kendine yeşil çay yapıp Kayıp Zamanın İzinde'den bölümler okuduğu sayfaları, balkonda oturup Tengo'nun gelmesini umut ederken kafasından geçenleri okumayı da...

Kitapların ruhları var. Muhtemelen bu ruh aslında onu yazanın ruhu. Mesela Paul Auster ne anlatırsa anlatsın "aslında hayat güzel, tamam bazen zor ama yine de güzel." dermiş gibi. Murakami ise "hepimizin içinde çok acaip şeyler oluyor olmasına ya yine de normalmişiz gibi yaşıyoruz, ne budalalık" dermiş gibi. Bazı yazarların ruhlarından gereksiz bir nezaket ve sahtelik akıyor ya da. İsim vermeyelim üzülmesinler. Bazılarının satırlarından da "dünya umurumda değil, ben böyle algılıyorum, böyle yazıyorum"... Mesela Dostoyevski beni intihar duygusuna sürükler. Tolstoy ise "eğer basit görmeyi ve düşünmeyi başarırsan çözülemeyecek birşey yok, herşey ortada" dedirtir. Marquez  "aslında herşeyin komik bir yanı var, biraz masalsı ve biraz uçuk bir yanı da" 

Ama Murakami'nin çok karanlık bir yanı var. İçine bakıp hiçbir şey göremediğiniz ama bakmaktan kendinizi alamadığınız dipsiz karanlık bir kuyu gibi... Bu da bir hüner.

FOTOĞRAF: mürekkephaber

13 Aralık 2012

Kal orada!

Algılama donabilir. Bir iş gününün ortasında saçma sapan bir işle uğraşırken, bir arkadaşınızla sıkıcı bir sohbetin ortasındayken ya da bir gazete haberini okurken öylece kala kalabilirsiniz. Size bir tavsiye eğer böyle bir duruma düşerseniz "bana ne oldu? Ne yapacağım şimdi?" falan gibi saçma sapan sorular sormayın kendinize. Çünkü bu sorularla hiçbir yere varamazsınız. Çünkü makine donmuştur. Gereksiz ve aşırı çalışmaktan isyan bayrağını çekmiştir zihniniz. Size vermek istediği mesaj çok basittir, "Yeter ulan! Senin gibi zirzopun saçma sapan olaylara takılıp onları sanki dünyanın en önemli olayıymış gibi evire çevire kocaman bir yumağa dönüştürmesinden bıktım. Yeter!" Bu kadar basittir mesaj. Kurcalamayın.

Benim gibi zirzop aklı olan biri iseniz eğer ve arada bir böyle donup kalıyorsanız ne yapmanız gerektiğini kendi tecrübelerinizle çoktan çözmüş olmalısınız. Ama eğer bu ilk kez başınıza geliyorsa o zaman belki biraz tavsiyeye ihtiyacınız olabilir. Belirtiler şöyle başlar, kendinizi ıssız ada fotoğraflarına merak sarmış biri olarak bulabilirsiniz mesela. Uzun uzun içinde insan olmayan manzaralara bakar durursunuz. Orada olmayı yalnız olmayı kimsenin sizden birşey istemediği ya da beklemediği günleri yaşamayı, üşümek, acıkmak, susuz kalmak gibi dertlerinizin olmadığı, basit ama çok basit bir yaşamınızın olduğunu hayal eder durursunuz. Bu bir lükstür elbette bilirsiniz bilmesine ya ruhunuz yine de bütün bu hülyalara karşı duramaz. Uçup gider bir palmiyenin tepesine konar, ılık güneşte yıkanır, kuş sesine kulak verir, denizin maviliğine şaşar kalır. 

Sonra masanızın önüne insanlar gelir. Birşeylerden söz ederler, birini şikayet eder ne kadar haklı olduklarından bahsederler. Cümlelerinin arasına kendilerini öven bir kaç sözcüğü de iliştirmeyi asla ihmal etmezler. Şaşar kalırsınız. Sahte bir utangaçlık altına gizlenmiş bu  kibrin nasıl olup da varolabildiğini aklınız bir türlü almaz. Bir de ellerinde alışveriş torbalarıyla aldıklarını size göstermeye hevesli bir grup vardır. Onlar sizi daha da şaşırtır. Siz sade ve basit bir yaşam peşindeyken onların evlerini, dolaplarını, çekmecelerini bütün bu çer çöple doldurup onların arasında ruhlarını kaybetmeleri dehşete düşürür sizi. 

Bakarsınız ki, herkes bir yana savrulmakta ve orada kendi benzerlerine yapışmaktadır. Sanırlar ki eğer o kocaman yığına tutunmazlarsa yutacak yeryüzü onları. Siz hiç bir yığının o sümüksü yüzeyine tutunmak istemezsiniz. Vıcık vıcık o yüzey midenizi kaldırır, içinizi bulandırır. İşte bu yüzden de koca dünyanın ortasına böyle şaşkın ve tek başına kalmış gibi hissedersiniz kendiniz. İşte o kalakalma hali budur. Etrafta gördüğünüz şeylerin aslında etrafınızda olmadıklarını fark etmiş olmaktır bu hal. 

Ama endişeye gerek yok. Hayat öyle fettandır ki sizi o kalakaldığınız halden çekip çıkarıverir. Aklınızı başınızdan alacak pek çok şey sunar, hiç birşey bulamazsa birine aşık eder ki farkına varmayın tüm bu saçmalıkların. "Yaşa git ulan ötesini berisini karıştırma" demenin en romantik yoludur çünkü aşk. 

Kalakalmak iyidir ayrıca. Size kendinizi kış uykusunda uyanmış ayı gibi hissettirir. Biraz kaba saba ama güçlü biraz yırtıcı ama mutlu biraz şaşkın ama dinlenmiş... İyidir bu yüzden kalakalmak...

Fotoğraf: natural home

10 Aralık 2012

hoşçakal...

Aralık vazgeçmek için en iyi ay. Karar vermek için ve artık olmayacağını anlamak için de öyle. Bu yüzden sana ve sana dair herşeye veda etmeye karar verdim. Boşuna dememiş adam "güzel şeyler pat diye olur, bu kadar bekletmez" diye. Artık beklemenin, olacağını umut etmenin anlamı da yok. Bitsin.

Bugün birşeyi farkettim. Kalplerimiz arasında çok uzak bir mesafe var. Sen başka bir yerdesin. Sözcüklerin cümlelerin başka bir yöne meyyal. İşin tuhafı sen bile bilmiyorsun nereye ya da neye meylin olduğunu. Oysa ben biliyorum kendimi. Sana olan yakınlığımın bir anda sırf senin yüzünden uçup gittiğini. Bu yüzden de külliyen vazgeçiyorum senden. Artık elini uzatsan da yakınımda dursan da hiç ama hiç anlamı yok. Bitti.

Ben kendime yeni bir hayat çiziyorum dostum. Ve artık içinde sen yoksun. Kırgın mıyım? Hiç değilim. Biraz hayal kırıklığı var, o kadar da olur artık. Ama en fenası şaşkınım. Senin bir uzak bir yakın duruşundan yorgun ve bitkinim. Senin duvarına çarpa çarpa paramparça olmaktan bıkmışım. Şimdi o parçaları alıp sessiz bir köşede birleştirmek için gidiyorum. Biliyorum bu bitecek ve geçecek. Daha iyi olacak herşey. Sandığım kadar da zor olmayacak, bunu da biliyorum. Ve senin ne hissedeceğinin artık önemi yok.

Herkes alışır birilerinin yokluğuna. Kimse, biri gitti diye ölmez. Sen de ölmeyeceksin. Merhaba diyeceksin, kelimelerin buz gibi bir duvara çarpacak, şaşıracaksın ama ölmeyeceksin. Yüzün düşecek gülümsemediğim için, ama inan bana ölmeyeceksin. Düşüneceksin düşüneceksin ve kendinde hiç bir kusur bulamayacaksın. Benim dengesiz olduğuma karar vereceksin. "Canın sağ olsun" diyeceğim ama yemin olsun ki en ufak bir açıklama bile yapmayacağım. Çünkü açıklasam bile umursamayacağını ya da en azından öyle görüneceğini bileceğim. İşte tüm bu duvarlar, umursamazlıklar yüzünden hayatından gidiyorum.

Bence çok da iyi ediyorum. 

fotoğraf: Good Bye Lenin

08 Aralık 2012

okurun süslüsü...

"Ne garipsin" dedi. Eşyalarım arasında en çok göze çarpan kitap ve parfüm bolluğuymuş. İkisine olan düşkünlüğüm arasında tezat varmış. "Bunun nesi garip?" dedim. "Herkes birşeylere düşkündür." İyi de parfümlerle makyaj malzemesi olsa neyseymiş. Ya da kitaplarla defterler ya da kalemler olsa... Ama parfüm ve kitabın bolluğu, ne bilsinmiş, bir acaipmiş işte.

Güldüm. "Anladım ben seni" dedim. "Senin kafanda iki şablon var. Biri okuyan tip, kısa saçlı, kendini okumaya adamış, makyaj yapmayan, üstüne başına özen göstermeyen model. Diğeri de kafasının içi boş, tek bir kitabı bile olmayan, aklı fikri üst baş, makyaj, parfüm, topuklu ayakkabı olan model. Eh ben de iki kümenin kesiştiği yerde durunca şablonlarına uymadım. Doğru mu?" Doğruymuş.

Buna çok kızıyorum. Okumaya öğrenmeye düşkünsün diye paspal olmak zorundasın diye bir kural mı var? Topuklu ayakkabıları ile tıkır tıkır yürüyen misler gibi kokan bir kadının koltuğunun altında kitap olamaz mı? Ne yardan ne serden vazgeçemiyorsak, şablona uymuyorsak bu iyi birşey değil mi? 

Aslında galiba eskiden beri okur yazar kadın erkek egemen toplumda aklıyla var olabilmek için biraz erkeksi görünmek zorunda kalmış. Profesörler ya da bilim kadınları hep gözlüklü, kısa saçlı, uzun etekli ya da pantolonlu, koyu renk takımlı olunca akıllı, kafası çalışan kadın böyle görünür imajı mı vermişler nedir? Ama öyle değil kardeşim. En azından ben öyle değilim. Kitabevinden çıkıp parfümeriye giren, alışveriş torbalarının birinde yeni çıkan kitaplar, diğerinde de makyaj malzemeleri, topuklu ayakkabılar, parfümler olan bir tipim ve bundan da gayet memnunum. 

Kim ne derse desin, dış görünüş önemlidir arkadaşım. Yok dış güzellik değil iç güzellikmiş de falan da filan da. Tabi ki ruhunu besle onu güzelleştir. Oku öğren aklını besle. Ama paspal da olma kardeşim. En azından aynanın karşısına geçtiğinde kendini iyi hisset, kendini beğen, sev, saygı duy ki başkaları da sana saygı duysun. Şimdi soruyorum, karşınıza darmadağın, kötü kokan, pis, üstü başı darmadağın bir adam ya da kadın mı gelse ona saygı duyarsınız yoksa tam tersi biri mi? Ben hem ruhun hem de bedenin eş zamanlı saygıyı ve beslenmeyi hak ettiğini düşünenlerdenim. Biri ile ilgilenip de diğerini ihmal etmenin saçmalık olduğuna inanıyorum. Şablona da uymuyorum, uymaya da hiç niyetim yok.

Fotoğraf: sytleite

06 Aralık 2012

Kalbimden kalbine kısa mesaj...

Yağmuru seviyorum. Gökyüzünde kocaman kurşuni bulutlara bakmayı daha da çok. Ama burada böyle floresan ışıklar altında oturmaktan ölesiye nefret ediyorum. İnsanlar koşturarak geçiyorlar etrafımdan. Ellerinde ne olduğunu bilmediğim kağıtlar. Öfkeyle koşturup duruyorlar. Bu hız ömrümü tüketiyor. 

Ağır aksak şarkılar dinliyorum bu yüzden. Zaman yavaşlasın, insanlar gözümün önünden silinsin diye. Ama olmuyor. Değişen birşey yok. biri gelip bakış açımı değiştirmemi söylüyor. Git başımdan diyorum. Kimseyi çekecek ne halim ne yüreğim var. 

Bütün bu karanlık içinde seni düşünüp bir hayale sığınıyorum ancak. Elimden gelen bu. Seni en son gördüğüm zamana geri dönüyorum. Uzakta durmuşsun. Yorgun görünüyorsun. Ve ben aklından ne geçtiğini, ikimizin senin için ne ifade ettiğini, dahası ikimiz diye birşeyin olup olmadığını merak ediyorum. Sen bir zaman aramızdaki bağ diye birşeyden söz etmiştin. Bunu anımsıyorum sonra. Ama bu bağın bir pamuk ipliği mi yoksa bir halat mı olduğunu bir türlü çözemiyorum.

Hep aynı durgun suda olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey değişmiyor sende. Bazen kapı duvar oluyorsun, bir tek değişen bu diyorum. Öyle uzak öyle anlaşılmaz ve öyle kararsız. Kaşlarının biçimine bakıyorum. Sakladığın kelimeleri orada bulurum sanıyorum ama yok olmuyor. 

Yağmur hala yağıyor ve ben üşüyorum. Şimdi neredeysen seni bulup kalbinin içine süzülmek ve orada herkesten saklanmak, ısınmak istiyorum. Kendime bir yuva bulmuş olmanın huzuruyla uzun uzun ağlamak istiyorum bir de. Kalbinde küçük dereler oluşturmak, kalbinin toprağını sulamak ve orada sadece ikimize ait bir bahçe yetiştirmek istiyorum. Kirlenmemiş ne varsa bu dünyada hepsini toparlamak ve ikimize küçük bir ev yapmak bir de... 

Kurşuni bulutlara bakıyorum. Ellerimi açıp bir kaç damlayı yakalıyor ve bahçemiz için saklıyorum. Olur mu bilmem ama ben tüm iyi dileklerimi bulutlara iliştiriyorum. Ve kalbimden kalbine bu iyi dilekleri muhafaza etmesini söyleyen bir mesaj yolluyorum. Aramızdaki bağın gücüne güveniyorum. İyi dileklerimi toprağa gömmeyeceğine de öyle... 

Fotoğraf: askactor

30 Kasım 2012

cuma mektupları

Durgun bir günün ortasında durmuş seni bekliyorum. Biliyor musun, kafamın içindeki fotoğrafında hep o güneş gibi gülümseme var. Öyle bir gülümseme ki bu, öfkeden kuduruyorken ben, dünyanın saçma sapan bir yer olduğuna iyiden iyiye inanmışken hatta, herşeyi silip atıyor. Beni yeniden inandırıyorsun herşeyin yeniden iyi olacağına, mutluluğun mümkün olduğuna ve iyi olan herşeye. Sen olursan hiçbir şey kötü olmaz gibi geliyor bana. Seninle tüm zorluklara dayanırım diye geçiyor aklımdan. İşte bu yüzden kalbinden öpesim geliyor seni...

Sana hiç söylemiyorum, söyleyemiyorum bunları. Çünkü şimdi bile, yani bu sözcükleri yazarken bile, tam olarak anlatamıyorum kalbimden geçeni. Bir nehrin sularını düşün ve benim bunları yazarak, alıp sana getirebildiğim ancak bir bardak su... Düşün gerisini... 

Şimdi burada olsan diye geçiyor aklımdan. Öylece otursan şu koltukta. Tek sözcük söylemeden öylece otursan. Vallahi gün bambaşka olacak, bilmiyorsun. Tüm bu durgun akan zaman fışkırıp kaynayacak. Ilık bir yağmur yağacak üzerime, beni tüm bu tozdan, bulanıklıktan arındıracak. Bir şarkı başlayacak uzakta bir yerde. Bir tek ben duyacağım, kimbilir belki sen de öyle.

Sen kapıdan her girdiğinde bir gökkuşağı doğuyor bunu da bilmiyorsun. Tüm bu toza bulanmış renkler ışıl ışıl ışıldıyor. Ve bütün bunlar yüzünden, şimdi durgun bir günün ortasında durmuş seni bekliyorum. Çünkü ben ancak seninle kendimi evimde hissediyorum. 

27 Kasım 2012

Eğer ben bir Kızılderili olsaydım...

Eğer ben bir Kızılderili olsaydım büyük ihtimal adım "göbeği kendinden önce giden tembel teneke" olurdu. Daha doğrusu önceki adım başka birşey olurdu da son haftalardaki halim olsa olsa bu adı hak ederdi. Evet itiraf ediyorum şu aralar biraz şişkoyum. Yok öyle aman aman değil, endişeye mahal yok ama eskiye nazaran (bu lafa hastayım) tosun denebilir. "Eee rejim yap" diyen kendini bilmezler çıkabilir aranızda ama baştan söyleyeyim o sözü söyleyene sırtımı dönerim. Zaten annem sürekli "Sen biraz kilo mu aldın kuzum" deyip duruyor. Haydi annemi boşvereyim ama ya dün olanlar. Benim koca göbekli arkadaşım Z. "Ay ben çok yedim galiba nefes alamıyorum" lafımın üzerine "şişkooo şişkooo" diye uzun bir müddet benimle dalga geçti. M. de eksik kalmadı ikisi bir güzel makaraya sardılar beni. Oysa Z. hiç saklamaya gerek duymadığı göbeği M. ise bol gömlekler olmadı kucağına aldığı yastıklarla saklamaya çalıştığı göbeğiyle hiç de benden kalır değiller ama işte makaraya sarılan ben oldum. İnsan kendisiyle dalga geçince diğerlerine de mi çanak tutuyor acaba? Şöyle şişko oluşunu dert eden ve kendisine şişko dendiği zaman ağlayan, küsen ve bir kaç gün bunalıma giren, bunalımına paralel olarak rejimini sürdüren bir tip olamadım ya, yanarım yanarım da ona yanarım. 

Kızılderili dedim de aklıma geldi. Burada bir köy var adı Kızıldere. Bizim karşı komşu da o köydenmiş. Annem onlardan söz ederken Kızıldereliler der. Benim safın safı bir arkadaşım, annemin onlardan söz ettiğini duymuş beni kenara çekip sordu "Sahi Kızılderililer mi yaşıyor karşınızda? Durur muyum? "Ah sorma kardeş" dedim "Biliyorsun yıllar önce ülkeleri istila edildi. Bunların ataları da o zaman düşünmüşler nereye gitsek diye. Haritayı açmışlar öncelerine kabile reisi saçından bir teli koparmış ve havaya üflemiş. O da ne saç teli bizim buranın üzerine düşmüş. Onlar da buraya taşınmışlar." Ağzı açık dinledi beni. Ben onun saflığına hayretler içinde bakarken o hikayenin büyüsüyle kendinden geçmişti bile. Dudaklarımın kenarındaki alaycı kıvrımı (Ay ben bu tanıma da hastayım) görünce anladı dalga geçtiğimi. "Şaka yapıyosuuuuun" diye şakıdı. Sırıttım hem de en pisinden. O da saçımı çekti. Anlattım onların Kızılderili değil Kızıldereli olduğunu, Kızıldere'nin bir köy olduğunu.

Dün bir arkadaşım kendinde en sevmediğin özellik nedir diye sordu. Öfke dedim ama galiba alaycılık olmalıydı. Kimseyi küçük düşürmek amacıyla yapılan bir alaycılıktan söz etmiyorum elbette, bunu asla yapmam. Ama biri bana yukarıdaki gibi bir malzeme verince dayanamıyorum elimde değil. Bu kötü mü? Değil galiba. Çünkü sonunda herkes gülüyor ve komik anılar olarak bunları bir yerde saklıyor. Birşeyin sonunda herkes gülüyorsa bu onun kötü birşey olmadığını ölçmek için yeterli bir ölçüt değil midir? Ne diyorsun?

26 Kasım 2012

sendromtesi

Pazartesi sendromu diye birşey var. Haydi çalışanlarda bu sendromun olması normal, ev kadınları ve emeklilere ne oluyor peki? Onlar da yaşıyorlar bu sendromu. Medyanın gücü mü demeli? Hani bir laf vardır "hayatlarında hiç aşktan söz edildiğini duymasalar asla aşık olamayacak insanlar var." diye bu söz belki aşk için değil ama pazartesi sendromu için kesinlikle geçerli.

Medyanın benim üzerimde kafamın içine yerleştirdiği abuk sabuk fikirlerden daha fazla etkisi var. Diziler mesela. Geçen gün hangi dizide olduğunu hatırlamıyorum şöyle birşeye rastgeldim, bir adam kızın birine diyor ki "seni görmezsem mutlu olamam" kız da ona diyor ki "dünyada mutlu olmak için 1 milyon sebep var." Hemen altta bir yazı beliriyor, "Dünyada mutlu olmak için 1 milyon sebep var." Tahmin edeceğiniz gibi bu bir içecek reklamının sloganı. Sağlıklı ve normal bir insan olarak sinir oldum tabi. Ulen herşeyin içine sızmak zorunda mısınız? falan dedim. Vallahi yakında insanlar iç çamaşırlarına bile reklam alacaklar. Hatta bırakın çamaşırları vücutlarına dövme olarak belki bazı sloganlar yazdırırlar. Şunlara ne dersiniz, kızın biri boynuna "ateş bizi çağırıyor" yazsa mesela, ya da adamın biri baldırına "sağlam basıcan bu hayatta" yazdırsa. Yaparlar valla, hiç şaşırmam.

Bu ara Murakami'nin 1Q84'ünü okuyorum. 1255 sayfalık tuğla. Muhtemelen kitap bittiğinde okuyuş biçiminden dolayı Arnold ya da Stallone gibi kaslara sahip olacağım. O kaslardan birinin üzerine Murakami diğerine de 1Q84 yazdırırım artık. Neyse söz etmek istediğim bu değildi. Murakami'yi severim ama birşey beni deli ediyor. Birini tarif ederken kıyafetlerini ayrıntısıyla anlatıyor, hangi renk olduğunu, nasıl olduğunu hatta markasını bile veriyor. Calvin Klein ceket giyen adamlar, 1960 tasarımı Givenchy elbise giyen kadınlar, Polo tişörtler falan. Okurken gözünde canlandırıyorsun tamam harika ama şimdi düşünmeden de edemiyorsun,  Murakami'ye bu markalar şöyle mi diyorlar, "kardeş sen bizim isimlerimizi yaz romanında biz de seni görürüz."  Böyle birşey yok da bizim Murakami çok mu meraklı giyim kuşama. Bunu bazı başka romanlarda da görüyorum gerçi. Çok mu cahilim bu işler böyle mi dönüyor yoksa kafam artık komplo teorilerinden başka birşey üretmiyor mu?

Bu konu bir kenara kitap çok güzel. İnsanın başta gözü biraz korkuyor kalınlığından ama başlayınca da elinizden bırakamıyorsunuz. Keşke bir kaç cilt yapsalarmış ama yapmamışlar nedense. Kitapevlerine seslenerek noktalayalım öyleyse, "Arkadaşım lütfen 1000 küsür sayfa olan kitapları birkaç cilt yapın, çok ağır oluyor, okuyamıyoruz. Lütfen.."

Resim Slawek Gruca

17 Kasım 2012

okurken...

Okuyan insanların fotoğrafları beni her zaman büyülemiştir. Bakmalara doyamam. Az önce benhayattayken'in blogundaki linkteki fotoğraflara baka baka dakikalar geçirdim. Nasıl her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa her okurunda bir okuma biçimi var diye geçirdim kafamdan fotoğraflara bakarken. Mesela benim okurken görünüşüm aynen Bill Murrey'inki gibi. Yukarıdaki gibi yani.

Ben hiç bir zaman oturarak kitap okuyamadım. (yemek yerken hariç) Ne zaman öyle okumaya kalksam dikkatim dağıldı, aklım başka bir yana kaydı, beceremedim. Hoş zaten uzanabilme fırsatım varsa asla oturan biri değilim belki de ondandır. Uzanmasam bile en azından kaykılarak otururum ki bu ofiste başıma hayli bela açıyor. Tembel olduğumu bilmeyenler ya da unutanlar beni saygısızın teki sanıyorlar ki, pek de umurumda değil. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü umursamayı bırakalı çok oldu. Zira hangi birinin istediği gibi olmayı başarabilirim ki? Eğer onların istediği gibi olursam ben kendimi nerede bırakacağım. Bu nedenle umurumda değiller. 




Ne diyorduk? Evet kaykılarak oturmak. O da yandaki gibi oluyor ki hiç tavsiye etmem. Elinizdeki kitap heyecanlıysa, kaptırıp gitmişseniz, nereden olduğunuzu, kim olduğunuzu, hatta dünyayı unutmuşsanız o zaman kendinize geldiğinizde, (telefon çalarsa, biri sizi çağırırsa falan) fena halde beliniz ağrıyor. Beliniz ağrımasa bile usul usul kayıp poponuzun üzerine oturuveriyorsunuz ki, cidden acı verici. Ha bir de diz problemi var. Bu oturuş dizleri yoruyor ve fena acıyorlar. Hatta ayağa kalktığınızda saçma sapan yürüyorsunuz bir süre. Of anlatırken bile belim ağrıdı.




İşte zaman zaman yaptığım ve sonucunda ağrı ve sızılara neden olan bir okuma şekli daha. Arkadaki pencereyi görüyor musunuz? Muhtemelen o pencereden muhteşem bir sonbahar güneşi geliyordur. Sayfalar üzerinde öyle masalsı şahane bir oyun oynar ki o güneş, hemen bulduğunuz koltuğa oturursunuz. Ama oturarak okumak size göre değildir ya pufu bacaklarınızın altına çeker, uzanırsınız. Beliniz, boynunuz tüm gövde hayli dengesiz bir hale gelir. Ama okumayı sürdürürsünüz. Sonuç aklınızda az önce okuduğunuz enfes kelimeler, belinizde kopacakmış gibi bir ağrı, başınızın altına koyduğunuz kolunuzda kasılma ve bu gibi şeyler.







İşte benim en çok bulunduğum hallerden biri daha. Geçen gün sağlıklı beslenme konusundaki bir yazıda yemek yerken asla okumayın diyordu. Hemen üzerini çizdim ki bunu asla beceremem. Dünyadaki en büyük zevklerimden biri bu çünkü. Bu nedenle benden kitap alırsanız arasından ekmek kırıntısı, roka, domates kabuğu falan çıkabilir şaşırmayın ve pis olduğumu düşünmeyin. Siz okurken kendinizden geçmiyor musunuz Allah aşkına? Eğer geçmiyorsanız okumanın ne manası var kuzum? Annem her zaman kızmıştır bana sofrada birşeyler okuyorum diye. Ben de her zaman kulak tıkamışımdır bu sözlere. Ne yapalım hepimizin ayrı bir zevki var, benim zevklerimden biri de bu. Sağlıklı yaşam yazarı şöyle diyordu bir de, yemek yerken okursak ne yediğimizi, doyup doymadığımızı bilmezmişiz. Tam aksine bakmadan yediğimde o şeyin tadına daha çok kafa yoruyorum ben. "Birşey yiyorum tadı da güzel ne ola ki bu" falan oluyorum. Hatta bu yöntemle önyargılı olduğum yiyecekleri bile yiyebilirim. Mesela bamyayı koy önüme elime de bir Haruki Murakami tutuştur bak nasıl yiyorum o bamyayı. Şimdiye kadar denemediyseniz deneyin. Vallahi yemek yerken okumak çok keyifli.
Fotoğraflar: awesome peole reading

14 Kasım 2012

Benim asıl canımı sıkan şey...

Bir arkadaşıma geyik bir doğum günü partisi düzenledik. Aslında amaç doğum günü kutlamak değildi. Bir araya gelip muhabbet etmek aynı zamanda da koca adama doğum günü pastası üzerindeki mumları üfletmek ve günü o geyikle sona erdirmekti. G. garson kıza mum olup olmadığını sordu, kız "var. kaç yaşına giriyor, kaç mum koyalım?" dedi. G. güldü. "Yok yahu yaş sayısı kadar muma gerek yok, koca adam zaten"dedi. Garson kızın cevabı şahaneydi "Madem koca adam ne diye doğum günü partisi yapıyorsunuz?" Hepimiz dumur vaziyette kalakaldık. Aynı kız oflaya puflaya masalara bardakları, çatal bıçakları, tabakları koydu. Oflaya puflaya gitti ve oflaya puflaya geri dönüp benden çakmak istedi. Verdim. Köşeye geçip bir sigara yaktı. İstediğimiz çayları daha sonra içebileceğimize karar vermiş olmalı ki pek umursamadı. Uzun uzun sigarasını içti. Oflaya puflaya sigarasını söndürdü ve aşağıya indi. Elinde pastayla geri geldi. Çakmak istedi, pastanın üzerindeki mumları yakacakmış. "Az önce sana vermiştim çakmağımı"dedim. Omuz silkti, yan masadakilerden birinden çakmak aldı pastanın mumlarını yaktı. Binlerce kez ofladı pufladı ve ortadan yok oldu.

"Bu kızın neyi var böyle?" dedim. "Bir derdi ya da sıkıntısı var herhalde ki böyle aklı başında değilmiş gibi davranıyor." Öyle değilmiş. Bu onun tarzıymış. "İşte" dedim "yaptığı işe saygısı olmayan, işinde iyi olmayı umursamayan biri daha." "Nasılsa geçici bir iş paramı alır günü bitiririm" mantığıyla hayatlarına, işlerine devam eden genç kızlar ve adamlar. 

Dün M. ile bu konu üzerinde konuşuyorduk. Cafe sahibi bir arkadaşının bir türlü doğru dürüst garson bulamadığından yakındığını, bulduğu tüm garsonların en fazla 2 ay çalıştığını söylediğinden söz etti. Bundan yakınan çok işveren varmış. Konuştuğu tüm işverenler aynı şeyi söylüyormuş neredeyse. Sonra eski zamanlardan konuşmaya başladık. Cafelerde, lokantalarda biz çocukken hep aynı garsonların çalıştığını hatırladık. Kimsenin servislerden ya da kaba davranışlardan şikayet etmediğini, hatta lokantaların müdavimleri ile garsonlar arasında dostluk olduğunu konuştuk.

Ben bunun nedenini genç adamların ve kadınların artık dünyadaki herşeyden haberdar olmasına bağladım. Bu küçük yerdeki hayatın onlara artık yetmediğini, internetten, televizyondan kendi yaşlarındaki gençlerin nasıl yaşadıklarını gördüklerini ve o hayata imrendiklerini, garsonluğun onlara ağır geldiğini, sürekli kafalarında  yaşıtlarınınki ile kendi hayatlarını kıyasladıklarını bu nedenle de asla mutlu olmadıklarını ve yaptıkları işe saygı duymadıklarını söyledim. Eskiden böyle değildi çünkü o zaman insanlar bu küçük yerde dış dünyada neler olup bittiğinden habersiz yaşıyorlar ve kendi işlerine bakıyorlardı. Televizyon siyah beyazdı ve sadece bir eğlence aracıydı. Şimdiki gibi seni sürekli almaya, tüketmeye, daha iyisini hak ettiğine inandırmaya ve o hayatı elde etmek için elinden geleni ardına koymamaya teşvik etmiyordu. Belki de bu yüzden, insanlar yaşadıkları yerde olabildiğince mutlu olmaya çalışıyorlardı. Dünya o zaman onlar için kocaman bir yerdi. Şimdi ise dünya küçük ve hepimize "istediğin herşeye bir şekilde ulaşabilirsin" diyen reklamlarla dolu her yan. 

Geçmişe mehtiye düzmüyorum. Geçmiş geçmişte kaldı ve elbette bugün onu sadece güzel taraflarıyla anımsıyoruz. Benim canımı sıkan dünya "ilerledikçe, modernleştikçe" daha mutsuz oluşumuz. Belki de modernliğin bedeli budur. Belki de bu yüzden bazılarımız sürekli köylerde, dağ tepelerinde yaşama hayali kurup duruyoruz. Bu bedeli ödemekten memnun olmayan bazılarımız elbette. Kaymağını koca göbekli adamların yediği, sefasını koca popolu hanımların sürdüğü modern dünyanın zehrini, pisliğini biz taşımak istemiyoruz. Mutluluk gerçekten sadelikte belki...

Fotoğraf: Hi-Tech

12 Kasım 2012

ağzımı burnumu kırasım var...

Mesela kocaman bir kadın olduğun halde hala tepkilerini kontrol edemiyorsan, daha da kötüsü ne hissettiğini tam olarak tanımlayamıyorsan bir salak olduğunu söylemek hata olur mu? Bence olmaz. Geçen gün bir arkadaşım "ben insan sevmiyorum" dedi. Kedi, köpek, çiçek, böcek seviyormuş ama insan sevmiyormuş. Ben insan seviyorum da bazılarına tahammül edemiyorum. Çünkü onları anlayamıyorum. Bu yüzden de onlarla şu sıralar bir arada olmak istemiyorum. Savulun...

İşte bu yüzden kışı seviyorum. Evin içine kapanıp herkesi ve herşeyi dışarıda bırakmayı zorunlu kılıyor çünkü. Dahası kimse bunu garipsemiyor. Hava soğuk diye dışarıda değiliz sanıyorlar oysa bence hepimiz tüm yaz içli dışlı olup birbirimizden bıktık ya, şimdi de birbirimizden saklanıyoruz. Yoksa soğuk vız gelir tırıs gider bize. İşte bu yüzden güç toplayıp yeniden birbirimize tahammül edebilir hale gelmek için dinleniyoruz. Na acaip...

İçimden televizyonu baltayla parçalamak geçiyor bu ara bir de. Sanki onu parçalasam hepsi bitecek kimse ölmeyecek, herkes iyi olacak da. Allah belamızı vermiş hepimizin, televizyonu parçalasan ne olacak? Çok sinirliyim bugün ve bu sinirden kurtulamıyorum. Çünkü hayatım boyunca sinirlenince bir şeye ne tekme attım ne de birşeyi parçaladım. Nasıl bir duygudur işe yarar mı bilmiyorum ama bugünlerde bir kum torbası almayı planlıyorum. Ya da belki meditasyon yaparım. Tembel olduğum için ikincisi bana daha uygunmuş gibi geliyor. 

Şimdi hayatımızda karşımıza çıkan tüm insanların ve başımıza gelen tüm olayların hayatımızda önemli bir yeri var diyorlar ya yahu dünyanın en gereksiz adamı dünyanın en gereksiz konuşmasını yapıp akşam akşam seni sinir ediyor ve biri sana diyor ki hayatında olan herşeyin bir anlamı var. Ne bu şimdi? Bunun anlamı olsa olsa senin salak olduğunu yüzüne çarpmaktır ki, madem bu adamın konuşması gereksiz o zaman neden akşamını mahvediyorsun? Al sana hayatın anlamı.

Nefis bir akşam. Gürül gürül yanan bir sobanın sıcağında sessiz sakin bir akşam. Ve sen bu akşamını bütün bu saçmalıklarla ziyan ediyorsun. Yaşına boyuna posuna yazıklar olsun senin. Şimdi gidip kendi saçımı başımı yolacağım. Kum torbasından da meditasyondan da iyidir. Evet iyidir.

Fotoğraf:  flickr

05 Kasım 2012

aşıklar parkı oluyor da okurlar parkı neden olmasın...

Bir önceki yazımızda (ay ay ben iyice kendimi birşey sanmaya başladım. Lafa bak "yazımızda" pöh!!) artık sizleri kedere gark eden yazılar yazmayacağımızı söylemiştik değil mi saf ve düşünceli okur. Ama bugün düşündüm ki benim hayattaki amacım kendi dengemi bulmak için başkalarının dengesini bozmak. (Tam bu noktada sizlere bir Erol Taş kahkahası armağan ermek isterim ki içimdeki kötücüllüğün farkına varabilesiniz. Zira sizleri uyarmak benim görevim. Bir an önce kaçıp kurtarın kendinizi. Demedi demeyin.)

Az önce ellerimi yıkarken aklıma nefis fikirler gelmişti. Şimdi ise Ali Ağaoğlu yüzünden aklımda ne var ne yoksa uçup gitti İstanbul'un gobeğeeendeki enfes dahiyane fikirlerini hayata geçirmek üzere duyduğu heyecanı görünce benim bu zavallı sümsük yazımın hiç de dahiyane fikirlerle dolu olmadığını farkettim. Gidip tekrar mı ellerimi yıkasam belki aklıma başka fikirler gelir. Ama ya bu kez de Erol Evgin o dokunaklı sesiyle reklamlarda boy gösterip çocukluğumun hayallerini yerle bir ederse. Ben çocukken Erol Evgin'e tapardım. Onun dünyanın en güzel gülümsemesine sahip tek adam olduğunu düşünürdüm. Sanırım ona aşıktım. Benim yaşlarımda olup da çocukken Erol Evgin'e aşık olan o kadar çok kız tanıyorum ki bu Erol evgin meselesi çok acaip birşey...

Ne demiştik, kendi dengemi bulmak için başkalarının dengesini bozmak gibi acaip bir hayat amacım vardı di mi? Evet. Bugün çok acaip sıkılıyorken H. üzerinde bir deney yaptım. H.'yi olabilecek her şekilde sinir ederek kendime geldim. H. elbette dengesini yitirdi. Bense biraz hafifledim sayılır. Sanki tahtırevallide gibiydik. O ağırlaştıkça ben gökyüzüne doğru yükseldim. Zalim miyim? Hayır değilim. Onu baştan uyarmıştım. Ama o benimle mücadele edebileceğini söyledi. Kendine güvenen dişli bir rakip bulduğuma sevindim ama H. beni inanılmaz bir hayakırıklığına uğrattı. Sonundan bana 10 dakika susmam için 50 Lira teklif etti. Kabul ettim ama parayı almadım. Zira susarak ne kadar irademe hakim bir insan evladı olduğumu göstermekti niyetim. Fakat 8 dakika sonra biraz daha susarsam boğularak öleceğimi farkettim. Bu tıpkı havayı içinde tutmak gibiydi. Kelimeleri ağzından çıkarmazsan da aynı şey oluyor. Lütfen denemeyiniz! H. benim ona 50 Lira vermem gerektiğini söyledi. Ona toz olmasını söyledim. Allah'tan belasını mı istediğini sordum. Elbette hayır dedi. Biraz daha ısrar edecekti ama onu 3 saat boyunca aralıksız konuşmakla tehdit edince vazgeçti.

Gün fena değildi. Ama her sonbaharda olduğu gibi eve koşup bir battaniye altında kitabımı okumak için dayanılmaz bir istek duydum. Aslında benim yıllık izinlerimi yaz aylarında değil sonbaharda almam gerek. Çünkü sürekli işten kaçma hayali kuruyorum. Battaniye altı değil de bir parkta okumak daha keyifli olurdu diye bir hayal de kurdum aslında. Mesela okur-yazar parkı diye bir park olsa. Kapıdaki güvenlik görevlileri sizin bir okur olup olmadığınız anlamak için önce çantanızdaki kitaba baksa, sonra mesela Karamazov Kardeşler, Moby Dick, Savaş ve Barış daha bir sürü kitaba dair sizi ayaküstü sözlü yapsalar, bu parka ancak öyle girebilseniz. Hani okumaya değil de insanların cüzdanlarını çalmaya ya da onları sinir etmeye gelenleri parktan uzak tutmak amacıyla. Biz gidip orada bir bank bulsak, üzerimize sarı yapraklar dökülse, gidip nefis bir fincan kahve alsak hemen parkın içindeki dükkandan, zaman zaman banka uzanarak zaman zaman oturarak zaman zaman da ayaklarımızı toplayarak o bankta kitaplarımızı okusak. Okumaktan yorulunca başka okurlarla oturup kitaplar üzerine sohbet etsek...Fena mı olurdu?

Bu yazı bitmez kıymetlim, iki gözüm okur. Ben çenemi kapayayım da şu kanepeye uzanıp televizyona bakayım. Belki yine Ali Ağaoğlu çıkar. Hatta belki Erol Evgin bile çıkabilir, belli mi olur?

Fotoğraf: Favim.com

03 Kasım 2012

saçmaladım, rahatladım, oh canıma değsin!

Canımdan çok sevdiğim blogdaşlarım, yurttaşlarım ve Romalılar!

Bundan kelli, size öyle ağır romantik, derin depresif yazılar yazmaktan vazgeçtiğimi açıklamak için buradayım.     "Bize ne bundan" diyen seslerinizi duymamazlıktan geliyor ve kapıldığım coşkunun rüzgarı ve "Allah Allah kim tutar beni" nidalarıyla yazmaya devam ediyorum benim kara kaşlı kara gözlü okurlarım. (mavi ve yeşil gözlü olanlar onları dışladığımı düşünmesinler reca ederim, yazdığım bir iki yazıya göz atanlar insanları sadece iyi ve kötü olarak ikiye ayırdığımı adları gibi bilirler zira)

Neyse ne diyorduk canlarım, ha evet, ben artık sizi derin bir kedere gark eden yazılar yazmayacaktım. Şaşkınlığınızın ve elinizin ayağınızın titremesinin son bulduğu inancıyla size bu kararımın sebebini açıklamak isterim müsaadenizle. (bakın kibarlıktan hala vazgeçmedim.) Dün kendi kendime dedim ki "ulen salak hayat safi keder değil ya, herkes zaten haberlerden o zıkkımdan bu zıkkımdan fenalık geçiriyor. Sen de tutmuş abuk sabuk konuşup duruyorsun." Evet tam olarak böyle buyurdum kendime. Ama bakın ara sıra cinnet getirip öfke dolu şeyler yazmam demiyorum. Eh bilirsiniz insanoğlu bir günü bir gününü tutmaz. Ben de yarı deli sayılacağıma göre hoşgörürsünüz artık benim dünyalar güzeli baldan tatlı okurlarım. Bakın okurlarım diyorum diye kızmayın sakın. Çünkü farkettim ki okurlarım diye hitap edenleri daha çok seviyorsunuz. Hatta belki de gizliden gizliye onların ünlü ama çok ünlü yazarlar olduğunu bile sanıyor olabilirsiniz. Ben ünlü bir yazar değilim bunu buradan açıklayayım da hemen umutlanmayın. Ama kimse gelecekte ne olacağını bilemez. Henüz bir kitabım bile yok ama yeminle Nobel'de gözüm var. Gülmeee gülmeee. İnsanların hayallerine gülünmez. Hıh!

Ne farkettim biliyor musunuz bunları yazarken? Ben galiba depresyon eğilimli değil de dalga geçme eğilimli biriyim. Zira o kasıntı yazıları uzun uzun düşüne düşüne yazıyorken şimdi Allah ne verdiyse, parmaklarım hangi tuşa bastıysa öyle yazıyorum. Pek rahatmış Allah sizi inandırsın. Bu yüzden ben de artık yaşlanmakta ve doğal olarak rahatlığa gönül bağlamakta olan bir insan evladı olarak bundan kelli böyle yarı deli saçması şeyler yazıp ömrünüze ömür yüzünüze gülücükler katmayı planlıyorum. Sen o asık suratlı okur, evet evet sana diyorum, bana "kendini komik sanan gerizekalı" dediğini duymadım sanma. Ama canın sağolsun senin şunu bil ki kendimi komik falan sanmıyorum. Sadece kendimi azıcık eğlendirmeye çalışıyorum. Siz de eğlenenin, hep birlikte eğlenelim diyorum ama bazılarının su geçirmez nemrut çıktınız yapacak birşey yok.

Şu satırları yazdıktan sonra okur sayımın hayli düşeceğine inanıyorum. Çünkü Aydan Atlayan Kedi iyice zıvanadan çıktı, bu da bozdu kendini falan diyenler olacaktır aranızda. Buna da olsun kalan sağlar bizimdir diye yanıt vermek istiyorum. Hem ne demiş ünlü Türk düşünürü Orhan Gencebay "beni böyle sev seveceksen" Adam haksız mı canım birtanem okur, beni manyaklıklarımla, sevgi kelebekliğimle, küfürbazlığımla (hem de Adana usulünden) ev kadınlığımla, sokak çocukluğumla, işçiliğim ve köleliğimle, zaman zaman depresifliğimle sevmeyen okur kitlesini ne yapayım ben? Ya da onlar beni ne yapsın? Burası saçma mı oldu ne? Her neyse.

Vallahi canınız bilir ablacığım abiciğim. Bundan kelli böyle. Hiç belli olmayan zamanlarda hiç aklınıza gelmeyen bir yazıyla başınızda bitme olasılığım var yani. Onun için linki tıklarken dikkat edin. Her an herşey olabilir. Ay kurban olurum ben kendime sürprizlerle doluyum kız.

Şimdi ben gidiyorum. Biliyorum herşey bana benzeyecek. 

Kal sağlıcakla gözleri fettan, derde dert katan canım okurum.

02 Kasım 2012

cuma mektupları..

Taş kesilmiş gibiyim. Öyle duruyorum hayatın ortasında. Kış geliyor ve yaz bitiyor, bende durum değişmiyor. Çok olsa rüzgar bir kaç saç telimi uçuruyor, tırnaklarım uzuyor ve dünyanın tozu üzerime yağıyor. Ve tüm bunlara rağmen öylece duruyorum burada.

Sakin olayım dedim diye öylece kalakaldım, biliyorum. Kaygıdan ve gürültüden arınırım sandım böyle yaparsam. Bir süre durdum durdum sonra bir daha da hareket edecek gücü bulamadım kendimde. Varsın olsun dedim sonrada. Ne yapalım, duran şeylerde lazım ne de olsa.

Durduğunda bir sürü şey geçip gidiyor gözlerinin önünden biliyor musun? İnsanlar geçiyorlar, tökezliyor düşüyorlar, kendi hallerine gülüyorlar, gülüyor ve unutuyorlar, yeniden başlıyorlar ama asla akıllanmıyorlar. Yine aynı hataları bu kez başkaları ile yapıyorlar. Boşveriyorlar ve devam ediyorlar. Geçerken sana el sallıyorlar, hatta bazıları gülümsüyor bile. İşin güzel yanı sen onları sevmeyi öğreniyorsun durunca. Çünkü sen de onlarla birlikte koşarken aslında onlara hiç ama hiç bakmadığını anlıyorsun. ama durunca öyle değil. İnsan birşeye uzun uzun bakınca onun güzel olan yanlarını da görmeye başlıyor. Ve sevmeye de...

Seviyorsun bir yandan da acıyorsun hallerine. Olup biten herşeye rağmen gülümseyebilen bir tür kimin içini acıtmaz ki diye düşünüyorsun. Deliler gibi korkmasına rağmen inatla ve ısrarlar güzel bir hayat beklentisinde olan bir tür kimin kalbine yaralar açmaz? Bazen onlardan cesaret alıp ben de başlayayım yeniden koşturmaya diyorsun hatta. ama bacakların mıhlanmış gibi duruyorsun işte. Sabah uykusuna doyamamış bir çocuk gibi "biraz daha, biraz daha..." diye diye duruyorsun. Bir zaman sonra kendiliğinden harekete geçeceğini biliyorsun nasıl olsa. Vakti gelmedi daha diye düşünüyorsun.

İşte böyleyim bu ara sevgili dostum. Durup duruyorum burada. Hiç de şikayetçi değilim halimden. Tam aksine hayatı tüm gözeneklerimde hissediyorum. Rüzgarı, yağmuru, tozu ve toprağı, zaman zaman ateşi ve külü... Koşan bir hayata bakıyor da bakıyorum işte. Kendi zamanımdan çalıyorum. Nefes alıyorum ve nefes veriyorum. Ve uzun zamandır ilk defa gerçekten yaşadığımı hissediyorum.

fotoğraf: Evim Dergisi

28 Ekim 2012

Albinoyum, Albinosun, Albino...

Geçen gün sanıyorum facebook'ta siyah insanlar arasında albino bir Afrikalı gördüm. Kar gibi bembeyaz teniyle kabilesinin ortasında durmuş, elindeki mızrağı gökyüzüne kaldırmıştı. Gözlerimi alamadım. Bazı fotoğraflar bende hipnoz etkisi yaratır ve sebebini asla bilemem. Bu fotoğraftan da gözlerimi alamadım. Daha önce hiç düşünmemiştim Afrika'nın siyah insanlarının arasında albinoların olup olmadığını. Belki de bu yüzden böyle dakikalarca bakakaldım.

Dün akşamda Noi Albinoi (Buzdan Hayaller) isimli bir film izledim. Güzel filmdi. Ben sevdim. Bu kadarını söylemek kafi. Filmi izlerken albino çocukların okulda, arkadaşları arasında neler yaşadıklarını düşündüm. Bilirsiniz, çocuklar zalimdirler çoğu zaman. Kilolu çocuklara "şişkooo" diye bağırırken o çocuğun kalbinin kırılıp, yaralanacağı umurlarında bile olmaz. Albino çocuklara nasıl eziyet edebileceklerini siz düşünün artık. Sırf melanin pigmentine sahip değiller diye sürekli itilip kakılırlar ve birbirlerine benzediklerini sanan bir grup aptal çocuğun kendilerini normal hissetmeleri uğruna oyuncağı olurlar. 

İnsan ne zalim. Haydi onlar çocuk. Doğuştan gelen özelliklerin insan kontrolünde olmadığını ve bu yüzden insanların yargılanamayacağını henüz bilemeyebilirler. Ya yetişkin olup da hala bu şekilde davranana ne diyelim? Kimini ırkı kimini dini kimini bilmem nesi için dışlayıp alay eden ve kendine yetişkin insana ne diyelim?

Albinizm üzerine okurken çok ilginç bilgilerle karşılaştım. Örneğin albino yaban hayvanlarının çok azı yetişkinliğe erişebiliyormuş. Çünkü yaban hayvanları tüylerinin kolay kamufle olması sayesinde hayatta kalabiliyorken albino yaban hayvanları çok kolay hedef oluyorlarmış. Bunu okurken yavrusunun albino olduğunu gören bir yaban hayvanı onu rengi nedeniyle dışlıyor mudur? diye düşünmeden edemedim. Çünkü bazı hayvanlar yavruları doğar doğmaz her nedense onları bırakıp gidiyorlar. Anneannem, yeni doğmuş bir kedi yavrusuna dokunursak annesinin elimizin kokusu nedeniyle onu benimsemeyeceğini ve onu terkedeceğini söylerdi. Bilmiyorum doğru mudur zira asla böyle bir deney yapmayı göze alamadım? Kim alabilir ki zaten?

Afika'daki albinolarda ise durum daha vahim. Şöyle yazıyor bir yerde, "Afrika'da büyücülerin Albino insanlar bilhassa da Albino Küçük Kızların bedenlerinin farklı bölgelerinin farklı büyülerde kullanılabileceği iddiası nedeniyle malesef bir çok cinayet işletmekte ve hiç bir suçu olmayan yalnızca genetik bir hastalık sahibi insanlar vahşice katledilmektedir." İnsanoğlunda farklı olanın kötülükle ilişkilendirilmesi gibi çok acaip bir durum söz konusu. Demek ki beyin kendi başına beş para etmiyor. O beynin bir güzel yoğurulması, eğitilmesi, kapalı gözlerinin açılması gerekiyor ki bu tür saçmalıklardan masum insanları kurtarabilelim. Bir de şöyle bir bilgi var, "Yine bir Afrika ülkesi olan Zimbabwe'de yaşayan 15 bin albino içerisindeki bayanlar sürekli tecavüz tehlikesiyle karşıkarşıya sebebi ise nüfusunun 4 te 1 i AIDS hastası olan bu ülke de Albino bir Kadınla birlikte olan Erkeğin AIDS hastalığından kurtulduğuna inanılması. Yine albino çocuk doğuran zenci annelerin de zina ile suçlanması da büyük bir toplumsal sorun olarak afrika da varlığını sürdürüyor."   İnsan ne tehlikeli bir yaratık düşünsenize. Böyle abuk sabuk bir lafı söylüyor biri, diyor ki "eğer bir albino kadınla birlikte olursa Aids'ten yırtarsın abicim" diyor, diğer salaklar da artık salaklıktan mı dersiniz çaresiz bir hastalığa düşüp de kurtulmak için en saçma sapan yolları bile deneme azminde olmaktan mı dersiniz buna inanıyor ya da inanmayı tercih ediyor, bununla da kalmayıp önünde gelene bu saçmalıkları anlatıyor, ondan sonra bak sen olup bitene. 

Kısaca ve özetle ne olursa olsun insan çocuğunu bütün bunları bilerek yetiştirmeli. Herşeyden önce ona insan sevgisini öğretmeli ve insan nasıl görünürse görünsün ona insan gibi davranması iyice belletilmeli. Ama asıl önemlisi çocuklar büyürken onlara kafalarını kullanmayı öğretmeli ki böyle saçmalıkları kendi başlarına belirleyip ona göre davransınlar...

Fotoğraf: Milliyet

27 Ekim 2012

çocuk meselesi...

Bizim gibi hayli zaman geçtiği halde bekar olmaya devam eden tiplerin ara sıra ruhunu yoklayan "acaba bir çocuğum olsa hayatım nasıl olurdu?" gibi bir sorusu vardır. Hele de benim gibi bebeklerin gıdılarına, minik el ve ayaklarına tapan tiplerse söz konusu olan bu soru sık sık gelir yoklar kalbinizi. Amma velakin bir bayram günü çollu çocuklu arkadaşlarınız evinizi neşeli gürültüleriyle doldurduğunda ve siz o çocukların peşinden koşup "yavrum yapma düşersin" "evladım dur kafana televizyonu düşüreceksin" "kıııızım, oğluuuum vıdı vıdı vıdı ..." gibi bağırmaktan sesiniz soluğunuz kesilirse bir daha o soruya ölseniz de evet demeyeceğinizi düşünürsünüz. Velhasılı bu soru hayli çetrefilli sorudur. 

Hele bir de Ayça Şen'in kalın kitap'ını okuyorsanız, onun  oğlu Memo ile bitmek bilmez maceralarının içine girmişseniz daha da bir korkarsınız çocuklardan. Çünkü çocuk demek uykusuz kalmak demektir, çünkü çocuk demek bir kitabın elinizde aylarca sürünmesi demektir, çünkü çocuk demek kendi hayatını bavula koyup uzun yıllar boyu bir köşeye kaldırmak ve tüm hayatını evladına ayırmak demektir. Hele benim gibi yalnızlığına düşkün tipler için kabus gibi birşeydir bu.

Tüm yemek boyunca çocuklar etrafımda vızıldarken bunları düşündüm. Bir çocuğun annesi olsam hayli despot hayli manyak bir anne olacağıma karar verdim. Çocuk düşerse, yaralanırsa, ağlarsa, düşüp dişleri dudağını keserse, saçma sapan bir oyun icat edip onu bunu kafasına düşürürse diye endişelenmekten yemeği nereme yedim bilemedim. 

Sonra o çocuklardan biri gelip bacağıma sarılınca, eğildiğimde minik dudaklarıyla yanağıma bir öpücük kondurunca düşündüğüm herşey buhar olup uçuverdi. Demek ki dedim anneler bu minik öpücükler uğruna vazgeçiyorlar herşeyden. Sonra babasının kucağında oturan bir başkası başını yana eğim gamzeli yanaklarıyla kocaman gülünce o çocuğu alıp kalbimin içine sokasım geldi. Bir de bu yüzden işte dedim. 

Özetle çocuk çok acaip birşey güzel kardeşim. İnsanı aynı anda hem deli edip hem de bütün hayatım sana feda olsun dedirten birşey. Bir çocuk sahibi olsam hayatım nasıl olurdu bilemiyorum elbette. Sanırım önce delirip sonra bir öpücükle herşeyi unutan biri olurum. Tüm anneler öyle değil midir zaten?

Fotoğraf: Bebek ve Ben

16 Ekim 2012

siyah beyaz iki kare...

Kafamın karışık, hafızamın kötü olduğundan yakındığım zamanlarda izlediğim filmleri ve okuduğum kitapları gün gün not almışım. Filmlerin sadece isimlerini yazmışım, kitapların ise hem isimlerini hem de yazarlarını. Geçen gün bulduğum not defterinde her birini tek tek okudum. Bazılarını hiç ama hiç anımsamadım bazılarını ise daha dün izlemişim ya da okumuşum gibi tüm ayrıntısıyla hatırladım. Bazılarından ise sadece ufak parçalar aklımda kalmış. Neyi neden hatırladığım ve beni neyin etkilediği üzerine epey kafa yorduktan sonra çok daha eskiye gitmeye karar verdim. Çocukluğa...

İlk aklıma gelen sahne sanıyorum alacakaranlık kuşağından bir mini diziye aitti. Siyah beyaz bir filmdi. Bir adam bir bara giriyor epeyce içiyordu. Bir kaç kadehi yuvarladıktan sonra yanındakine zencilerden (bu kelimeyi asla kullanmam. Bu o adamın kelimesi) nefret ettiğini, onların yaşam hakkının olmadığı, hepsinin öldürülmesi gerektiği gibi saçma sapan fikirleri ateşli bir biçimde anlatıp duruyordu. Sonra sanırım birileri onun saçmaladığına karar verip onu bardan dışarı atıyordu.Tam kapıdan çıktığı anda beyaz adamlar "yakalayın pis zenciyi, öldürün" diye bağırarak üzerine saldırıyorlardı. Neye uğradığını şaşıran sersem adam deli gibi kaçıyor bir yandan da zenci olmadığını, beyaz olduğunu, kendisinin de zencilerden nefret ettiğini anlatmaya çalışıyor, en sonunda bir derenin içine giriyor, orada nefes nefese öldürülmeyi bekliyordu. Bu sahneyi asla unutamadım. İlk kez belki de o zaman adalet üzerine düşündüm. Böyle olsa dünya düzeni, içlerinde böyle ırkçı nefretler olanların üzerlerine kendileri gibi düşünenler saldırsa harika bir şey olur diye düşündüm. 

Hatırladığım diğer sahne ise bir savaş filmine ait. Savaşta patlayan bir bomba yüzünden gözleri kör olan bir adam bir hastane koğuşunda yatıyordu. Adam, yanındaki yatakta yatan ve yine savaşta yaralanmış bir başka adamla sohbet etmeye başlıyor, söz dönüp dolaşıp gözleri kör olan adamın ırklar üzerine fikirlerine geliyordu. Kör olan adam zencilerden nefret ettiğini anlatıp duruyordu. Yanındaki adam ise ne adama karşı çıkıyor ne de destekliyor sadece dinliyordu. Sonra kör olan adamın gözleri açılıyor ama o ameliyattayken yan yataktaki adam ölüyordu. Gözleri açılan adam hemşireye onun en iyi dostu olduğunu söylüyor ve şimdi nerede olduğunu soruyordu. Hemşire ise onun öldüğünü söylüyor adam ağlamaya başlıyordu. Ve adam daha sonra bir şekilde yan yataktaki adamın zenci olduğunu öğreniyor ve bunca zaman adama aslında sürekli hakaret ettiğini ve onun tek kelime etmeden kendini dinlediğini kederle fark ediyordu.  Bu sahne bana önyargının saçmalığını öğretmiş olmalı. Eğer kör olsak herkesin birbirini dinleyeceğini, seveceğini belki de...

Bana çocukluğumdan kalan iki sahne bunlar. Daha pek çoğu var aslında ama bunların üzerine düşünmüş olmalıyım ki aklıma kazınmış. Ne acaip değil mi hatırladıklarımızın aslında bugünkü fikirlerimizin kökenini oluşturuyor olması. Ne hatırlıyorsak onların toplamında oluşmamız ne acaip...Siz neler hatırlıyorsunuz merak ediyorum. Çok eskiden aklınıza kazınmış sahneler var mı sizinde?

Fotoğraf: examiner

08 Ekim 2012

bazı şeyler pat diye olmaz...

Deneyin görün, hayatın sizinle şöyle bir imtihanı vardır, siz ne zaman bir karar verseniz, sizi o kararı bozmaya iten birşey çıkarır karşınıza. Mesela artık hiç sinirlenmeyeceğinize yeminler edersiniz ve bu güzel kararın huzur dolu rahatlığıyla uykuya dalarsınız, ama sabah süprizlerle gelir. Olmayacak ne varsa başınıza gelir, bindiğiniz dolmuş bozulur, ters adamın ya da kadının birine çatarsınız, saçma sapan işler üzerinize biner falan filan... Çok acaiptir. Ya da berbat bir pazar günü akşamında "yok arkadaş bu böyle olmaz" deyip birşeyler yapmaya karar vermişsinizdir. Kendinizi toplarsınız, ajandanıza planlarınızı yazarsınız ve o ajandayı öpüp başınıza koyarak yemin edersiniz. Kimse sizi yolunuzdan döndüremeyecektir, hem vallahi hem billahidir. Dünyanın ve dışarda olup bitenin canı cehennemedir. Hem adam ne demiştir "kendi cennetini kendin yarat." Adam haklıdır ve siz de o cenneti yaratmak için bugünden tezi yok kolları sıvacaksınızdır. O sonra sabah olur ve işe gidersiniz. Coşkuyla planlarınızdan bahsetmeye başlarsınız. Münasebetsizin biri sizin şevkinizi iki dakikada yerle bir eder. O kadar sinirlenirsiniz ki neye sinirlendiğinizi anlamanız biraz zamanınızı alır. Düşünürsünüz, siz birinin motivasyonunu dağıtmayı kendine görev sayan adama mı kızıyorsunuzdur yoksa o münasebetsiz adamı umursadığınıza mı? Aslında her ikisine de kızıyorsunuzdur ya asıl kızdığınız verdiğiniz kararları ne olursa olsun uygulayacağınıza yeminler etmenize rağmen ilk dalgada böyle sarsılmanızdır.

Oturup şu yukarıdakileri yazarsınız ve yazı her zamanki gibi sizi sakinleştirir. dışarıdaki yağmura bakarsınız, bir bardak kahve alırsınız ve yağmurun altında bir sigara içersiniz. Aslında sigarayı bırakmak da kararlarınızdan biridir ya neyse dersiniz. Bazı şeyler pat diye olmaz bilirsiniz...

Fotoğraf: Şurdan

04 Ekim 2012

yazıklar olsun size insan diyene...

Korkudan evlerini bırakıp başka yerlere giden insanların evlerine girip eşyalarını çalan insana sadece "hırsız" demek yeterli midir sizce? Bence kesinlikle değil. Onlar başka bir şey. Ne olduklarını bilmiyorum ama insan olmadıkları kesin. O insanların evlerinden nelerini çaldılar acaba? Fotoğraflara baktığımda öyle altınları, elmasları olacak insanlara benzemiyor o evlerde oturanlar. Öyleyse neleri çaldınız? Televizyonlarını mı? Radyolarını mı? Ütülerini mi? 

Biz bu kadar uzakta tüylerimiz ürpererek izlerken o insanların hallerini, siz orada o insanları görüp de nasıl böyle bir şey yapmayı aklınıza getirdiniz? Yemin ediyorum tiksiniyorum sizden. Ve bu tiksinme öyle böyle bir tiksinme değil, tüm mahalleyi çağırıp suratlarınıza sıra sıra tükürmelerini sağlayacak kadar iğreniyorum.

Her felakette böyle iğrenç bir güruh ortaya çıkıyor. Deprem oluyor, yardım götüren araçları soyuyorlar mesela. Ölümden zerrece etkilenmiyor, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi akıl dışı bir aç gözlülükle ölülerin sırtından küçük hesaplar yapıyorlar. Dünya savaşlardan zengin olan sivri dişli kocaman göbekli adamlar topluluğunun varlığına alıştı. Alışmak demeyelim de onlarla baş edebilme gücüne sahip olmadığını anladı daha doğrusu. Ama bu küçük pislikler kabul edilebilir, alışılabilir türden değiller. Aynı yerde aynı felaketten sağ çıkmayı becermiş ve bütün bu felaketi görmezden gelip, zarar görenlerin sırtından iyi, zengin bir yaşam hayal edecek kadar mide bulandırıcılar. 

Şimdi soruyorum size, insan tüm yaratıkların en şereflisi diyenler, sahiden böyle mi düşünüyorsunuz?

Fotoğraf: Bugün

30 Eylül 2012

haksızlıklar tarihi

Siz, dünyanın tarihini tanımlayacak olsanız ne dersiniz? Kahramanlıklar tarihi mi, vahşetin tarihi mi, bilimin tarihi mi? Benim aklıma sadece haksızlıklar tarihi geliyor. Hatta kendi bireysel tarihlerimiz bile haksızlıklarla dolu sanki. Oturun bir düşünün lütfen. Hiç haksızlığa uğramadınız mı? Mesela iş görüşmelerinde torpilli adamlar kadınlar sizin yerinizi almadılar mı? Babanızın cebindeki para diğer babanın cebindeki paradan az olduğu için en iyi dershanelere gidemeyip üniversitede okumak için diğerlerinden çok daha fazla çalışmak zorunda kalanınız olmadı mı? Şimdiki üniversite sınav sisteminden söz etmek bile istemiyorum. Zira bu başlı başına akıl dışı bir sistem. 

Şimdi söyleyin bana sadece kendi başına değil etrafındaki insanların ve hatta hiç tanımadığı insanların her gün her dakika haksızlığa uğramasını izleyen biri nasıl normal olur, nasıl hayata güvenir ve nasıl umutlu olur. Bize diyorlar ki çalışın başarırsınız. Ne diye çalışacağız da ne başaracağız? Bütün yerler ayrılmışsa ne diye çalışırsın ki? O söz çalın başarırsınız diye değişmeli bence. Zira ne kadar paran varsa hakkın o kadar korunur. Hatta başkalarının hakkı da alınır sana verilir. Nasıl ama? Mükemmel bir sistem. Tıkır tıkır işleyen ezip geçen ve ezip geçtiklerini çiğneyip tüküren bir sistem.

Kimse kızmasın öbür dünya inancı taşıyan adama. Adalete bu kadar hasret kalmış insanların başka çaresi var mıdır? Herkesin kötülüğünün cezasını çektiği ve iyi olmanın karşılığını gördüğü bir dünyaya ne derseniz deyin, hepimizin bir gün bunun olacağına inanmaya ihtiyacımız var. Kimsenin aç susuz kalmadığı, kimsenin çocuklarının sefil perişan olmadığı, kimsenin kimseye üstün olmadığı ve herkesin sırf insan olduğu için değerli olduğu bir dünyaya inanmaya ihtiyacımız var. Bunu bu dünyada gerçekleştirmeye çalışanlar olmadı mı? Oldu. Sonuç? Sonuç yok. Bir şey değişmiyor. Çünkü karşı duramadığımız dev bir canavar var önümüzde. Kim kılıç çekerse ona, saniye geçmeden yenip yutuluyor. Çok mu umutsuzum? Kim bilir belki de öyleyim. Ama güzel bir dünyaya inanmaya ihtiyacım var. Böyle devam etmeyeceğine inanmaya ihtiyacım var. Sizin yok mu? 

Dünyaya akıl dışı yazılmış bir haksızlıklar tarihi bırakıyoruz ne acayip.  Sadece bu ülkede değil daha pek çok ülkede durmadan yazılıp duruyor bu tarih. Mağara adamından tutun da milenyum adamına kadar gücü eline geçiren diğerinin ensesine basıyor tokadı. Gelecekte de muhtemelen bu böyle olacak. Çünkü insanın mayasında bozuk bir şeyler var. O bozuk şeyler güç ve para ile reaksiyona girince patlıyor ve korkutucu bir hal alıyor. Belki de asıl önemli olan bunun üzerine biraz kafa yormaktır. Şu an kendi halinde yaşayıp giden bizlerin eline geçse bu iki şey, mayamızdaki o bencil, vahşi, umursamaz ezici güç bizi de onlardan biri yapar mı? Her an her şey olabileceğine göre içimizdeki o pislikten kurtulmaktan başka yolumuz yok galiba. Bir kaçımız ondan kurtulsa belki bir şeyler olur ha?

Az önce bana umutsuzsun mu demiştiniz? Son cümlemi bir daha okuyun o halde...

Fotoğraf: Goldonmyshoulders

23 Eylül 2012

sakın...

Çoğu sabah böyle oluyor. Güzel bir güne uyandığını sanıyor, güneşe bakıp içini mavi gökyüzüyle dolduruyorsun doldurmasına ya birden herşey kana bulanıyor. Duramıyorsun açıyorsun gazeteleri. Babalarının ardından ağlayan çocuklar, eşinin tabutuna sarılmış gencecik kadınlara bakıyorsun. Bir de bebekler var ki o en fenası. Hiçbir şeyden habersiz tatlı tatlı gülümsüyorlar. Babanın ne demek olduğunu bilemeyecek kadar küçükler. İşte bu yüzden bundan sonraki hayatlarında hep eksikliğini duyacakları o adamın fotoğrafıyla yetinmeye çalışacak ve insanın babası olmasının nasıl birşey olduğu üzerine kafa patlatacaklar. Sokaklarda babasının elini tutmuş çocuklara bakıp iç geçirecekler mesela. Komşu çocuğunun "baaak bunu babam aldı bana" diye gösterdiği oyuncağı parçalayıp üzerinde tepinmek isteyecekler ya da. 

Bunlardan ne zaman birine söz etsen aynı cevapları alacağını bildiğinden susuyorsun. İçine atıyorsun öfkeni, isyanını. Ama patlayacaksın birgün. Bunu da biliyorsun. Kendi zehrin seni boğacak. Eli kolu bağlı olanın nefreti taşacak gözlerinden. Tek tek ölürken hiç tanımadığın bilmediğin adamlar kendi kardeşin ölmüş gibi yas tutmanın acısı hergün içine derin derin oyuklar açacak. Zaten ne farkı var ki o adamın senin kardeşinden. Birlikte büyümediniz, anneniz babanız ayrı diye mi onu bir gazete haberinden başka birşey olarak görememek. Öyle değil işte. O senin insan kardeşin.. Her ölü senin kaybın. Her cenaze senin yasın. 

İşte böyle yaşayıp gideceksin."Ne zaman bitecek bu?" diye umutsuz bir soru soracaksın ve kimse bunun cevabını bilemeyecek. Gitgide umutsuz biri olup çıkacaksın. Ama asla alışmayacaksın. "Bugün de biri gitti" demeyeceksin omuz silkerek. Deme de zaten. Çünkü eğer omuz silkip geçersen, sen de onlarla birlikte toprağa gömmüş olacaksın insanlığını. Sakın alışma, sakın normalleştirme bunu. Kör olma. Sakın. 

Fotoğraf:  haber.e-kolay

15 Eylül 2012

Gretchen

Zamanında çok sayıda kişisel gelişim kitabı okudum. "Böğğt seni sersem kişisel gelişim mi?" diyen sesleri duyabiliyorum. Evet okudum. İtiraf ediyorum. Sonra baktım ki hemen hemen hepsi aynı şeylerden söz ediyor. Yok efendim hayata daha olumlu bakın, olmasını istediğiniz şeyleri hayal edin, üzgünseniz bile gülümseyin ki beyniniz mutlu olduğunuzu sansın falan filan. Bunların içinde bana iyi gelen cümleler elbette olmuştur. Mesela ilk anımsadığım şu, "eğer bunu düşünmüyor olsaydın, ne düşünüyor olacaktın?" Bunu sık sık kendime söylerim çünkü endişelenmeye eğilimli bir yapım var ne yazık ki! Zamanı gelmeden ne olacağını bilemeyeceğim şeyler hakkında düşünüp durmaktan günlerimi harcamışlığım var. Şimdi gelecek hakkında düşünmek ve endişelenmekten biraz daha uzaklaşmış olduğumu tahmin ediyorum. Çünkü bildiğim birşey varsa gelecek hakkında kafa patlatmak hele de değiştiremeyeceğiniz şeyler söz konusu ise zamanı bir çöp öğütücüye atmaktan farksız.

Her neyse. Asıl anlatmak istediğim son zamanlarda okuduğum bir kitap. Adı Mutluluk Projesi. Öyle aman aman harika bir kitap değil ama okuması keyifli. Gretchen isimli bir kadının daha güzel bir yaşam için her ay aldığı kararlardan söz ediyor. Gretchen'ın aynı isimde bir bloğu da mevcut. Ve blogun güzel tarafı gelen yorumlar. Çok sayıda insanın kendi hayat deneyimlerini anlattığı yorumlara kitabında yer vermiş. Gretchen blogu açtığında "Tabii senin mutlu ve güzel bir hayatın var, o hayatı güzelleştirmek, böyle bir proje yapmak kolay, sana göre hava hoş." şeklinde yorumlar almış. Evet Gretchen'ın 2 sağlıklı çocuğu, aşık olduğu bir eşi, iyi bir işi ve mutlu bir hayatı var. Ama çabası da küçümsenecek birşey değil bence. İnsan hayatını güzelleştirmek ve mutlu olmak için birşeyler yapabilir. Bu tatminsizlik olarak nitelenmemeli. Çünkü Gretchen'ın dediği gibi insan mutlu olursa başkalarını da mutlu edebilir. Hiç farkettiniz mi eğer iyi bir gün geçiriyorsanız ne çok insanı güldürüp ne çok insana nazik davrandığınızı. Ve neşenizin havaya yayıldığını ve onu soluyan insanlar üzerinde nasıl etkili olduğunu? Şunu söyleyebilirsiniz, önemli olan mutsuzken de başkalarına nazik davranabilmek ve onlara gülümseyebilmek. Kimse palavra atmasın. Mutsuzken hiç de başkalarına iyi bir enerji yaymıyoruz. Tam aksine insanlardan, onların kelimelerinden, hatta zaman zaman kahkahlarından bile rahatsız oluyoruz. Yalnız kalmak kimseyi görmek istemiyoruz. 

Hayat zor. Kendi hayatlarımız olmasa bile dünyanın hali bizi darmadağın etmeye yetiyor. Bu yüzden mümkün olduğunca iyi şeyleri yakalamak zorundayız. Kelebek avcısı gibi olmak zorundayız. Çünkü hayatta sadece korkunç şeyler olmuyor. İyi şeyler de oluyor. Ve bizi yalnızca o iyi şeyler ayakta tutuyor. Ben mesela bana korkunç bir haberi anlatan kişiye okuduğum güzel bir haberi anlatmayı deniyorum. Çünkü belki farkında değiliz ama koca bir topluluk olarak yavaş yavaş umutsuzluk içinde hep birlikte boğuluyoruz. Ben şuna inanıyorum eğer mutlu ve güzel şeyleri keşfetmeyi başarır ve bunları yayarsak insanların umutlarını taze tutmayı becerebiliriz. Ve umudu olan insanlar sorunların üstesinden daha kolay gelirler ve umutsuzluğu bir yana bırakır daha güzel daha mutlu bir hayatı hep birlikte hedeflerler.

Bu nedenle Gretchen'ın yaptığı şeyi takdir ediyorum. Kendi mutluluk projesini insanlarla paylaşmasını, insanlar üzerinde olumlu bir etki yaratması, küçük şeylerin önemini fark ettirmesini takdir ediyorum. Kişisel gelişime inanıyor ya da inanmıyor olabilirsiniz ama göz ardı etmemeniz gereken bir şey var, insanlar daha iyi daha mutlu bir hayat için zayıf da olsa bir dala ihtiyaç duyarlar. Ve bence Gretchen incecik de olsa bir dal uzatmış. Bu da azımsanacak birşey değil...

Fotoğraf: Şurdan

14 Eylül 2012

yalvarırım susun...

Size de olur mu böyle? Bazen etrafınızda konuşulan her kelime iğne gibi teninize saplanır, en sevdiğiniz şarkı gürültü gibi gelir mi size de? Ben bugün bu haldeyim. Evimin salonunda oturmuş sonbaharın tadını çıkarmak istiyorum. Sessiz oturmak, bir kitabın içinde yok olmak, unutmak ve bir süre hiçbir şey düşünmemek istiyorum. Bu kadar yorgun olmak ve bıkmak hayra alamet değil. Bu olsa olsa yaşlandığımın emaresi. Başka şey değil.

Hayattan bir gün çalabilsek güzel olurdu böyle zamanlarda. İş yerinden tek kelime söylemeden çıkabilsek, eve geldiğimizde kimse sormasa "neyin var" diye, konuşmak istemediğini anlasa arkadaşların ve yüzüne bakınca susmaları gerektiğini anlasalar ne güzel olurdu. Ama bütün bunlar imkansız. O nedenle bahaneler, yalanlar bulup kaçıp gitmekten başka yol bırakmıyor sana hayat. Ama bunu yapmayacağım. Yalan söyleyip de günün tadını çıkarmanın imkanı var mı? O nedenle katlanmak ve akşamın gelmesini beklemekten başka yolum yok.

Akşamüstünü hayal etmek bile kaslarımı gevşetiyor şu an. Pijamalarımı giyip sessizce bir saat uyuma fikri, sonra uyanıp mahmur mahmur evin içinde dolaşmak, güzel bir yemek yemek, ince bellide bir bardak çay alıp balkonda oturmak, ağaçların rüzgarın arasında dolaşmasını izlerken başka hiçbir şey düşünmemek. 

Çok acayip benim kadar insanları seven birinin bazı günler onlardan tek birini bile görmeye tahammül edememesi.  Çok insanla çok şey konuştuktan sonra böyle oluyor galiba? Onlarla konuşmaktan kendimle konuşmaya fırsatım kalmamış oluyor. Haydi burada bir kişisel gelişim geyiği yapayım da şöyle diyeyim, kendi içimdeki diğer "ben"i ihmal etmiş, şımartmamış oluyorum. 

Sebebi ne olursa olsun, benim bugün yalnız kalmaya ihtiyacım var. Sessiz sessiz durmaya. Okumaya. Hayattan kopmaya. Umursamamaya. Kaçıp saklanmaya. İşte bu tip şeylere ihtiyacım var. Ama hala burdayım. Hala etrafımda çok sayıda insan. Hala çok fazla kelime, cümle. Aklımın, ruhumun sessizliğe ihtiyacı var...

Fotoğraf: Altıncıcadde

11 Eylül 2012

insanın insana ettiğini...

Yukarıda gördüğünüz adamın adı Man Bahdur Tamang. 51 yaşında ve Nepal'in Kavre köyüne yaşıyor. Yanında iki keçisi ile  evinin duvarına dayamış sırtını hikayesini anlatıyor. Hikayesinin ilk bölümü yabancı olmadığımız bir konu, yoksulluk. İlginç ve yürek paralayıcı olan yanı ise Man Bahdur'un çaresizliğinin böbreğini satmaya kadar varması. Kararı sonucunda elinde 727 dolar karnının yan tarafında ise yoksulluğunun işareti olarak her daim taşıyacağı bir kesik izi kalmış. 

Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz kadının adı ise Şefali. Bangladeşli kadın kocası tarafından terkedildikten sonra para sıkıntısı çekmiş ve gözlerinden birini satışa çıkarmış. Böbrek satışı her ne kadar yasa dışı olsa da alışıldık bir durum olmasına rağmen gözünü satmak isteyen biri ise ilk kez görülen bir durum olarak basına yansımış. 

Bu tür haberlerle ilgili rakamlar korkunç. Dünya Sağlık Örgütü her yıl karaborsa 10 Bin organ satışı gerçekleştirildiğini söylüyor. Çetelerin karlarının korkunç boyutlarda olduğunu hatta Çin'deki bir çetenin işi "Bir böbreğini bağışla bir İpad al" sloganıyla iş yapmaya vardıracak kadar yüzsüzleştiğinden bile söz ediliyor. 

Haberi okuduğumdan beri her iki fotoğraftan da gözlerimi alamıyorum. Ankara'daki ev sahibimiz aklıma geliyor onlara bakarken. Adam bize geçmiş yıllarda böbrek problemi yaşadığını ve Hindistan'da böbrek nakli yaptırdığını söylemişti. O zamanlar bu konu üzerine uzun uzadıya düşünmemiş, insanların çaresizlikten organlarını satmış olabileceklerini hiç aklıma getirmiştim. "Neden Hindistan?" soruma ise "öyle gerekti" cevabını almıştım. Şimdi düşündükçe tüylerim ürperiyor. Ev sahibim bu haberleri okuduğunda ne hissediyordur merak ediyorum.

Bu öyle çetrefil bir konu ki kendimi ev sahibimin yerine koymaya çalışmak bile beni germeye yetiyor. Siz kendinizi koyabiliyor musunuz onun yerine? Çok hastasınız ve hayatınız tehlikede. Paranız var ama para sağlık getirmiyor. Bir gün bir arkadaşınız organ mafyasından söz ediyor. İşin teferruatından söz etmiyor elbette, yani size açlıktan ölmek üzere olan çocukları için böbreklerini satan adam ve kadınlardan söz etmiyor. Ya da belki ediyor. Bir yanda hayatınız bir yanda ise bu insanı insanlığından utandıran durumla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ne yapardınız? Daha zorunu sorayım. Söz konusu olan hayat sizinki değil. Gözünüzün bebeği çocuğunuzunki ya da deli gibi aşık olduğunuz insanınki, tek kardeşinizinki ya da varınız yoğunuz annenizinki. Peki o zaman ne yaparsınız?

Biliyor musunuz bütün bunları düşünmek beni öldürüyor. İnsanın başka birinden çalarak hayatta kalması, yaşamak için bundan başka çaresinin kalmaması, bir takım adamların insanlığın bu dramından ceplerini dolduruyor olması beni deli ediyor. Siz delirecek gibi olmuyor musunuz?


HABER VE FOTOĞRAFLAR: Hürriyet