24 Aralık 2014

Doğru bildiğimiz herşey...

Geçenlerde bir ürün almak için, pek çoğumuzun yaptığı gibi, internette küçük bir araştırmaya giriştim. Kimler kullanmış, ne kadar süre kullanmış ve ne sonuç almışlar gibi. Sadece kadınların üye olduğu sitelerden birinde bir genç kızımız ürünü çok beğendiğini, sahiden işe yaradığını, ürünün bilmem kaç ay deneme süresi olduğunu, hinlik yapıp o süre dolmadan ürünü götürüp geri vereceğini, mağazadan parasını alacağını ve başka bir mağazaya gidip aynı üründen alacağını ve bir süre de onunla idare edip bu şekilde bir döngü kuracağını yazmış. "Neye şaşırıyorsun ki böyle insanlar var elbet" diyebilirsiniz. Evet biliyorum böyle insanlar olduğunu. Beni şaşırtan (üzgünüm ama hala böyle insanlara şaşırıyorum) bu tavır olduğu kadar bunu böylesi bir açıklıkla, sanki çok akıllıca birşey yapıyormuş gibi ayan beyan ilan ediyor olması ve sanki "helal sana vallahi çok akıllısın" gibi bir takdir bekleyen bir ifade kullanması.

Son zamanlarda bugüne kadar doğru bildiklerimin bugün artık geçerli olmayışından dolayı ciddi bir kafa bulanıklığı yaşıyorum. Tüm değerlerin altıüst oluşu, eskiden kınanan herşeyin şimdi "akıllık" olarak adlandırılması, hala dürüst ve erdemli bir hayatı yaşamaya çalışanların "saf", "eski kafa" "işini bilmez" olarak aşağılanması zihnimi ciddi biçimde bulandırıyor. Neyin doğru olduğunu biliyor, inatla ve ısrarla öyle yaşamaya çalışıyorum elbette. Birinin eşyasını çalmak kötüdür, birinin hakkını gaspetmek kötüdür, yalan söylemek kötüdür, insanları kandırmak kötüdür, onların insani olmayan yaşam şartlarında yaşamalarına göz yummak kötüdür, canlı olan herşeyin bir yaşam hakkı olduğunu bilmemek ve buna saygı duymamak kötüdür. Bütün bunları zaten herkes bilir. Zaten sorun da neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyor olmam değil sorun insanların temel doğruları bir çırpıda kolayca çöpe atıp anında koşullara uyum sağlıyor oluşu. Lütfen buna da "neden şaşırıyorsun?" demesin kimse. Asıl sorun buna şaşırmıyor olmakta değil mi?

Bence tüm bu altüst oluş yavaş yavaş her katmana sızıyor. Farkında olmadan her birimizi zehirliyor. Sahip olduğumuz değerleri kaybetmesek bile en az onun kadar kötü birşeyi yapıyoruz; kanıksayıp kabul etmeyi. Şöyle bir durup düşünün, hepimiz yapmıyor muyuz? En fazla dudaklarımızın kıyısında "farklı olsa şaşardım" gülümsemesi olmuyor mu? Oluyor. İşte bütün bunlar beni gelecek konusunda hayli umutsuzluğa itiyor. Ne zaman bu düşüncelere kapılsam "iyi ki bir çocuğum yok" diyorum. Zira bir çocuğu böyle bir geleceğin içine atmak bana korkunç görünüyor.

Daha umutlu olduğum zamanlarda ise iyilik, merhamet (ne güzel bir kelime bu), vicdan, empati, hoşgörü, yaşam hakkına saygı gibi gayet insani değerleri içinde tutan insanların birer dalga gibi bu değerleri etrafındaki insanlara aşılayacağına ve bu dalgaların birleşip yeniden güzel birşey oluşturacağına inanıyorum. Eski fotoğraflara bakıp bir zamanlar bütün bunlar vardıysa bundan sonra pekala mümkün olabilir diyorum. Ama elbet okudukça, gördükçe hem dehşete düşüyor hem de umudumu yitiriyorum.

İnsan umudunu yitirdiğinde elinde ne kalır ya da kalanların bir değeri olur mu inanın bilmiyorum. Bence pek çok insan aynı dertten musdarip. Bu yüzden içinde merhamet, vicdan geçen ne bulursak ona sımıskı sarılmamız. Bu yüzden bir taksi şoförünün arabasında unutulan para dolu bir çantayı karakola götürmesi gözlerimizi yaşartıyor. Yaşlı bir teyzeyi karşıdan karşıya geçiren bir delikanlı gördüğümüzde gidip yanaklarını öpmek istiyoruz. Herşeye rağmen doğru bildiğinden şaşmayan ve bu yüzden de işinden olan bir adamın varlığı yine bu yüzden içimize ışıklar saçıyor. Bence hepimiz içine düştüğümüz cehennemden çıkmak için umutlu olan ne varsa sarılıyoruz. Ve hepimiz artık doğru bildiklerimizin altüst olduğu bir ülkede aynı kafa bulanıklığı içinde sersemlemiş bir vaziyette yaşamaya çalışıyoruz.

Fotoğraf: Pinterest

19 Aralık 2014

Kafamda bir tuhaflık

Hayır size Orhan Pamuk'un son romanından söz etmeyeceğim. Sözünü etmek istediğim şey, aslında hepimizin kafasında bir tuhaflık olduğu. Hoş, tuhaf tam olarak nedir onu da tanımlamak pek mümkün değil ya sonuçta sana tuhaf gelen bana normal geliyor olabilir. 

Bir süredir düşünce zincirimizin nasıl ilerlediği üzerine düşünüyorum. Şu bir anda kederleniverdiğimiz ama sebebini bilemediğimiz halleri, birden içimizi her nedense sevincin kapladığı durumları ve bunları neyin tetiklediğini. Düşünce zincirindeki tuhaflık mı, dış etkiler mi yoksa başka birşey mi bunu merak ediyorum. Bu yüzden de sıradan bir günde sıradan birşey yaparken ne düşündüğümü gözlemeye karar verdim. İnsanın zihninin akışı gözlemesi ve bunu kendinden ayrı bir varlıkmış gibi yapmaya çalışması çok tuhafmış sahiden. İşten çıkıp eve doğru giderken kendi düşüncelerimi aklımın bir bölümüne not aldım. Bu yüzden aşağıda yazacaklarım bilicimin akış yönünde ilerleyecek. 

İş çıkışı yolda yürüyen ben'in kafasından geçenler;

Havada soğumuş. Bir an önce eve gitsem, şöyle sıcak bir çorba olsa. Mercimek. Evet mercimek şahane olur. Çok mu kalın giyinmişim? Neredeyse hareket edemiyorum. Şu kıza da bak sen incecik bir hırkayla dolaşıyor. Hiç üşüyormuş gibi bir hali de yok. Oh oh durakta dolmuş var. Koş koş kaçırma. Ohh şahane oturacak yerde var. Hayır hayır benim yanıma oturma Amy Winehouse. Git bak arkada bir teyze var onun yanına otur. Ah oturdun bile di mi? Bu arada saçına bayıldım. O tepedeki kabarıklığı nasıl yaptın acaba? Yok hayır benim tercih edeceğim bir model değil bu ama başkalarında görünce hoşuma gidiyor. Sahiden bayıldım. Ama parfümün için aynı şeyi söyleyemeyeceğim Amy. Neden hepiniz ya Gucci Rush ya da Hypnotic Poison'un taklitlerini kullanmakta ısrarcısınız anlamıyorum ki? Dünya kadar hafif ve zarif koku dururken neden bu ikisi? Hem şunu da düşünmelisiniz, parfüm özel birşeydir, kim herkesle aynı kokmak ister ki? Ben istemem şahsen. Amy hasta galiba. Oturduğu dakikadan itibaren en az elli kez burnunu çekti. Arada da öflüyor. 

Bu kadar kısa mesafede kaç durak var ya? On yaşlarında kocaman gözlerinde nedense korkmuş bir ifade olan bir çocuk bindi. Dolmuşa binerken arkasına dönüp "sen söyle" dedi. Görünmeyen bir adamın sesi "bu çocuğu bilmem ne durağında indir abi"  dedi dolmuş şoförüne. Kapı kapandı hareket ettik. Dolmuş şoförü, kapının yanında dikilmekte olan şaşkın çocuğa babacan bir tonda "oğlum senin dilin yok mu? ne diye sen söylemiyorsun" dedi. Adamın fırça gibi bıyıkları var. Tam bir çizgi film kahramanı. Çocuk hala ayakta dikiliyor. İkinci sırada oturan bir adam çocuğa oturmasını söylüyor, "düşersin Allah muhafaza otur" diyor. Çocuk öylece bakıyor nedense. Bu çocuk muhtemelen ilk kez tek başına dolmuşa binmiş. Bu kadar yabancı ile bir arada olmaktan mı tedirgin doğru yerde inememekten mi korkuyor? Dolmuşta herkes ona odaklandı. Arka sıralaradan bir teyze "anahtarını mı yitirdin yavrum" diyor. Nereden bu kanıya vardı hiçbir fikrim yok. Çocukta hiç tepki yok. Öyle bakıyor.

Amy Winehouse bir gayretle ve incecik bir sesle "Bu dolmuş nereye kadar gidiyor?" diye bağırıp beni yerimden sıçratıyor. Dolmuş şoförü "eski hastaneye kadar gidiyoruz" diyor. Sesinde öyle bir ton var ki sanki okula götürdüğü çocuklara "haydi bugün okulu kırıp pikniğe gidiyoruz" diyormuş gibi. Birbirini hiç tanımayan bütün bu insanlarla birden bire "biz" oluveriyoruz. Parkta duruyoruz, "biz"den ayrılıp iniyorum. Amy Winehouse'un etkisiyle Rehab'ı kısık sesle söylüyorum. Artık bütün akşam çalacak bu şarkı kafamın içinde. Pek güzel. İstesem de susturamayacağım. Takıldım mı takılıyorum. Önümde yürüyen adam sanırım dua mırıldanıyor. Onu geçip karşı kaldırıma doğru yürüyorum. Şu ara sokaktan geçeyim. Kestirme olsun. Yol öyle acaip öyle çukurlarla dolu ki bata çıka gidiyorum. Yolun böyle olduğunu bilmeyen biri beni görse kafamın iyi olduğunu sanabilir hatta bundan emin bile olabilir. Zira hayatımın en dengesiz yürüyüşünü yapıyorum. Önüme bakarak yürüyeyim de çukurlara düşmeyeyim. 

Biri yere tam içilmemiş bir sigara atmış. Neden acaba? O an sigarayı bırakmaya karar vermiş olabilir mi? Belki yakmıştır, öksürmeye başlamıştır ve "içmeyeceğim ulan seni" deyip atmış, güzelce de çiğnemiştir. Belki de tam yaktığı sırada bir telefon gelmiş ve koşarak bir yere yetişmeye çalışmıştır. Belki yürürken bir arkadaşı arabayla denk gelmiş "hadi atla" demiştir. Ya da sigarasını yakan bir yeni yetme karşıdan dayısının geldiğini görüp can havliyle atmıştır elindekini. Bütün bunlar olmuş olabilir. Bu önemli değil. Asıl önemli olan benim az içilmiş bir sigara üzerine neden bu kadar düşünüp durduğum.

Düşünmek iyi aslında böyle abuk sabuk şeyleri. Bak yolu yarıladım bile. Hala kafamın içinde Rehab çalışıyor. Aman Allah'ım karşımdan bir Amy Winehouse daha geliyor. Ne bugün böyle herkes Amy olmuş. Ölüm yıldönümü mü? Bu sokağa bayılıyorum. Bir fırın var sokakta ve mis gibi ekmek kokuyor. Çok acıkmışım galiba. Farketmemiştim şimdi ekmek kokusunu duyunca... Of sahiden çok açım. İkinci bir dolmuşa daha bineceğim ve on dakika sonra evimdeyim. Evim ne güzel kelime. Hele soğuk kış günlerinde daha da güzel. 

Gerçekten düşüncelerin izini sürmek çok tuhaf. Dış dünyaya fazla dikkat etmediğini sanan ben aslında hiç de öyle olmadığımı tam aksine görüş alanıma giren hemen herkesi ve herşeyi bir belgesel izler gibi izlediğimi anladım. Ama düşüncelerin izini sürmek onları bir kenara not almak, kağıda değil tabi kafanın içine, ciddi manada çok yorucuymuş. Bunu bir daha yapacağımı sanmıyorum. Ama imkan olursa bir kez denemenizi tavsiye ediyorum. Belki bilmediğiniz bir yanınızı keşfedersiniz.

Fotoğraf: my modern met
Not: Bu arada yazıya başlık olarak aldığım Orhan Pamuk'un yeni romanı sahiden güzel. Ben keyifle okuyorum. 

15 Aralık 2014

bir yabaninin sosyal medya ile imtihanı

Facebook'a çoğu zaman okuduğum kitabın fotoğrafını ya da o kitaptan bir parçayı koyarım. Geçen gün yine çok severek okuduğum bir kitabın fotoğrafını paylaştığımda bir arkadaşım (başka bir şehirde yaşayan ve günümü nasıl geçirdiğimi bilmeyen bir arkadaşım) şöyle bir yorum yazmış, "okumayı bırak da biraz dışarı çık" Gülümsedim ve şöyle cevap verdim "nereden biliyorsun dışarı çıkmadığımı?" 

O yorumun ardından şunu farkettim; sosyal medyada neysek başkalarının gözünde de O'yuz. Mesela ben dur durak bilmeden okuyan biriyim muhtemelen insanların gözünde. Keşke öyle olabilsem ancak ne buna zamanım var, ne de yorgunluktan heder olmuş gözlerimin hali... Herkes sosyal medyayı farklı biçimlerde kullanıyor. Kimi öfkesini kusuyor, kimi "aman ne kadar eğlendik ne kadar eğlendik zaten durmaksızın eğleniyoruz, öyle eğlenceli bir hayatımız var ki" demek için, kimi canından çok sevdiği bebeğinin güzelliğini göstermek için, kimisi akıl vermek için, kimisi kıyasıya eleştirmek için kullanıyor. Elbet herkes istediğini yapmakta özgür. Farklı olan herşeyin bakışımızı genişlettiğine inanan biri olarak kimseyi ne ayıplıyor ne de kınıyorum. Benim derdim, sosyal medyada aslında olmadığımız kişiler olup olmamakla ve bunu aslında farkında olmadan yapıyor olmakla...

Facebook'un insanları depresyona soktuğu hakkında bir yazı okumuştum. Diyordu ki, insanlar hep eğlenirken, mutluyken çekilmiş fotoğraflarını koyuyorlar ve biz de sanki herkes mutlu bizim hayatımız çok renksiz sanıyoruz. Doğrudur. Siz hiç salya sümük ağlayan depresyona girmiş birinin poz poz fotoğraflarını gördünüz mü? Zira depresyon hayatta hiçbir şeyi önemsemediğin bir durumdur ki aklına ne facebook gelir ne de twitter. 

O yorumdan sonra pek çok kişini profillerine girip baktım. Evliya Çelebi seyahatnamesine taş çıkaranlardan, aklını hükümetle bozmuş olanlara, dinini facebook üzerinde yaşayanlardan, hayatını lavaboya gittiği vakitler hariç kare kare fotoğraflayanlara kadar pek çok değişik profilde gezdim durdum. Sonra kendi profilime baktım ve çocuğa hak verdim, sahiden de çizdiğim imaj yemeden içmeden okuyan birinin imajıydı. Asıl sorun olmak istediğim ya da insanlara vermek istediğim imajın bu olup olmadığıydı ki uzun zamandır imajını umursamayan biri olarak kimin ne anladığının aslında pek de önemli olmadığına karar verdim. 

Peki ya ben insanları o kolaycı şemalarla mı tanımlıyordum. Yukarıda yazdıklarıma bakarsak evet. Muhtemelen "hımmm bu çok geziyor, azıcık otur da oku kendini geliştir. Hey dur bakayım "çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi?" sorunsalı henüz çözümlenmemişken kimin kendini geliştirdiğini nereden bileceksin seni ukala" diyor olabilirdim. Ya da "o bar senin bu bar benim gezmeye devam edersen içkinin dozunu artık ayarlayamayabilirsin. Hem hergün içmeye nasıl dayanabiliyorsun ki? Hey hey dur bakalım belki de bütün bu gezdiği yerlerde meyve suyundan başka birşey içmiyor" Belki de şöyle diyorumdur, "Ah ne sevgi dolu bir anne. Aslında çok sinirli bir kadındı anne olunca herhalde şefkat dolu bir kadın olmuş. Ya o minicik çocuğu dövüyorsa? Olabilir mi? Yok canım yapmaz, minicik daha. Yok hayır hayır mümkün değil" 

Bir de şöyle enteresan sorularla karşılaşıyorum; "profil fotoğrafımı neden beğenmedin?" Nasıl yani ya? Sen bir profil fotosu koydun, kaç kişinin beğendiğini saydın ve kimlerin beğenmediğini tespit edip o kişileri bulup neden beğenmediklerini mi soruyorsun? Bence bu ciddi bir problem. İnanın bana şunu diyeni bile duydum, "Onu arkadaşlıktan çıkardım, çünkü uzun zamandır koyduğum hiçbir fotoğrafımı beğenmiyor" Allah'ım bende mi bir sorun var yoksa bu sosyal paylaşımlardaki profilleri ile özdeşleşip orada olup biten birşeyi sevgi işareti ya da hakaret olarak kabul edenlerde mi?  Bu insanlar 15-20 yaş grubu olsa tamam anlayacağım ama hepsi yetişkinler. 

Benim gibi sosyal paylaşım sitelerinde çok az dolaşan zaman zaman tamamen ilişkisini kesen biri için bu mantığı anlamak elbette zor. Gerçekten tüm arkadaşlarının herşeyini anında görüp anında tepki verenleri ve bunu sıkılmadan yapanları anlamak hele imkansız. Hayatta hiçbir şeyi uzun müddet sürdüremeyen bir türe dahil olduğum için olabilir, yabani olduğum ve bir odada sessizce kimse ile ilgili birşey duymadan uzun sürelere oturabildiğim için de olabilir. Ama ben gerçekten ama gerçekten bu sanal dünyayı kavrayıp, içine giremiyorum.

Resim: Fred Calleri

12 Aralık 2014

yılsonu karnesi

Daha önce bir kez daha yazmıştım. O zaman da kendime yılsonu karnesi hazırlamış ve kendime verdiğim notlarda hayli zalim davranmıştım. Bu kez yine öyle yapacağım muhtemelen. Ama zavallı egomu da arada cilalamayı ihmal etmeyeceğim. Zira kendimi yerden yere vurdukça daha beter oluyorum. Malum inatçı ve itaatsiz bir bünyeye sahibim.

Eveeeeet gelelim bu yıl yediğimiz nanelere. Yılbaşında en büyük sorunum olan öfke kontrolü konusunda bu yıl hayli mesafe kaydetmeye karar vermiştim. Bilin bakalım ne oldu? Hevesle yazılmış tüm yılbaşı kararları gibi belli bir süre uygulamaya konulup sonra o karara hiç çekinmeden ihanet edildi. Evet haklısınız iyi halt edildi. Öfke kontrolünden söz ettiğime bakıp öyle ota çöpe sinirlenen bir manyak olduğumu düşünmenizi istemem. Tam aksi, pek çok şeye "insan hali, olur bunlar" der güler geçerim. Ancak ne zaman gazete okusam, tüm gün gazeteleri didik didik ettiğim yetmezmiş gibi akşam haberlerine denk gelsem öfkeden deliriyor, ağzımdan çıkanı bir türlü kulağıma ulaştırmayı başaramıyorum. Ve cidden merak ediyorum aranızda haberleri okuyup ya da izleyip de "insan hali, olur bunlar" diyeniniz var mı? Ve tahmin ettiğiniz üzere öfke kontrolü dersim; sıfır.

Sigara. Bu da bir başka yılbaşı kararıydı. "Evet tamamen bitiremiyorsan adam gibi iç bari" demiştim. Neydi adam gibi içmek? Mümkün olduğunca az ve çok canın çektiğinde içmek, azaltarak külliyen bırakmak. Öfkelenince asla sigaraya sarılmamak falan filan. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama biri bana neyi yapma derse, içimdeki aslan parçası diklenip "yapacağım da yapacağım" diye bağırıp çılgına dönüyor. Ama bu kez biri bana böyle birşey demedi. Bir başkasına dediler. Ben de içimdeki "terbiyesiz"i boşver takılma sen bunlara diyerek ikna etmeyi denedim ama o fosur fosur Allah ne verdiyse içmek konusunda çoktan karar vermişti. Terbiyesiz işte. Utanmadan benim gibi efendisinin kararına karşı geliyor.

Daha çok yazmak mı dediniz? Evet öyle bir karar aldığım doğru. Zira benim gibi dengesiz bir ruh için bu kararı uygulamak vaki mi? Elbette değil. Yazacak birşey kalmadığından değil bu tembellik aslında elimi kolumu kaldıracak halim olmadığından. Yatakta debelenerek kitap okumak meylinde olan biri kalkıp bilgisayarı açacak, hadi bunu yaptı diyelim çorbaya dönmüş kafasını toplayacak da kelimeleri bir araya getirecek. Hey yavrum hey. Şu hergün yazan blog yazarlarını gidip enerjilerinden öpesim geliyor yeminle.

Daha düzenli olacağım demiştim. Bu nasıl saçma bir kararmış ancak şimdi anlıyorum. Bunca yıl hem madden hem de manen darmadağın yaşamış biri bundan sonra mı düzenli olacak? Ama itiraf etmeliyim ki bazen birden düzenli olasım tutuyor, bir başlıyorum  orayı burayı toparlamaya akıl işi değil. Kendime hem hayret ediyorum hem de hayran oluyorum. Elbette tahmin edeceğiniz üzere kesinlikle uzun sürmüyor. Hiiiç ara vermeden eski halime dönüyorum.

Dönüp yazdıklarıma bakıyorum da hiç mi yol katmemişim diyorum. Ama ettim galiba. Sosyoloji derslerimi en iyi biçimde öğrendim. Zaten bütün bunları öğrendiğim için haberleri izlerken öfkem iki katına çıktı ya. Öğrenmenin benim için yaşam biçimi olduğunu, birşeyler öğrenmeden geçirdiğim zamanlarda ciddi ciddi mutsuz olduğumu çünkü kendimi bomboş hissettiğimi anladım. Bu yıl da yine hırstan yoksun olduğumu görüp buna sevineyim mi üzüleyim mi emin olamadım. Maddi olarak hiçbir şeye sahip olmadığımı ve bunun da umurumda olmadığını görüp hayret ettim. Birilerinin bana "biriktir biriktir" deyip durmasına "neden neden" diye cevap vermeye devam ettim. Bundan da acaip keyif aldım. Zira sorulan soruyu cevaplayan insanları yeni sorularla sıkıştırıp durmak kadar eğlenceli bir oyun yoktur. Bu yıl da yine çok kahkaha attım, pek çok şeyin mizahi yanını bulup çıkardım ve gülmediğimiz hergünün bir kayıp olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.

Ve bu yılı da karnemdeki kırık notlarla, iyi hallerim ve kötü hallerimle tamamladım. 2015 için yeni kararlar aldım. Kararların beni bunaltamaması ve kolay uygulanabilir olması konusunda azami dikkat gösterdim. Güzel bir yıl olacak bence...

Resim: Fred Calleri


15 Kasım 2014

insanlar, eşyalar ve daha pek çok şey üzerine iki çift laf...

Elimden düşüp kırıldı. Mavi mini mini çiçekli gövdesi tuzla buz oldu. İçindeki kahve kapıya, halıya ve ulaşabildiği her noktaya dağıldı. Öylece bakakaldım. Fincanı kırmış olmaya, bütün bu etrafa bulaşmış olan kahveyi temizlemek zorunda olmaya normalde sinirlenecek olan ben içimde nedendir bilinmez tuhaf bir ferahlama duygusu hissettim. Annemin "üzülme aydınlıktır kırılan şeyler" lafının içime nasıl da işlemiş olduğunu o an anladım. Temelde batıl inançları olan biri değilimdir ama biz insanlar kökeni, aslı astarı olmasa bile umutlu şeylere inanmaya meyyaliz. Ve bu bence güzel birşey...

Ertesi gün fincan almaya gittim. Aklımda şöyle cıvıl cıvıl işlemeleri olan, kar beyaz, incecik porselenden bir fincan takımı vardı. Ne çok çeşit vardı Allah'ım. Envai tür fincanların karşısında dikilirken bir kadın geldi. Fincanları tek tek eline alarak bakmaya başladı. Ben çoktan kararımı vermiştim ama kadının fincanları nasıl seçtiğini izlemek için biraz daha oyalanmaya karar verdim. Her bir fincanı eline alıyor, içinde kahve varmış gibi dudaklarına götürüyor ve son olarak da fal kapatır gibi fincanı tabağın üzerine ters çeviriyordu. Benim beğendiğim fincanı eline aldı. Aynı şeyleri yaptı. "Ben de onu beğendim, çok zarif değil mi?" dedim. Dudaklarını büzdürdü, fincana bakarak "zarif ama tabağın üzerine tam kapanmıyor" dedi. Soran bakışlarla baktım "fal" deyip gülümsedi. Gülümsedim ben de. "Olsun" dedim "Ben yine de onu alacağım" Fincanları alıp çıktım. Kadın hala bakıyordu, hangisini aldı göremedim.

İnsanların birşeyler alırken farklı kriterleri olduğu konusunda pek düşünmemiştim. Ben sanıyorum "gözüme hoş gelen şeyler" kriteriyle hareket ediyordum. Ama insanlar kullanışlılık, diğer eşyalarla uyum ve daha pek çok kriterlere sahiptiler. Aslında bu eşyadan eşyaya değişiyordu da. Mesela Türk kahvesi fincanı fal için uygun olup olmamak gibi bambaşka bir kritere sahipti. Kadının dudaklarını büzdürüp "ama fal için uygun değil" deyişi aklıma gelince gülümsedim. Bu insanları gerçekten seviyordum galiba. Galibası yok seviyordum işte. Onu güneşli bir cumartesi sabahı mutfağında arkadaşları ile oturmuş kahve içerken düşündüm. Sohbet ederken, fal kapatırken, fincana bakıp dilek tutarken ve arkadaşının dudakları arasından dökülecek umutlu bir cümleye tüm dikkatini vermişken... Bütün bunlar batıl gibi görünse de temelinde çok hoş şeyler barındıran başka anlamlara sahiptiler bence. Benim gibi fala inanmayan türler bile bütün bu fal sohbetlerinin içinde yer alıyor olmaktan keyif alabiliyorlardı pekala. Kahveye eşlik eden sohbetlerin keyfini sürüp, fallarla derinleşen hikayeleri seviyorduk düpedüz. Kimi zaman eğer falcı insanın şifrelerini çözmüş biri ise psikolojik bir çözümleme bile yapabiliyordu. Bize kendimiz hakkında bilmediğimiz, fark etmediğimiz şeyleri söyleyebiliyor, aklın katmanları derinleşip açabiliyordu tuhaf bir büyüyle. Bu yüzden kültür içinde var olan bu küçük ayrıntı aslında temelde çok başka şeyleri taşıyordu.

Elimde fincanlarla yürürken daha ne çok şey olabileceğini düşündüm göründüğünden çok daha farklı katmanları olan. Bir Neşet Ertaş türküsü tutturdum ve yürümeye devam ettim. Bu kültürün güzel olan pek çok yanını korumada ne beceriksiz olduğumuzu, sıradan, içi boş ve anlamsız olan herşeyi bu topraklara sıvayıp bulaştırdığımızı düşündüm. Ve ne olursa olsun kültürün bu şahane ögelerinin asla yitip gitmeyeceğine umutla inandım. Öyle ya ben anneannemin deyimlerini, sözcüklerini hala kullanıyordum, Neşet Ertaş dinliyor, fal kapatıyordum. Kim bunlardan vazgeçerdi ki? Kim bunlardan vazgeçip de hala kendisi olmaya devam edebilirdi ki? Ben değil...

Fotograf: pinterest

12 Kasım 2014

nereden baksan tutarsızlık nereden baksan ahmakça...

Günlük fallara, burç yorumlarına hiç inanmam ama gözüm takıldığında da okumadan edemem. Bazen şuna benzer şeyler yazar orada, "Bugün iletişim problemleri yaşayabilirsiniz. Kendinizi ifade etmede zorluklar olabilir. Yanlış anlaşılmalara açık bir gün." İşte bunu zaman zaman bizzat yaşıyorum, tıpkı bugün olduğu gibi.

Her zaman nezaketin insan ilişkilerinin ilk kuralı olduğuna inanan ben akla hayale gelmeyecek şeyler söylerken buluyorum kendimi. Hiç niyetim olmadığı halde bir kelime çıkıveriyor ağzımdan ki toparlamaya çalışırken daha da berbat ediyorum. İşte böyle zamanlarda mümkün olduğu kadar kimseyle konuşmamaya hele de ciddi konuları tartışmamaya özen gösteriyorum. Zira o konuşan kişi ben olmaktan çok uzak ve kontrol edemediğim bir kişi oluyor ne yazık ki...

Bugün de tam olarak böyle bir günün içinde olduğum için öğle arasında kendimi odaya kapamayı tercih ettim. Dakikalardır da neden bunu yaşadığımı düşünüp duruyorum. Güne keyifsiz mi başladım? Hayır tam aksi hatta. Kafamı kurcalayan birşey mi var? Bilmiyorum belki. Fena halde canım mı sıkılıyor? Kesinlikle evet. 

Şu soruyu hiç sordunuz mu kendinize; "burada ne işim var ve bütün bunlar neden bu kadar iç sıkıcı?" Soruya şöyle devam ettiniz mi peki; "Eğer burada olmasaydım nerede olmak isterdim?" Şimdi daha kötüsü geliyor, ikinci sorunuza "hiçbir yerde" diye cevap verdiniz mi?  Eğer bu üç aşamadan geçmişseniz size kötü bir haberim var; bu yine, yine ve yine olacak. Sanıyorum bu iletişim problemlerini bu üç soruyu soruyor olduğum günlerde yaşıyorum. Öyle ya insan bir yerde olmak istemeyince daha da kötüsü aslında hiç olmak istediğinde etrafta olup bitenlerle, gezip dolanan insanlarla sanki herşey tıkırındaymış gibi nasıl bir bütün olup, o dünyaya dahil olabilir? Kendini bu koca yekpare parça üzerinde bir yama gibi hissediyorken, o yekpare parçanın tüm dokusu sana yabancı geliyorken nasıl olur da o bütünün parçaları ile sağlıklı bir iletişim kurabilirsin? Sorunun kökeni bu olabilir mi? Kendini hiç ama hiç yabancı hissetmemiş biri yaşıyor mudur dünyada acaba?

Bazılarımız çok konuşur. Ben de o bazılarımızdan biriyim. Ama bazen nefes almak için bile ağzımı açasım gelmiyor. Böyle zamanlarda biri bana birşey sormadığı sürece konuşmuyor, biri bir soru sorunca da sanki etimden et koparılıyormuş gibi acı çeke çeke cevap veriyorum. Konuşmak zorunda kalmak, hele de yalnız kalmaya ihtiyacın varken biri ile zorunlu bir sohbeti sürdürmeye çalışmak korkunç birşey. Bu iletişim sorununun bir başka sebebi bu da olabilir. Ama düşününce aslında her iki sebep de birbirine bağlı. Kendini yama gibi hisset, diğer herkesi ve herşeyi yekpare bir bütün olarak gör ve o bütünü bir türlü anlayama, ama yine de onlarla iletişim kurmaya çalış. Evet.

Şükürler olsun ki bu yama gibi hissetme hali çok nadir oluyor. Çoğu zaman kendimi o bütünün parçası gibi hissetmeyi başarıyor, kendi yalanlarıma kendim inanıyorum. Zaten toplumsallaşmak da bu demek bence. Kendi kendine bir bütün olmak zorunda olduğumuzu söyle, hepimizin aynı topun kumaşı olduğu konusunda mümkün olduğunca kendini ikna et ve öyle güzel yalan söyle ki bir süre sonra buna inanmaya başla. Al sana toplumsallaşma. 

Ben özünde toplumsal bir varlık değilim. Daha çok ormanda tek başına yaşamak avcı-toplayıcı olmak için yaratılmış bir türüm bana kalırsa. Ama burada olmak zorundayım. Zira rahatsız edilmeden yaşayabileceğim bir orman bulma ihtimalim yok. O yüzden de uzun süreler halinde bütünün parçası olduğuma inanır vaziyette kısa sürelerde de kendi özüme dönememenin sıkıntısını yaşar vaziyette devam etmek zorundayım hayatıma. Zira daha önce de söylediğim gibi rahatsız edilmeden yaşayabileceğim bir orman yok. Belki yakında bırak ormanı bir ağaç bile kalmaz bu topraklar üzerinde. Hey yavrum hey!

Fotoğraf: pinterest

03 Kasım 2014

rüyalar, mesajlar ve aklımızın içinde büyüyen kara çekirdekler...

Rüyamda, babamın anneme kısa mesaj yolladığını gördüm. Annem mesaja bakmamış, reklam mesajıdır diye düşünmüş. "Neden bakmıyorsun mesajlarına, bak mesaj babamdan gelmiş, babam ölmemiş" diyorum. Heyecanlanıyor. Sabah uyandığımda, gözlerim tavanda uzun uzun bu rüyayı düşündüm. Aradan 4 yıl geçmiş olmasına rağmen hala inanamadığımı şaşkınlıkla farkettim. Bu daha ne kadar sürecek? Daha ne kadar inanamamaya devam edeceğim? 14 yıl sonra mı? 24 yıl sonra mı?

Babam vefat ettikten 1 ay sonra gazetede birşey okumuş ve bunu akşam babama anlatayım diye düşünmüştüm. Öyle ya bayılacaktı bu hikayeye. Birden üzerime kocaman bir ağaç devrilmiş gibi kendime gelmiştim. Kime neyi anlatıyordum? Ben ölü birine hikayeler anlatırdım anlatmasına ya, o beni duyar mıydı? İşte bunun bilgisine sahip değildim. O gece karar verdim babamla konuşmaya. Ben boşluğa, havaya ya da karanlığa doğru konuşacak ve onun beni duyuyor olduğunu umut edecektim. Ne kaybederdim ki? Kaybedeceğimi zaten kaybetmiştim.

Belki de bu yüzden, hala babamla konuşmaya devam ettiğim için, zaman zaman rüyamda onun ölmediğini, şaka yaptığını, bir yerlere gittiğini ama geri dönmeye karar verdiğini, tüm o cenaze merasiminin bir rüyadan ibaret olduğunu görmeye devam ediyorum. Belki de onun öldüğünü artık kabul edebilmek için onunla konuşmayı bırakmalıyım. Ama ya beni duyuyorsa? Ve ben onunla konuşmayı bıraktığımda onu artık unuttuğumu sanırsa? Bunu göze alabilir miyim?

Biz, sevdikleri insanları kaybedenler, ölümle, yok olmakla yüzleşirken zorlanıyoruz. Siz, sevdikleri insanları henüz kaybetmemiş şanslı kişilere saçmalıyor görünüyoruz muhtemelen. Şunu bilin ki bu çok zor. Ölümün acısından söz etmiyorum. İnsan çok güçlü. Tüm o acılar sanki olmamış gibi hayatına kendisini bile şaşırtarak devam edebiliyor. Ama ölüm ve yok olmakla ilgili kafasının içinde bir çekirdek kalıyor ki o çekirdek sürekli filizlenip, kontrolsüzce büyüyor. O dalları mantığınla, kabullenmenle budasan da o yine bir yerlerden kendisine hayat buluyor, dal budak salıyor. Bu yüzden de kimimiz ölü babasıyla konuşuyor, kimimiz onun öldüğüne, ölümün bir şaka olduğuna inanıyor kimimiz de kimbilir neler yapıyor...

Bilinmeyen hep bilinmeyen olarak kalmaya devam ediyor... Hayatta da kafanın içinde de...

31 Ekim 2014

çay bardağı, kahve fincanı ve kestirme yollar...

Annem aldığımız yeni eşyaları sonra kullanılmak üzere saklıyor. Bu "sonra"nın ne zaman olduğu eşyanın ne olduğuna göre değişiyor. Örneğin yaldızlı çay bardakları misafirler için kullanılmak üzere özel kutusunda bekliyor. Annem, içinde 12 tane çay bardağı ve çay tabağı bulunan o koca kutuyu nereye sığdıracağını bir türlü bilemiyor, her seferinde söyleniyor. Şu ana dek o çay bardaklarını kullanmaya layık gördüğü bir kaç grup misafir oldu; Hepsi aynı anda konuşan ve dışarıdan bakıldığında bir arı topluluğunu andıran gün arkadaşları ve kardeşimin eşinin ailesi. 

Bir gün ona fark ettirmeden tüm o bardak ve tabak grubunu saklandıkları kutudan çıkardım ve hepsini günlük kullanılan bardakların önüne güzelce dizdim. Ardından da felsefi konuşmamı yapmaya hazırlandım. Bu konuşma şöyleydi, "Bak anneciğim, sen böyle yaparak eşyaya hizmet ediyorsun. Oysa eşya bize hizmet etmek için var. Şöyle düşün, bardakları koyacak yer bulamıyorsun, sürekli o kutunun çok yer kapladığını, başına bela olduğunu söylüyorsun. Gel biz bu bardakları kullanalım. Günlük bardaklarımız şıkır şıkır olsun. Biz de senin misafirlerin kadar değerli insanlarız ve bence bu bardaklarla içmeyi hak ediyoruz." Evet tam olarak böyle bir konuşma hazırladım. Ve çok daha iyisini yaptım. Bence işe yaradı çünkü o günden bu yana o yaldızlı, süslü bardaklarla içme şerefine nailiz. Hatta bir tanesini kırma şerefine bile nail oldum ben.  Ve işte tam olarak anladım ki annem felsefemi olduğu gibi hatta daha fazlasıyla kabul etmiş. Çünkü bardak kırılınca aynen şöyle dedi, "Ohhh canın sağ olsun, üzerindeki kaza bela gitmiş" Bu kadını gerçekten seviyorum.

Geçen gün benzer bir konuşmayı F.'nin evinde yapmak zorunda kaldım. İki gün önce mini mini çiçekli narin mi narin kahve fincanlarından almış olmamıza rağmen eski kırık dökük fincanlarla kahve getirdiğini görünce, "Pardon F.'ciğim ama geçen gün sen de ben de aynı fincanları aldık. Ben o fincanlarla kahveler içtim, kuzenlerime kahveler yaptım ve sen muhtemeldir ki onları daha kutusundan bile çıkarmadın" Evlilik hazırlığında olan F. başını salladı. Tahmin ettiğim gibi yeni evi için saklıyordu. "Hayatta ne olacağını nereden biliyorsun ki" dedim. Gözlerini açıp "nasıl yani?" diye sordu. "Bak" dedim "insanlar en güzel eşyalarını hep özel zamanlar için saklarlar. Ve bu özel zamanların ne zaman olacağını, hatta gelip gelmeyeceğini bile bilmezler. Sen bugünde yaşıyorsan yalnızca bugün var demektir. Ve o bugün senin için en özel zamandır. Ben hiçbir şeyi saklamam. En değerli parfümleri evimde otururken sürerim. Kimse için değil, kendim için. Kahvemi en güzel fincanlarda, çayımı yaldızlı bardaklarda içerim. En sevdiğim kazağımı hiç acımadan evde giydiğim olmuştur. Bence sen de öyle yap. Eğer bir anda çekip gidersen hayattan inan bana o kutudaki fincanlar sevdiğin insanlar için "hiç kullanamadı zavallım" şeklinde göz yaşı sebebi olmaktan başka bir işe yaramaz.

F. akıllı kızdır. Ve değerlidir. Bazen kendi değerini unutuyor sadece. Ve sanıyorum ona bunu hatırlattım. Ben elbette insanlara yol gösteren bir filozof değilim. Sadece inandıklarını paylaşmayı seven biriyim. Çünkü inandığım birşey daha var, o da; hepimiz hayatın aynı noktalarına dikkat kesilemeyebiliriz, ama birbirimize bunları gösterebilir ve birbirimizi kestirme yoldan düzlüğe çıkarabiliriz.

Fotoğraf: Aydan Atlayan Kedi

11 Ekim 2014

Mr. Gwny'in tuhaf sorusu...

Beklenmedik anda beklenmedik sorular soran insanları hep sevdim, sevmeye de devam edeceğim. Dün gece okurken kitabın kahramanı Mr. Gwyn de sorduğu beklenmedik soruyla kalbimi kazandı. Rebecca ile bir otel lobisinde otururken ona şöyle bir soru soruyordu, "Bir daha dünyaya gelsen hangi mekan olmak isterdin?" Mr. Gwyn otel lobisi olmak istiyordu. Neden? İnsan hikayelerini seven bir adam olduğu için mi? Yoksa hep aynı insanları görmek istemediği için mi? Ya da bütün bir hayat yerine sadece sahnelerle yetindiği için mi? 

Kitabı bırakıp uzun uzun düşündüm. Ben bir mekan olmak istesem neresi olurdum? Önce aklıma bir gölün kenarını kaplayan uçsuz bucaksız bir arazi olmak istediğim geldi. Ama bunun dingin olmasına rağmen oldukça sıkıcı olabileceği geldi. Şu aralar pek bir yorgun olduğum için ilk aklıma gelenin bu olduğunu düşündüm. Bir süre sonra elbette insansız olmaktan bunalıp daralacaktım.  İnsanların gelip geçtiği bir yer olabileceğim fikrinin daha iyi olduğunu düşündüm sonra. Kocaman bir şehirde en çok kullanılan cadde olsam dedim. Birden televizyondaki görüntüler üşüştü aklıma. Kaos dedim. Ürperdim. Yakılıp yıkılan her yeri kaçacak bir yerim olmadan izlemek zorunda kalacaktım. Üzerime kan içinde kalmış insanlar düşecekti. Kimsenin yarasını saramayacaktım. İçindeki vahşetin kölesi olmuş çılgınlar sırtımı tepeleyip geçecekti. "Durun çocuklar, yapmayın" demek isteyecektim, sesim çıkmayacaktı. Kimseyi durduramayacak, izleyici olmakla yetinecektim. Tüylerim ürperdi. Bu kadar acının altından, taş bile olsam, kalkamam diye düşündüm.

Bir postane olayım dedim. Ya da bir banka. Paradan nasıl da nefret ettiğimi düşündüm, vazgeçtim. Bahçe mi olsam dedim. İnsanların, benim bakmaya bile kıyamadığım bahçelere sigara izmaritleri, plastik şişeler, daha da çığrından çıkmış olanların balgamlı tükürükler attıkları aklıma gelince bu fikri de bir kenara bıraktım. En sonunda insan olarak kalmanın daha iyi olacağına karar verdim. Çünkü mekanların en ufak bir kontrol gücü yok diye düşündüm. Şimdi, bir insan olarak, en basitinden o plastik şişeyi ya da sigara izmaritini atan adamın ardından bunları toplayıp çöpe atabilirim. Hayır daha iyi bir fikrim var, onları o adamın kafasına atabilirim. Evet bu daha iyi...

Mr. Gwyn tüm akşamımı çaldı. Bir tek soruyla beni yerli yersiz, sinir bozucu ya da acaip bir sürü düşüncenin içine soktu. İşte bu yüzden seviyorum beklenmedik sorular soran insanları. Onlar seni aklının içinde bilmediğin mecralara çekip orada debelenmeni sağlıyorlar. Kolay, basit günlük yaşamın içinde boğulup kaldığını sanırken, aslında beyninin senden habersiz daha derinde bir yerde başka işler çevirmekte olduğunu görmeni sağlıyorlar. 

Teşekkürler Mr. Gwyn ve teşekkürler tuhaf soruları ceplerinde taşıyan güzel insanlar...

Resim: Wilfredo Alicdan

02 Ekim 2014

merdiven boşluğundaki ağustos böceği

Merdiven boşluğuna üç gündür bir ağustos böceği dadandı. Muhtemelen artık orayı evi sanıyor. Sigara içmek için çıktığımda, ışık yanar yanmaz, ötmeye başlıyor. Onun sesini seviyorum. Bana çok eski zamanları, çocukluğu ve o bitmez tükenmez mutlulukla dolu yaz akşamlarını anımsatıyor. Çocukluk sahiden de gökyüzü gibi, hiçbir yere gitmiyor.

Ben geçmişte yaşayanlardan olmadım hiçbir zaman. Bu yüzden belki de hafızamın kötü oluşu. İnsan tekrar tekrar yaşamadığı birşeyi nasıl anımsayabilir? Ama son zamanlarda çocukluk hep aklımın kıyısında duruyor ve fırsat bulduğu an kendini anımsatıyor. Birden gözlerimin kenarındaki kırışıklıkları silip atıyor, saçlarım at kuyruğu oluyor, ayaklarıma beyaz çoraplar dolanıyor, boyum kısalıyor ve kendimi okulun bahçesindeki ağaçların etrafında çocuklarla koştururken buluyorum. Oysa kısa süre öncesine kadar hiç anımsamıyordum bunları. Ne tuhaf.

İnsan çocukluk arkadaşları ile buluşunca yeniden mi çocuklaşıyor? Ya da onlar herşeyi net bir şekilde hatırlarken kendini çocukluğuna karşı vefasız hissediyor da hafıza yeniden mi gün ışığına çıkıyor? Çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz kuzenim pek çok şey anlatıyor. Hafızası karşısında büyüleniyorum ve aynı zamanda kendi hafızamın berbatlığı karşısında dehşete düşüyorum. "Nasıl hatırlamazsın?" diyor sitemle. Utanıyorum. "Mutlu bir çocukluk geçirmişken nasıl anımsamazsın?"  Haklı. Utancım ve kafamdaki sorular büyüdükçe büyüyor. Sahi diyorum neden hatırlamıyorum. "Belki de" diyorum "geçen yıllarda çok fazla şey yaşadığımdandır" Ama herkes pek çok şey yaşıyor. Neden bazılarımız anımsıyor bazılarımız anımsamıyor? 

"Mutlu zamanların geçmişte kalması seni kederlendiriyordur belki" diyor. Mümkün elbette. Yaşlanmak, yok olmaya daha da yaklaşmak, kayıp zaman, o mutlu zamanların yeterince kıymetinin bilinmediği düşüncesi ve daha pek çok şey... "Peki sen" diyorum "neden hatırlıyorsun?" O zamanları çok özlüyormuş ve onları aklının içinde yeniden yaşamak onu mutlu ediyormuş. "Sen" diyor "hep bugünde yaşıyorsun." Bu doğru. Zaman zaman gelecek için endişelensem de ya da geleceğe dair hayaller kursam da genelde bugünde yaşıyorum."Bunun iyi birşey olduğunu sanıyordum" diyorum. "İyi birşey ama geçmişini de unutmamalısın özellikle mutlu zamanları." diyor. Bunu düşüneceğim.

Yüzüne bakıyorum. Gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar var. Saçlarında beyazlar. Ama ne kadar tuhaf gözleri aynı bakıyor. Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi. Birden yüzüne o haşarı çocuk ifadesi gelip yerleşiyor, çocukluğumuzu nasıl özlediğimi o zaman anlıyorum. "İnsan" diyorum "çocukluk arkadaşlarına aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, ne yaşanmış ve üzerimizde ne iz bırakmış olursa olsun hep güveniyor, biliyor musun?" Başını sallayarak doğruluyor söylediklerimi. Elbette diyor "Çünkü kimse kendi çocukluğuna ihanet etmez. Sen benim çocukluğumsun, ben de senin. Birbirimize nasıl ihanet edebiliriz?" 

Ağustos böceğinin merdiven boşluğunda çınlayan sesi eşliğinde bunları düşünüp duruyorum. Ayaklarıma bakıyorum. Beyaz çoraplar ve kırmızı rugan ayakkabılar göreceğimi sanıyorum. Ağustos böceği var diyorum. Ayakkabıları ve çorapları boşver. Sesler ve kokular var etrafta geçmişe dair. Akşamsefası var mesela. Sonra bahçedeki nane, pencere önünde fesleğen, pişen sütün kokusu... Güvercin sesleri, sonbahar akşamları var. Üşümüyorum diye direttiğin halde annenin omuzlarına koyduğu hırka var. Ve daha pek çok şey... 


24 Eylül 2014

hırsız, şeytan ve kitaplar

Dışarıda misler gibi bir yağmur var. Masanın başında oturmuş pek acaip şeyler düşünüyorum. Saçma sapan kuruntuları yenmek için kah dekorasyon fotoğraflarına bakıyorum kah tek kelimesini anlamadığım yazılar okuyorum. Dikkat dağınıklığım hat safhada. Düşüncelerimi kontrol edememeyi bir yana bırak ne düşüneceğimi bile kestiremiyorum. Kafamın içini ancak hırsız girmiş bir odaya benzetebilirim. Herşey dağılmış, parçalanmış bir biçimde ve ben o odayı nasıl toparlayacağım konusunda en ufak bir fikre sahip değilim.

Yıllar önce evimize hırsız girmişti. Eve döndüğümüzde eve girenlerin birşey almadığını ancak akıl dışı bir kötülükle eve zarar verdiğini görmüştük. Kötülükle ilk tanışma... Gerçekten iğrençti. Tüm sıvı şeyler yerlere dökülmüş, üzerine pudra serpilmişti. Kilimler ağaç tutkalla birbirine yapıştırılmış en kötüsü de yataklarımız tuvalet niyetine kullanılmıştı. Öfkeden, şaşkınlıktan akan gözyaşları ve bu kadar kötülüğü anlayamayan bir zihin kalmıştı geriye...

Aklımın içini düşündükçe hep bu sahne geliyor aklıma. Zihni bulandıran, aklı dağıtan kötülük nedir diye düşünüyorum. Sonra alaycı bir gülümseme ile cevap veriyorum kendime, "kötülükten bol ne var, aç televizyonu" Hangi akıl sağlıklı kalabilir bu devirde, diyorum. Sahi hangi akıl? Kişisel tarihimizdeki kötülükleri bir yana bırakırsak... Offf ne diyorum ben ya. Kötülük hep vardı ve hep var olacak. Ve biz bunun üzerine boş boş konuşmaya devam edeceğiz.

Neden söz ediyorduk? Evet dağılmış dikkat ve bulanmış akıl. Size de olur mu bilmem ama benim aklım hep o zamanlardaki ruh halime göre şarkılara takılır ve romanların, öykülerin içinden cümleleri bulur çıkarır. Bu ara Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ının ilk cümlesi dönüp duruyor aklımda, "Bir gün bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti" Tüm okurların hayalidir gibi gelir bu bana. Bir gün öyle bir kitaba rast geleceğiz ve onu öyle sindire sindire okuyacağız ki tüm hayatımız sihirli bir değnek dokunmuş gibi değişiverecek. Elbette bu imkan dahilinde değil ancak her okur zaten farkında olmasa da imkansızın peşinde değil midir?

Kitap demişken en son Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ınını okudum. Kitabın kahramanı Ömer gibi dağıldı aklım belki de. Belkisi yok öyle. Tıpkı onun gibi değiştirmek için uğraştığım ancak bir türlü başaramadığım, tüm suçu içimdeki şeytana attığım, ancak Ömer gibi tüm bu aynılığın şeytanın değil kendi kararsızlığımın sonucu olduğunu anladığım bir zamanın içindeyim belki. Kitaplar belki hayatımızı değiştirmiyor ama hep halının altına süpürdüğümüz, yüzleşmeye bir türlü cesaret edemediğimiz birşeyleri ortaya çıkarıyor bazen. Teslim olduğumuz bir hayatın bir de başka tarafı olduğunu görmemizi sağlayıp içimizde fırtınalar koparıyor. Bu yüzden kitap sarstı beni. 

Dün akşam kitabı bitirdikten sonra müthiş bir iç sıkıntısıyla yatağımda otururken "belki de olumlu bir ruh hali yaratacak kitaplar okumalıyım" diye düşündüm. Sonra da "yüzleşmekten korkuyor musun seni sersem" diye azarladım kendimi. Biraz fazla çıkışmış olacağım kendime ki şöyle tatlı bir teselli verme ihtiyacı duydum sonra, "Aslında bu korku değil de belki de zamanlama hatasıdır" Kitaplar acaip etkiler yaratıyor azizim. Öyle dikdörtgen bir kağıt yığını diye bakmamak lazım.

Şu kafa karışıklığı aslında belki de kağıda içini dökmemekten de kaynaklanıyordur. Zira ben ancak yazarak düşünebilengillerdenim. Şimdi bile az buçuk rahatladı kafam. Eve gidip kağıtlar dolusu yazsam mı?

Fotoğraf: Pinterest

23 Ağustos 2014

kelebekler, akrepler ve kuşlar...

"Giderek babana benziyorsun" diyor annem kardeşime, yüzünde hem sevgi hem özlemle... Kardeşimin yüzüne sevinç gelip yerleşiyor. Biraz sonra o sevinç yerini hüzne bırakıyor. 4 yıl geçti aradan ama hale taze bir acı duruyor hepimizin içinde bir yerde. Bu, baş edilmesi çok zor bir acı. 

Kardeşim babamın mezarına gittiğimiz bir günü anımsıyor. "Hani" diyor "toprağı severken, elimi küçük bir akrep sokmuştu, hatırladınız mı?" Başımızı sallııyoruz. O sıcak yaz gününü hatırlıyorum. Ağustos böceklerinin sesini, mezarlığın sessizliğini ve böyle pırıl pırıl bir günde kimsenin ölmemesi gerektiği gibi aptalca birşey düşündüğümü. "İşte" diyor "Elimi akrep soktuğunda, babamdan birşeyler geçti bana" Gülümsüyor annem. Ben de öyle. Bunu biri duysa, hele hele hayatında hiç kimsesi ölmemiş biri duysa kahkahalarla güler diye geçiyor aklımdan. Kardeşim gibi akıllı, mantıklı ve zerre kadar batıl inancı olmayan koca bir adamın ölüm karşısında tutunduğu dala bakıyorum, içim kabarıyor. Tutuyorum ama akıyor gözümden bir damla.

O güne kadar hiç anlatmadığı bir başka hikaye anlatıyor. Babamın ölümünden hemen sonra tek başına oturuyormuş odasında. Babamla konuşuyormuş kendi kendine. Ona ne söylediğini anlatmadı ama muhtemelen o hayattayken onunla daha çok vakit geçiremediği için özür diliyordur. Ben öyle yapmıştım. Ona pişmanlıklarımı anlatıp özür üzerine özür dilemiştim. Belki duyuyordur umuduyla hala konuşurum onunla. Derdimi anlatırım. Güzel birşeyler olunca sevincimi söylerim. Hata yapmışsam nasıl düzelteceğimi sorarım ve daha bir sürü şey... Her neyse, kardeşim yalnız başına otururken bir kuş gelmiş ve pencereye konmuş. Kardeşim kuşa, kuş kardeşime bakakalmışlar. Kuşla konuşmaya başlamış. Nedendir bilinmez kuş kaçmamış. Dinlemiş anlattıklarını. "Babamdı o" dedi. Ne annem ne de ben tutabildik gözümüzde biriken yaşı. 

Az önce Kürşat Başar'ın Yaz adlı kitabını okurken tıpkı böyle bir sahne ile karşılaştım. Kadın ölümüne inanmadığı kocasını yıllarca beklemiş ve çocuklarını onu babalarının ölümüne inandırmak için dil dökmüşler. Bir gün bahçede otururken ve yine aynı konuyu konuşurken büyük güzel bir kelebek gelmiş ve annelerinin başının üzerinde uçmuş durmuş. Sonra omzuna daha sonra da eline gelip konmuş. Kadın kelebeği kanatlarından tutmuş, koklamış ve çocuklarına dönüp "ben size demedim mi?" demiş. Onun ölen kocası olduğundan eminmiş çünkü. Çocuklardan biri kardeşinin kolundan tutup "Gel" demiş "Annemin babamla konuşacakları vardır"

Gözlerimden akıyor da akıyor. Bu gözyaşları tam bir karmaşanın ürünü. Özlemek, mahrum olmak, ölüm karşısında mantığını kaybetmek, büyülü masalsı şeylere sığınmak ve daha da ötesi tam bir çaresizlikten oluşan bir karmaşa...Kelebekler, akrepler ve kuşlar... Babalar, anneler ve kardeşler... İnanın bana bu gülünecek birşey değil. Tam aksine acı ve çaresizliğin kalbinin attığı bir yer bu...

Resim:  Arantzazu Martinez

02 Ağustos 2014

Floransa sendromu, koro seçmeleri ve gözyaşları...

Adına Stendal ya da Floransa Sendromu deniyor. Bir sanat eseri karşısında, onun görkeminden, güzelliğinden büyülenip kendinden geçme, bayılma olarak tasvir ediliyor. Dün National Geogprahpic'in Ağustos sayısını yutar gibi okurken rast geldim ilk kez. Enfes bir heykelin fotoğrafının yanında minik bir yazıda söz ediliyordu sendromdan. Hemen küçük bir araştırma yaptım. Sendrom bilimsel bir araştırmaya konu olmuş. Floransa'daki  Medici Riccardi Sarayı'nın ziyaretçileri gözlemlenmiş, görüntüleri kaydedilmiş ve ziyaretçilerin kalp atış ve nefes alış hızları, tansiyonları, göz ve kas hareketleri incelenmiş.Ziyaretçilerin görüntüleri kaydedilmiş ve eserlere bakarken ne hissettiklerini yazmaları istenmiş. Eserlere bakanların yüz kaslarının gevşediği, göz bebeklerinin küçüldüğü, kalp atışı, nefes alış hızı ve tansiyonlarında değişiklikler olduğu belirlenmiş. Ziyaretçiler ise hissettikleri "tatlı bir yorgunluk" ve "aşırı duygulanma" hali olarak tanımlamışlar.

Tüm bunları okuyunca aklıma ilkokuldaki koro seçmeleri geldi. Seçmelerde bir şarkı vermişti öğretmen her birimize. Onu söyleyecektik, o da sesimizin koroda yer almaya uygun olup olmadığına karar verecekti. Şarkıyı söylemeye başladım.Ortalarına bir yerlerine geldiğimde gözümden yaşlar akıyordu. Allah'ım ne utanç! Öğretmen ve diğer çocuklar şaşkınlık içinde bakarken yerin dibine geçsem diye düşünüyordum. Zira en olmayacak şarkıyı vermişti ve ben neden bilmem şarkının dibine kadar girmiştim. Öğretmen omzuma hafifçe vurdu, "geç bakalım" dedi. Belli ki o koroda olmazsam ağlamaktan öleceğimi sanıyordu. Gözyaşlarının sebebini muhtemelen böyle yorumladı. Başka türlü nasıl yorumlasın o yaşta bir çocuğun bir şarkıda bunca duygu yoğunluğu yaşayacağı kimin aklına gelir ki. Zira ben bile tam olarak neden böyle olduğunu anlayamamıştım. Hangi şarkıyı söylemeye çalışıyordum işte orası muamma. Zira utançtan yerin dibine girdiğim bu sahneyi öyle bir silmişim ki hafızamdan daha dün o yazıyı okurken anımsadım. Bu kez utanarak değil elbet gülümseyerek. Ve bu kez o zaman neden öyle gözyaşlarına boğularak o şarkıyı söylemeye çalıştığımı bilerek. Zira hala ne zaman bazı şarkıları içimde duya duya söylemeye kalksam yine aynı şey oluyor. 

Bu sendromdan musdarip olanların hamurlarında şahane bir maya olduğunu düşünüyorum. Zira güzellik karşısında büyülenmek her babayiğidin harcı değil. Zaten güzellik denilince pek çok insanın aklına büyük ustaların eserleri değil Adriana Lima ve aynı türden olanların geldiği düşünülürse, güzelik tanımı bu şekilde olanların muhteşem bir heykel karşısında onun çıplak poposu ya da memelerinden ötesini görememe ihtimalleri oldukça yüksek. Aslında elbette insan da en güzel sanat eserlerinden biri. Hatta belki de en güzeli. Ama dediğim gibi bakış farkı var. 

Bu sendromu sadece sanat eseri karşısında değil doğadaki pek çok şey karşısında da yaşayabilmek mümkün. Mesela Sekoya ağaçları, denizlerin en muhteşem yaratıklarından biri olan yapraklı deniz ejderi, ormanın en şahane kuşlarından şaşaalı quetzal vs. Her ne karşısında olursa olsun bu duygulanımı hissetmek olağanüstü bir duygu değil mi? Sıkıcı, rutin günlük hayat içinde böyle birşey karşısında büyülenip kalmak, içinden bir volkanın yükseldiğini hissetmek, göğsünün içinde bir dalganın göğüs kemiklerine çarpıp durduğunu duymak, yüz kaslarındaki hafif gerilim ve gözyaşlarının kontrolünden çıkması... Bence bütün bunlar hayatın içinde bizi katılaştırıp, insan olduğumuzu unutturan herşeye karşı bir meydan okuma, kafa tutma biçimi... 

Resim: Caravaggio

31 Temmuz 2014

tembel teneke

Zaman zaman size de oluyor mu bilmiyorum ama yazmak bazı zamanlar bana çok uzak bir eylemmiş gibi görünmeye başlıyor. Yazmak zorunda mısın yazma diyenleriniz çıkacaktır. Elbette zorunda değilim. Ama yapmaktan keyif aldığım nadir şeylerden biri bu. Ve bundan vazgeçmek istemiyorum. 

Bugün uzun zamandan sonra ilk kez blog blog dolaştım. İnsanlar ne yazmış, gündemlerinde neler var şöyle bir baktım. Çok da keyif aldım. Yeni bloglar keşfettim. Saati düşünmeden yazıların içine kaybolup gittim. Ve onları okurken bir yandan da neden yazmaktan bunca uzaklaştığımı düşündüm. Hem bu blogda hem de milliyet blogda dünyanın yazısını yazmış biri olarak şimdi bu durgunluk çok acaip geliyor. Zira uzun bir zaman hemen hemen hergün yazarak geçirdim zamanımı. O zamanlar anlatacak şeyim mi çoktu şimdi birşey kalmadı mı bilmiyorum. Aslında var, var olmasına ama belki de benim uğraşasım yok. Böyleyse sorun yok. Ama ya artık beynim düşünmeden, sorulamadan donuk donuk günlük hayatı yaşıyorsa? Ya bunun için birşey yazmak istemiyorsam? Düşüncesi bile korkunç.

Bu ara okumak konusunda da sıkıntılıyım biraz. Bulut Atlası hala elimde sürünüp duruyor. Sıkıcı mı? Hiç değil. Bilakis. Ama zamanımı daha çok oyun oynayıp saçma sapan gündelik sorunları düşünerek geçirdiğim için zaman kalmıyor galiba. Bazen diyorum kafa yoracak işleri bir kenara atıp dinlenmeye mi ihtiyaç duyuyoruz acaba? Peki ya böyle yaparak rahata alışıyorsak? Okunması kolay yaz kitaplarından sonra Tolstoy, Nabokov bize fena halde sıkıcı gelirse? Ya da hiç yazmaya yazmaya yazma isteğini yitiriyorsak? Falan filan.

Böyle olunca yani okuyup yazmayınca günleri boşa harcamışım gibi geliyor. Odam tıka basa kitap doluyken benim aptal bir bilgisayar oyununda zaman geçiriyor olmam ciddi bir vicdan azabı. Bunu ne zaman birine söylesem "boşver biraz da dinlen" diyor. İlk başlarda hak versem de şimdi aynı şekilde düşünmüyorum. Çünkü beyin inanılmaz bir şekilde tembelliğe eğilimli. Bir kez kaybetti mi normal çalışma biçimini, kolaya alıştı mı bir daha eskiye dönene kadar akla karayı seçtiriyor. Ne yapmalı?

Velhasılı bu tembellik fena halde canımı sıkıyor...

14 Temmuz 2014

seninle...

Seninle yıldızlı gökler, altın kumsallar, yeşil bir deniz düşlüyorum. Yıldızlar senle daha yakın oluyor, kumsallar sonsuza uzanıyor, denizin içinde binlerce yeni dünya doğuyor. Ah canımın içi, kutup yıldızım seninle herşey dönüşüp, başka birşey oluyor...

Seninle bir tablonun içine hapsolmak istiyorum. Bir müzenin duvarında solgun sarı bir ışık altında kalakalmak, uzanmış elinin gölgesi olmak, ayaklarının altında uzanmış çimlere bakmak, tablonun ortasında dahası kalbinin ortasında açan bir mahzun çiçek olmak istiyorum. Ah göz bebeğim, yedi rengim seninle ben yeniden doğuyorum.

Seninle genç hüzünlü bir aşığın kömürle duvara yazdığı bir şiirin iki dizesi olmak istiyorum. Biri olmadan diğeri eksik kalan, art arda okunduğunda umut, bir başına okunduğunda keder veren iki dize olalım istiyorum. Şiire aşık olmayan hiçbir göz dokunmasın, okumasın bizi diyorum. Ah ömrümün şiiri, sevincim ve kederim sen yalnız ama yalnız benim dudaklarımdan dökül istiyorum. 

Seninle bir balıkçının ayaklarını yıkadığı çeşme olmak istiyorum. Ne zaman çağıldayarak dökülsek her yan huzura kessin diyorum. Su gibi aziz olalım, onun gibi katışıksız, saf ve masum kalalım istiyorum. Denizim, tuzum sensiz ben hiçbir yere sığamıyorum.

Seninle zamanın bilinmeyen bir noktasında kaybolmak istiyorum. İstiyorum ki parmak uçlarımız birbirine değdiğinde zaman yitip gitsin ve biz sonsuzluğun içinde kalalım. Ah benim gecem, gündüzüm, kayıp zamanım... İnan bana sensiz geçen her an kederimden ölüyorum.

Sana binlerce şey söylemek istiyorum. Kalbimi koparıp ellerine versem diyorum. Yalnız bir meyve gibi saklasan onu, kıymetlendirsen ve hiç vazgeçmesen ondan... Kalbim, ruhum sen diyorum sen sadece... Zaten başka da birşey diyemiyorum...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

06 Temmuz 2014

masal

"Sen burada yokken içimi kuruttular benim" dedim ona... Ve sonra... Sonrası kocaman bir hiç. Gözlerini aça aça dinledi içimden taşıp duran nehri. Ellerine baktım sonra. Hala öyle masum. Koca dünyanın kirini pasını aşıp gelmiş bir adamın elleri nasıl böyle masum olur? 

Hiç kaçırmadan gözlerini, sanki ruhumun içini görmek istermiş gibi baktı bana sonra. İşte o an anladım geçen bunca zamana rağmen biz hala onunla aynı ağacın altında iki kara önlüklü masum çocuktuk. Geçsin dedim yıllar ne olmuş yani. İnsan isterse zamanı durdurabiliyormuş meğer. Bunu da onunla anladım.

Denizin kıyısında oturdu benimle. Kimsenin yapmadığı birşey değildi elbet ama kimse onun gibi değildi. Dünya üzerine yağsa kollarını açıp bir şemsiye oluşturacakmış gibiydi. Sustuk bir süre. Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerlerden birindeydik galiba... 

O bana bir masal armağan etti. Hiç kimsenin bilmediği. Dünya yüzünde hiçbir çocuğa ya da büyüğe anlatılmayacak bir masal. Sonun mutlu ya da mutsuz bitip bitmediğini umursamayacağın türden bir masal. Kelimelerden kelebekler yaptık birlikte rengini ne o ne de benim tarif edebileceğimiz. Hepsi zamanla birlikte gökyüzüne karışıp gitti. 

Bir ad koymanın ne manası var diye düşündüm o denize bakarken. Adı her neyse ne. Kimin umurunda. Buradayız ve varız. İşte deniz, salata tabağı, balık kılçığı, sigara, su ve garson çocuk. Sahi kimin umurunda. Gerçek dedim kendi kendime. Değilse bile kimin umurunda. 

Hem vallahi hem billahi böylesi uçup giden bir zaman görmedim. Zalimdi hep ya zaman bu kez daha da beterdi. Hayatımın iki gününü dişlerinin arasında ezdi, çiğnedi ve ayaklarımın dibine tükürdü. Ah ki ahhhh... İnsan ne zavallı ne sefil... Zamanın çiğneyip tükürdüğünü bile koynuna alıp saklıyor. Ve her düşündüğünde "ah" diyor... Kalbinin her ezildiğinde "ahhh"...

Zamanında demiştim ki Tanrı'ya "bana bir işaret yolla ki yeniden kendim olabileyim... Unuttuğum ne varsa hatırlat bana... Ben kendimi yitirdim ve o yitirdiğim herşeyi çok ama çok özledim..." Beni duydu... ve bana çocukluğumu yolladı... O kocaman adamın hala masum gözlerinin aynasında baktım kendime... O küçük ve mutlu kızı gördüm.... Gülümsedim sonra... Yüzümün derinine yerleşip kalmış ne kadar acı varsa hepsi kelebeklerin kanatlarına takılıp gitti...

O bana bir masal armağan etti... İçindekilerin hep çocuk kaldığı bir masal...

Resim: Herbert Draper

12 Haziran 2014

Olur ya...

Ön sıradaki koltukta kıpırdanıp duruyor. Arada bir babasını dürtüyor birşeyler anlatıyor. Babası pek oralı değil kah etrafı izliyor kah elindeki telefonda birşeyler yapıyor. Babasından istediği tepkiyi alamayınca koltukta ters dönüyor. Göz göze geliyoruz. Beş yaşında var yok. Kısacık saçları özenle taranmış. Kocaman gözlerini açmış bana bakıyor. Gülümsüyorum utanıyor başını eğiyor. Yan tarafında bir balerin edasıyla oturan ablasına bakıyor. Ablası tepesinde topuzu süslü elbisesiyle bir prenses gibi oturmuş alt koltuklardaki tebaasını süzüyor. Çocuk fena halde sıkılıyor. Ben de öyle. Tekrar bana bakıyor. Yüzünde kırmızı iki dudak. Belli ki sevgisini yanağa yapıştırılan iki dudakla gösterebilen bir teyze ya da abla öpmüş onu. Parmağımla kendi yanağıma pıt pıt vuruyorum. Ne demek istediğimi anlamıyor. Muhtemelen "beni öp" dediğimi sandı. Kendi kendime gülüyorum. Ben gülünce çocuk daha da utanıyor. Daha fazla utanmasın diye sahneye bakıyorum. Konserin başlamasına çeyrek saat var daha. 

Birazdan yanıma bir anne ile kızı gelip oturuyor. Kız da çocukla aynı yaşlarda. Annesi diğer tarafa ufaklık benim yanıma oturuyor. Kız öyle sevimli ki insanın sarılıp öpesi geliyor. Gülümsediğimi ancak o da bana gülümseyince fark ediyorum. Kız gözünü ayırmadan saçıma bakıyor. Ben de onun saçına bakıyorum ve anlıyorum neden gülümsediğini. Bana baktığı vakit aynada gördüğü kendi saçlarını görüyor. İkimizin de bukleleri var. Annesine bakıyorum. Kadının ipek iplikler gibi uysalca aşağı inen saçları var. Bu kızla ikimizi yan yana gören pekala onu benim kızım sanabilir. Bu çocuk benim olsaydı diye geçiyor bir an içimden. Pek emin olamıyorum bir çocuğa bakıp bakamayacağımdan. Tek emin olduğum onu çok fazla seveceğim. Ama elbet bu yetmez.

Birazdan konser başlıyor. Işıklar kapanıyor ve koro peşrevle açıyor konseri. İliklerime kadar içime doluyor müzik. Tüylerim diken diken oluyor.  Birbiri ardına sanat müziğinin en güzel şarkılarını söylüyor solistler. Amatörler ama bu işi gönülden yaptıkları belli. Samimiyet, her zaman olduğu gibi, herşeyin önüne geçiyor. Birazdan arka sıradan biri kulağıma eğilip fısıldıyor "iki tek atılmaz mı şimdi bu şarkılarla" Dönüp bakıyorum çok sevdiğim bir arkadaşım. Gülümsüyorum "Hiç atılmaz mı?"

Çocuklar kıpırdanmaya başlıyorlar. Öyle ya onların ne işi olur sanat müziğiyle. Daha öyle küçükler ki isteseler bile uzun süre dinleyemezler. Öndeki çocuk babasını dürtüp duruyor. Adam pür dikkat koroya bakıyor. Anneleri yok yanlarında. Kendi kendime "be adam çocukları evde bıraksaydın ya" diyorum. Aklımdan bin tane ihtimal geçiyor, ya eşi ölmüş de bu adam iki çocukla kalmışsa, ya çocukların şimdiden sanat müziğini sevmesini istiyorsa... Ben bunları düşünürken bir kadın solist sahneye geliyor. Adam hemen telefonunu çıkarıp çekime başlıyor. Şimdi anlaşıldı. Anne koroda şarkı söylüyor. Çocuklar kıpırdamayı kesip annelerine kilitleniyorlar. Akıllarından ne geçtiğini deli gibi merak ediyorum. Gurur mu heyecan mı? Yoksa evde onlara kek yapan anneyi süslü bir tuvalet içinde sahnede şarkı söylerken görmenin şaşkınlığı mı?

Yanımdaki kıvırcık durmaksızın hareket ediyor. Ya koltukların altına giriyor ya öndeki çocuğun kafasına vurup saklanıyor ya koltuğun tepesine çıkıp oturuyor ya da ayaklarıyla ön koltuğun sırtını tekmeliyor. Annesi en ufak bir tepki vermiyor. Gerçi verse ne olacak bu küçük cadıyı durdurmak pek mümkün görünmüyor. Konser bitiyor küçük kız çılgın gibi alkışlıyor. Işıklar yanınca fark ediyorum ki salon hınca hınç çocuk dolu. Bir yandan garibime gidiyor bir yandan da hoşuma... Belki diyorum onların müzik zevkine bir katkısı olur bu konserin...Öyle ya "biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık" şarkısı belki dillerine dolanır belki... Kimbilir belki onlar bu şarkıları öğrenirlerse eski güzel günleri de geri getirirler kendi zamanlarına... Olur ya....

Resim şuradan

10 Haziran 2014

bisikletle ağır ağır...

Pencerenin önünde ne yapacağını bilmez bir şekilde duruyorum. Ne kadar zamandır buradayım hiç bir fikrim yok. Bisikletlerini ağır ağır süren o iki çocuk ne zaman geçmişti? İşte onlar geçtiğinden beri buradayım. Onların sanki dünyada herşey yolundaymış gibi sakin hallerini gördükten sonra birşey kopmuş olmalı aklımın içinde. Başka bir tarafa kayıp gitmiş olmalı ruhum, dünyanın en kederli köşesine atmış olmalı beni bir dalga...

Bu mümkün mü? Olup bitene kayıtsız kalmak. Sanki herşey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi devam etmek mümkün mü? Bunca şey olurken dünyanın bir alev topu değil de yeşil mavi bir gezegen olduğunu düşünmek, hayatın bir armağan olduğuna inanmak, aslında insanların özünde iyi olduklarını savunmak gerçekten olası mı?

Eskiden pek saf ve pek iyi niyetliyken ben ya da şöyle diyelim dünyanın hala iyi olacağına ve hatta biraz çalışırsak bir şeyleri düzeltebileceğimize inanırken ve inatla, ısrarla bunu korumaya uğraşırken griye çalan bu gezegenin bir zamanlar olduğu gibi mavi yeşil olacağını bilirdim. Bilirdim diyorum çünkü aklın yolu bir sanırdım. Ama şimdi ne gerçek ne yalan ne doğru ne yanlış hiç bir fikrim yok. 

Bu, içinde yaşadığımız, artık kesinliklerin olmadığı bir dünya gibi geliyor bana. Herşeyin kaypak bir zeminde durduğu en ufak bir sallantıda herkesin ve herşeyin aniden yerinin değiştiği ve bu yüzden de ne zaman başımızı çevirsek gördüklerimizin yerine yeni başka birşeylerin gelip oturduğu bulanık, kaygan bir dünya. Dolayısıyla amaçlarımızı yitirdiğimiz ve hayatın anlamı konusunda durup düşünmeye bile mecalimizin kalmadığı bir hayat.

Belki de o iki bisikletlinin yaptığı en doğrusudur. Sakince ilerlemeye devam etmek, güneşli bir günün altında yanında kim varsa onunla havadan sudan söz etmek, birşeylere gülmek ve herşeyi boşvermek. Bunca boş şeye kafa patlatmamak...  En doğrusudur... Bilemiyorum...

Fotoğraf

10 Mayıs 2014

telaşsız bir kalple, koşmadan...

Şahane. Az önce stres hakkında okurken, kalp ve damar hastalıklarına meyyal A Tipi kişilik olduğumu öğrendim. Panikledim mi? Hayır elbette. Zira bu şekilde davranmaya, böyle hissetmeye, bu hızla koşmaya devam edersem eninde sonunda güm diye yere çakılacağımı biliyorum zaten. Asıl soru bu çakılmayı önlemek isteyip istemediğim.

Nedir bu A Tipi? A Tipi insan neredeyse ışık hızında hareket eden insan tipidir. Öyle hızlıdır ki yanında durduğunuzda başınız döner, ani bir yorgunluk veya gerginlik hissi yaşatır size. Kitapta madde madde şöyle tanımlamış;

1-Yeme, içme, konuşma, hareket etme, yürüme gibi günlük eylemlerinde çok daha hızlıdırlar. İşte bu benim. Jet hızıyla yürüyen hep bir yere yetişmek zorunda olan hatta bunu tüm hayatına yayan, hiçbir işimin olmadığı cumartesi günleri bile evin içinde koşturup duran, hızla yemek yiyen ve bu sırada yapacağı bir sonraki işi düşünen, herkes sigarasından bir iki nefes ancak çekmişken bitirip söndüren, sigarasını henüz yakmamış olup elinde çakmakla oyalanana yavaşlığı yüzünden uyuz olan yine benim. 

2-Cümlelerin sonunu daha sert vurgulayarak daha hızlı konuşurlar. Vurgulama konusundan emin değilim ama hızlı konuştuğumu biliyorum. Zira zaman zaman yuttuğum kelimeler taş olup mideme oturuyor. Bir de şu var ki, belki de mesleğimle ilgili birşeydir bu, bir olayı anlatırken olayın özünü ilk cümlede vermeyip ilk olarak detaylardan başlayanları bir türlü sabırla dinleyemiyorum. Mesela, ben şöyle başlarım, "bir kadın kocasına kızıp kızgın yağı üzerine boşaltmış" Sonra detaylara geçerim. Detaylardan sonra da kendi fikrimi söylerim. Ama çok ilginçtir insanlar genelde şöyle başlıyorlar, "Çok ilginç. Çok da korkunç. Bir insan neden böyle yapar? Hele aynı evde yaşadığı birine nasıl yapar bunu? Ben olsam...." İşte böyle başlayanı dinlerken kim, ne olmuş, nasıl, ne zaman binlerce soruyu aynı anda sorup bu anlatış biçimine aynı anda kızıp ifrit oluyorum. Ama herkesten de haber sunucusu gibi davranmasını bekleyemezsin öyle değil mi?

3-Sabırsız yapıdadırlar. Başkalarının sözünü keserek yüksek sesle konuşurlar. Bu kesinlikle sahip olduğum en kötü özellik. Kendimi milyonlarca defa ikaz etmiş olmama rağmen, hala insanlarının (bazılarının tabi hepsinin değil) sözlerini kesiyorum. İniş çıkışsız sesle konuşanların, aynı fikrin etrafında dönüp dolaşan ve hala senin anlamadığını düşünenlerin, iki dakikalık bir olayı onbeş dakika boyunca anlatanların, diyalogdan yana değil monologdan yana olanların. Bu büyük bir kabalık olduğu gibi aynı zamanda içinde biraz narsiszm barındıran da birşey. Birinin sözünü kesince ona şöyle demiş oluyorsun aslında "dur dur sen anlatamıyorsun, ben daha iyi anlatırım" ya da şöyle birşey diyorsun "sen onu boşver de benim parlak zekamdan fışkıran fikirleri ben sana açayım. Azıcık sen de parlarsın" Evet söz kesmek gerçekten oldukça narsistik bir tavır.  Bu konuda kendi üzerimde çalışıyorum. Ne zaman söz kesecek olsam durduruyorum kendimi.

4-Aynı anda iki ya da daha fazla işi düşünerek aynı zaman dilimine daha fazla işi sığdırmaya çalışırlar. İşte bu konuda gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yok. Bunu nasıl değiştirebilirim bilmiyorum. Belki günler 24 değil 48 saat olursa her işi sadece o işe odaklanarak yapmayı becerebilirim. Ama bence bu yapısal birşey. Yani tamamen kişilik yapısı ile ilgili. Hep işleri acelesiz, tek tek ve özenle yapanlara gıpta etmişimdir. O kaslardaki gevşeklik, o telaşsız yüz ifadesi, parmakların ağır çekim kağıtlar üzerinde dolaşması, ucu güzelce açılmış kurşun kalemlerle konulmuş işaretler... Bunlar benim için hep büyülü görüntüler olmuştur. O büyü devam ettiği müddetçe o insanlar gibi davranmaya çalışmış ama kısa bir zaman sonra eski halime dönmüşümdür. Bu konuda da gerçekten uğraşıyorum. Yavaşlık en büyük hedeflerimden biri.

5-Dinlenmek, tatile gitmek, işten uzaklaşmak bu insanlar için suçluluk duygusu yaratır. Bu konuda gerçekten konuşmak istemiyorum. Çünkü bu suçluluk duygusunun işkolik olmakla ilişkilendirilse de aslında tam bir manyaklığın ürünü olduğunu düşünüyorum.

6- Bu kişilerin beraber yaşadığı insanlardan, ailelerinden beklentileri yüksektir. Kendilerinin ve çevresindekilerin bu standartlara ulaşamaması bireyde sıkıntı ve mutsuzluğa neden olur. Bu konuda yüksek standartlarım yok. Yani sanırım. Evet biraz nezaket fena olmaz aslında. Ya da acelem varken beni durdurup abuk sabuk şeylerden söz etmemeleri de öyle. Ama şöyle olun ya da böyle olun diye bir standardım yok. Herkes nasılsa öyle kabul etmeyi başardığımı sanıyorum. Ve insanlara çok fazla kızmıyorum.

7-Rekabet ve zamanla yarış duyguları ağırlık kazanır. Çabuk karar verirler. İnatçı ve saldırgan davranırlar. Rekabet duygum kesinlikle yok ama zamanla yarışmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Rekabet duygusunun olmaması da bence narsizmle ilgili. İnsanın neden rekabet duygusu olmaz? Çünkü kimseyi kendine rakip görmez. O başka kulvarda koşuyordur, neden yarışsın. Aslında şimdi kendimi böyle deşince hayli narsist olduğumu dehşetle görüyorum. Öyle miyim gerçekten? Eğer öyleyse bu korkunç birşey. Çabuk karar verme konusuna gelirsek, hiç de öyle değilim. Benim gibi detaycı biri kılı kırk yarmadan nasıl çabuk karar verebilir? İnatçılık? Çocukken belki ama şimdi değil. Mantıkla ikna edilebilirim. Bundan da gocunmam. Saldırganlık işte o kesinlikle yok. Zaman zaman öfkeden deliye dönüyor ve ağzımdan çıkanı duymuyorum ama bu da oldukça nadir. Zira asla olmaması gereken birşeyin vuku bulmuş olması lazım. Mesela gururumun kırılması olabilir. Bak işte aşırı gurur da narsistin özelliğidir. Ben gerçekten narsistim galiba. 

8-Sürekli koşuşturma sebebiyle çevrelerindeki güzelliklerin farkında varamazlar. Bingo. İşte bu tam olarak başıma gelen şey. Bu yüzden kimbilir neleri kaçırdım. Bu kaçırdığım şeyler yüzünden belki de hayatın bu kadar karanlık ve korkunç şeylerle dolu olduğu fikrine kapılmam. Ve yine bu yüzden ormanda tek başına yaşayan, telaşsız adamlara bunca gıptayla bakıp onların yerinde olma hayali kurmam. 

Resim: Rafal Olbinski

28 Nisan 2014

dünya niye var?

Ne yazacağımı bilmeden yazmaya başladım Sevgili Okur. İki ihtimal var, bir, saçmalayabilirim (ki bu ihtimalin oranı %80 civarında. Zira son günlerde kafam balona dönmüş durumda) iki, şahane fikirler üretebilirim (ah hayır bunun oranı %20 değil %1 belki. Zira son günlerde gerçekten kafam balona dönmüş durumda. Bunu daha önce söylemiştim di mi?) 

Geçen gün bir arkadaşımın kızı şöyle sormuş annesine, "anne dünya niye var?" Evet niye? dedim ben de. Hala cevap bekliyorum. Anneler herşeyi bilir diye düşünüp anneme sordum aynı soruyu "saçmalama da sofrayı hazırla" dedi. Eh belki içinde derin anlamlar barındıran bir cevaptır diye düşünüp çatal, kaşık, bardak, ekmek taşıdım sofraya bir yandan da düşündüm. Dünya kocaman bir sofra aslında. Ve bu kocaman sofraya üç beş kişi oturup tıka basa karın doyururken büyük bir kısmı da onların artıkları ile idare etmek zorunda. Açgözlü koca karınlı bu adamlar ne tuhaf ki hiç doymak bilmedikleri için.... Evet ya dünya niye var?

Seni uyardım ama Sevgili Okur, saçmalayabilirim dedim di mi iki gözüm benim, onun için şimdi çeneni kaşıyıp benim kafayı yeyip yemediğim hakkında sorular sormayı bırak bence. Biliyor musun bence bizim psikolojimizin kendi başına hiçbir anlamı yok. Şu olumlu düşün, sakin ol, öfkeni yen falan filan hepsi palavra. Bu ülkede yaşayıp iki gözü, iki kulağı ve bir beyni olan biri için bütün bunları başarmak imkansız. Mesela öfkeyi ele alalım, haberleri izliyorsun değil mi gül yüzlüm, izliyorsun, sakin olabiliyor musun peki? Olamıyorsun di mi? Olamazsın da. Mantık duygusu, adalet anlayışı sarsılmış bir toplumun çocukları olarak hiç birimiz normal değiliz zaten dert etme. 

Bak aklıma ne geldi. Dün televizyon izliyordum. Mustafa Keser yemek yapıyordu. Adam oturup rakı içilecek adam. O anlatsın sen dinle. İçi dışı bir insanlar var ya. Onlardan. Nasıl neşemi yerine getirdi. Sağol abi dedim. Televizyona bakıp yalanlar dinlemekten kusmak üzereydim. Bağzı insanlar iyi ki varlar. Ve sahi bazıları niye varlar?

Dünya niye var diye zır cahil ama kendini din alimi sanan bir sakallıya sormuştum. Amacım  bu konuda ne düşündüğünü öğrenmekti, bana şöyle dedi, "kadınların bu konuya aklı ermez" Yaaaa öyle miii demek büyük bir sır bu? dedim. Konuyu kapattı. Ulen namuslu ol, bilmiyorsan bilmiyorum de. Kadınların aklı ermezmiş. Sizin aklınız herşeye eriyor da ondan bu haldeyiz. Savaşları çıkaran akıl eden sizsiniz, kavga etmeden futbolun bile tadını çıkaramayan da öyle. Ama dünyanın niye var olduğuna bizim aklımız ermiyor, hey yavrum heeeey.

Ha bu arada, sahi dünya niye var?

Resim: Rafal Olbinski

01 Nisan 2014

Sevgili Çocuk,

Sana karamsar bir iklimin gri bulutlarıyla yüklü kelimelerle yazmak istemezdim ancak sözlüğümde mavi bir gökyüzüne dair pek sözcük kalmadı. Senin içini karartan, yüreğini kanırtan ne varsa bin beteri var içimde. 

Bana umutsuz ve hiçliğe dair kelimeler yolluyorsun. Senin o gencecik kalbinde bunlara yer olmamalı. Sen güneşli günleri, umudu, sabahları sevinçle uyanmayı hak ediyorsun. Dahası güzel bir gelecek hayali ile sarhoş olmak gibi bir hakkın da var. Ancak mevcut durum sana bunları vaat edemiyor ne yazık ki. Keşke seni yeniden inandırabilsem o güneşli günlere. Keşke "hepimiz buna inanırsak bulutlar açılır, yeniden bir parçacık da olsa maviyi görürüz" diyebilsem. Dilim varsa yalanlar söylesem sana. Aptallık yok aslında o kadar da desem, cehalet artık sonuna yaklaştı diyebilsem ve desem ki insanlar kendi ufak çıkarlarından önde tutacaklar hepimizin iyiliğini. Hatta öyle bir inandırsam ki kendi yalanlarıma kendimi, kimse ölmeyecek evlat, korkma desem. Hiç ama hiç korkma desem, bizim canımızı, bizim mutluluğumuzu kimse kağıt parçasına feda edecek kadar insanlıktan çıkmaz, çıkamaz desem. Keşke bütün bunları diyebilsem...

Sen mücadele et çocuk desem bir de. Sen mücadele et ki hayat hala hayat olmaya devam edebilsin. Canımızı peşimizde kirli bir torba gibi sürüklemeyelim, bu canı başka canların yaşaması için yorgunluktan bitap düşünceye kadar koşturalım desem. Ve sen bana inansan. Dahası bütün bunlar kulaktan kulağa dolsa oradan kalbe ulaşsa. Hepimiz inansak buna. Bir olmaya kocaman bir yek vücut olmaya inansak. Dünyanın iki gram malına tamah edecek kadar budala olmasak. Önemli olan şeylerin; birinin yüzünde oluşacak gülümseme olduğunu, küçük bir teşekkürün birinin gününü nasıl aydınlattığını, yalansız yaşamanın saraylarda yaşamaktan üstün olduğunu, bütün bu pislik içinde kirlenmeden tertemiz durabilmenin rahat, huzurlu bir uykunun tek şartı olduğunu, eğer hepimiz tertemiz olursak geceleri uyuyan kentimizin üzerine yıldızlar yağacağını bilebilsek. 

Bütün bunları ağlayan bir yürekle yazan bana acı acı gülümsüyorsun biliyorum. Dudaklarının kıyısında oluşan o yarı alaycı çokça acılı gülümsemeyi iğne gibi etimde duyuyorum. Ah be çocuk, keşke iyi bir yalancı olabilsem ben ve sen bana inanacak kadar umutlu olabilsen. Belki o zaman biz yetişkinler ve siz çocuklar el ele verip inançla ve inatla hakkında gelebilirdik bu kahrolası düzenin...

Resim: Federico Barocci Urbino

16 Mart 2014

battaniye

Ben küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti, "Herşeyi öğren ama istemiyorsan yapma. Nasıl yapılacağını bilmek önemlidir" Bunun üzerine ben de kaneviçe, dantel, örgü, tığ işi ne bulduysam öğrendim. Sonra yazmaya çizmeye okumaya merak saldım, tüm öğrendiklerim aklın kilitli bir odasında unutulup gittiler. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. El işi de tıpkı bisiklete binmeyi öğrenmek gibiymiş meğerse... Bir kez öğrenince aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutmuyormuşsun.

Bundan iki kış önce yine tüm bu kafa işlerinden usandığım bir vakitte el emeği ile yapılan ve beynini kullanmak zorunda olmadan yapacağım birşey yapmaya karar verdim. Bu kararı verirken elbet birşeyi göz ardı etmiştim. Dünyada hiçbir iş beynini kullanmana gerek olmadan yapılamaz. Bunu o kırk renkten oluşan ve ciddi matematik hesapları gerektiren battaniyeye başlamadan önce bilmiyordum elbet. (tamam abartıyorum o kadar da matematik gerektirmiyor) Planım şuydu, beni bu kadar yoran hayatın içinde sadece ellerimi çalıştırabileceğim ve hiçbir şey düşünmeden yapabileceğim bir işle uğraşmak ve böylece artık yanmak üzere olan beyin devrelerime kısa molalar vermek. Durum hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Peki peki bir ölçüde oldu diyelim. Zira matematiğim pek fena değildir. 

Hemen hevesle ipleri aldım. Renkler bile içimi ısıttı bakarken. Yanlış bir tığla başladım ve o sersem tığ yüzünden birkaç motifi ziyan olmuşlar bölümüne kaldırdım. Sonunda herşeyin doğru olduğu anlaşılınca motifler çoğalmaya başladı. Ama minik bir sorunum vardı. Bilgisayar başında eğilmiş sırtım ve boynum uzun uzun örgü yapmaya izin vermiyordu. Artı okumaktan telef olmuş gözler de başıma iş açıyordu. Ama ben kararlı bir o kadar da inatçıydım. Başladığı işi er ya da geç bitiren türdendim. Azimle örmeye devam ettim. Bir süre sonra otomatiğe bağlanınca istediğim kafa rahatlığına eriştim. 

Bir kış geçti ve sonra yeni bir kış daha geldi. Battaniye hala yarımdı. Can sıkıcı bir durumdu. Örmeye devam ettim. Ve o koca battaniye sonunda dün gece bitti. Bitmiş battaniyenin son ipini törenle anneme kestirdim ve battaniyeyi yatağın üzerine serdim. Gökkuşağını odama getirmiş gibi hissettim....

23 Şubat 2014

yensek de yenilsek de...

Murakami şöyle diyor, "Fakat nedendir bilmem, eskiden beri bir başkasına üstün gelmek ya da yenilmek pek umurumda olmadı. Bu özelliğim bir yetişkin olduktan sonra da değişmedi. Hangi konuda olursa olsun bir başkasını yenmeyi ya da ona karşı yenilmeyi kafama takmam. Daha ziyade aklım kendi koyduğum standartları sağlamaya odaklanır"

Bu bölüm belki de ancak benim gibi "yenilmeyi pek umursamayan ve bu yüzden de kendisinde bir eksiklik olduğunu düşünen" birinin ilgisini çekebilir. Çocukluğumdan beri hangi oyunu oynarsak oynayalım ne yenmeyi ne de yenilmeyi umursadım ben de Murakami gibi. Bir farkla. O da şuydu ki yenmeyi kafasına takmış, bu yüzden tırnaklarını kemiren çocuklar karşısında hasbelkader galip gelmişsem duyduğum üzüntüydü. Bu fazla duygusal tutumu şöyle açıklayabilirdim o zamanlar, "yazık, yenmeyi çok istiyordu." Oysa benim umurumda değildi. Ardı ötesi oyundu. Oyun. Bu bir savaş değildi. Kimse canını ortaya koymuyordu. Yenilmek sadece çocukların aptalca alaylarına maruz kalmak demekti ki bunun da zırnık önemi yoktu. Oysa yenme hırsı olan bir çocuğun belki uykuları bile kaçabilirdi. Ne gerek vardı o halde. Bu budalaca duygusallık yüzünden sırf üzülmesin diye en sevdiğim arkadaşıma bile isteye yenilmişliğim olmuştur. O mutlu mutlu benimle dalga geçmiş, kendi başarısıyla gurur duymuş, ben de mahsusçuktan kızıyor gibi yapmışımdır. Zira hırs dolu bir çocuk için öfkelenilecek bir başka şey de yenilgisine bozulmayan, bunu umursamayan bir başka çocuktur.

Bir gün biri bana "hiç mi hırsın yok senin?" diye sormuştu. Bir tavla ya da kağıt oyunu sonrasıydı muhtemelen. Oyun konusunda hırsım yoktu elbette.Şaşırarak bakmış ve bunun iyi birşey olmadığını söylemişti. Hırs önemli birşeymiş başarı için. Öyle demişti. Başarı konusunu çok düşündüm sonraları. Çok para kazanmak, bir sürü insana emirler verecek bir konumda olmak, sahnelere çıkıp ödüller almak vallahi de billahi de umurumda değildi. Eğer bunları istemeyenler kaybedenler kulübüne yazılacaksa ben başkan olmaya bile aday olabilirdim. Benim hayal ettiğim tek başarı bütün bu saçmalıklar içinde huzurla yaşamayı başarabilmekti. Bu yüzden de dervişlere, sufilere, tek hırka ve asa ile dolaşıp başkaca birşey istemeyenlere hep hayranlık duydum. Herşeyden el etek çekmiş dağ başına ev kondurup içinde huzurla yaşayan az konuşan saçı sakalı birbirine girmiş adamlara daha da çok... İşte benim başarı anlayışım buydu. Neyin yenilgisinin ya da yengisinin hesabını yapar ki böyle biri? 

Aslına bakarsanız asıl başarı sabah uyandığında tek bir zorunluluğunun olmadığı bir yaşamdır. Hayal edebiliyor musunuz böyle birşeyi? Bir kedi iseniz belki böyle bir yaşamınız olabilir ama bir insansanız ve diğer insanlarla birlikte yaşıyorsanız asla... Tüm bunları anlattığım insanlar bana tuhaf bir yaratıkmışım gibi baktıkları için belki de uzunca bir zaman hırsımın olmayışını bir eksiklik olarak gördüm. Başarı için çabalamayacak kadar tembel birinin bahanesi ya da. Ama şimdi hiç de öyle düşünmüyorum. Bütün bu aptallıklar silsilesi içinde birilerinin başarı diye şişirdiği balonların içine girmeyi reddediyorum. Varsın kaybedenler kulübünün başkanı olayım umurumda değil. Ben bir tek düzgün bir insan olmanın ve düzgün bir insan olarak huzur içinde yaşamanın, kimsenin canını yakmamanın, insanlara sözcüklerle bile olsa birazcık mutluluk vermenin peşindeyim. 

16 Şubat 2014

anneanne lafları...

Tüm öğleden sonra okudum. Kendimi öyle kaptırmışım ki ne annemin dışarı çıktığını duydum ne de evde uzun zaman yalnız olduğumun farkına vardım. Kapı çaldı. Annem mutfaktadır, açar diye bekledim. Kapı birkaç kez daha ısrarla çalınca annemin çıkmış olduğunu fark ettim. Kitap okumaya dalmasam da duymazdım gerçi çıktığını zira kendisi hayalet gibi sessizce yürümekte bir üstaddır. Kaç kez korkudan öldürüyordu beni bu yüzden.

Her neyse kapıyı açtım. Manzara evlere şenlikti. Annem ve arkasında beş tane tombul tavuk. Gülmeye başladım. Anneminkilerle beraber altı çift göz şaşkınlıkla bana baktı. Neden gülüyormuşum? Yer değiştirelim de sen bak manzaraya dedim anneme. Tavuk çetesinin reisi aldırmadı. Onların acıktığını ve yem vermesi gerektiğini söyledi, elindeki kovaya yem doldurdu ve "hadi gelin kızım" diyerek çete üyelerini toplayıp gitti. Tavuklardan biri eksikti. Pencereden başımı uzatıp sordum. O tavuk sevgililer gününde anne olmaya karar vermiş, bulduğu birkaç yumurtanın üzerine yatmış. Annem çıkan civcivlerin aşk çocukları olacağını düşünüp ilişmemiş. Böyle söyledi. Şunu da ekledi tabi, yüzümdeki pis sırıtmayı kesmezsem benim için fena olurmuş. Zira tavuklar kendileri ile alay edilmesine fena bozuluyorlarmış. Bunu onlar mı söyledi dedim. Yok onlar söylememiş ama annem onların dilinden anlarmış. Bence annem kızıyor aslında. Tavukların umurunda bile değil. 

Annem tavuklarla uğraşadursun ben kitabımı okumaya devam ettim. Tüm gün yataktan çıkmadığım için sırtım fena halde ağrıdı tabi ama bunu ancak kitap bitince fark ettim. Biraz anneme takılayım dedim. Ayaklarını uzatmış oturuyordu. Haberleri izlemeye başladık. Kokoş bir kadın yüzüne hüzünlü bir ifade vermeye çalışarak, depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılan bir binanın yıkıldığını söyledi. Annemin yorumu evlere şenlikti tabi. Neresini güçlendiriyorlarmış eski binanın, nene gelin olur muymuş? Ney ney ney dedim gülmeye başlayarak. Öyle dermiş anneannem eski birşeyin yeni hale getirilmesine; "Nenem gelin olur mu?" Yahu anne dedim bu laflar kaybolmasın. Sen bana söyle ben de yazayım. Belki birilerinin aklında kalır. Yazık güzel laflar.

O söyledi ben de yazdım. 

Fotoğraf şuradan