09 Nisan 2019

merhaba güzel gün ışığı



Bir şeyin, herhangi bir şeyin, üzerine gün ışığı düştüğü vakit seni anımsıyorum. İçime ılık bir bahar günü doluyor böyle zamanlarda, dünya aydınlanıyor, ölgün topraktan yemyeşil otlar fışkırıyor, pembe pembe çiçeklerle doluyor ağaçlar... Neden?

İnsan, sevgili dostum, kalbinin ortasında her daim böyle bir gün ışığı olsun istiyor. Acıyla kasılmışken yüzü onu hatırlamak ve yeniden hayata ait olmak istiyor. Umutlarını yitirmiş öylece kalakaldığı hayatın ortasında tutunduğu bir şey olsun istiyor... Ve bu yüzden, pek kıymetli dostum, saflığı yitirmemiş o ışığı tıpkı kırılgan, narin bir şeymiş gibi, her gözden uzak tutmak, kalbin ortasına ama en derinine saklamak istiyor. 

Sevmek her yiğidin harcı değil kıymetlim. Zor bir uğraş. Bir kere delice bir inadın olması gerekiyor. Dünyanın tüm bu pisliğine, çamuruna rağmen sevmek vallahi herkesin harcı değil. Hiç baktın mı insanların yüzlerine. Bak lütfen. Işığını yitirip kararmış pek çok insan göreceksin. Sesindeki yumuşaklığı kaybetmiş, dilleri zehir zemberek adamlar göreceksin. Öfkeden beslenen ve o yakıcı öfke olmadan öleceklerini sanan pek çok zavallı görüp şaşıracaksın. Oysa böyle mi bizim hamurumuz? Değil. Bizi insan yapan o kocaman cüsselerimiz mi? Kesinlikle değil. O minicik ışık bizi biz yapan. Ha öyle minicik deyip de geçme ha, şefkat var onun içinde, sevgi var, merhamet var, iyilik ve güzellik var, var oğlu var anlayacağın. 

Şöyle bir bakınca, yüksek bir binanın üzerine çıkıp "neyi paylaşamıyorsunuz ulan?" diye bağırmak istiyor musun sen de? Sahi neyi paylaşamıyorlar. Koca dünyayı kim kimin canına okuyacak yarışmasına çevirmenin ne manası var? "Ceplerinizi doldurdunuz pek güzel, kocaman evlerde birbirinize seslenseniz duyamayacağınız kadar kocaman evlerde yaşadınız ne ala, en güzel yemeği yediniz afiyet olsun, dünyanın görülmedik köşesini bırakmadınız gözünüz bayram etsin de bütün bunları kimlerin üzerine basıp, kimleri mahvederek yaptınız siz bana ondan haberin verin." diyesin gelmiyor mu senin de? Öleceksin bir gün güzel kardeşim. Kalbinde kapkara bir lekeyle ölüp gideceksin. Güzel ol be kardeşim, güzel yaşa, namuslu yaşa, onurlu yaşa, kırıp incitme parçalama insanların yaşamlarını o kara hırsın uğruna.

Bana diyorlar ki neden sevmiyorsun insanları? Yoo ben insan seviyorum. Benim sevmediklerim başka, benim sevmediklerim insanlıktan çıkanlar. Ve sayıları oldukça fazla olduğu için insan sevmiyor gibi görünüyorum, farkındayım. Ama bunu demeden önce "insan" nedir, onu tanımlayın kendi içinizde. Düşün bakalım insan nedir? Ve bak etrafına gördüklerinden kaçı gerçekten insan?

foto: pixabay

08 Mart 2019

bisküvi

Bir reklam var sinir oluyorum görünce. Kızın biri bir bisküvi yiyor o sırada bir arkadaşı yaklaşıyor ve neredeyse yalvarırcasına ona da bir tane vermesini rica ediyor ama kızımız kırk dereden su getiriyor, allem ediyor kallem ediyor ve bir tane bile koklatmıyor karşısındakine. Ne bu şimdi? Bisküviler bizi insanlıktan çıkaracak kadar güzel mesajı mı almalıyız bu reklamdan?

Bana ne kadar tepkiselsin, neden takılıyorsun diyorlar. Takılırım kardeşim. Reklamları kim izliyor en çok? Çocuklar. Siz en çok neden şikayet ediyorsunuz? Çocukların benmerkezci olduğundan, bencilliğinden. Doğru mu? Doğru. Benim çocuğum yok ben bu reklama takılıp gıcık oluyorsam ve siz olmuyorsanız sorun bende değil sizdedir. Bir çocuğun büyürken minicik birşeyden etkilenebilme kapasitesinin farkında değilseniz benim yapabileceğim birşey yok zaten. 

Biz çocukken tüm ailede çocuklara şu öğretilirdi; elinde iki elma varsa en büyük ve en parlak olanını karşındakine ver. Çünkü bu önce ben değil önce sen demeyi gerektiren bir davranıştı. Bırak elindekini paylaşma demeyi elindekinin en iyisini ona ver diyorlardı kısaca. Çocuksun sonuçta, içinden o koca kırmızı elmaya bir ısırık atmak geçiyordu geçmez mi ama yapmıyor, yapamıyordun işte. Çünkü biliyordun ki o elmadan alacağın ısırıktan çok daha güzeldi karşındakinin mutlu yüzü. 

Ama devir değişti elbet. Büyük elmayı karşındakine verirsen sana ya salak der ya da elmanın zehirli olup olmadığı konusunda içinde bir kuşku uyanır öyle mi? Çakallığın zekayla ilişkilendirildiği, iyi olmanın ise budalalıkla eşdeğer görüldüğü bir zamanda şu söylediklerimin ne anlamı var değil mi?

Aslına bakarsan artık böyle toplumsal meselelere takılmayayım, kitabımı okuyayım, resmimi yapayım arada ağaç, kuş, bulut izlerim, insanlar üzerine de kafa patlatmam diyordum demesine de içimde bu konulara takılıp kalan ve inanlır gibi değil ama hala insanlığın dünyanın iyiye gideceğine inanan tuhaf bir parça var. Söküp atılmıyor ki kahrolası, neylersin?

Fotoğraf: Pexels

01 Mart 2019

tomurcuk

Bunu hep yaptım ve sanırım yapmaya da devam edeceğim. Baharın ilk gününü bir başlangıç günü olarak belirlemekten söz ediyorum. Yeni bir yıla başlarken alınan kararlardan vazgeçen ben bundan bir türlü vazgeçemiyorum. Çünkü öyle hissediyorum ki nasıl ağaçlar tomurcuğa duruyorsa içimizde de hayat öyle minik minik tomurcuklanıyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü "ben artık değişmem" "böyle gelmiş böyle gider" "benden artık ne köy olur ne kasaba" "yaşım kaç oldu artık ne değişebilir ki?" gibi umut kırıcı cümlelerin üzerine kalınca bir çizgi çekiyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü bu gerçekten heyecan verici. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü her yıl yeniden başlamak, düşmüş hissediyorsak ayağa kalkmak için kendimize yarattığımız bir fırsat bu. 

Kış haliyle depresif bir mevsim. Yapraksız ağaçlar, kirli gri bir hava, kapalı kapılar ve pencereler. Deli gibi akıp insanı serseme çeviren bir hayat da cabası. İnsan nedense bu mevsimde olumsuzluğa pek bir meyilli. Ama bahar öyle mi ya? Dün mesela pembe pembe çiçeğe durmuş bir ağaç gördüm. "Oh" dedim "sonunda." Doğanın bir parçasıyız ne de olsa o çiçeğe durmuşsa benim ruhumda durur. 

Önce güzel bir temizlikle başlarım ben bahara mesela. Öyle kapı baca silmekten söz etmiyorum. Elbete o da var ama asıl söz ettiğim gereksiz olan şeylerden kurtulmak. Hani bize ağırlık veren hayatı daha sıkıcı hale getiren eşya, düşünce, insan artık ne varsa. Çünkü nasıl kışlık kazakları, paltoları bir kenara atıyor ve daha hafif giysiler giyiyorsak aynını ruhumuza da yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonra yeni planlar yapıyorum. Listeler hazırlıyorum ilk okunacak kitaplar, öncelikle izlenecek filmler falan filan gibi. Bunları yapmak bile iyi geliyor. Kim sevmez içinde tomurcuklanan hayatı seyretmeyi ya da kim heyecan duymaz bundan.

Bu bahar her bahar olduğu gibi bana iyi gelsin istiyorum. Ama hepimize iyi gelmesini daha da çok diliyorum.  Şu koca dünyanın minik bir parçası olan ben'in hepimiz iyi olmadan zinhar iyi olamayacağını biliyorum.

01 Şubat 2019

maya

Sabahları, daha hava karanlıkken uyanmak, ruh halimi hiç de iyi etkilemiyor. Söylenerek kalkıyor ve uzun bir süre kendime gelemiyorum. Ama o boş sokağa çıkıp, aydınlanmaya yüz tutmuş, kurşuni bulutlarla kaplı gökyüzü ile yüz yüze gelince içimde birşey değişiyor sanki. Dolmuş beklerken derin derin nefes alıyorum. Her sabah önümden  iri vücudunu o bisiklet üzerinde nasıl dengede tuttuğuna şaştığım adam geçiyor, sonra hafif adımlarla koşan lacivert eşofmanlı başka bir adam, ekmek almış dönerken avucunun içine sakladığı sigarayı sanki çok gizli bir iş yapıyormuş gibi içen bir deri bir kemik kadın, mahallenin çok ama çok yaşlı, bol tüylü, canından bezmiş köpeği... Aralarından birini görmesem endişeye kapılıyorum başlarına birşey mi geldi diye. Bu çok tuhaf birşey. 

Her sabah dolmuşta aynı kadınlarla karşılaşıyorum. Birbirimize 'günaydın' diyor bazen kısa sohbetler ediyoruz. Birinin adını biliyorum ama diğerininki konusunda bir fikrim yok. Onlar da muhtemelen benim adımı bilmiyorlar. Uyuyakaldığım ve dolmuşu kaçırdığım günün ertesi günü yine onlarla dolmuşta karşılaşıyoruz. Bana dün nerede olduğumu ve beni merak ettiklerini söylüyorlar. Nedense şaşırıyorum. Kendi rutinimin parçası olan biri ortada görünmediğinde endişelenen bir tek ben değilmişim demek diye düşünüyorum. Kadınlardan biri "hergün görüyoruz ya birbirimizi, o yüzden insan merak ediyor" diyor. Başımı sallıyorum. 

Sürekli bencillikten, herkesin kendi bacağından asılmasından, kimsenin birbirini umursamamasından söz edilen bir toplumda kıyıda köşede kalmış bir "başkasını gözetme" duygusu hala mevcut demek. Bu, insanlığın kötü gidişine bakıp bakıp hayıflanan benim gibi insanlar için güzel ve umutlu birşey. 

Bütün bunları düşünürken, aklımı bu kötü gidişe odakladığım için mi sürekli kötü şeyleri gördüğümü yoksa aslında güzel olan şeyler az olduğu için mi böyle olduğunu tartıyorum. Bütün kalbimle birincisi olduğunu umut ediyorum.  Ve dolmuşta o sıska bacaklı, çok ama çok yaşlı adam ayakta dururken hemen önünde oturan ergen kıza bağırmamak için kendimi zor tutmamı, elindeki peçeteyi yemyeşil çimlerin üzerine kayıtsızca atan kadının saçını başını yolmamak için sıktığım dişlerimi, koridorda duran kadınları omuzlarından iterek geçen ve onları korkutan adamın sakalına yapışma isteğimi hatırlamak yerine yorgunluktan ıslak banka oturmak zorunda kalan yaşlı kadının koluna girerek bina içinde sıcak bir yere götüren o güzel kalpli adamı, şuursuzun birinin yere attığı ekmek parçalarını toplayıp kimse basmasın, kuşlar yesin diye duvarın üzerine özenle dizen o kadını, yolda bulduğu paranın sahibini arayan o insanları, yağmurlu havada dükkanının önünde titreyererek gelen o köpeği battaniyeye saran esnafı hatırlamak istiyorum. 

Ben yeniden insanoğluna dair umudum olsun istiyorum. Tıpkı kötülük gibi iyiliğin de bulaşıcı olduğuna, gözümüzü kulağımızı bütün bu güzel kalplere açık tutmamız gerektiğine, şahit olduklarımızı herkese anlatmamız gerektiğine inanıyorum. Belki böylece mayamızda, hamurumuzda olan o tertemiz özü yeniden yakalayabiliriz.

Fotoğraf: günhaber


08 Ocak 2019

insanlar hep insanlar...

Kurşuni bulutlarla kaplanmış bir gökyüzü altında dolmuş bekliyorum.Sabahın bu karanlık saatinde kırmızı şemsiyem olmasa; siyah montum, siyah pantolonum, siyah botlarım ve siyah saçlarımla,  etraftaki karanlığın içinde tamamen görünmez olacağım. Yağmur usul usul yağıyor. Pencereleri buharlanmış dolmuş  nihayet geliyor. İçerisi nem, parfüm ve sigara kokuyor. Kimse konuşmuyor, tek duyulan ses radyodan yükselen Müslüm Gürses'in sesi. Onu sesi herkesin yüzüne acıklı bir hava veriyor. Tıpkı kurbanlık koyunlara benziyoruz. Sabah sıcak yataklarından uyandırılmış ve zorla işe götürülüyoruz, daha ne olsun. 

Dolmuştan iniyor ve diğer dolmuşa binmek üzere durağa doğru yürüyorum. Dolmuş gelmiş bile koşturuyorum. Binip paramı uzatıyorum. Şoförün arkasında tek başına oturan kadın yanındaki boş yere eliyle pıt pıt vurarak oturmamı işaret ediyor. Gülümseyip oturuyorum. Sonra gözlüklerinin ardından o sevimli kocaman gözlerini açarak "Tanımadın mı?" diye soruyor. Başımı hayır anlamında sallıyorum. Yüzünü daha önce hiç görmedim, eminim. İsimleri unutan hafızam şaşırtıcı bir biçimde yüzleri asla unutmaz çünkü. "Ben seni daha dolmuşa gelirken tanıdım" diyor geldiğim yönü işaret ederek. O kadar emin ki beni tanıdığına hafızam bana oyun mu oynuyor diye kendimden şüphe ediyorum. "Sen .... okulunda çalışmıyor musun?" diyor sonra. Evet beni biriyle karıştırıyor. Biliyordum. "Hayır" diyorum "karıştırdınız sanırım" Yüzüne yıllardır kendi adını yanlış biliyormuş gibi bir şaşkınlık dalga dalga yayılıyor. "Nasıl olur" diyor "sesin bile aynı" Ben ise varlığından henüz haberdar olduğum ikizimi fena halde merak ediyorum. "İnsan insana benzer" gibi birşeyler diyorum, O ise "ama nasıl olur?" diye şaşkınlıkla kendi kendine mırıldanıyor.

Paşa paşa işime gidiyor paşa paşa çalışıyor ve delicesine bir özlemle saatin 5 olmasını bekliyorum. Saat 5 olunca nemrut nemrut oturan ben bir kelebeğe dönüşüyor ve sevinçten nereye konayım bilemiyorum. Dışarda çılgın bir yağmur var. Beni iliklerime kadar ıslatmakla tehdit eden bir yağmur. Şemsiyemi açıp taksi durağına kadar koştura koştura gidiyorum. Kendimi taksinin içine atınca şoför yıllar önce ölmüş annesini görmüş gibi bakakalıyor suratıma. Acaba bu taksi değil miydi başka birinin arabasına mı atladım diye şüpheye kapılıyorum. Bu insanların yüzündeki şaşkınlık neden beni sürekli kendimden süpheye düşürüyor acaba? Adam kendine geliyor "hoşgeldiniz" diyor ve nereye gideceğimizi soruyor. Tanrı'ya şükür meşhur dalgınlığımın kurbanı olmamışım. Adresi söylüyorum. Adam benden yolu tarif etmemi istiyor çünkü bugün işteki ilk günüymüş. Şimdi anlaşıldı şaşkınlığının sebebi. Zavallıcık ne bilsin taksilere paldır küldür binen müşterilere alışık değil ki. Ona kazasız belasız bir iş hayatı diliyorum. Teşekkür ediyor ve birden acaip bir sohbetin içine giriyoruz. Sohbet etmeden araba süremeyen taksi şoförlerinden olacak belli. Oysa ben kafamdaki bir meseleyi yol boyunca çözmeyi planlıyordum.  Çünkü en iyi yolculuk ederken düşünebiliyorum. Ama sohbeti güzel kendisi de saf bir sevimliliğe sahip. "Aman" diyorum "ne diye inciteyim adamı belki gün boyu arabanın içinde oturdu patladı sıkıntıdan. Hem ilk günüymüş, nemrut yolcu olup da onu işinden nefret ettirmeyeyim." Yolları pek bilmediğini söyleyen adama nerede ne var yol boyu rehberlik ediyorum. Tamam diyor hepsini kafasına yazmış. Öyle söylüyor. Havadan sudan oradan buradan konuşa konuşa yolu bitiriyoruz. Birbirimize iyi akşamlar diliyoruz. Arabadan inerken bana sevinçle gülümsüyor. İlk yolcuydum belki. Bilemiyorum.

Ben insanlardan sürekli kaçmaya çalışırken neden yabancıların benimle konuşmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Sürekli gülümseyen biri olsam haklılar. Ama genelde etrafı görmeden kafasının içine bakan biriyim ya da telefona eğilmiş çatık kaşlarla birşeyler okuyan biri. Buna rağmen neden onca insan arasında bana adres ya da saat soruyorlar, kaldırımda yürürken bile yanıma gelip konuşmaya, daha da ötesi dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Çok ilginç bir örnek anlatayım; geçen gün işten çıkmış yürürken bir kadının yanından geçiyordum. O benden daha yavaş yürüdüğü için onu geçmek üzereydim ki dönüp bana "araban yok mu senin" dedi. Şaşkınlıkla "yoo" dedim. Onun da yokmuş. Çok uzun yol yürümüş, çünkü duraklar arası mesafe uzakmış. Şimdi neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerde çalışıyormuş, orada çok yorulmuş zaten bir de bu yol çok fazlaymış. Ne diyeceğimi bilemediğimden "durak biraz ileride" dedim "az kaldı." Sonra hızlandım duraktaki dolmuşa yetiştim. Arkama baktım ama gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini anlayamadım.  

O söz doğru galiba; neden kaçarsak o daha çok üzerimize geliyor. Ben insanlardan sıtkı sıyrılmış biri olarak yalnız ve sessiz kendi kendime kalmaya çalıştıkça bütün bu insanlar nereden nasıl gelip beni buluyorlar bilemiyorum. Ama bu insanları seviyorum galiba. Benim kaçtıklarım onlar değil. Belki de bu insanlar dünya üzerinde sadece hoşlanmadığım o insan türünün var olmadığının kanıtı olarak bir yerlerden çıkıp geliyorlardır. Bu bir nimet. Zira içimde bu hisle yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum. Onları kızmadan, öfkelenmeden, oldukları gibi ayırdetmeden sevmek istiyorum. Ben galiba aslında insanın temelde iyi olduğuna inandığım zamanları özlüyorum. Bu inancımı sarsan tüm olayları ve insanları, haberlerde gördüklerimi unutmak istiyorum. Öyle...

Resim: Paul David

02 Ocak 2019

bulutlar, ağaçlar ve gören gözlere dair...

Eskiden yeni yıl kararları alırdım. Bilindik şeyler, yok sigarayı azaltayım, hergün yürüyüş yapayım falan filan gibi alındığında mutlu eden ama iş uygulamaya gelince hiç de öyle olmadığı görülen kararlardan söz ediyorum. Bir süredir karar marar almayacağım diye bir kararım var. (Yine de karar almışım ya pes) Çünkü şunu farkettim benim beynim "yapılacakları bir kenara yaz, sonra disiplinli bir şekilde uygula ve sonuç al" şeklinde çalışmıyor. O kararlar, her daim hatta uyurken bile, arka planda benden habersiz çalışıyor, kendi kendini dokuyor ilmek ilmek ve hayata geçiyor. Disipline zorlamaya karşı duran benim gibi insanların çoğununki de böyle çalışıyordur sanıyorum.

Her neyse beynimin arka planında neler döndüğünü bir yana bırakalım da bu yıl neler yaptığıma bakalım. Bu yıl hiç planlamadan resim yapmaya başladım. Sulu boya. (Belki birgün buraya da birkaç resim koyarım. Ama şimdi değil çünkü henüz istediğim düzeye gelemedim.) Planlamadan diyorum ama aslında aklımın bir köşesinde birşeyler üretme fikri her daim vardı. Birgün bir arkadaşım, ona kendimi pek iyi hissetmediğimi söylediğimde şöyle dedi, "Eskiden birşeyler çiziyordun. Neden bıraktın ki? Belki yeniden başlasan sana iyi gelir." Ertesi gün gittim suluboya, kağıt, fırça falan aldım. Suluboya hakkında en ufak bir fikrim olmadan ve neden suluboya yapmak istediğimi bilmeden. Bugün hala düşünüyorum neden bu boyayı tercih ettiğimi. Resim öğretmeni bir arkadaşım "neden sulu boya ile başladın, o en zorudur" deyince "zoru sevdiğimden mi?" diye düşündüm ama hiç değil zira zor şeyler beni usandırır. Ama bundan usanmadım. Bu da beni hayrete düşüren bir başka nokta aslında. Annemin deyimi ile tam bir maymun iştahlı olan ben kendimdeki bu istikrara şaşırmaktan alamıyorum kendimi. 

Resmin bana kattığı en güzel şey yarı kör olan gözlerimi açmış olması diye düşünüyorum. Nasıl olduğunu anlatayım; gökyüzünü boyamaya çalışıyordum. Pembe bulutlu, insana huzur veren bir gökyüzü istiyordum. Ve o an şunu fark ettim, bulutlara bakmışım ama aslında onları görmemişim. Gece nasıl görünürler, günün hangi saatinde güneş neredeyken nasıl bir renk alırlar, gölgeleri ne zaman toprağın üzerine düşer hiç ama hiç dikkat etmemişim. Bir de ağaçlar var elbette. Renkleri nasıl değişiyor, her mevsim yeşil kalanlar, kışın yaprak dökenler hangileri, hangi ağacın gövdesi hangi renk, boyları ne uzunlukta, dalların kalınlıkları nasıl hepsinden bihabermişim. İnsan hep tepesinde duran gökyüzüne, hergün önünden geçtiği ağaçlara, yaprakların dokusuna, güneş ışıklarının bulutların ardından süzülüşüne, dolunaya, çiçeklerin rengine sadece bakıyor galiba çoğu zaman. Görmeden sadece bakıyor,  "zaten orada duruyorlar" mantığıyla hiç dikkat etmiyor. Ne yazık. Ne büyük kayıp. 

Resimlerim nasıl bilmiyorum ama dünyayı böyle bir gözle görmek bana iyi geldi. Uzun uzun gökyüzüne bakmak, zarifçe dans eder gibi kayan bulutlardan gözlerini alamamak, yapraklarını gün be gün döken dallara dikkat kesilmek, hergün önünden geçtiğin ağacı selamlamak ve bazen ululuğu karşısında kendini minicik hissettiğin çınar karşısında saygıyla eğilmek bana gerçekten iyi geldi. 

Sanat bu yüzden belki de ruhumuza ışık saçıyor. Güzelliğiyle büyülendiğin bir tablo, birden bir yerlerden çıkıveren ve içini ısıtan bir şarkı, akla ziyan ayrıntılarla donatılmış bir heykel, bir mimari şaheseri,  her gözünü açıp kapadığında gözlerinin önünde beliren sahneleriyle izledikten sonra aklını alamadığın bir film, kahramanlarını arkadaşların sandığın bir roman ve daha pek çok şey. Bu yüzden hangi dalı olursa olsun insan sanatın bir dalı ile ilgilenmeli bence. Daha güzel yaşamak için, kör, sağır, dilsiz yaşamamak için, içinin ısınması, ruhunun parıldaması için mutlaka ilgilenmeli. Eğer içimizde Tanrı'dan bir ışık varsa onu parlatan tek şey bu çünkü.

Resim: Jean Alphonse Roehn