30 Aralık 2009

EĞER DOKUZ YAŞINDAYSANIZ...


Eğer 9 yaşındaysanız ve okul sonrasında bakıcınız hasta olduğu için gelememiş, siz de annenizin ofisinde bir saat geçirmek zorunda kalmışsanız yetişkinlerin ne kadar garip insanlar olduğunu anlamanız çok da uzun sürmez.

Bilgisayar başında sebebi belirsiz bir telaşla çalışan insanlar görürsünüz mesela. Sürekli şöyle söylenirler: "yılın bitmesine çok az kaldı, bitmeyecek bitmeyecek." Bitirmeleri gereken nedir anlayamasanız da onların kocaman adamlar ve kadınlar olmalarına rağmen yeni yıl dediğimiz şeyin, devam eden günlerin bir parçası olduğunu bilmemelerine şaşırıp kalırsınız. Sonra siz takır tukur sesler çıkaran yazıcı denen o şeyden  beyaz bir kağıt alıp resminizi yapmaya başladığınız sırada içeriye saçları darmadağın, bıyıklı bir adam girer ve bağırmaya başlar. Ne dediğini pek anlamazsınız. Odadaki o ablaya ve abiye emirler yağdırır ve sizin onlarla oyun oynayabilme ihtimalinizi yok eder. O adamdan nefret edersiniz. Abla ve abinin de o adamdan nefret ediyor olduğunu düşünürsünüz. Ki haklısınızdır büyük ihtimalle. Kim emir almaktan hoşlanır ki?

Resim yapmaya devam edersiniz. Bir ağaç bir kaç kuştan oluşan resminizi o ablanın masasına bırakırsınız. Abla size sarılır ve öpücüklere boğar. Sonra o bıyıklı adam gelir yeniden. Ablaya kızar. "Oyalanma" falan gibi şeyler söyler. Adama kötü kötü bakarsınız. Ama onun ancak bacak boyunda olduğunuz için sizi görmez bile. Bacağınızı bir tekme atmak üzere kaldırdığınızda annenizin öfkeli sesi odada yankılanır. Bacağınız aldığınız yere geri koyarsınız. Ve kendi kendinize asla çalışmayacağınıza dair yemin edersiniz. Size ne olacağınızı sorduklarında gelin olacağınızı söylersiniz. Böylece bu bıyıklı adam gibilerin size bağırmasını engelleyeceğinizi düşünürsünüz. Bunu size neden gelin olacaksın diyenlere de söyler nedenini anlayamadığınız bir şekilde kahkahalara boğulmalarını izlersiniz. Büyükler gerçekten gariptirler. Mantıklı olan her düşünceye gülerler. Bir söz daha verirsiniz. Asla böyle biri olmayacaksınızdır.

Sonra annenizden izin alır ve diğer odalara gidersiniz. Orada bilgisayar ekranına bakarak konuşan bir adam vardır. Koşarak annenizin yanına gelir ve o adamın deli olup olmadığını sorarsınız. Anneniz sizi "kızım ayıp" diyerek paylar ve siz o adamı izlemek üzere tekrar o odaya gidersiniz. Adam gerçekten delidir. Ekrana bakıp "alçak namussuzlar" gibi sözler söylemekte ve bir yandan da öfkeli öfkeli yumruğunu masaya vurmaktadır. Anneniz bilmediğine göre en iyisi onun deli olup olmadığını kendisine sormaktır diye düşünür ve sorarsınız. O öfkeli adam birden kahkahalara boğulur ve şöyle der: "bu ülkede deli olmamak mümkün mü yavrucuğum?" Adamın gerçekten deli olduğuna karar verirsiniz ve bir yandan da delileri işe alıp almadıklarını annenize sormayı planlarsınız. Ama anneniz size muhtemelen kızacaktır. Onun için o ablaya sormaya karar verirsiniz. Abla sizi yine sarılıp öper ve şöyle der: "aklı olan zaten burada çalışmaz küçüğüm"

Evet yetişkinler gerçekten garip insanlardır. Ne oyun oynar ne de komik şeylere gülerler. Onların tek yaptığı bizim için mantıklı olan şeylerle dalga geçmek ve çalışmak, çalışmaktır. Sanırım ben onlar gibi olmayacağım. Değişir miyim acaba?

Fotoğraf: kipmcgrath

27 Aralık 2009

BU YIL...


Az sonra burada saçmalayacak olduklarımı okuma lütfu gösteren sevgili er ya da hatun kişi, bir noktaya dikkatini cezbetmek isterim: bu yazı bir yıl sonu hesaplaşması içerir ki tam olarak bu noktada kaçıp gidecek olmanı anlar hatta ardından el sallarım.

Evet. Ben yeni yıla inanmam. Yani 1 ocak sabahı uyanıp da herşeyin pat diye değişeceğini uman biri değilim. Hem zaten Noel Baba da yok. Neden herşey değişsin ki? Ama umut işte. Buna inananlara da hiç ama hiç kızmıyorum. Hatta bu aptal ve saçma dünyada yılın son günü için tutunacak dalları olan bu masal insanlarını fena halde kıskanıyorum.

Evet yeni yıla inanmıyorum ama dün akşam bu inanmaz halimle pek çok şey yaptım. Pek çok şeyi attım pek çok şeye çeki düzen verdim. Meğer bir çöp odada yaşıyormuşum. Tamam abartma pis bir oda değil demek istediğim. Anı niyetine her şeyi biriktirip durmaktan söz ediyorum. İşin garibi artık hayatımda olmayan, dahası yüzlerini bile görmek istemediğim insanlara dair şeyleri bile saklamışım. Tam bir aptallık. Onları hayatından çıkarmışken onlara dair şeyleri neden saklar ki insan?

Anımsamak için şeylere ihtiyacım yok. O nedenle daha sade daha bugüne yönelik bir şeyleri muhafaza etme kararındayım. Odayı elden geçirirken aynı şeyin beynimiz için mümkün olabilmesinin nasıl da mucizevi bir şey olacağının hayalini kurdum. Bunun mümkün olması halinde yeni yıl bize yeniliklerle gelebilirdi. Çünkü ben inanıyorum ki, her yıl birbirinin benzeri şeklinde devam ediyor çünkü biz yeni olan her yıla geçmiş yılın çöpünü taşıyoruz. Tüm hareketlerimizi geçmişten üzerimizde kalmış o artıklar belirliyor. Ve biz bunun adına kişilik diyoruz. Ne tuhaf değil mi? İyi yanlar yok mu? Elbette var. Ama yine de yeni yıl asla yeni bir yıl olamıyor bu yüzden.

Son günlerde düşüncelerimin akışını bir dedektif gibi takip ediyorum. Ne üzerine yoğunlaştığımı, bunları neden düşündüğümü, bunların beni nasıl belirlediğini falan filan. Hayır hayır bu saçma bir iş değil inan bana. Bir kaç gün kendi düşüncelerini dışardan bir göz gibi takip etmeyi başarabilirsen göreceksin bizi nelerin esir aldığını. Nelere saplanıp yaratıcılığımızı nasıl öldürdüğümüzü, içimize kendi ellerimizle nasıl derin kuyular kazdığımızı, gelir geçer pek çok noktanın bizi dünyanın kıyısındaymışız gibi hissettirdiğini göreceksin. Ama bunun için kendine karşı hayli acımasız olman gerekir. Bunu yapabilir misin?

Ben bu yılın diğerlerinden farklı olmasını ısrarla istiyorum. Ve bunu da dileyerek ya da başka bir şekilde gerçekleştiremeyeceğimi biliyorum. İşte bu sebeple aklımın içini temizlemek zorunda hissediyorum kendimi. Bazı düğümleri çözmek, üzeri açık kalmış kuyuları sonsuza dek kapamak, düşüncelerimde gereksiz rolleri kapmış insanların işine son vermek ve zihni parıldayan bir şey haline dönüştürmek istiyorum. Ve ne kadar kararlı olursam o kadar hareket halinde olacağımı da biliyorum.

Bunları sana neden anlatıyorum? Söz vermek için. Kendi kendime verdiğim sözleri tutamayan bir aptal olan ben başkalarına verdiğim sözleri iki elim kanda olsa da tuttuğum için.

Fotoğraf: lightlocations.com

24 Aralık 2009

DESTE


Bir desteyi görünmez bir el karıştırır ve sol eliyle beş, yedi ya da duruma göre daha az veya daha fazla kart çeker.  Bu kartlar tek başlarına farklı anlamlara sahipken bir arada durduklarında bütünün karmaşık yapısına sahip olurlar. İşte ofis çalışanlarının durumu da budur. Sen istersen en iyimser en güneşli kart ol eğer o deste içinde bir şeytan ya da ölüm kartı varsa, bütün sürekli çalkalanır durur ve güneşi de yıldızları da kral ve kraliçeleri de o uğursuz aurası içinde yok eder.

Biz de bu ofiste bir deste kart gibiyiz. O kartlardan biri Alaadinin sihirli lambası gibi sürekli parlatıp cilaladığı gurur küresiyle dolaşıyor. Ne zaman biri öfkeyle tükürükler saçarak konuşsa ve tükürükler onun o gurur küresine sıçrasa içinde bir yerlerde volkanlar patlıyor. O lavlar ise her yanı yakıyor. Bir başkası ise bir yanı karanlıkta olan ay gibi. Karanlık yanında çakallar büyütüyor. Ne zaman güneş daha parlasa ve o güneş tüm desteyi ışıklara boğsa onun o karanlık çakalları delice huysuzlanıyor, kendi topraklarından kopup güneşli yüzlere saldırıya geçiyor. O çakallar saldırya geçmeden önce bir tek gerçeği unutuyorlar; Destedeki tüm kartların içinde her daim bağlı duran uysal mı uysal bir köpek var. Ve o köpekler ancak o çakallar saldırıya geçtiğinde iplerinden çözülüyor. Birlik oluyor ve çakalları geldiği o karanlığa geri yolluyor. Çakallar ise yaralarını sarana dek karanlıkta kalıyor. Ne zaman unutsalar o uysal köpekleri ve yine ne zaman unutsalar aldıkları yaraları yeniden karanlıktan gün ışığına çıkıyorlar. 

Ve bütün bunlar arasında bazılarımız mekik dokuyor. Çakallarla köpekleri barıştırmak, çakalları sakinleştirmek, tüm bu savaştan kalan acıyı silip süpürmek ve güneşin önünde duran tüm bulutları dağıtmak gibi arabulucu roller üstleniyor. Ve o arabulucu rolü ne zaman, nasıl ve ne şekilde kendi üzerine yapıştırdığını, neden bu savaş haline dayanamadığını, kendisini ilgilendirmeyen konularda bile neden müdahale etme gereği duyduğunu bilemiyor. Ve bazılarımız kendi içindeki barışı sağlamak için bunca çaba sarfederken, o iç barışın dışardaki dünyaya bunca bağlı oluşuna hayıflanıyor. Kendi içindekiler için bile dünyaya böylesine bağımlı olma fikrinden ölesiye nefret ediyor. Ve iki insan arasında bile barışı sağlamanın bunca zor ve yorucu oluşundan hareketle, dünya barışı için hala umut olup olmadığını soruyor kendine. "Belki" diyor "belki birileri de bu koca savaşın neden olduklarına dayanamaz da çakallara kendi karanlıkları içinde durmaları gerektiğini anlatmayı becerebilir. Ve yine o cesur yürekli arabulucu, kudurmuş çakallara, kendine saldırılmadığı vakit hep uysal duran o köpeklerle aynı dünyaya ait olduklarını, aynı toprak üzerinde herkese yeterli yer bulunduğunu, şu koca gökyüzünün her birimizi sarmaladığını söyleyebilir."

FOTOĞRAF: LİFE

22 Aralık 2009

ARALIK GÜNEŞİNDE BİR ÖĞLE SONU...


Öğleden sonra güneş çıktı. H. ile birlikte pencereden süzülen o uzak ışıkların cazibesine daha fazla dayanamayıp beş dakikalığına bahçeye çıktık. Bahçenin en güneşli bölümüne toplanmış insanların arasında bir yer açtık kendimize ve sigaralarımızı yaktık. H. yan tarafta oturan banktaki kıza uzun uzun baktıktan sonra "senin de eskiden kulağında üç küpe vardı, değil mi? Yanlış mı hatırlıyorum?" diye sordu. Doğru hatırlıyordu hatırlamasına ya yüzümdeki engelleyemediğim hüzünlü gülümsemeye anlam veremedi. "Evet" dedim "çıkardım. Anımsamak istemediğim bir şeyleri anımsatıyordu." Sormadı. Çünkü H. insanları incitmekten, onlara anımsamak istemediği şeyleri anımsatmaktan hiç hoşlanmaz.

Sustuk bir süre. Tüm anımsadıklarımın yükünden kurtulmak için konuşmaya başladım. "İnsanların" dedim "kişisel tarihlerinde "dünyanınbaşımayıkıldığıgün" diye günler vardır ya, işte öyle bir günden sonra, kendimce o tarihle ilişkilendirerek çıkardım o küpeleri." Bu kez hüzünlü gülümseme benim dudağımdan onunkine sıçradı. Başını salladı: "İşte bu yüzden Aralık ayından nefret ederim ben." dedi. "Benimkisi Ağustos'tu" dedim. "9 Ağustos" Bir şey söylemedi.

"Kimimiz" dedim "aşk yüzünden, kimimiz ölüm yüzünden, kimimiz de daha binlerce başka sebep yüzünden böyle kırmızı rakamlar yazıyoruz takvimlerimize." Başını çevirdi, banktaki kıza baktı yine uzun uzun. Ellerini kollarını sallayarak konuşan, neşeli ve pembe yanaklı bir kızdı. Muhtemelen aşıktı ve iyi ki öyleydi. İnsan eski zamanlara dönünce ve inançlarını birazcık yitirdiğini fark edince, böyle insanların var olduğunu bilmek iyi geliyor. H. de böyle düşünmüş olmalı ki: "ne güzel değil mi?" dedi. Gerçekten ne güzeldi. "Aşk insana pembe yanaklar veriyor" dedim. Güldük.

Planladığımızdan uzun kaldık bahçede. İnsan geçmişe bir anlık da olsa kendini kaptırdığında saplanıp kalıyor olduğu yere. Geçmiş gözlerinin önünden akarken saat kavramı yitip gidiyor.Sustuk ve uzun uzun kıza baktık. H. yitirdiği bir şeyi, ben yitirdiğim başka bir şeyi o kızın yüzünde yeniden buluruz diye uzun uzun baktık. H. ne buldu bilinmez ama ben bir zamanlar şüphelenmenin ne demek olduğunu bilmediğim zamanlarda nasıl gülümsüyor olduğumu gördüm.

"9 Ağustos ha?" dedi H. ofise doğru yürürken. Başımı salladım ve "Yaz aylarında acı bir şey olması ne kötü değil mi?" dedim. "Acı yaza hiç yakışmıyor."

Fotoğraf: Life

20 Aralık 2009

PAZAR GÜNLERİ KAPALIYIZ


"Şimdi ne olsa mesela mutlu olurdun?" cümlesinden ödüm kopar benim. Çünkü ne zaman asık suratla oturuyor olsam ve ne zaman biri ben bu durumdayken yanıma gelse hasbelkader dur durak bilmeyen konuşmasının arasında fark ediverse keyifsizliğimi o berbat soruyu sorar. Omuz silkmekten başka cevap veremem. Çünkü ne istediğimi bilmiyorumdur ya da hiçbir şey istemiyorumdur büyük ihtimalle. Sadece çok ama çok sıkılmışımdır. Pazar akşamıdır muhtemelen ve ben pazar akşamlarından nedense nefret ediyorumdur. Tüm haftasonu olan ve olabilecek her şeyi tüketmiş geriye bir tek can sıkıntısını bırakmışımdır da şimdi gelenin gördüğü sadece odur. Sabah normale döneceğimdir muhtemelen. Dönmesem bile dönmüş gibi yapacağımdır. Dileğim odur ki; Tanrı beni -mış gibi yapmak zorunda bırakmasındır.  Mesela "sussan ne iyi olur" demek isterim o soruyu sorana. Ya da "beni kendi kendimle bıraksan". Ama diyemem. Omuz silkerim ki o da benim dermansız dertlere düştüğümü sanır. Böyle sanmakla da kalmayıp ikimiz arasındaki bu gereksiz konuşmaların muhabbet olduğunu bile sanır. Hep yanılır. Sonra gider. Benim içim daralır. Yok yere birini incittiğim gibi bir derdim daha olur. İncittiğimi sandığım evinde bir filme dalar ben ise saçma sapan düşüncelere. İşte bu yüzden pazar akşamları hem telefon hem de kapı sıkı sıkıya kapanır.

Fotoğraf:life

18 Aralık 2009

REDDİYE


Ryu Murakami'nin kahramanı Kenci* şuna benzer şeyler söylüyor: Aile, öğretmenler ve devlet köle olmayı öğretirler, yaşamayı değil. Kenci'yi can-ı gönülden destekliyorum. Bu kokuşmuş ofisin kokuşmuş sandalyesinde otururken aklımda hep Kenci'nin sözleri var. Gün gri, ben umutsuz, kızgın, isyankar ve aynı zamanda tüm bu düzene karşı nefret doluyum. Sakın bana "nefret kötü bir şeydir tatlım" demeyin hatta bunu fısıldamayın, içinizden bile geçirmeyin. Tam aksine nefret bazen çok gerekli bir duygudur ve harika bir şeydir. Çünkü tüm bu aptallıklara karşı savunmasız olmadığının kanıtıdır. Ne kadar nefret edersen onu o ölçüde düzeltmeye çalışırsın. Ve en azından bu hiç bir şey yapmamaktan, olup biteni kabul etmekten, kollarını kavuşturup ölmeyi beklemekten iyidir. O yüzden bu nefret, insan olarak yaşamakta kararlı olduğum sürece benimle olcak.


Şöyle düşün: Tüm hayat boyunca kafanın içine tıkıştırılmaya çalışanların hepsi köle olarak eğitilmen için özenle planlanmış. Okula git, akıllı uslu ol, terbiyeli ol, mezun ol, iş ara, iş bul, çalış, çalış, çalış. Bütün bunları yaparken de hayatın bundan ibaret olduğunu kabul et ve bütün bunların adına yaşamak de. Peh! Evet bazılarımız inatçı keçi olduğu için bir kulağından tıkıştırılanı diğer kulağından boşaltmış, saçma sapan şeyler aklına dolmasın diye gözlerini kapamış ve beynini sapasağlam bırakmış ama onların sayıları çok mu? Hayır değil. Eğer olsaydı belki de bugün böyle olmazdı zaten. Peki onlarda hiç hasar yok mu? Var elbette. Çünkü çoğu zaman kabuğun inceldiği yerlerden sızmış içeriye bu köle olma bilgisi. Ve zamanın çoğu da bu bilgiyi farkedip (ki eğer şanslıysan) ondan kurtulmaya çalışmakla geçmiş. Ne zavallıyız. İnanılır gibi değil!


Saçma sapan bir düzen bu. Adına toplumsal yaşam diyorlar ya, bakma sen toplu halde kölelik asıl adı. Hani bazı kitaplar vardır ya herkes okumasın da uyanmasın diye saklanır ya da imha edilir işte bu da böyle bir şey. Adı ve içeriği değiştirilerek ortalığa salınıvermiş bir bilgi bu. Şu "kabullenmek ve sabretmek" palavralarına bak. Herkes durmadan "sabırlı ol, dayan, kabul et" deyip duruyor. Neden? Çünkü beyinleri öylesine zarar görmüş ki bu aptalca bilgiyle başka bir seçenekleri yok sanıyorlar. Bakma böyle konuştuğuma ben de öyle sanıyorum. Bir başka seçenek var olduğunu seziyorum ama bir türlü ne olduğunu bulamıyorum. Çünkü bu zehir yavaş yavaş aklımı ele geçiriyor. Artık çok fazla temiz alanım kalmadı. Tıpkı günden güne yok olan çürüyen dünya gibi tıpkı çölleşen topraklar gibi benim beynimin de verimli arazileri geçmişin güzel hatıralarından başka bir şey değil artık. Ne oldu içini mi karartıyorum? Üzgünüm ama bütün bunlar gerçek. Git gide çürüyoruz.


Bak mesela her sabah bin küfür ederek geliyorum işime. Neden? Çünkü tüm bu aptallıkları çekecek halim kalmadı artık. Sakın bana "eh sevmiyorsan istifa et gitsin" gibi abuk sabuk laflar etme. Çünkü biz Rüyalar Ülkesinde yaşamıyoruz. Tüm rüyalarımız rüya, hayallerimiz hayal olmaktan öteye gidemiyor. Bir işe mahkum oluyoruz, yeteneklerimizi unutmaya ya da göz ardı etmeye, azla yetinmeye, kendimizi yemeye, kahretmeye, nefret etmeye ve çaresizlikler içinde kıvranmaya mahkum oluyoruz. Bu ülke, bu dünya insanın hayallerini çamura dönüştüren bir mekanizmadan başka bir şey değil. Evet haklısın fena halde kızgınım, öfkeliyim ve bütün bu işleyişten midem bulanıyor. İnsanların, yeteneklerin, hayatların, gençliği ve yeteneğin harcanmasından fena halde midem bulanıyor.
Senin için bu böyle değil mi? Bir başıma mıyım?

*Yok Yere- Ryu Murakami
Fotoğraf: Life

16 Aralık 2009

BEN KİMİM VİRGİNİA?


Bu tıpkı bir şey söyleyecek olup da bir türlü ne diyeceğini bilememeye benziyor. Boş bir kağıda bakıyor bakıyorsun ama sözcükleri ya da ne demek istediğini bir türlü bulamıyorsun. Hayır bir zorunluluğun yok. Tek yapman gereken içinde, seni şu çimdikleyip duran şeyi durdurmak. Tabi onu nasıl durduracağını biliyorsan. Ya da boş kağıt üzerine anlamlı ya da anlamsız bir şeyleri karalamak. Sanırım ben ikinci yolu seçeceğim. (ya da seçtim bile.)

Aslında odalardan söz etmek istiyordum. Odalarımızın bizim kim olduğumuzu ele verdiği konusundan. Bu cümleyi (Sanıyorum Virginia Woolf'un cümlesiydi bu.) duyduğumdan beri iki şey üzerine düşünüp duruyorum. Bunlardan biri eşyalarımın, notlarımın ve defterlerimin sere serpe yayıldığı odama neden kimseyi sokmak istemiyor olduğum diğeri ise diğer insanların odalarını neden bu kadar akıl dışı bir istekle merak ediyor olduğum. Ve bu ikisi arasındaki tezat. Normali şu: (sanırım yani. Artık ne normal ne değil pek emin değilim) eğer odama kimseyi sokmuyorsam, başkalarının da böyle düşünüyor olduğunu kabul edip o odalardan uzak durmalıyım. (buradan insanların odalarına gizlice ya da sinsice girip bir güzel karıştırdığım çıkarılmasın. Çok isterdim ama henüz o kadar garipleşedim.) Yok eğer başkalarının odama girmelerinden rahatsız olmuyorsam evet başkalarının odalarını da yine bu çeşit bir merakla inceleme hakkını kendimde bulmalıyım. (Bu biraz aptalca bir mantık yürütme mi oldu bana mı öyle geliyor. Her neyse sadece düşünüyorum zaten. Düşünürken her şeyin mantıklı olması gibi bir zorunluluk yok değil mi?) Ama bende durum bunlardan biri gibi değil. Çünkü ben kendisini saklamayı seven ama başkalarını açık apaçık görmek isteyen biriyim. (Evet ben de şimdi bunun çok bencilce olduğunu farkettim. Haklısın.) En azından Virginia'nın cümlesine göre durumum böyle açıklanabilir.

Neden saklarız kendimizi? Sırlarımız olduğu için mi? Göründüğümüz gibi biri olmadığımız için mi? Sahi neden? Ben bu noktalarda kendimi savunamam. Çünkü ben kendime içerden bakıyorken dışardan görüneni tasvir edemem. Bu gerçek anlamda tam bir budala işi olur ki budala olmadığımdan neredeyse emin sayılırım. Eh bu da tartışılabilecek bir konu elbette. (hayır bunu tartışmaya açmıyorum.) Her neyse. Ben sanıyorum ki özel alanıma girilmesinden hoşlanmıyorum. Dünyadan kopmayı tek becerebildiğim yere, dünyanın sızmasını istemiyorum da diyebiliriz. Yoksa saklanacak bir şeyim yok. Defterleri saymazsak elbette. Aklımın içini kimsenin bilmesini istemem. Kim aklının apaçık okunmasını ister ki zaten?

Ama bazı insanlar böyle değiller. Onlar şeffaf olmaktan hoşlanıyorlar. (Onların sadece odalarını değil beyinlerinin içini de ciddi biçimde merak ediyorum.) Ya da belki, dillerinin ve kelimelerinin anlatmaya yetmediği yerde, kendilerinde var olan her şeyi göstererek, açık ederek  kendilerini anlatmaya çalışıyorlardır. Bilinmek istiyorlardır ya da tam olarak kavranmak belki de. Bazı insanlar ancak başka gözler tarafından görüldüklerini bildikleri sürece var olduklarını kendilerine ve dünyaya kanıtlıyor olabilirler mi?

Sorun şu aslında: Şeffaf olanlar yani görünmekten çekinmeyenler dünyanın tüm bu karmaşık renkleri içinde daha belirgin daha canlı bir renk olmak istiyorlar sanıyorum. Çünkü onlar dünya ile harman yaşıyorlar. Bu düzen ya da düzensizlikle bir sorunları yok. Onlar dünyanın bir parçası olarak hissediyorlar kendilerini. (Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum.) Oysa benim gibiler ise yapabildiği ölçüde dünyadan uzaklaşmak, bir başına olmak ve dahası bütün bu olup biten dışında kendine ait tamamen kendi kontrolünde olan bir dünya yaratmak istiyorlar. Ve sırf bu yüzden de o odada bir başkasının varlığından, o dünyaya ait olan parçaların bir başkasının zihninde artık var olacak olmasından bu derece huzursuz oluyorlar. Kim oldukları asla bilinsin istemiyorlar çünkü kim oldukları bilinirse bu zavallı, saçma dünyanın bir parçası olmaktan ölesiye korkuyorlar. Odalarına kimsenin girmesini istemeyen insanların odaları aslında "evet başka bir dünya mümkün" cümlesinin kanıtı. Evet başka bir dünya mümkün ve o dünya tamamen senin tahayyülüne kalmış. Evet başka bir dünya mümkün ve sen o dünyada dilediğin kadar kendin olabilirsin. Evet başka bir dünya mümkün ama sadece bu odada ve sadece sen tek başına olduğun sürece.

İlk paragrafta: "boş kağıt üzerine anlamlı ya da anlamsız bir şeyleri karalamak..." yolunu seçtiğimi söylemiştim. Bu yüzden bana bakma sen ey okuyan göz, ben sadece yazarak düşünüyordum.

Fotoğraf: Guardian

14 Aralık 2009

EŞYA ÜZERİNE...


Bazılarımızın eşyaya garip bir sadakati var.(varmış daha doğrusu. Çünkü bunu ben de henüz keşfettim.) Dün akşam yeni bilgisayarım kucağımdayken benim emektar boynunu bükmüş gibi geldi bana. Elimdeki nesnenin parlaklığıyla kamaşan gözlerim bir an sonra utançla doldu. "Abartma o sadece bir eşya" dedim kendi kendime ama aslında o sadece bir eşya değildi.(değilmiş daha doğrusu çünkü onunla olan ilişkime bugüne dek hiç kafa yormamışım.)

Yeni bilgisayar kucağımda eski bilgisayar masanın üzerinde dururken ve ben onun o eski siyah gövdesine bakarken şunlar geçti aklımdan: Onunla uzun zamandır aynı odayı paylaşıyorduk. Ve paylaştığımız şey sadece bu küçük odadan ibaret değildi. Aklımdan geçen pek çok şeyi onun artık basmayan tuşları ile yazmıştım. Öfkemi, sevincimi, kederimi hep ilk o duymuş ve aklının bir köşesinde saklamıştı. Çoğu zaman benim berbat hafızama hınzırca gülüp unuttuklarımı anımsatmıştı bana. Bazen sevinçli haberler getirmişti bazen de acı dolu sözleri... İşte bu yüzden de ağladığımı güldüğümü, sevinçle el çırptığımı görmüştü. Hatta bununla da kalmamış sabah uyandığımda herkesten sakladığım o nemrut ifadeyi hiç tedirgin olmadan ona göstermiştim. Bazen saçma sapan bir şeylerden mutlu olup onun önünde abuk sabukluğundan hiç utanmadığım dansları sergilemiştim. Adamın birine kızmış odanın içinde öfkeli öfkeli konuşmalar yapmıştım bazen, bazen de öyle put gibi bir noktaya bakıp kalmıştım. Kısaca onun önünde hep kendim olmuştum. Ve şimdi tutmuş ona sadece bir eşya diyordum. Oysa kullandığımız hiç bir eşya sadece eşya değildi. Hepsine kendimizden birşeyler bulaştırdığımız şeyler nasıl sadece bir eşya diye tanımlanabilirdi ki? Nefes almıyorlar, konuşmuyorlar, kızmıyor ya da sevinmiyorlar diye ve cansız olarak tanımlanıyorlar diye böyle demek çok da mantıklı değildi.

İşte tüm bunlar yüzünden bu cilalı parlak nesneye odaklanıp eski emektara haksızlık ettiğimi düşündüm. Bir çeşit ihanetin vicdan azabı demeli belki de. Saçma mı? Evet belki. Ama insan ne düşüncelerine ne de hislerine engel olamıyor. Akıl ve ruh saçmalamak konusunda sınır tanımıyor. Bilirsiniz. Sahi bilir misiniz?

Babam kendine yeni, parlak bir araba aldığında ve eski, onu sürekli yolda bırakan arabasını birine sattığında eski arabasının yeşil sırtına elini koyup şöyle demişti: "Bana çok emeğin geçti. O yüzden affet. Ama artık zamanı gelmişti." Evet tam olarak bunları söylemişti. O zaman şaka yapıyor sanmıştım. Ama şimdi anlıyorum şaka yapmadığını. Çünkü ben de az önce onun o ağır ve yaşlı kara gövdesine dokunarak buna benzer şeyler söyledim. Ve eşyaya olan bağıma şaşırarak, odanın içindeki tüm eşyalara sanki ilk kez görüyormuş gibi, sanki nefes alan pek çok varlıkla aynı odada bulunduğumun birden ayırdına varmış gibi bakakaldım...

11 Aralık 2009

İNCİRE SİTEM


İnsanın hem ellerini hem de yüreğini tırmalayan bir soğuk var bu sabah. Gri bulutlar da cabası. Karşı bahçedeki incirin sarı yapraklarına baka baka yoruluyorum. İçimde "herşeybirgünbiter" duygusu kabardıkça kabarıyor ve ben içime dalga dalga yayılan bu kederin önünü alamıyorum. "Taşan bir deniz gibi ele geçirecek beni" diyorum. "Kıyılarımda ne varsa alıp kendi içine hapsedecek bu kederden mürekkep deniz." Sonra "Olsun" diyorum "kıyı da benim deniz de." Aldırmadığıma kendimi inandırmaya çalışıyorum.

Oysa incir ağacının hiç bir şey umurumda değil. Ne rüzgar ne sararan yaprakları ne o yaprakların an be an yere düşmesi... Öyle insanın sinirini bozan bir sükunetle duruyor tam karşımda. Sanki bu dünyadan değil sanki sonsuz bir ömrü var sanki ölüm onun yanına uğramaz ve sanki etrafında ne değişirse değişsin aslında hiç bir şey temelli kaybolmaz. Öyle duruyor. Ardı ötesi bir incir ağacı işte.

Dalda kupkuru bir incir var. Ya da ben öyle sanıyorum. Uzağı tam olarak göremeyen gözlerimi kısıp bakıyorum. "Belki de yoktur" diyorum "belki ben uyduruyorumdur. Hatta belki o şiiri yeniden okumak için bahane arıyorumdur kendime."  Şiir okumak için bahane arayan aklıma şaşıp kalıyorum.

Ve var olup olmadığından asla emin olamadığım o tek, kuru, yazdan kalma incire baka baka mırıldanıyorum: "Ne yaprakları hatırlıyor ne güneşi/Ne de düşmüş dalından/Balı içinde kurumuş bir heves gibi/Duruyor yerinde geçen sonbahardan.” *

Resim: Lisa Adams
*Şiir: Birhan Keskin

09 Aralık 2009

AYRINTILAR...



İnsanların çoğu "Önce ayrıntılar sonra sonuç" şeklinde anlatmayı seviyorlar. Ben ise "önce sonuç ayrıntılar birazdan" anlatma biçimini... Mesela annem, ana noktayı en sona saklayıp ayrıntıları uzun uzun anlatmayı tercih edenlerden. Elbette bu da benim gibi sabırsız birini deli ediyor. "ne olmuş, ne olmuş?" diye düşünmekten hiç bir ayrıntıya konsantre olamadığım gibi, olayı öğrenince tüm konuşmayı geriye dönüp gözden geçirmek, ayrıntıların gereksiz olanlarını atmak ve geri kalanı birbirine bağlamak zorunda kalıyorum ki bu benim gibi zamanın asla kendisine yetmediğini düşünen biri için oldukça rahatsız edici. Ama kırk yıllık annemin de düşünme ve anlatma biçimini değiştiremem öyle değil mi? Zaten bu sadece anneme özgü de değil, pek çok arkadaşım bu anlatma biçimini tercih ediyor.

Piramitlerimiz uyuşmuyor onunla. Sorun bu. Ben olayları anlatırken düz bir piramit yapıyor tepe noktasından başlıyorum, annem ise ters piramit seviyor, tabandaki ayrıntılardan girip piramitin üst noktasındaki sonuç bölümüne ağır ağır  tadını çıkara çıkara varıyor. Oysa bana göre bir piramitin birleştiği o ufacık noktanın önceden bilinmesi, piramitin içine yayılmış olan ayrıntıların kavranması için mutlaka gerekli. Ama muhtemelen annem bunun böyle olduğunu düşünmüyor. Evet.

Annem şöyle anlatıyor:
Teyzenin eski komşu olan Şükran'la bu sabah bakkal Hasan'ın dükkanının önünde karşılaştık. Yeniden bu mahalleye taşınmışlar. Bakkal Hasan bugün geç uyanmış daha yeni açıyordu dükkanı. Şükran da ona kızıyordu. Torunlarını kahvaltısız göndermiş okula. Bakkal Hasan pek umursamadı. Ekmekleri kadının kucağına verdi. Ne sardı ne de poşete koydu, inanabiliyor musun? Şaşırdım. Halbuki hiç öyle yapmaz. Neyse Şükran'ın siniri geçince konuşmaya başladık. Gerçi pek geçmiş sayılmazdı, hala kaşı gözü oynuyordu. Nasıl öfkelenmiş nasıl görmeliydin. Neyse sizi sordu, teyzeni sordu. Ben de anlattım. Ben de onunkileri sordum o da anlattı. O gidince Bakkal Hasan iki taşın arasında anlatıverdi bana. İşte o Şükran'ın kızı vardı ya hani küçük olan lisedeydi daha. Adı neydi onun? Şebnem evet. Kız okulu bırakıp evlenmek istediğini söylemiş. Bu Şükran da kıyametleri koparmış. Babasını biliyorsun. Adam çocukları okusun diye helak etti kendini, çıldırmış adamcağız kızın söylediklerini duyunca. bunlar girmişler birbirlerine. Kız okula "gitmem de gitmem" diyormuş bunlar "gideceksin de gideceksin." Neyse oğlan gelmiş ailesiyle bu Şebnem'i istemeye. Naci Amcan da kapıdan kovmuş bunları. Şebnem kıyamet koparmış. Beni ona vermezseniz atarım kendimi şurdan aşağı demiş. Naci de iyice sinirlenmiş "at ulan eşşek sıpası" diye bağırmış. Kız kaşla göz arası atmış kendini aşağıya. Sekizinci kat tabii. Ölmüş gitmiş zavallıcık.

Ben ise şöyle anlatılmasını tercih ediyorum:
Annem: Şükran Teyzenin kızı Şebnem intihar etmiş.
Ben: Aaa neden?
Annem: Birine sevdalanmış, evlenmek istemiş, vermemişler, O da kendini balkondan atmış.
Ben: Sen nerden duydun bunu?
Annem: Şükran teyzenle bakkalda karşılaştık. Yeniden bu mahalleye taşınmışlar.
Ben: Nasıl görünüyordu peki iyi miydi?
Annem: Sanırım sinirleri bozulmuş iyice. Kolay değil tabi insanın evladını kaybetmesi. Bakkal Hasan'a bağırıyordu.
Ben: Neden bağırıyordu ki adamcağıza?
Annem: Hasan geç açmış dükkanı. Bu da torunlarını, ekmek alamadığı için, okula kahvaltısız göndermek zorunda kalmış.
Ben: Hasan ne yaptı peki?
Annem: Ne yapsın bir şey demedi ama ekmekleri kadını kucağına fırlattı neredeyse. Hem de ne sardı ne de poşete koydu, inanabiliyor musun?
Ben: Ee başka ne konuştunuz Şükran Teyzeyle?
Annem: Ne konuşacağız? İşte hal hatır sorduk.
Ben: E Şebnem'in intiharını Şükran Teyze anlatmamıştır herhalde?
Annem: Yok kızım, O gittikten sonra Bakkal Hasan anlattı.
Ben: Anlatsana merak ettim. O yaşta bir kız neden intihar eder yahu?
Annem: Kız okulu bırakıp evlenmek istediğini söylemiş. bu Şükran da kıyametleri koparmış. Babasını biliyorsun. Adam çocukları okusun diye helak etti kendini, çıldırmış adamcağız kızın söylediklerini duyunca. bunlar girmişler birbirlerine.......

Fotoğraf: Life

07 Aralık 2009

SEVGİLİ BEYEFENDİ,


Sevgili Beyefendi,
Kör noktanızda oturduğum bu banktan sessiz sözcüklerle size seslenmek istedim. Sabahın bu puslu sarı ışığı altında yüzünüzde dolaşan kederin sebebini bilebilmek belki de adresinize asla ulaşmayacak mektubun yazılış nedeni.

Beyefendi, bilir misiniz bilmem ama bazılarımız bize tamamen yabancı insanların yüzlerinden ya da etraflarına yayılan o garip görünmez duygudan fazlaca etkileniriz. Aslında belki onların yüzünde birazcık da kendimizi gördüğümüz içindir bu. Kendimize bakakalırız gözlerimizi ayırmadan. İşte belki ben de sizin görüş alanınız içinde olmamanın güveniyle size uzun uzun baktım. Mavi gri gök altında tek başınıza oturuşunuza, sigara tutan parmaklarınıza, kırlaşmış saçlarınıza, boğazınıza sımsıkı dolanmış kravatınıza uzun uzun baktım. Her birinden kendime göre anlamlar çıkardım çıkarmasına ya gerçeğin yanında muhtemelen oldukça gülünç çıkarsamalardır bunlar. Mazur görün. Bilirsiniz hepimiz kendi gözlerimizden anlamlandırırız dünyayı. İşte bu yüzden de asla tek bir gerçekten söz edemez, bize göre çok ama çok anlamlı olanın başkaları tarafından gülünç bulunmasına içerleriz. Tek gerçek budur belki de Sevgili Beyefendi; anlam ve gülünçlük aynı şeyin tanımı olabilir çoğu zaman.

Bu mektubu okuyacak olsaydınız, ki asla okumayacaksınız tesadüfen okusanız bile o sevgili beyefendinin asla kendiniz olduğunu ne yazık ki bilemeyeceksiniz, kim bilir neler düşünürdünüz hakkımda. Size bunca uzun uzun bakmış olmamı ve hakkınızda bu kadar düşünmüş olmamı neye yorardınız kimbilir? Ama size şunu söylemeliyim; Bazılarımız banklarda, masalarda yalnız başına oturan adam ve kadınları kardeş belleriz kendimize. Sessiz sözcüklerimizle konuşuruz onlarla ve kendimiz söyler yine kendimiz dinleriz. Ve ne zaman bir yazıda böyle birinden söz edilse bizden söz ediliyor sanırız.

İşte tüm bunlar yüzünden sessiz, kederli, yalnızlığına düşkün, adam ve kadınların gizli bir kardeşliği vardır. Ve kardeşler zaman zaman böyle birbirlerine titrek el yazılarıyla kederli mektuplar yazarlar.

                                                                                     Sevgiler
                                                                                    Kardeşiniz


04 Aralık 2009

HARFLER


Harfler üzerine düşünüyordum. Ve harfler söylendiğim vakit yankılandılar. Şöyle ki;

A Bir çadırdır. Ve öylesi korur ki kendini kapısı güvenlik şeridiyle kapatılmıştır.

B Şaşkının tekidir. Öyle ki şaşkınlıktan gözleri dışarı doğru fırlamıştır. Uzun süre çıkamaz o şaşkınlıktan. Ve en sonunda sadece gözlerden ibaret kalır.

C Alfabenin en sevgi dolu harfidir kendileri. Etrafında ne varsa kucaklar. Ve hep aralık durur kapısı dışarda kimse kalmasın diye.

Ç O da sevgi dolu bir harftir ya bir şüphe çengelini ne yapsa silemez.

D Sevip de sevgisini belli etmeyen adamdır D.

E Üç çocuklu bir annedir o. Ortanca çocuğunu biraz daha fazla sever ya iyice bakmayan çocuklarını birbirinden hiç ayırmadığını sanır.

F Birleştiricidir. Birbirine paralel olan ama bunun farkında olmayanın iki çizgiyi kendini feda ederek ve dimdik durarak birleştirir.

G Bir zamanlar C gibi sevgiyle her şeyi kucaklayan G o kadar zarar gördüğünü sanmaktadır ki sevgisinden, bir küçük hamle ile içine dönüvermiştir.

Ğ G gibi Ğ de bir zamanlar çok sevmiş, sonra içine dönmüş ve içine döndükçe de başı bulutlanmıştır. Alfabenin en kaçık harfidir.

H Olmadık işler peşinde koşan bir harftir. Öyle ki gökyüzüne merdiven dayasa aya ulaşacağını sanır. Hayalperesttir bu yüzden de çok sevilesidir.

I Dürüstlüğün sembolüdür. Ama aynı zamanda keçi gibi inadın da öyle. Ne olursa olsun dimdik durur.

İ I harfinin küçük oğludur. Boyları aynıdır ama İ hala hayallerini kaybetmemiştir.

J Kök salmaya sevdalı bir harftir lakin bu doğası gereği mümkün değildir. Ne zaman dik duruşundan ödün vermek zorundalığıyla karşılaşsa kök salmaya karar verdiği yeri terk eder.

K Gövdesinden bir direğe bağlanmış kelebektir o. Ve kanatları hep göğe bakar. Alfabenin en hüzünlü harfidir bu yüzden de.

L Uzun zaman hayatı bildiği konusunda inat etmiş ve ona göre yaşamış olan L'nin hayatının orta yaş döneminde aklı başına gelir ve yolunu değiştirir. Ama ne yazık ki tam doğruyu bulduğu bu dönemde kısacık bir ömrü kalmıştır.

M Alfabenin en çocuksu harfidir. İnce kolları arasında her daim süzülen ipi atlar da atlar.

N Kararsızın tekidir. Bir öyle yaşamayı seçer bir böyle ve işin tuhafı aynı yaşam biçimlerini sürekli yineler durur.

O Küskün ve içine kapalıdır. Kendi kurduğu dünyada yaşar gider.

Ö O da küskün ve kapalıdır ama gözleri hep dışarıdadır.

P Nihayet hayatının yarısında küçük kapalı dünyasından sıyrılabilmiş ve dünyayı keşfe çıkmıştır. Düz bir yolda ilerler.

R Kapalı ve küçük dünyasından çıkmayı becermişse de önündeki iki seçenekten hangisini seçeceğine karar veremediği için eski hayatına geri döner.

S Bir görünen bir de sakladığı yüzü vardır. Bazılarına göre tehlikeliyse de aslında insanı en çok sembolize eden harf budur.

Ş Bir yanı diğer yanına ağır basan çift karakterli kahramandır. Umalım ki iyi yanıı ağır basıyor olsun.

T Kendini her zaman güvenceye alır. Yağmur yağmasa bile şemsiye açanlardandır o. Soranlara ise şu yanıtı verir: "güneş cildimi bozuyor."

U Taşıyıcıdır. Kimin neye ihtiyacı varsa onu oraya taşır. Alfabenin altın kalpli harfi...

Ü O da yardımseverdir. Ama aynı zamanda çok da dikkatlidir. Gözünü tetikten ayırmaz.

V Aslında iki kişidir bu harf. Bibirine çok benzeyen ama farklı yolları seçen iki adamdır bu harfin kanatları. Aynı kaynaktan gelirler ama öldür allah benzerliklerini kabul etmez tek başlarına var olmaya çalışırlar. Oysa köklerinden bağlıdırlar birbirlerine. İsteseler de ayrılamazlar.

Y Onların kökü çok daha derindedir.

Z Hatanın harfidir. İki paralel çizginin yanlış uçlarını birleştirip kendi yanlışından doğar.

FOTOĞRAF: LİFE

02 Aralık 2009

KELİMELERE EL SÜRMEDEN...


Hayatın içinde, onunla sarmalanarak körleşiyor insanoğlu, burnunun ucunu bile göremez oluyor. Dünyanın hızına paralel değil yaşayışı. Ondan kat be kat hızlı. Zaten körlük de hızdan doğuyor. Ve eğer şanslıysa, ki adına şans dediğimiz aslında usanmanın ta kendisi, usanmaktan usanıp, duruyor. Ne koşuyor artık ne de yürüyor. Ama bir süre daha kör kalmaya devam ediyor. Çünkü ışık asla bir mucize eseri değil. Işık sabırla işlenen incecik bir nakış, bir dantel.

Böyleydim ben de. Delice bir hızla soluk soluğa koşuyordum. Ve adına yaşamak diyordum, ne gülünesi!  Öyle bir hızdı ki bu; bacaklarındaki sancıyı duymana ve körlüğünün farkına varmana asla izin vermiyordu. Bakıyordun sadece, gördüğünü sanıyordun. Ve işin tuhafı tüm bu olup bitenden uzak durursan eğer hiç göremem sanıyordun. Öyle ya öğretilen ;uzaklaştıkça her şeyin küçüleceği ve küçülenin ayrıntılarının asla seçilemeyeceği, ayrıntıları görülmeyenin ise kavranamayacağıydı. Dünyanın palavralarından biriydi bu da.  Oysa bütünü ancak ve ancak uzaktan görebiliyordun.

Velhasılı bu yüzden uzaklara gittim. Aynı odanın içinde, aynı yolları yürüyüp, aynı yere vararak nasıl gidilirse uzaklara benimki de o türden bir yolculuktu. Kafatasının içindeki o kıvrımlı kütlenin kıvrımları asla kıvrımdan ibaret değildi ne de olsa. Her olasılık mümkündü ve her kıvrım aslında bir yoldu. Seni çok ama çok uzaklara taşıyan, gitmekle bitmeyen yollardı onlar. Çoğunca labirent sanılırdı lakin tüm yollar aslında ana karaya çıkardı.İşte bu yüzden de korku dünyanın en anlamsız duygusuydu.

O yüzden kelimelere el sürmedim bunca zaman. Harflere de öyle. Yirmi dokuzundan birden özür üstüne özür diledim. Onları böylesine savruk kullandığım için ve böylesine döküp saçtığım için. Kıymet bilmez bir nankör olduğum için utançtan yerlerin dibine saklandım. Ve söz verdim tıpkı inci tanelerini dizer gibi titiz bir özenle kullanacağıma her birini. Konuşurken ya da yazarken, heyecanlıyken ya da öfkeliyken... Hiç acele etmeden sakince.

Ayaklarımda toz aklımda sis yok şimdi. Geri geldim ama geri gelen; o giden ben miyim yoksa bu başka bir ben mi, bilemedim. Ve bir daha ne zaman giderim, gidersem geri gelir miyim, onu da öyle... Tek bildiğim şu ki; ışığı bulmuş ya da aydınlanmış değil de dinlenmiş ve karmaşasını azıcık da olsa dindirmiş biriyim ben.  Ve bu kez koşacak değil yürüyecek olanım... Hepsi bu.

RESİM: MAX ERNST

22 Kasım 2009

DEĞİŞİM


Bazılarımız, hiç bir şeyin asla değişmeyeceğinde ısrar eden adam ve kadınların aksine, hayatlarımız ne kadar aynılıkla dolu görünse de, bir şeyleri değiştirmek konusunda inatçıyız. Ve bu yüzden değiştiremediğimiz dünyaya karşın kendi hayatlarımızdaki parçaların sürekli yerini değiştirip duruyoruz. Aslında belki de şikayetçi olduğumuz asıl şey kendimiz olmaktan sıkılıyor olmamızdır. Ne kadar istesek de kökleşmiş bazı şeyleri bir türlü değiştiremiyor oluşumuzdur bizi böylesi bunaltan. Sigarayı bir türlü bırakamayışımız, o berbat patronumuzun yüzüne karşı tükürükler saçan bir konuşma yapıp kapıyı vurup çıkamıyor olmamız, aynı sokakta aynı insanlarla aynı konuşmaları yapmamız ve daha buna benzer bir çok şeyin bizi tıpkı bir çivi gibi yerimize çakmış olmasından çok ama çok bunalmış olmamızdır ya da...

İşte sırf bu yüzden bazılarımız kendimize değişmemiz gerektiğini anımsatan küçük işaretlere ihtiyaç duyuyoruz. Cep telefonumuzun melodisinden evdeki koltuklara kadar her şeyin yerini değişitiriyor böylece o sıkıcı hayatlarımızın bir ölçüde başka bir hayata dönüşmüş olduğu yanılsamasını yaşamak istiyoruz. Bunda kötü bir şey yok. Eğer böyle yapmazsak bir gün yataklarımızda böcek olarak uyanacağımız korkusunu taşıyoruz çünkü.

Belki de sırf korkak olduğumuz için ya da korkaklık demeyelim de zorunlu olduğumuz için değiştiremediğimiz hayatlarımızda bir parçacık avunma yöntemidir bu küçük değişiklikler. Bu yüzdendir belki kadınların saçlarının renkten renge, şekilden şekile girmesi. Ve yine bu yüzdendir belki her gün aynı evraklara aynı işlemleri yapan o adamların sürekli masalarının yer değiştirmeleri. Başka biri olmaktan, başka bir hayatı yaşamaktan yoksun kalmış bu adam ve kadınların zamanında kurdukları hayalleri artık asla gerçekleştiremeyeceklerini bildikleri içindir bütün bunlar.

Fotoğraf: Life

19 Kasım 2009

YOLDA


Kafamın içinde huysuz atlar koşturup duruyor. Huyları biraz bana da bulaşmış olsa gerek ki ben de huysuzum bu aralar. Her şeye kızıyorum. Herkesi şaşırtıyorum. Bunca sakin bir suyun böyle dalgalanıyor olmasına kimse anlam veremiyor. Suyun kendisi bile...

Biliyorum sebebini. İçimdeki o gölge uzuyor bu aralar. Öyle uzuyor ki benden daha büyük şimdilerde. Tüm dikkatim o gölge üzerinde. İnsan kendi aksini görmekten neden bu kadar korkuyor? Hele de böylesi karanlıksa böylesi gel geçse daha da çok sanki... İstiyorum ki aklım karanlığa gömülsün de o gölge yitip gitsin gözlerimin önünden. Çünkü hiç yüzleşmeye halim yok. Hele hesaplaşmaya, eğriyi doğruyu bulmaya, kendimle tartışmaya hiç mi hiç halim yok. "Neyse ne" demek ve bırakmak istiyorum kendimi buralarda bir yerde. Öyle devam etmek istiyorum yola. Bir hiç olarak. Hiç olmanın keyfini sürerek. Geçmiş ve gelecekten yoksun, bağımlılıklardan, korkulardan arınmış olarak yürümek, yolda karşıma ne çıkarsa çıksın kafamı hep dik tutmak ve bir kahramanın deli cesaretini giyinip kuşanıp öyle düşmek istiyorum yola. Ve sonra aklın yarattığı canavarlardan kaçmak yerine onları hiçe sayarak geçip gitmek istiyorum yanlarından. Güneşli günlere delice sevinmeden ve fırtınadan tedirgin olmadan öylesine ama öylesine yürümek istiyorum bu yolda. Başlangıcı ve sonu hiç ama hiç umursamadan. Biliyorum çok fazla şey istiyorum...

Fotoğraf: Life

17 Kasım 2009

SOKAKTA


Buz gibi hava. Ama bir o kadar da berrak. Nasıl seviyorum böyle havaları. Gökyüzünün bu tezatını nasıl da seviyorum. Soğuğu iliklerime kadar hissedip güneşe bakmayı. Bu sabah da böyle işte.

"İçeriye gir" diyor H. "Yok" diyorum. "Azıcık daha kalayım." "Üşüyeceksin" diyor. "Üşümem" diyorum. Başını iki yana sallayıp gidiyor.

Tam önümden bir adam geçiyor. Her zamanki gibi adamın yüzünü tüm çizgileriyle anımsayıp kim olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. İnsanları mekanla öyle bir ilişkilendiriyorum ki eğer onları başka bir yerde görürsem uzun bir süre anımsayamıyorum kim olduklarını. Elbette bu sadece "merhaba" ya da "iyi akşamlar" dediğim insanlar için geçerli. Zaten tanıdıklarım için geçerli olsa aklımda ciddi bir problem olması gerekirdi ki henüz böyle bir durumum yok. Ama eninde sonunda delireceğimden emin gibiyim. Sanki benim sonum delilikten olacakmış gibi bir his var içimde. Bunu söylediğimde gülüyorlar fakat eğer böyle bir şey olursa o zaman sanki ikinci bir hayat, ikinci bir bakış açısı edineceğimden bunun farklı bir deneyim olacağını düşünüyorum. Aklını yitirmişler bana perde ardındaki her şeyi görürlermiş gibi geliyor ki benim de iflah olmaz merakımı düşünürsek buna olumlu bakıyor olmam pek de şaşırtıcı sayılmaz.

Evet. Tam önümden bir adam geçiyor. Bir süre sonra o adamın dün bindiğim dolmuşun şoförü olduğunu farkediyorum. Gülümsüyorum arkasından çünkü dün bizi dakikalarca yolda bekletişi aklıma geliyor. Daha yüz metre ilerlemeden pat diye dolmuşu durdurup paldır küldür inen adamın dakikalar boyu ortadan kaybolması üzerine yolcuların yaptığı yorumları düşünüyorum. Daha sonra dolmuş şoförünün yine aynı aceleci halle dolmuşa binip herkesten özür dileyişini, teslim etmesi gereken bir eşya olduğunu, onu teslim etmiş dönerken yolda bir aracın bozulmuş olduğunu gördüğünü, adamın arabasını birlikte tamir ettiklerini, bizden izin almadığı için üzgün olduğunu fakat durumun acil bir durum olduğunu söyleyişini ve kurduğu bu uzun cümleleri "inşallah aceleniz yoktu" diye bitirişini anımsıyorum. Tüm yolcuların az önce çok kızdıkları bu adama şimdi sevgiyle "önemli değil" deyişlerini de.

Adam önümden geçip gidiyor. Soğuk iyice ellerimi kesiyor. H. yeniden dışarı çıkıp bana içeri girmemi söylüyor. Masmavi gökyüzünü, güneşi ve güneş altında hala iyi yürekli insanlar olduğu fikrini kucaklayıp götürüyorum yanımda. Bunların hepsi bana iyi geliyor.

Fotoğraf: Life

15 Kasım 2009

ÜÇ


Hayatlarımızda üç büyük aşk, üç büyük acı ve üç büyük öğretmen olduğunu söyleyen o adam birşeyi söylemeyi unutmuş sanırım: Çoğu zaman aşk, acı ve öğretmen aynı kişide toplanır. Ve bunlar sırayı hiç şaşmadan önce aşk olarak sonra acı olarak ve zaman geçip de bir şeyleri aşktan ve acıdan arınmış olarak yani daha mantıklı düşünmeye başladığımızda öğretmen olarak. Aşk çok kısa, acı çok daha uzun ve öğrenmek çok ama çok daha uzun sürer. Tek değişen şey vardır: öğrendiklerimiz. Evet böyle diyebiliriz.

Birine aşkın hemen bitiminde acının tam ortasındayken ve öğrenmeye henüz başlıyorken şu olabilir: Tüm inancını ve güveninin yitirmiş birine dönüşebilir. İçini aşkla ve kör bir inançla öyle doldurmuştur ki birden bire içi boş bir çuvala döndüğünü sanar. Ve şu aptalca cümle dökülür dudaklarından: "Aşka inanmıyorum." Oysa aşka en çok inanan, onu en çok arayan ve hatta ona tapanlar hep bunlardan çıkar. Aldıkları ders ise şudur: Hayatını tek bir şeye (aşka) bağlarsan içi boş bir çuvala dönmen kaçınılmazdır. Her zaman kendine seni hayatta tutacak ve hep seninle olacak birşeyler edin.

Bir başkasına ise şu olur: "Tüm erkekler ya da kadınlar güvenilmezdir." Kendini böyle saçma bir genellenemenin içinde bulacak kadar doğru düşünme yeteneğini kaybetmiştir. Ve böylelerinin karşısına çoğu zaman hayatlarında karşılarına çıkacak o üç büyük aşktan bir diğeri çıkar ve onlar kimseye güvenmedikleri için onu yitirirler. Sonuç olarak şu dersi öğrenirler: Geçmişte kendini kaybedersen geleceğini de kaybedersin.

Bazıları ise akıl alamayacak bir nefretle dolar, başka birine dönüşürler. Nefretin onları içten içe kemiren bir hastalık olmasına gönül rızasıyla izin verirler. Tüm hayatlarını bu nefret üzerine kurar ve onların canını yakan o adam ya da kadının aynı acıyı çekmesi için gece gündüz dua ederler ve bütün bunlar sırasında kendilerini unutur, neye dönüştüklerini görmezler. Bir zaman gelip hayatlarındaki daha büyük bir olay onları değiştirirse, ki o kadar şanslılarsa, o zaman anlarlar ve geri kalan ömürlerini bu nefretten arınmaya harcarlar. Aldıkları ders ise şu olur: Nefretin seni kör etmesine izin verme. En iyi intikam nefret değil unutmaktır.

Sonuç itibariyle "aşk ve acı iyi bir öğretmendir." derler. Oysa gerçek olan tek bir şey vardır, o da; Bizim tüm aptallıklarımızı, acınası zavallı yaşamlarımızı, söylediğimiz tüm budalaca sözleri, ihanetlerimizi, yalanlarımızı her şey olup bittikten sonra üzerinde düşüne düşüne anlamlı hale getirmeye çalışıyor olmamız.

Fotoğraf: Life


12 Kasım 2009

HARMAN


Aynadaki aksimde bir aptal görüyorum. Ağzı açık gözleri kısık tam bir aptal suratı bu. Hastalığın yan etkilerinden biri de bu olsa gerek. Ağrıyan başınız gözlerinizi küçültüyor ,tıkanan burnunuz ise ağzınızı her daim açık tutmak zorunda bırakıyor sizi. Sonuçta elinizde aptal bir ifade kalıyor.

Gülüyorum o aptal yerini başka birine bırakıyor. Telefon çalıyor. Boru gibi bir sesle yanıtlıyorum. Sesimi her duyan domuz gribi olup olmadığımı soruyor. "Hayır "diyorum "ateşim yok. Sadece normal bir soğuk algınlığı bu. Belki de nezledir." Bilmediğimi söylüyorum. Nezle, grip ve soğuk algınlığını hep birbirine karıştırıyorum.

Geri dönüp yatağıma yatıyorum. Gün boyu yatmış olmaktan sıkıldığımı ısrarla inkar ede ede, sanki yatmaktan büyük bir keyif alırmış gibi yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyorum. Güneşin altındaki kedileri taklit ediyorum. Bir süre sonra kendime söylediğim yalandan sıkılıp tavana gözlerimi dikiyorum. İnsan bir yatakta kıpırdamadan uzanıyor ve tavana bakıyorsa saçma sapan pek çok şeyi birbirinden bağlantısız olarak düşünüyormuş, çok geçmeden bunu anlıyorum. Kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Şuna benzer şeyler söylüyorum: "Hasta olunca şaşıranlardanım ben. Burnu akınca ya da bir yerleri ağrıyınca "bu da ne demek oluyor şimdi?" diyenlerdenim. Sanki hiç hasta olunamazmış gibi sanki insan olan herkesin başına bu gelmezmiş gibi sanki ayaklarımın dibine gökten bir meteor düşmüş gibi şaşırıyorum her seferinde. Aslında böyle şaşırıyor olmanın da beni bir ölçüde hastalıktan koruduğuna inanıyorum içten içe. İnanmak nasıl ki birşeyleri değiştiriyorsa birşeylerin olacağına inanmamak da aynı ölçüde bazı şeylerin olmasını engellermiş gibi geliyor bana. Eh bu zamana dek böyle oldu. Bundan sonrasını da bilemiyorum."

Hastalık söz konusu olunca dönüp dolaşıp düşünceler domuz gribine bağlanıyor. Bu seferde şunlar geçiyor aklımdan: "Kafede bütün garsonlar maske takıyorlar. Onlara bakınca insan soyu yok olacakmış gibi bir hisse kapılıyorum. Beyaz eldivenli elleriyle masaya çayı bıraktıklarında bir kaç dakika kuşkuyla çaya bakıyorum. İçip içmemek arasında tereddüte kapılıyorum. Sonra sonumuzun domuz gribinden değil de delilikten olacağına karar veriyorum. Böyle herşeyden herkesten korkup şüphelenmenin sonu başka ne olur ki zaten?"

Son zamanlarda domuz gribinden sonra aklımı meşgul eden diğer şey GDO hemen bu düşüncelerin peşi sıra kendini anımsatıyor. "Bir de yiyecekler var tabi. Onlara da şüphe ile yaklaşırken buluyorum kendimi. Mısır gevreği mesela. O mısırların GDO denen meretten olup olmadığı konusunda kafa patlatıp duruyorum. Bahçedeki mandalinalar, portakallar ve limonlar altın gibi görünüyor gözüme. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Kim neden ve nasıl izin verebilir böyle bir şeye?"

Tüm gün yataktan çıkmadığımı düşünüyorum sonra. Gazetelerden televizyonlardan uzak durduğumu ama kendi beynimi kapamayı bir türlü beceremediğimi de. Rüyamda bile tüm bu olup bitenleri görüyor olmaya nasıl dayanabildiğimi sonra. Mesela  az önce uyandığımda, ilk olarak on yerinden bıçaklanarak öldürülen öğretmen kızı gördüğümü anımsadığımı. "Ben elmayı seviyorum elma da beni sevmek zorunda" diyen bir manyağın adına aşk dediği o sapıkça şeyden iğrenerek uyandığımı. Sonra onu düşünürken 13 yaşındaki o zavallı çocuk geldi aklıma. Her şey birbirine karışıp harman oldu. Sinirlerim bozuldu ve haberlerden uzak durmanın hiç ama hiç işe yaramadığını her olan bitenin aklımızın içine yerleştiğini ve hala nasıl çıldırmadığımızı düşünüp durdum.

Aklımdan atmak için tüm bunları kitabıma uzandım. Ve ilk olarak şu cümleyi okudum: "Dünya, bir milyon kötü adam, on milyon aptal adam ve yüz milyon korkak adam tarafından yönetilir."*

Ve bu böyle oldukça hiç ama hiç bir şeyin değişmeyeceğine karar verdim vermesine ya bunun hastalığın yan etkisi olduğunu söyledim sonra kendi kendime. Bütün bu kalabalık adamlara karşı durulabileceğine dair umudum iyileşir iyileşmez geri gelecekti nasılsa.  Uyumaya karar verdim yeniden. Rüyasız bir uyku uyumalıydım. İyileşebilmek için başka çarem de yoktu zaten...

FOTOĞRAF: LİFE
* Shantaram- Greory David Roberts- sayfa:320

10 Kasım 2009

09 Kasım 2009

O CÜMLE...


Yüzündeki o minnet dolu gülümsemeyi görmek istemiyorum. Ve o gülümsemeye eşlik eden şu cümleyi ise hiç duymak istemiyorum: "ne kadar iyisin." Bu cümle ile omuzlarıma yüklediğin yükün farkında değilsin biliyorum. Ama inan bana geçerli çok geçerli sebeplerim var.

İlki beni bu "iyi olma haline" mahkum ediyor olman. Kızdığım zaman ettiğim ağız dolusu küfürden sonra karşımda belirecek olan yüzünün bana "ah tatlım sana hiç yakıyor mu?" demesinden, o adam ne zaman aklıma gelse "dilerim benim ona duyduğum güven onun canını çok ama çok yakmıştır" diyebilme ihtimalimden beni alıkoymandan,  beni yalanlarıyla kör eden o insanlara duyduğum gönül dolusu nefrete karşılık affetmenin büyüklük olduğunu söylecek olmandan korkuyorum. Ve bunlardan vazgeçip, kendimi saf, katışıksız iyi sanma budalalığına düşüp de insan oluşumu unutmak istemiyorum.

Bir şey yapıyoruz. O şey senin gözlerinden bakıldığında benim yaptığım fazladan bir şeymiş gibi görünüyor. Ve sen bunu iyilik olarak adlandırıyorsun. Oysa hayatın içinde yüzerken küçük bir çöpü yolundan çekmiş olmaktan farklı değil bu. İnan bana değil. Eğer iyiliğin ya da inceliğin diyelim, fazladan ya da nadir bir şey olduğu inancını taşımaktan vazgeçersen bunca minneti duymaktan da vazgeçeceksin. Ve duyduğun bu minnetle bizi ezmeyecek, ne yapacağımızı bilmez bir halde bırakmayacaksın. Lütfen bunu yapma, lütfen. Sadece bunu doğal kabul et. Hepsi bu. Çünkü zaten öyle.

Bir de şu var ki, bu çok daha tehlikeli. Bizlere sürekli ne kadar iyi olduğumuzu söyleyip durursan ve biz de farkında olmadan bu iyiliği kendimize yamayıp sadece onunla var olmaya kalkarsak, dahası kendimizi diğerlerinden ayırıp kötülük dolu dünyanın üzerinde parlayan yıldızlar sanırsak, asıl o zaman eyvahlar olsun halimize. Bilirsin her ne kadar erdemli olursak olalım her ne kadar ucundan kıyısından kendimizi bilirsek bilelim her an cilalanmak üzere hazır bekleyen egolarımız var. Biz onu yok etmeye, eritmeye ya da en azından yok saymaya çalışırken sen onu sözcüklerinle besleyip büyütme. İnan bana bu sırf bizi değil etrafımızdaki çemberde bulunan herkesi incitir, yaralar, dağıtır.

O yüzden bu cümleyi unut gitsin. Doğal kabul et. "Hep vardı ve var olacak" de ve kabul et. "Zaten böyle olmalı" de,  "böyle olmadığında sorun olur" de ya da. Ama ne yaparsan yap o minnet dolu gülümseyişten ve o cümleden vazgeç. Vazgeç ki arkadaşlıklarımız, dostluklarımız kendi doğasında akıp gitsin. Olur mu?

Fotoğraf: Life

08 Kasım 2009

TEST


"Kim olduğun ya da karşında kim olduğu farketmez. İnsanlar kendileri bile farkında olmadan karşılarındaki insanı testten geçirirler."diyorum. Şiddetle karşı çıkıyor. "Ben" diyor "asla insanları test etmem. Onlar dostum olacaklarsa zaten olurlar. Bunun için teste gerek yok." Gülüyorum "sen öyle sanıyorsun" diyorum. "Hayır hayır"la başlayan cümleler kuruyor. Hiç sesimi çıkarmadan karşı koyuşunu sakince dinliyorum. Sözü bittiğinde konuşmaya başlıyorum.

"Doğruyu yanlışı bulmak için nasıl deniyorsak bazı yolları, kendimiz için doğru insanları bulmak için de refleks olarak bazı testler geliştiririz. Ama asla bunu planlamayız. Yani sen oturup düşünmezsin "A'ya şöyle diyeyim bakalım ne diyecek" ya da "C'ye şöyle davranayım bakalım ne tepki verecek?" diye. Ama olaylar gelişir ve sen karşındakinin sözlerini ve tepkilerini yorumlar, o insana ne kadar yaklaşman gerektiğini ya da ne kadar uzakta durman gerektiğini bilirsin. Ortak noktalarınızı ya da onda seni rahatsız eden şeyleri bir çıprıda sayamazsın belki ama bilirsin zaman geçtikçe. Bak mesela senin hayatından bir örnek vereyim. Geçen yıl hasta oldun ve iki ay evde yatmak zorunda kaldın. Değil mi? Bu sırada bazı insanlar seni ziyaret ettiler, bazıları telefonla aradılar, bazıları ne aradılar ne de sordular. Üstelik aramayan ve seni ziyaret etmeyen insanların bazıları sana normal iş günlerinde çok yakın davranan insanlardı. Fakat koşullar değişince onlar da başka ve yabancı biri gibi oldular. Bazı insanlar ise, ki sen o insanlarla hiç de içli dışlı değildin, hastalığın sırasında sana o kadar ilgi ve yakınlık gösterdiler ki, seslerinin tonunda öyle bir sevecenlik vardı ki şaşırıp kaldın. Şundan eminim ki; oturup kim geldi, kim gelmedi hesabına girmedin. Fakat içinde bazı noktalar aydınlığa kavuştu. Tıpkı yıldızların haritası gibi, bazı yıldızlar daha parlak bazıları daha sönük ve uzak kaldılar. İşte gün içinde yaşadığımız her şey bu haritanın netleşmesini sağlar. Tek bir olay ya da durumla mı netleşir bu harita? Elbette değil. Mesela senin hasta olduğun o iki ay boyunca seni aramamış olan insanlar sana gerçekten uzak ve ilgisizler mi bunu bilemezsin. Bu noktada her şeyi düşünmen gerekir. Yani birine kırılmaya başladığını sezdiğin anda. Belki o adam ya da kadın senin gibi hastaydı o sırada. Belki çok büyük bir bela vardı başında ve buna benzer bir çok şey. Dediğim gibi insanları tek bir olaya dayanarak silip atamazsın. Bu uzun bir süreçtir. Ve o süreç içinde bazı insanlar dostumuz olur ve bazılarından da nefret ederiz. Ve bütün bu sevgi ve nefret test sonuçları ile belirlenir. Her ne kadar soruları ve cevapları belirsiz de olsa bu test herkesin kafasında vardır."

Sessizce dinliyor. "Ama..." diye başlayan bir cümle kuruyor. Biliyorum test etmek lafı onu müthiş derecede huzursuz ediyor. Bu lafı kullanmayı asla onaylamıyor. Söylediklerimi doğru kabul etse bile bu laf ona hep batacak.  Çünkü zihnindeki test kelimesi olumsuz bir anlamla tıka basa doldurulmuş.

"Biliyorum test kelimesi ya da test etmek lafı seni geriyor ve çok alçakça, hesaplı kitaplı dostlukları çağrıştırıyor sana. Fakat söylemek istediğim insanlarla hesaba kitaba girdiğin değil, söylemek istediğim bunun hepimizin içinde yer etmiş olan bir şey olduğu. İşte bu yüzden bazılarını zaman geçtikçe seviyoruz bazılarından ise uzaklaşıyoruz. Bak mesela N. konusunu düşün. Hepimiz onunla aynı zamanda tanıştık ve N. gördüğümüz en sempatik insanlardan biriydi. Bir gün geldi sen N.'yi korumak için onun bazı hareketlerini eleştirdin. N. ise buna alınıp senin yüzüne bir daha bakmadı. Sen hiç farkında olmadan test ettin onu. Risk alıp onun yanlış davranışlarını düzeltmeye çalıştın fakat geri tepti. Şimdi sen biliyorsun ki N. sadece onu onaylayan insanlarla arkadaş olabilen biri. Eleştriye açık değil. Hatta tam aksine eleştrildiği zaman, kendisini eleştirenin iyi niyetini bile hesaba katmadan, ona küsen, darılan biri. Şimdi bana söyle; N. ve sen arkadaş ya da dost olabilir misiniz? Sen "dost acı söyler" diye düşünen biri iken ve N. hep onay bekleyen bir insanken sen onunla gerçekten arkadaş olabilir misin?"

Başını hayır anlamında sallıyor. "Anlıyorum demek istediğini" diyor "Ama söylediğin gibi test etmek lafı beni rahatsız ediyor. Hesaba kitaba dayalı hiç bir şeyden hoşlanmam bilirsin. Hele de bu insanlarla ilgili ise. Ama haklısın. İnsanları farkında bile olmadan kendi testlerimizden geçiriyoruz. Ah bir de bunu tanımlamak için test etmek lafı yerine başka bir söz bulsak."

FOTOĞRAF: LİFE

04 Kasım 2009

SABAH SABAH UZAKLARDA...


Sabah. Soğukta dikiliyorum. Yavru köpek soğuğu bu. Isıran ama canını yakmayan bir soğuk yani. Karşımdaki tabelada Adalet Sarayı yazıyor. Ben onu nedense ısrarla ve inatla Ay Sarayı diye okuyorum. "Yine gerçek dünyada değil de kafanın içinde yaşanan bir sabahı yaşıyorum." diye mırıldanıyorum. Gerçekle başa çıkamayanların ya da gerçeğin katılığına, tiksindirici netliğine katlanamayanın harcı benimkisi. Dün akşam babamın bana "dünyada ol ama dünyadan olma" dediği şey bu muydu yoksa?

Kendi kendime konuştuğumu yan taraftaki bankta oturan adamın ısrarlı ve garipseyen bakışıyla farkediyorum. Başımla selam verip gülümsüyorum. O da pos bıyıklarının altından çok ama çok içten bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Gülümsemesine elini göğsüne koyarak hafifçe eğdiği vücudu eşlik ediyor. "Eyvallah" diyor. Bu lafı sevdiğimi düşünüyorum. Ne zaman bu lafı söyleyen birini duysam onun içtenliğine saf bir biçimde inanıyorum. Çünkü şimdiye değin bu sözcüğü samimiyetsiz söyleyen birine rastgelmedim.

Ay Sarayının önünde bir adam dikiliyor. Adamın sanki usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi bir burnu var. Öyle kusursuz. Yüzündeki en belirgin şey o. Ne gözlerine, ne dudaklarına, ne de o yüzdeki herhangi birşeye dikkat etmek mümkün o burun orada durduğu sürece. Pinokyo diye isim takıyorum adama. Ve ne zaman yalan söylese sahip olduğu en kusursuz şeyin sahip olduğu en kusurlu şey haline geleceği fikri beni eğlendiriyor. Bunun yalan söyleyenin alacağı en iyi ceza olduğunu düşünüyorum.

Birazdan Ay Sarayının önünde bir arbede yaşanıyor. Bir kaç insan nedenini bilmediğim bir şeyden dolayı birbirlerine saldırıyorlar. Pinokyo hemen uzaklaşıyor oradan. Sigaram tam bu anda bitiyor. Tüm o dumanın ardından gördüğüm Ay Sarayı ve Pinokyo tüm gerçekliğini yitiriyor. Herşey kendi gerçeğine dönüyor. Zaten bulutlu olan gök iyiden iyiye bulutlanıyor.  Ay Sarayı'nı, Pinokyo'yu ve benim olanların hepsini dürüp büküp koltuğumun altına sıkıştırıyor gerçeğe doğru yürüyorum. "Ben olup bitene ancak böyle dayanabiliyorum galiba" diye geçiyor aklımdan "koltuğumun altındakilere dayanarak..."

FOTOĞRAF: LİFE

02 Kasım 2009

SÖZLÜK


Gün boyu yağdı ve ben gün boyu o sıcak battaniye altında, kendimden geçercesine ve herşeyi unuturcasına okumanın hayalini kurdum. Basit ama tatlı bir hayaldi. Olsun.

"Yağmur, galiba, huzurun ve unutmanın karşılığı benim sözlüğümde."  O, gün boyu düşünü kurduğum an geldiğinde, battaniyenin altında kıvırılıp kitabı kucağıma aldığımda yani, daha tek sözcük okumadan bunlar geçti aklımdan. Ve "benim sözlüğüm" lafına takılıp kaldım. Kaç kelimelik bir sözlüktü benimkisi acaba? Ve hangi sözcükler hangi anlamlara geliyordu? Nelere, ne sebeple, hangi anlamları yüklemiştim? Bunları hiç düşünmediğimi farkettim.

Tuhaftı aslında, tek bir sözlükten bakıyorduk sözcüklere ama hepimizin kendine ait bir sözlüğü vardı. Ve belki de çoğu zaman karşımızdakinin sözlüğünü okuyamadığımız için yaşanıyordu anlaşmazlıklar. Benim sözlüğümde  huzur ve unutmak anlamlarına gelen yağmur sözcüğü, bir başkasının sözlüğünde iç sıkıntısı, ıslanmak ve üşümek anlamlarına gelebilirdi pekala. Ben yağmurda kendimi iyi ve huzurlu hissederken, bir başkası kendini mutsuz ve huzursuz zamanlarından birinde hissediyor olabilirdi. Peki ama başkasının sözlüklerini okumak mümkün müydü ki? Eğer mümkünse bile bu tıpkı yeni ve zor bir dili öğrenmek gibi değil miydi? Belki de bu yüzden birbirimize emek vermeye bu kadar üşeniyorduk  ve sözlükleri bizimkilere ucundan kıyısından benzer olanla yanyana durmaya çalışıyorduk.

Peki ya kendi sözlüklerimiz? Tüm kelimelerin bizdeki karşılığını tereddüt etmeden söyleyebiliyor muyduk? Sanmıyorum. Sebepsiz yere bizi huzursuz eden, iğrendiren şeyler yok muydu mesela? Ya nedenini bilmediğimiz mutluluklar yaratan kelimeler? Bazılarını biliyor olabilirdik. Ama çoğu yaşadığımız ve çoktan unuttuğumuz zamanlara dair birşeyler taşıyorlardı içlerinde. Mesela ben kareli bir masa örtüsü üzerinde duran çay, peynir ve simit görüntüsünden neden bu kadar hoşlandığımı bilmiyordum. Ya da daha garibi naftalin kokusunu neden bu kadar sevdiğim konusunda hiç bir fikrim yoktu. Aslında aynı şey insanlar içinde geçerliydi. O mavi gözlü kadının yanında neden huzursuz olduğum konusunda pek çok kafa yormuş ama geçerli tek bir sebep bulamamıştım. Herkes tarafından bunca sevilen ve görünürde hiç bir sinir bozucu yanı olmayan hatta tam aksine bu yumuşak kalpli kadının yanında neden böyle bacağımda karıncalar dolaşıyormuşcasına huzursuz olduğum meçhuldü. Muhtemel ki hoşlanmadığım birşeyle ilişkilendiriyordum onu ama neyle? Peki  hiç konuşmadığım sadece günaydınlaştığım o genç kadın bana neden bu kadar yakın  ve tanıdık geliyordu? Sanki uzun bir dostluğumuz varmış gibi duyduğum bu yakınlık ve rahatlık neyle açıklanabilirdi?

Sözlükler üzerine düşünmeyi bıraktım. Daha kendi sözlüğümü okuyamayı bile beceremezken başkasının sözlüklerini nasıl okuyacaktım? Sanıyorum bu yüzden şöyle demişlerdi: Önce kendini tanı. Evet mutlaka bu yüzdendi. Kendini tanı.

FOTOĞRAF: LİFE