28 Aralık 2016

cuma mektupları- acının gölgesinde, nefessiz

Kardeşim,

Dün sabah uyandığımda ilk aklıma gelen şu oldu, "acaba bugün ne olacak?" Yok kişisel bir merak değildi bu, kendi hayatımda ne olacağını düşünmeyi bırakalı uzun zaman oldu. Zira zamanlar dikkatimizi kendi hayatlarımıza çevirmemize, geleceğimiz için planlar yapmamıza izin veren zamanlar değil.

Eskiden birine nasıl gidiyor diye sorduğumuz vakit "amaaan sıradan işte, her şey aynı" cevabını alırdık. Oysa artık sıradanlıktan çok uzak hayatlarımız. Ve işin tuhafı hepimiz o "sıradan işte" dediğimiz günleri özlüyoruz. Gencecik çocukların ölmediği, hiçbir yerin patlamadığı, çöp kovalarının yanında korkmadan geçtiğimiz, sırt çantalı sakallı çocuklara korkuyla bakmadığımız zamanlardan söz ediyorum. İnsanların birbirini öldürmek için değil güzel güzel yaşamak istediğini sandığımız zamanlardan...

Dün bir arkadaşımla bahçede sigara içerken "hiç tat almıyorum hayattan" dedi. Oysa gülmeyi pek seven, neşeli bir insandı. "Ruhunun üzerine asit dökülmüş gibi değil mi?" dedim. "Aynen" diye cevapladı.

İnan bana sana umutlu şeyler söylemek istiyorum. Ama şimdilerde umutlu şeyler söylemek saf bir gözle hayata bakmak gibi geliyor bana. Bu cehennemin içinde nasıl çıkarız bilmiyorum. Çıksak bile iflah olur muyuz o da meçhul.

Bana kızma ne olur, içimi karartıyorsun da deme. Dertleşmek istedim seninle.

Güzel kalbinden tüm sevgimle öpüyorum...

Resim: Christian Schloe 

acıyı fon yapmak

İnsanoğlunun iç dünyasını anlamak mümkün değil. Nasıl bir halet-i ruhiye ile hareket ettiğini, hareketlerinin sonuçlarını düşünüp düşünmediğini ve eğer tepki alırsa bu tepki karşısında nasıl hissedeceğini bilmek zinhar mümkün değil.

Zaman zaman facebook'ta rastlıyorum, insanlar ölmek üzere olan anne babaları ya da dede ve nineleriyle selfie yapıyorlar. Hatta henüz ölmüş bir yakının başında poz vermiş olanına bile rastladım. Çok acaip.

Tam artık hiçbir şeye şaşırmam diyorken sabah gördüğüm haber şok etti beni. Hanımefendiler yanmış, yıkılmış bir kenti selfilerine fon yapmışlar ve o yıkıntıların önünde gülümseyerek poz veriyorlardı. Neden? Tarihin içinde mi yer almak istiyorlar, o ana tanık olduklarını diğer insanlara anlatma ve kelimelerinin yetersiz kalacağı bu acıyı bir de görselle destekleme peşindeler mi? Anlamak mümkün değil bu ruh halini.

Merak ediyorum ne zamandır başkalarının acısı sadece seyirlik bir malzeme? Biz tuzu kurular için gazetede bir fotoğraf, ekranda bir kaç saniyelik görüntü mü artık bütün bu acılar?  Bu insanlar o fotoğrafları çektirirken hiçbirinin mi aklına gelmedi "Durun biz ne yapıyoruz? Burada kıyamet kopmuş, insanlar ölmüş, evleri yıkılmış, belki şu an tam olarak bastığımız yerde bir bebeğin parçalanmış cesedi bulunmuş, tüm bu topraklar kanla, gözyaşıyla ıslanmış. Ayıptır yapmayalım" demek.

Ben şuna inanırım acılar da mutluluklar da kentlerin, binaların, eşyaların üzerine siner. O kentin üzeri mutlaka acıdan bir atmosferle kaplanmıştır. Binaların her bir tuğlası çığlık çığlığadır. Peki bu gülümseyen kırmızı dudaklar hiç mi hissetmediler bunu? Bu kadar mı kendi içlerine dönük yaşıyorlardı ki her şeye kulakları, kalpleri, gözleri kapalıydı? Gerçekten anlayamıyorum. Dakikalarca baktım fotoğraflara anlayabilmek için ama olmadı...

Şimdi, bütün bu tepkilerden sonra, bu insanlar ne yaptıklarının farkında olacaklar mı? Vicdan ve merhamet duygularını yitirmiş bir dünyada yaptıklarının normal olduğunu mu savunacaklar yoksa bütün bu tepkiler onların kollarına atılmış bir çimdik gibi "kendinize gelin" uyarısı mı olacak? Bunu gerçekten merak ediyorum.

Fotoğraf ve Haber: Hürriyet

31 Ekim 2016

yağmuru bile

Yağmur herkese iyi gelirdi oysa. Ufka bakıp "Ey büyük Allah'ım acı bize. Acı da biraz yağmur gönder. Rahmetinle beslensin şu susuzluktan kırılmış toprak" diye saçı sakalı ağarmış, bağrı güneşte kararmış adamları hatırla... Akdeniz'in sıcağından bunalmış insanların, düşen yağmurla gözlerinde büyüyen sevinci anımsa... Kışı çok seven ve çok özlemiş adam ve kadınların ilk düşen sonbahar yağmuruna hasretle ve sevgiyle bakışını düşün... Ve en güzeli aşkından gözleri kör olmuş iki tazecik sevgilinin yağmur altında kahkahaları unutma...

Şimdi yağmur bir zehir artık. Her gün biri çıkıp anımsatıyor bize her şey gibi yağmurun da kirlendiğini. "Aman ha" diyor çokça endişeli bir adam "sakın yağmurun altında dolaşmayın. Zehir yağacak üzerinize... Aman ha! " Haklı. Ama kimse şunu demiyor "çoktandır gözlerinizin, kalbinizin içine doluyor o zehir. Bilmiyorsunuz. Ya da bilmekten öyle çok korkuyorsunuz ki bildiğinizi kendinize unutturmak için delice bir çaba harcıyorsunuz."

Eskiden dünya için mavi derlerdi anımsıyor musun? Toprağından çok suyu olan bir küre olduğundan mütevellit. Bence artık dünya mavi falan değil düpedüz kırmızı. Neden mi? Toprağından ve suyundan çok kana bulandığı için her yer ve her şey.

Tıpkı titizlik hastalığından muzdarip kadınlara benzeyeceğiz yakında. Demedi deme... Ne yağmur altında ıslanmak isteyeceğiz, ne toprak üzerine şöyle bir uzanmak hatta ağaçların yapraklarına dokunmak, gövdelerine sarılmak bile istemeyeceğiz. Ve yakında belki de çok yakında birbirimizden bile iğrenebiliriz. Öyle ya şu kocaman çamur topu dünyada kime ve neye inanacağımızı, neyin hakikat neyin yalan olduğunu asla bilemediğimiz bir zamanın içine doğru korkak ve aymaz adımlarla yol alıyoruz. 

Dünyadan çokça pay kapmak isteyen "çoook ama çook akıllı" adamların üç kuruşluk hırslarına kurban vereceğiz hayatlarımızı, üzerinde yaşadığımız toprağı, havayı ve suyu. Ve sonuçta hepimiz ölüp gideceğiz. İnanmayacaksın ama o çoook ama çoook akıllı adamlar da öyle. Yanımıza hiçbir şey almadan, yapayalnız, çektiğimiz bunca acı yanımıza kar kalarak göçüp gideceğiz. Belki şöyle bir seda kalacak bizden geriye gökyüzünde "tıpkı toprak gibi tıpkı kalplerimizin içi gibi tıpkı beynimizin kıvrımları gibi zehirlediniz yağmuru da... Elimizde bir tek o kalmıştı her şeyi temizleyeceğine inandığımız oysa...Bir tek o..." 

fotoğraf: hamishlow.net

24 Ekim 2016

ben öyle biri değilim

Korkuçtu. Bir tavşanın karnını, kılım bile kıpırdamadan, boydan boya kesiyordum. Bembeyaz, pamuk gibi bir tavşancıktı. Kanlı karnını arkamdaki masanın üzerine bırakıp yaptığım işe dönüyordum sonra. Arada sırada dirilmesinden korkarcasına ardıma bakıyordum. Tavşancık kanını hayli ustalıkla gizlemiş, masanın üzerinde uyur gibi yatıyordu. İçimde ne vicdan azabı vardı ne de pişmanlık. Hiçbir amacı olmayan bir öldürme eylemiydi. Korktuğum başıma geldi sonra. Tavşan sanki hiç ölmemiş gibi ayaklandı ve bir köpeğe dönüştü her nedense. Üzerime atlayıp benimle oynamaya, elimi, yüzümü yalamaya başladı. Üstüm başım kan içindeydi. Şaşkınlıkla onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. O ise sanki ona büyük bir iyilik yapmışım gibi delice sevgisini göstermeye devam etti.

Soluk soluğa uyandım. Kalbimin gümbürtüsü sessiz gecenin içini doldurdu. Delice bir titreme tuttu sonra beni. "Sadece bir rüyaydı, sadece bir rüyaydı..." desemde ne ruhumu ne de kalbimi sakinleştiremedim uzun bir süre. Kalkıp bir bardak su içtim. Ellerim hala zangır zangır titriyordu. Pencereyi açıp derin derin soludum. 

Yatağın içine oturup düşündüm, "bu neydi böyle şimdi?" Pek rüya görmem ben. Kabus hemen hemen hiç görmem. Peki bu ne şimdi? Biraz düşününce buldum. Game of Thrones'un bir sahnesinin bilinçaltıma yansımasıydı sadece. İki kadının tavşan derisi yüzdüğü bir sahne vardı. O tavşanların gerçek olup olmadığını düşünmüş ve eğer gerçeklerse o kadınların o sahnede nasıl oynadıklarına kafa yormuştum. Ben ellerini ete bile süremeyen biriydim çünkü. Belki bir dağ başında açlıktan ölmek üzere olsam ancak öyle birşey yapabilirdim. Yapabilir miydim çok da emin değilim aslında. Otlarla meyvelerle idare edebildiğim sürece yapmazdım galiba. Bilmiyorum yine de. Hiç öylesi bir açlıkla karşı karşıya kalmadım ki. 

Beni asıl dehşete düşüren o tavşanın karnını kestikten sonra içimde hiç vicdan azabı duymamış olmamdı. İçimde bir yerde vahşi bir yaratık saklanıyor olabilir miydi? Pekala mümkün. Hangi insan kendisini tam olarak tanıyabilir ki? Hapishaneler asla bir insana zarar veremem diyen insanlarla dolu değil mi? 

Bir başka dehşet ise ölen o zavallıcığın tekrar hayat bulup, bununla da kalmayıp kendi katili olan bana delice bir sevgi göstermesiydi. Bunca zalimlik edene bunca sevgi... O an şaşkınlıktan başka ne hissettiğimi pek anımsamıyorum. Belki rüya devam etseydi şaşkınlığım başka birşeye dönüşebilirdi. O ne olurdu acaba? Güç duygusu mu? Bilmiyorum. 

Kabuslar belki de içimizin derininde bilmediğimiz şeyleri gösterdikleri için bu kadar korkunçlar. İçimizde uyuyan zalimleri, katilleri, ne yapacağını asla kestiremeyeceğimiz kadın ve adamları bize gösterdikleri için... 

Ben öyle biri değilim dedim kafamı hızlı hızlı sallayarak. Ben kimseye, hiçbir varlığa zarar veremem. Yapsam bile hayatım boyunca bununla başa çıkamam. 

Lacivert gecenin içine uzun uzun baktım sonra. Ben öyle biri değilim, ben öyle biri değilim... 

Resim: Rebecca Dautremer

07 Ekim 2016

cuma mektupları

Canımın içi,

İyi misin? Ben bildiğin gibi hala deliliğin eşiğinde duruyorum. Ne bir adım geri ne bir adım ileri. Geri gidip normaller arasına katılmaya hiç hevesim yok, hevesim olsa dahi gururum elvermiyor o kayıtsız kalabalık arasında bir zerre olmaya. İleri gidip deliliğin uçurumundan atlamaya ise cesaretim yok. Gönlüm her ne kadar o uçurumu arzulasa da inan bana cesaretim yok. İnsan ne garip bir mahluk, özgürlük naraları atıp duruyor ya inanma, el kol her bir yerden bilmediği bir başka yere bağlı. Akıllara zarar...

Geçen gün dolmuşun camından bakarken insanlara, birden o asık yüzlerin hep birlikte delirdiğini ve sokaklarda dans etmeye başladığını hayal ettim. Kimi sokak lambalarına sarılmış dans ediyordu kimi bir başına kaldırımda bir o yana bir bu yana gidiyordu. İleride bir grup ise halaya durmuştu. Kendi kendime güldüm. Birileri fark etmiş midir diye etrafıma bakınırken hala delilikten, hiç tanımadığım insanların alnımın ortasına deli yaftası yapıştırmasından korktuğumu fark edip kendimden tiksindim. Oysa güzeller güzeli bir hayalin peşinden gidiyor ve gülümsüyordum. Düşün, toplu halde delirmekten daha güzel bir protesto olabilir mi? Canımızı bunca yakanlardan alınabilecek bundan güzel bir intikam olabilir mi? Hepimize birden giydirebilecekleri deli gömleğini nereden bulacaklar, düşün bir...

Ah benim canım, güzeller güzeli kardeşim, biliyorum senin de canın en az benimki kadar yanıyor olup bitene. Her gün toprak olan binlerce insana, hayatın bunca zalimliğine, olup biteni kader diye sinesine çeken dertli kadınlara, gencecik yaşta kamburu çıkmış, çok çalışan, çok yorulan, gün yüzü görmeyen ama çok az kazanan o zavallı adamlara, zulme ve haksızlığa, savaşlara baktıkça durmaksızın kanıyor içinde bir yer, biliyorum. Ve sen de tıpkı benim gibi her gün iğrenerek, içinde öfke ve kin biriktirerek bakıyorsun başkalarının kanıyla beslenen o vampirlere. 

Oysa böyle olmayabilirdi. Hamurunda bir parça sevgi olan insan böyle bir hayat kurmayabilirdi. Dimdik durabilirdi kötülük karşısında, bahçeleri bombalarla değil güllerle donatabilirdi. Başka bir hayat mümkündü iki gözüm belki hala da mümkündür. Bizim gibi umudunu yitirmişlerden saklanıyordur. Ah benim canım, göğsünün içinde hala tertemiz bir kalp taşıyan güzeller güzeli kardeşim, sen bana ben sana kardeş dedikçe ve belki biz birbirimizi inandırdıkça buna, el ele tutuşup kendimizi kocaman hissettikçe kör olan gözlerimiz görmeye başlayacaktır. Sana umutsuz ve üzgün bir kalple sesleniyorum ama hala "he" desen inanacak bu kalp. En çok muhtaç olduğumuz belki de budur ne dersin; inanmak yani. Biribirimize, hayata, mutluluğa ve insan olmaya yeniden inanmak. Çocukken ve ilk gençliğimizde sahip olduğumuz tüm o pembe hayallerin uçan balon gibi gökyüzünde kaybolmadığını tam aksine bir bumerang olduğunu ve eninde sonunda bize geri döneceğine inanmak istiyoruzdur belki...

Kalbinin en hassas yerinden öpüyorum seni. 

Resim: Christian Schloe

29 Eylül 2016

huzursuzluk günlüğü

Şurada, kalbimin tam üzerinde bir ağrı var. Yok, öyle doktorluk falan birşey değil. Bu tamamen huzursuzlukla ilgili birşey. 

Kalktım, kendimi ve herşeyi unutayım diye biz aptalları donuna kadar soymak için icad edilmiş avmlerden birine gittim. Renklerin, curcunanın içinde kaybolur, bu saçmalık nehrine kapılır giderim diye umuyordum. Hiç de öyle olmadı. Her pantolona, her gömleğe hatta her kolyeye "bütün bunların ne anlamı, ne gereği" var diyerek boş boş baktım. Ben eşofmanların yanında iç çekerken biri geldi yanıma. O da bunalmış belli. Ölgün bir sesle "naber?" dedi. "Amaaaaan of pöf" kıvamında bir cevap verdim. Gelirken yolda çok sallanmış ve kapağı açılmış gazlı içecek gibi birden patladı. Onun da içi daralıyordu elbette, herşey tatsız tuzsuzdu, kimin sıkıntısı yoktu ki falan filan. Hepimiz daralıyorduk haklıydı. Zaten bu ülkede yaşayıp da daralmayan adamın alnını karışlarım ben. 

Sonra başkaları da geldi. İçi sıkılıp da çatlayacak kıvama gelen dört kişi oluverdik birden. Hiçbirimiz birbirimizden destek alamıyorduk zira hiçbirimizin kendine hayrı yoktu. Öyle yan yana yürüdük. Sıkıntılarımızı yola ekmek kırıntıları gibi dökeriz diye umduk lakin onlar da bizimle geldiler. 

Böyle tatlı bir güneş altında bunca huzursuzluk reva mı? Şu yanımda yürüyen gencecik kızın çektiği bunca acı hak mı? Ya diğerleri? Ya hiç suçları günahları olmayan, başkalarının hatalarını gencecik omuzlarında taşımak zorunda olan bu güzelim insanların ellerinden kayıp giden günler...

Ne yapmalı ne etmeli bilemiyorum. Ne kendi sıkıntıma ne de başkalarına merhem olamıyorum. Toparlardım eskiden oysa ki. Şimdi ya yaşlanıyorum ya da fena halde yorgunum...

Resim: Vladimir Kush


28 Eylül 2016

Sevgili gökyüzü


Biliyor musun her sabah işe gitmek üzere kapıdan çıktığımda pırıl pırıl parlayan güneşe şaşkınlıkla bakıyorum. Gözlerimi kırpıştırıp duruyorum karşısında. Bu kadar öfkeli bir ülke üzerinde parlayıp durmasına hala şaşırıyorum. Gökyüzünün bunca mavi, havanın bu kadar berrak olması ve altında yaşayan insanların öfkesi hiç ama hiç birbirine yakışmıyor. Gök alıp başını gidecek bir gün diye korkuyorum, bize ışıklı parmağını sallayıp "siz buna layık değilsiniz" diyecek diye...

Babam bir Ağustos günü ebediyen ayrılmıştı bizden. Dışarda yanan bir gün vardı. Ölümleri hep gri, kasvetli havalarla bütünleştiren sersem aklım, onun böyle bir günde gitmesini uzun süre algılayamamıştı. İnsanlar ölürdü; kış, yaz, sonbahar, ilkbahar farketmezdi halbuki. Ama canından bir parça gidince akıl mantık kalmıyor insanda.

Sabah gökyüzüne uzun uzun baktım. "Sakın bir yere gitme" dedim. "Sen de bizi bırakıp gitme." Evet bizler sersemiz, olmadık işler peşindeyiz, gözümüzü kırpmadan kıyarız birbirimize ama bir o kadar da perişan haldeyiz. Bilirsin, çok insan gördün sevgili gökyüzü, çok zor şey insan olmak, insan kalmaya çalışmak daha da zor. Becerebildiğimize yaşamaya, doğru dürüst olmaya çalışıyoruz amma velakin gerçekten herşey çok zor. Dünyanın haline katlanabilmek, gün geçtikçe herşeyin daha da kötüye gideceğini bilmek, sürekli geçmişi özlemek, zamanı ucundan kıyısından bile olsa artık yakalayamamak, doğru bildiklerinin her an yanlış kabul edilebildiği bir hayatta dengeni korumaya çalışmak gerçekten çok zor. O yüzden bizi bırakıp gitme.

Biliyor musun sevgili gökyüzü sana ne zaman baksam "belki" diyorum "belki daha güzel bir hayat mümkündür" Sen bazılarımızın umudusun, sonsuzluğa olan inancımızsın, bu yüzden de hiçbir yere gidemezsin. Sen bütün bu insanların annesisin. Bizi terkedemezsin. Senin hain evlatlarınız biz biliyorum seni hırpalayıp, dengeni bozuyoruz bunu da biliyorum. Ama sen vazgeçemezsin bizden değil mi? Mavi bir battaniye gibi üzerimizde durmaktan, bizi koruyup kollamaktan vazgeçmezsin. Bu yüzden acı bize ve kızma. 

Fotoğraf: Reference.com

26 Eylül 2016

pöf...

Dünya üzerindeki herkesin ve herşeyin farklı olabileceğini, kimsenin kimse gibi düşünmek zorunda olmadığını kabul edemeyen insanlarla dolu bir akıl hastanesinde yaşıyoruz bence. Kendisi gibi düşünmeyenlere, kendi inandıklarına inanmayanlara asla saygı duymayanlarla, saygı duymamakla birlikte onu kendisine benzetmeye çalışanlarla dolu bir dünya bu. İşin tuhaf yanı şunun farkında değiller eğer hepimiz birbirimize benzersek hayat akıl dışı şekilde sıkıcı olacak. 

Ben de pek çok şeye inanamıyorum, bazen öfkeden deliye dönüyorum ama o sözcükleri söyleyenlerin neden o şekilde konuştuğunu anlamaya çalışıyorum. Kimseyi aşağılamıyorum, kimseye bağırmıyorum, kimseye kafa göz dalmıyorum. "O da böyle düşünüyor" deyip geçiyorum. hiçbir haberin altına ağız dolusu küfürlü yorumlar yazmıyorum, hiçbir fotoğrafın altına "sen ne gerizekalısın" gibi saçma sapan bir cümle yazmıyorum. Eleştireceksem kırmadan, incitmeden söylemeye çalışıyorum ki asıl niyetimin başka bir bakış açısı olduğu anlaşılsın.

İşte tüm bu insanlar yüzünden gerçekten gidip ıssız bir yerde tek başıma yaşamak ve kimseyi görmek istemiyorum. Bunu yapamadığım için de insandan çok kitaplarla haşır neşir olmayı tercih ediyorum. Bu da neden bu kadar çok okuyorsun sorusuna cevap olsun.

Dünyada ince güzel şeyler vardır mutlaka. Arada rastlıyorum. İnce kalpli güzel insanları görünce gerçekten sarılıp öpesim geliyor. Ama kötü haber şu ki sayıları oldukça az. "Ne yapalım hayat böyle yaşamak zorundayız" denilebilir. Elbette yaşamak zorundayız ama önemli olan ne şekilde yaşamayı tercih ettiğimiz. Ben bütün bu saçmalıklar içinde olmayı reddediyorum. Kavgadan, dövüşten, ağız dolusu küfürler savuran adamlardan ve kadınlardan, sokak ortasında birbirinin ağzını burnunu kıranlardan, en ufak birşey için öfke kusanlardan, saygısız ve terbiyesizlerden, kendi işinden çok başkasının hayatını deşip duranlardan, yalancılardan ve sahtekarlardan, mizah anlayşını yitirmiş olanlardan, hoşgörü kelimesi ile hiç işi olmayanlardan bıktım usandım çünkü. Bu kadar kaba bir dünyada yaşamaktan gerçekten bıktım.

Bu yüzden beni ilgilendirmiyor artık ne kadar nefret kustukları...Kustukları bu nefreti de nasıl üst değerler kılıfına sardıkları da hiç ilgilendirmiyor... Ne halleri varsa görsünler umurumda bile değil. Tahammülsüz ve hoşgörüsüz bir dünyada yaşadıkları hayatın, hayat olduğunu sanmaya devam etsinler.

Resim: Edward Munch

22 Eylül 2016

hepiniz benim değerlerime uyacaksınız, o kadar...

Dün dolmuşta yine başıma bir olay geldi. Zaten ne zaman dolmuşa binsem birileri beni delirtmek için elinden geleni yapıyor. Özenle koruduğum "manevi değerlerimi" incitmek için herşeyi yapıyor namussuzlar. Ben de kafa göz dalmak zorunda kalıyorum. Haklıyım ama. Manevi değerlerim dedim, orada bir duracaksın.

Bakın anlatayım da haklı mıyım haksız mıyım siz karar verin. Daha dolmuşa adımımı atar atmaz başladı olaylar. Dolmuş şoförü bana ablacığım dedi. Daha duyar duymaz yapıştırdım ağzına iki tane. "Ulan ben nereden senin ablan oluyorum, ağzını topla yoksa o ağzını bir daha toplanmayacak şekilde dağıtırım" dedim. Haklıyım. 

Neyse şoför ağzının kanını silip "tövbe estağrullah" diyerek yola koyuldu. Yolculardan, en azından kadın olanlarından, alkış bekliyordum ama "cık cık cık" şeklinde garip, anlamlandıramadığım sesler çıkardılar. Herhalde "aferin biz yapamazdık o yaptı. Kadınlık gururumuzu korudu" demek istediler. Göğsüm kabara kabara geçti aralarından. Oturacak hiç yer yoktu. Bir genç adamın başında dikildim bir kaç dakika. Bir de şort giymiş ahlaksız rezil öylece oturmaya devam ediyor. Şort diyorum şort duydun mu, hem de dolmuşta. Öfkeden deliye döndüm tabii. Baktım kalkmaya niyeti yok onunda suratına tekmeyi yapıştırdım doğal olarak. Ama yine haklıyım bir bayan ayakta dururken sen oturursan hem de öyle şortlu şortlu oturursan tekmeyi yersin işte böyle. Bence yine haklıyım. Adamı omuzundan tuttuğum gibi kaldırdım ve güzelce yerleştim. "Öteye git de üzerime kan damlatma" diye de uyardım, onu da akıl edemez bu şimdi. Elbette bu cümleyi söylerken yumruğumu göstermeyi de ihmal etmedim. Pis terbiyesiz. Benim değerlerimi umursamayan ahlaksız rezil. Şunu bir anlayamadılar, benim değerlerimi bilmek ve saygı göstermek zorundalar. Bunlar kendilerini ne sanıyorlar hiç anlamış değilim. Hayret yani...

İyi ki etek giymemişim diye düşündüm. Zaten pek etek giymem. Pantolon daha iyi. Hem pantolon giyersen ona buna tekme atma hakkına sahip oluyorsun. Öyle etek ya da şort falan giyersen de her zaman her yerde pantolonlular tarafından tekmelenme hakkın da baki tabi. Ah bir de bıyıklarım olaydı daha iyiydi. O zaman bak neler neler yapabilirdim. Bıyık ve pantolon bana her hakkı tanırdı. Canımın istediğini döver çok canım çekerse öldürürdüm. Manevi değerlerim, pantolon ve bıyığımın gururu dedim mi herkes orada bir dururdu. Kim ne yapacak bana canım, adam sen de...

Neyse dolmuş fazla kan kokmaya başlamıştı ki indim. Manevi değerlerimi kirlettikleri gibi üzerimi de kirletmişlerdi bu insanlar. Üzerimdeki kanı gören biri yaklaşıp "İyi misiniz" diye sordu. "Sana ne ulan" deyip onun da gözünü patlattım. "Herşeyime karışmayın" dedim "sana ne iyi miyim değil miyim?" O sırada yanımda bir polis belirdi. Cebimden "manevi değerlerim" kartını çıkardım. Beni tutup arabaya bindirdi nedense ve götürüp dağın tepesinde bir ormana bıraktı. "Yapmayın etmeyin" dediysem de gözümün yaşına bakmadı. "Madem insanlara saygı göstermeyi bilmiyorsun onlarla bir arada da yaşama hakkın yok. Burada tek başına yaşa ve sakın geri dönme. Senin gibilerin insanların arasında yeri yok" dedi ve çekti gitti. "Ama... ben... manevi değerlerim... " diye mırıldandıysam da birşey değişmedi. Herkes layığını bulurmuş peh... Ne layığı, benim layık olduğum yer burası mıydı allasen. Beni insanların kraliçesi yapmaları gerekirken buraya attılar. Manevi değerlerimle ben artık başbaşayız.

20 Eylül 2016

Ay yüzünden...

Her gece uyumadan önce kendime hikayeler anlatıyorum. Bir trende geçen hikayeler, trenden atlamak üzere olan Hasan diye birinin hikayesi, Hasan'ın nemrut suratlı bir adamla arasında geçen diyalog, kibar ve kırılgan Hasan'ın intiharının bir dakika öncesinde bile o nemrut suratlı adam tarafından incitilmesinin hikayesi... Başka bir gece olağanüstü şişman bir adamın hikayesini anlatmaya başlıyorum kendime, yokuştan aşağı yalpalaya yalpalaya inerken mahallenin delisinin kahkahadan kırılmasının hikayesini, adamı üzerine dört kürdan geçirilmiş bir portakala benzeten karısının hikayesini anlatıp duruyorum.

Bunların aklıma nereden geldiğini bilmediğim gibi hepsini kanlı canlı görüyorum. Sabah uyanınca yazarım diyorum demesine de uyandığım vakit tüm bu insanlar kanlı canlı hallerini yitirmiş, birer kağıt figüre dönüşmüş oluyorlar. Boşveriyorum.

Geceleri kocaman bir ay yatağımın üzerine vuruyor. Kalın perdeleri aşıp gözlerimin içine doluyor ve hain hain gülümsüyor, "uyuyamayacaksın seni sefil, şimdi hikaye vakti" Hep ay yüzünden bütün bunlar. O gidince hikayeler de gidecek muhtemelen, o delice özlediğim rüyasız, kesintisiz uykular geri gelecek. Gündüzleri yorgun argın dolanıp durmak zorunda kalmayacağım. Peki uyku yüzünden hikayelerden vazgeçebilecek miyim? İşte bunu bilmiyorum. Hikayeler giderse hayatın renkleri de onlarla birlikte gitmeyecek mi? 

Çok eskiden beri dolunay beni hem korkutur hem de büyüler. Ona baktıkça bakasım gelir, gözlerimi alamam ama sanki çok bakarsam da ruhumu emip beni boş bir çuvala çevirecek sanırım. Aramızda tutkulu, korku dolu bir aşk ilişkisi var kısaca onunla.

Dün gece hikayeler anlatıp dururken yıldız dolu bir gecede, karşımızda ay parlarken, küçük sevimli bir ateşin başında oturmuş gibi hissettim. Ona anlatıyordum tabii ki hikayeleri. Hani derler ya her yazar aslında tek bir kişi için yazarmış. Bence her hikaye anlatıcısı da tek bir kişiye anlatmak istiyor hikayelerini. Zihninin içindeki garip imgeleri sadece bir kişiye açmak istiyor, onu yargılamayacak, saçma sapan psikolojik çıkarımlarda bulunmayacak, o hikayeyi sadece hikaye olduğu için dinleyecek birilerine... Olağanüstü şişman adamların yürüdüğü taş sokakları, Hasan'ın o sarışın, kırılgan ruhunu, mavi gözlerindeki hüznü, trenin romantizmi ile içimizdeki intihar dürtüsünün garip tezatını falan filan... Bir tek ona anlatmak istiyorsun, biliyorsun ki bir tek o anlar, bir tek o gerçekten dinler...

İnsan ne tuhaf mahluk. Ve ay ne hain. Aklımızın derin denizinde ne kadar acaip yaratık varsa hepsini su yüzüne taşıyor. Kendi kafanın içindekilerden tedirgin oluyorsun bir yandan bir yandan da kendinde bilmediğin birşeyleri keşfetmenin tuhaf hazzını yaşıyorsun.

Hep bunlar ay yüzünden hep...

Resim: Pinterest

09 Eylül 2016

cuma mektupları

Cancağızım,

Çok değil bundan kısa bir zaman önce bir balkonda oturmuş denize bakıyordum. Geceydi. Ay vardı ve dünya akıl almayacak kadar güzeldi. Uzun zamandır böylesine sevmediğimi düşündüm hayatı. Sonsuza kadar uzayan bir an olsun istedim o an. Ve bunun için de o güzelliği aklımın içine iyice kazıdım. Ne zaman üzülsem ne zaman dünyadan nefret etsem çıkarıp bakacağım bir fotoğraf gibi sakladım.

Hayat yekpare bir halde iyi ya da kötü değil. Zaten dünyada hiçbir şey ya da hiçbir insan böyle değil. Aslına bakarsan hayatımızı oluşturan birkaç gün var. O günler hatrına katlanıyoruz herşeye. Gece vakti deniz üzerindeki gümüş ışıkları ile parlayan ay, akla ziyan parlak bir gökyüzü, gökyüzünü öpen bir ağacın dalları, birden burnuna doluveren çiçek kokusu, beklemediğin bir anda en sevdiğini karşında bulmak ve en çok hayal ettiğinin gerçeğe dönüşmesi... Bunlar ve benzerlerinin dışında, senin de bildiğin gibi, dünya tam bir çöp yığını.

Kaderinin değiştiği bir anı hiç hissettin mi? Ya da artık bambaşka birine dönüştüğün bir anı? Aynadaki yüzünün artık mutlu ya da huzurlu diyelim birinin yüzüne dönüştüğünü, uzun zamandır çatık duran kaşlarının ortasında o günlerden yadigar birkaç çizginin kaldığını, dudak kıvrımlarının artık aşağıya doğru değil de yanaklarına doğru meylettiğini hiç hissettin mi? Eskiden olsa bunu kaybetmekten ölesiye korkacağını, oysa şimdi hayatın akıntısının tersine değil de o yönde yüzdüğünü, artık hiçbir şeyden korkmadığını...

Garip hissediyorum. Ve böyle hissetmekten rahatsız değilim. İnsan katman katman sanki. O çok iyi tanıdığı benliğinin altında hiç bilmediği nice haller var. Bu iyi birşey. Saplanıp kalmadan kendine, dünya ile uyum içinde, bütün bu mide bulandırıcı şeylerin var olduğunu yadsımadan ama kendi hayatını ve çevrendeki hayatı da incelikle yaşamak için çaba göstermek gerçekten iyi birşey. 

Böyle yaşıyorum bu günlerde işte. Yazın sakin denizi gibiyim. Arada dalgalanıp, coşmuyor muyum, elbette. Ama genelde yazın o kaygısız, sakin ve cıvıltılı halini taşıyorum üzerimde. Ve bu böyle devam etsin istiyorum. Bunu gerçekten herşeyden çok istiyorum. 

Sana içimdeki güneşten, başımın üzerindeki gökyüzünden, kalbimin tam ortasında açan gümüşsü çiçekten sevgiler gönderiyorum. Lütfen kalbindeki güzelliği muhafaza et. 

Tüm içtenliğimle...

Resim: Wallpaperscraft.com

12 Ağustos 2016

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu

10 Temmuz 2016

insanın evi gibisi yok

T. yatağının üzerinde oturuyor. Elindeki kahve fincanını evirip çeviriyor. Tüm kadınlar gibi o da komik olduğunu, saçma olduğunu bile bile o minicik fincanın içinde bir umut kırıntısı arıyor. Bir küçük kalp mi o? Ah belki yeni bir aşktır. Harf çıkmış mı? Şurada bir harf var ama M mi yoksa N mi bilemedim. Ay hadi inşallah. 

İnsanın, kahve falına eğilmiş, hevesle umut arayan bir başa sarılası geliyor. Her gün, içimizdeki umut filizlerinin hoyrat eller tarafından kırıldığı bir dünyada, birbirimizi şefkatle sarmalamazsak nasıl duracağız ayakta? "Amaaan boşver" diyor fincanı kenara koyarak. Nasıl da kırılgan bir şey şu umut.

Neden yatağa oturmadığımı soruyor. Omuz silkiyorum. Orası onun uyuduğu yer, nasıl oturayım? "Bir şey olmaz" diyor. Geçip yanına oturuyorum. İçeriden annem ve teyzemin sesleri geliyor. "Ay abla orası güneş çok sıcak gel sen buraya otur" ya da "pencereyi kapayayım mı rüzgar rahatsız ediyor mu?" ve buna benzer bir dolu seni rahat ettiremezsem gözüm açık gider vallahi cümlesi. Annemse teyzemin rahatsızlığından rahatsız. "Rahat ol keyfine bak böyle iyiyim" gibi bir şeyler söylüyor onu durdurmak için ama ne mümkün. Bizim aile üyelerimiz, evine geleni rahat ettirmek için seferber olma misyonunu yıllarca taşıdı, şimdi mi bırakacak? 

T.'ye "biz de mi böyleyiz kızın ya" diyorum. Ne de olsa böyle şeyler anneden kıza geçiyor. "Bence böyle değiliz, biz birimizi rahat bırakıyoruz" diyorum. Karşı çıkıyor, biz de aynen böyleymişiz. Örnekler veriyor. Benim odama geldiğinde, benim "şöyle otur, orada rahat mısın, çay iç içmeyecek misin o zaman kahve yapayım, ama hiçbir şey içmedin, olmaz ki böyle" gibi cümleler kurduğumu söylüyor. Düşünüyorum. Aslına o da bana aynısını yapıyor. Anneden kıza genler hiç şaşırmadan sürüp gidiyor.

"Biliyor musun" diyorum, "bu kadar inceliklerle dolu bir ailede büyümek aslında hiç de iyi değil. İnsan bunu normal sanıyor, ki aslında olması gereken tam olarak bu olmasa da biraz hafifletilmişi belki, dışarıda da insanlardan aynı nezaket ve inceliği bekliyor. Elbette kimsenin kendisinden önce bizi tutmasını beklemiyoruz lakin bir teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, zahmet oldu demeyi bile bilmeyen buna gerek duymayanların olduğu bir dünya var. Ve er geç o dünyanın içine bir şekilde girmek zorundayız. Şimdi söyle böyle bir iç dünyadan öyle bir dış dünyaya geçmek için hayli çaba gerekmiyor mu? Zira biz dışarıdaki insanlara da aynı muameleyi yapıyoruz zannımca. Hatta belki bazılarını delirtiyor bile olabiliriz rahat ettireyim derken" İkimiz de gülüyoruz. Biliyoruz zaman zaman insanları nasıl daralttığımızı ve bunun adına da misafirperverlik dediğimizi.

Başını sallıyor. Birbirimize etrafımızda gördüğümüz nezaketsizlik örneklerini anlatıyoruz. İşin tuhafı bütün bunlara hala alışamamamız ve kabullenemiyor oluşumuz. İnsan kafasının içinde doğru bir dünya yaratmış ve o doğru dünya hasbelkader ailesinde var olmuşsa ya da belki ailesinde bu dünya var olduğu için onu doğru sanıyorsa, dış dünya ona pek de kabul edilebilir gelmiyor galiba. 

Bir süre susuyoruz. Herkes kendi alemine dalıyor. Ben instagramda dolaşıyorum o telefonunda bir şeylere bakıyor. Bu arada muhtemelen o da benim gibi az önce konuştuklarımız üzerine düşünüyor. 

"İşte bu yüzden" diyorum pat diye "her eve dönüşümüzde kaslarımız gevşiyor ve huzur hissediyoruz. Ve hepimizin diline "insanın evi gibisi yok" cümlesi pelesenk..." Ailesinde el üstünde tutulan iki şımarık olarak gülüyoruz. "En azından birbirimizi şımartalım" diyor. Bence de... Zira dışarısı çoğu zaman ağzımızı burnumuzu kırmakta pek bir mahzur görmüyor.

Resim: Edward Hopper

02 Temmuz 2016

gecikmiş bir cuma mektubu

Hayatımın ışığı, güneşim, 

Her sabah uyandığımda ve her gece uyumadan önce açıp baktığım bir albüm var. İçinde sadece senin fotoğrafların olduğu halde sen bile görmedin onu. İstesem de sana gösteremem onu çünkü elle tutulur bir gövdesi yok. Zihnin resimlerini göstermek belki kelimelerle mümkün ama aslı hep saklı... Beynimiz hayatta kalmamızı sağladığı gibi bazende bir dolap vazifesi görüyor. Ya da belki bir kasa... Değerli şeylerin muhafaza edildiği ve bir kilidi olmayan bir kasa... 

Biraz içsem, dilim çözülse, aklın kapıları dizginlenmese ucundan kıyısından görebilirsin o fotoğrafları belki. Kıyıda duran sarılmış iki kişiye bakarsın ilk sayfada. Hiç kimsenin olmadığı bir sahilde dünyanın sadece kendilerinden mütevellit olduğunu sanan, çokça acı dolu hayatlarından kaçıp saklanmış iki masumu görebilirsin. Ve onlara bakarken için saf bir merhametle dolabilir. Kimbilir belki hala hayatta güzel şeyler olduğuna bile inanabilirsin. İşte bu yüzden saklıyorum ben bu fotoğrafı...

Bir ağaç fotoğrafı göreceksin bir sayfa daha çevirirsen. Hayatta olmuş ve olabilecek en güzel ağaç olduğuna inanman için sana harika bir sebep sunabilirim. Biraz daha yaklaş fotoğrafa göreceksin o sebebi. Onun altında oturan iki aşık var görüyor musun? Kadının saçları rüzgarda uçuşuyor. Beyaz bir bluz giymiş. Belki de aşkının saflığını görünür kılmak istemiştir kimbilir... Adam sanki tüm o yılları yaşayıp bitirmemiş gibi birden ilk gençliğine dönmüş. Yüzünün ortasında masumiyet çiçek açmış, öyle güzeller güzeli bir adam. El ele tutuşmuşlar. Öylece durmuş denize bakıyorlar. Sanki tüm toprak, çimler ve ağaçlar, deniz ve gök her yer aşka kesmiş... Akıl alır gibi değil, dünya sahiden güzelmiş...

Neden bu kadar güzeller biliyor musun? Bu iki insan sanki bir sihre, büyüye bulaşmış gibi sanki ikisi bir araya gelince bir mucize olmuş gibi tüm hayatlarını katlayıp bir kenara kaldırmayı, nasıl yaptıklarını bilmeden, becerebilmişler. Dünyanın tüm kirinden arınmışlar, bir cennet bahçesine çevirmişler birlikte oldukları her anı... 

Herkesin bir masalı olmalı canımın içi. Herkesin kaçıp içine saklanacağı bir masalı olmalı. Dünya berbat bir yer. Ve sana söylenildiği gibi insanlar iyi değiller. Onun için sen boşver bu dünyada bir cennet yaratmayı, mutlu ve huzur içinde olmayı hayal etmeyi de bırak artık... Kendi masalını yarat en güzeli. Evet biliyorum bu bir şans. Aşk sahiden bir şans. Bunu bulmanın bir yolu yöntemi yok. Ama şu var bence, kim ki bu dünyanın tatsız tuzsuz bir yer olduğuna inanırsa, bir ağaç gövdesine saklanmak ister gibi aşka sığınmaya ihtiyaç duyarsa, dünyanın aşksız hiç bir anlamı olmadığına inanırsa ona merhamet ediliyor ve aşk gelip kucağına düşüyor. Ben buna inanıyorum. Ve böyle düşünmeyi de seviyorum...

Eh iki gözüm eğer bir masalın varsa senin de, kardeş sayılırız. Çünkü tüm masallar birbirinin ışıltısından pay alırlar. Ve tüm masal kahramanları birbirlerini nerede görseler tanırlar...

Tüm aşkım ve sevgimle gözlerinden öperim...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema


24 Haziran 2016

cuma mektupları

Sevgili kardeşim, iki gözüm, günışığım

Uzun zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Senin günlerin nasıl bilmem ama benimkiler göründüğü gibi kaybolan yıldızlara benziyorlar. Zaman, hayatlarımızın bir yerinde delice akmaya başlıyor. Dikkat ettin mi zaman biz çocukken yokuş çıkarmış gibi ilerliyor, gençlik uzaklaştıkça ise o yokuş birden inişe dönüşüyor. Sen belki hayatının baharındasındır, hala yokuş tırmanıyor ve hayatı bitmez bilmek bir büyüme çabası sanıyorsundur. İnan bana dostum ulaşacağın tepede birşey yok. Tek göreceğin ucu bucağı olmayan bir iniş. Bu yüzden yokuşun tadını çıkarmaya bak. Zira inmeye başladığın vakit hızdan neyin tadını çıkaracağını bile bilemiyorsun.

Benim herşeyle derdim var. Elbette zamanla da. Kimin yok ki diyeceksin. Haklısın herkesin var. Kimi için "ah eski zamanlar böyle miydi?,  kimi için "ah çok sıkılıyorum zaman geçmek bilmiyor" şeklinde kimi içinse "ama daha yapmak istediğim çok şey var hiçbir şeyi yetiştiremiyorum" gibi... Dolayısıyla hepimizin zamanla sorunu var. Benimki daha çok zaman kavramıyla ilgili...

Eve gittiğimde ilk yaptığım şey ne biliyor musun? Saatimi çıkarıp bir kenara koymak. En mutlu olduğum zamanlar ne biliyor musun? Bir yere yetişmek ya da birşey yapmak zorunda olmadığım dolayısıyla saatin kaç olduğunu umursamadığım zamanlar... İşte benim zamanla sorunum... Bence bizi esir alan birşey o. Hatta uyku saatlerimizi bile belirliyor düşünsene. "Ah erken kalkacağım uykum yok ama uyumam gerek..." Böyle aptalca bir cümle olabilir mi? Olur çünkü olmak zorunda...

Mandra Filozufu filmini bu yüzden seviyorum. Ne diyordu orada, "acıkınca yersin, uykun gelince uyursun, uykunu alınca uyanırsın" Şahane ama mümkün değil. En azından benim için öyle. Oysa yaşadığımız hayatlar nasıl da aykırı kendi doğamıza. Aç değilken yediğimiz yemekler, uykumuz yokken zorla yatağa girmeler, uykudan ölürken sürünerek yataktan kalkmalar... Her neyse. Saçma sapan bir sistem bu ve nasıl değişir, değişir mi bilemiyorum. Sanmıyorum aslında.

Neyse iki gözüm veda etmeden sana bir tavsiyede bulunayım, eğer yapabiliyorsan zamanın kölesi olma ve eğer yine yapabiliyorsan onun efendisi ol... Hayatta herşey mümkünse bu neden olmasın...

Fotoğraf: Pinterest

20 Haziran 2016

at

"Hayır teşekkürler" dedim. Ata binmeyi isteyip istemediğimi soruyordu. Yüzünde alaycı bir gülümseme ile "Ne o? Korkuyor musun yoksa?" dedi.  Korkaklıkla suçlananların çoğunun yaptığı gibi gereksiz bir gururla öfkelendim. Elbette korkmuyordum. "Hayır" dedim yüzüne bir süre baktıktan sonra "sadece bunu doğru bulmuyorum" Yüzünde çok garip bir ifade oluştu. Bu hep olur. Biri üzerinde hiç düşünülmeden herkes yapıyor diye yapılan şeylerden birine karşı çıktığında insanların yüzlerinde böyle bir ifade oluşur. Katı bir tutumları varsa aptal olduğunuzu düşünürler, yüreklerinde kendiliğinden var olan ve üzerine pek düşünülmemiş bir merhamet varsa eğer gereksiz bir duyarlılığa sahip olmanız yüzünden size acırlar. Bu hep böyledir. Alışmak gerekir. Çünkü hepimizin bildiği üzere çoğu insan pek çok şey üzerine kafa patlatmanın gereksiz olduğu konusunda hem fikirdir. Oysa bence iyi bir hayatın yolu ancak ince şeylerden geçer.

"Ne yani" dedi "Ata binmeyi doğru bulmuyor musun?" Başımı salladım. Sıkıntıyla yüzüne baktım. Şimdi bu adama tüm düşüncelerimi anlatmak zorunda kalmayı hiç ama hiç istemiyordum. Bunları anlatırken kendimi onu ikna etme yolunda bulmayı da öyle... Anlamayacaktı. "İyi de neden?" diye ısrarla sordu. Atları gösterdim. Sırtlarında bilmem kaç kiloluk adamları taşıyorlar ve hiç de mutlu görünmüyorlardı. Ben atları hep yeşil bayırlarda çılgınca koşarken hayal ediyordum. İnce Memedin o efsane atı gibi büyülü varlıklar olarak görmek istiyordum onları. Biz zalimlerin kölesi olarak değil. 

Ona bu görüntünün midemi bulandırdığını anlatmadım. Bu zavallı hayvanın böyle aptal insanların maskarası olması kanıma dokunuyordu. Bunu da söylemedim. Tıpkı sirkler gibi bunu da iğrenç buluyordum. "İnsan çok zalim" dedim. "Nesi zalim" dedi. "Tamam burada sırtına biniyorlar ama suyunu, yemini de veriyorlar. Bu bir iyilik aslına bakarsan" Yüzümde muhtemelen iğrenme ifadesi belirdi.  "Ah siz zavallı akılsız gürüh" dedim içimden "işte bütün bunların sebebi sizsiniz, suyunuz, yeminiz verildiği sürece sırtınıza binilmesine ses çıkarmayanlar..."

Fotoğraf: Pinterest

09 Haziran 2016

yağmur altında sokakta yatan adama övgü...

Tüm gece çılgın bir yağmur yağdı. Aynı çılgınlık sabah boyu devam etti. Kimi tarladaki ekini için sevindi kimi de saçının fönü ve makyajı bozulduğu için yağmura küfür etti. Her zaman olduğu gibi birimizi sevindiren şey diğerimizi delirtti. Dünyanın dengesi denilen bu mu acaba diye düşündüm. Bir zaman birimiz sevinirken diğer tarafın memnuniyetsizliği yani... Hepimiz birden sevinsek al aşağı mı oluruz acaba? 

Geçen akşamüstü yağan yağmur aklıma geldi. O dolu dolu değildi gerçi. Şöyle bir çiseledi. Güneşten yanmış kaldırımlara oh be dedirten serin, tatlı, zararsız bir yağmurdu. O yağmurun altında şemsiyesiz yürüdüm. Kollarıma düşen damlaları seve seve, keyifle... Sonra Onu gördüm. Her şehrin delileri olur ya... O da bizim şehrin delilerinden biriydi. Hemen hemen onu her gün görüyordum. Aynı yerde olurdu. Bir bankanın hemen kıyısında durur para çeken insanlara çok acaip birşey görmüş gibi bakardı. O gün, o yağmur çiselerken ayakta durmuyordu. Yere uzanmış, başını duvara dayamış, sağ kolunu başının üzerinden aşırmış öylece yatıyordu. Sanki yağmur yağmıyormuş, O sokakta değilmiş de kendi yatağında, yumuşacık yatağında, hayatta hiçbir derdi yokmuş gibi kayıtsız bir ifade ile öylece yatıyordu. Kafamın içinde binlerce ipe sapa gelmez sorunla hayatın içinden geçen benim gibi biri için sağlam bir tokat gibiydi o ifade. Onu delice kıskandım. En son o huzurlu ifadenin ne zaman yüzümde olduğunu hatırlayamadım. 

Derdim ne benim diye düşündüm. Ve hangimiz daha şanslıyız? Benim gidecek bir evim, yağmurda ıslanmamı önleyen bir çatım, kendimce güzel temiz giysilerim ve yiyecek yemeğim var. Onun yırtık sökük bir pantolonu, kim bilir hangi iri yarı adamdan alınmış üzerinden sarkan bir ceketi, kirli ve dağınık saçları, bulursa ya da biri merhamet ederse bulduğu yemeği var. Ve kimsenin şu günlerde bulamadığı çok önemli bir şeyi, huzuru... Sahi kim daha şanslı? 

Son günlerde takıntılı bir biçimde neden bu kadar huzursuz, kaygılı olduğumu ve bundan nasıl kurtulacağımı düşünüp dururken bu adam soruma cevap olarak karşımda duruyor olabilir mi? Deliliğimi dizginlediğim için mi bu huzursuzluk? Aslında bence hepimiz deliyiz de topluma uyum sağlamak adına normalleştiriliyoruz. Ne demekse normalleşmek? Şu aralar birbirinin gırtlağını sıkmak, abuk sabuk konularda günlerce konuşup hiç yol alamamak falan gibi birşey herhalde. Asıl sorun şu ki aslında kendi doğamız normalken, adı üstüne birşeyin doğası onun normalidir zaten, bir sürü kural ve saçmalığı hayat boyu öğrenip "hah şimdi normal olduk topluma karışabiliriz" diyoruz. Allahım ne büyük bir aptallık! Sonuç ortada işte tıka basa kuralla doldurulmuş bünyelerimiz zaman geliyor patlayıveriyor ve haberlerde "adam ya da kadın cinnet getirdi" deniyor. İyi de sen getiriyorsun onu o raddeye. Normalleştiriyorum diyorsun ya aslında yaptığın delirtmek. Sonra "ah şekerim toplumda suç ne kadar arttı" diye cümleler kurup iki dakika sonra vahvahlandığın şeyi unutuveriyorsun. 

Velhasılı o adam deli değil bence. O adam normal. Hiçbir kuralı kaideyi kabul etmemiş kendi doğasında yaşayan güzel bir yaratık. Yağmur yağdığında sokakta yatmakta hiçbir mahzur görmeyen, ıslanırsa saçının bozulmasını dert etmeyen, toprağın kokusunu içine çekmenin keyfini insanların acaip bakışlarına yeğ tutan güzeller güzeli, hayran olunası bir varlık...

Fotoğraf: Pinterest

30 Mayıs 2016

illa ki güzel şeyler bulunur...

İnsanlar genelde şöyle der, "akıl vermeyi kes, bana para ver" Sanki para her sorunu çözecekmiş gibi. Pekala pek çok sorunu çözüyor kabul ama en zorlarını değil. Bugün benden oldukça genç, pek hüzünlü, baharında bir kıza akıl verirken şunu fark ettim, aslında ona değil kendime akıl veriyordum. Bu yüzden insanlar bana bir konuda akıl verirken, onları sessizce uzun uzadıya dinlemem gerektiğini düşündüm. Ve aslında kendi kendilerine akıl verdiklerini, bir şeyi yenmeye çalıştıklarını aklımdan çıkarmamaya karar verdim.

Kıza ne dediğime gelince... Ona dedim ki, "Bak, buradan nefret ediyor olabilirsin, işinden, bu şehirden ve gerekli gereksiz konuşan insanlardan... Ama bazen çaremiz olmaz. Kendimizi bir yere çakılıp kalmış gibi hissederiz. Ve iki seçeneğimiz vardır, ya her sabah öfkeyle yataktan kalkıp gün boyu nefret etmekle vakit kaybedeceğiz ya da burada bir şeyleri sevmeyi öğrenmeye çalışacağız. Dünyada hiçbir yer ya da hiçbir şey tamamıyla kötü ya da tamamıyla iyi olmadığına göre illa ki güzel şeyler bulunur... Sanırım önemli olan nasıl bakacağımıza karar vermek..."

O elbette beni biri size akıl verdiğinde onu nasıl bıkkınlıkla dinlerseniz öyle dinledi. Bunu yüzünde gördüm görmesine ya yine de susamadım. Çünkü kendi ağzımdan bunları duymaya ihtiyacım vardı ki bunu sonradan anladım.

İnsan uzun süre öfkenin tek seçenek olduğunu sanınca ya da şöyle diyelim hayata küskün ve bıkkın bakınca değişmek oldukça zor oluyor elbette. İyi haber şu ki hiçbir şey imkansız değil. Ve başarılan şeylerin en keyiflisi de imkansız sanılanı başarmak. Bu nedenle denemeye karar verdim. 

İlk fark ettiğim şu oldu, biz önce hayatı rutinleştiriyor sonra da o rutinden ölesiye nefret ediyoruz. Rutin kolay çünkü. Düşünmeden otomatik olarak bir şeyler yapmak çok kolay. Oysa insan beyni kolayı değil zoru seviyor aslında. Çabalamayı, boğuşmayı, gayreti ve bütün bunlardan doğan yorgunluğu seviyor. Bu yüzden sanırım ilk olarak rutin kırmak gerekiyor. 

Bunu bugün denedim. Bir soruna takılıp kalmıştım. Düşüncem dönüp dolaşıp oraya varıyor ve bu da beni delirtiyordu. Birden şöyle bir şey geldi aklıma, etrafa bak dedim kendi kendime ve uzaktan gördüğün her şeyin dokusunu, kokusunu hissetmeye çalış. Bir tek buna odaklan. Çam ağacının o dikenli yaprakları, yol boyunca uzanan taş duvarı, güllerin taç yapraklarını, kokusunu, ekmek koparırken hissettiğim duyguyu... Bütün bunları yirmi dakikalık yol boyunca yaptım. Zehirli düşüncem kayboldu mu? Elbette hayır. Adı üzerinde zehirli ve zehri vücuttan atmak takdir edersiniz ki pek kolay olmuyor. Faydası şu oldu, en azından yirmi dakika kendi yakamdan düştüm. Bence buna ihtiyacımız var. Hepimiz saplanıp kalıyoruz bir şeylere. Ve her şey çok zor. Bunca zorluğun içinde kendimize küçük iyilikler yapmanın yollarını bulmak zorundayız. Hele de benim gibi kendine işkence eden bir türdenseniz...

İyi olalım bence. En azından denemeye devam edelim. Farkındayım hayat ve bu ülkede olup biten her şey akıllara ziyan. Ama biz iyi olmazsak her şey sanki daha da kötüye gidecek...

Not: Bu arada söylemeyi unuttum. Bundan böyle blog eskiden olduğu gibi öyküler, umutlu şeyler, iyi ve güzel şeylerle dolu olacak. Zaman zaman keder basar da yazmazsam ölecek raddeye gelirsem başka... Ama ne kendime ne de okuyana akıl fikir verecek değilim. Hele de yukarıdaki gibi neredeyse kişisel gelişim saçmalıklarına benzer şeylerle hiiiiiç işim olmayacak. Yazmış bulunduk bir kez. Veda şeysi olsun bu da... Zira ben bıktım böyle düşünüp böyle yazmaktan siz de haliyle yılmışsınızdır. Hüzünlü kadın imajımı dürüp büküp olmayan sandığımın en ücra köşesine kaldırıyor ve eski zirzop halimi gündeme alıyorum. Dünya aslında o kadar da korkunç değil sanki ha? Manyaklıklar da görme ihtimaliniz var. Aman neyse işte bakıp göreceğiz. Pek de tekin değilim bu aralar...

Resim: Christian Schloe

20 Nisan 2016

dünya bu insanlar sayesinde güzelleşecek...

Bence dünyadaki tüm kadınlar, erkeklerin sahip olduğundan çok daha güçlü bir ortak dile sahip. Radikal feministler bunu kızkardeşlik kavramıyla dile getirmişler, oldukça eleştirilmişler ama bence sahiden de kadınları temelde birleştiren ortak birşey var. Belki duygusal bir yaratıcılık, birşeyleri güzelleştirme ve faydalı hale getirme, birilerine güzel birşeyler sunabilme ya da buna benzer birşeyler. Kadın erkek diye bir ayrım yapmıyorum, yanlış anlaşılmak istemem. Belki erkeklerin de savaşmak ve kavga etmek dışında ortak olan bir dilleri vardır. ( Biraz iğneleyici mi oldu ne?)

Neyse asıl konumuza dönelim. Magda Sayek, kızkardeşliği kanıtlayan Örgü Bombardımanı adlı bir proje geliştirmiş. Aslında projesinin amacı bunu kanıtlamak değilmiş, sadece her gün gördüğü gri ve iç sıkıcı şehir parçalarına biraz sıcaklık ve neşe katmak istemiş. Önce bir kapı kolunu ördüğü pembeli mavili küçük bir parçayla kaplamış. Sonra bunu kamusal bir alanda yaparsam ne olur diye düşünmüş ve bir işaret levhası direğini kaplamış. Daha sonra başka şeyleri... Şöyle diyor, "Amacım birşeyleri kimliğini ve işlevini bozmadan üzerini örgüyle giydirmekti" İşte bu çok önemli bir nokta, birşeyin kimliğini ve işlevini bozmadan ona hayat vermek... Bu oldukça kadınsı bir yaratıcılık....

Projesi şaşırtıcı tepkiler almış. Magda daha sonra hedefini büyütmüş ve bir otobüsü örgü parçalarıyla kaplayıp inanılmaz güzellikte bir sanat eserine dönüştürmüş. Ve bir heykelin bacağını kaplamış ki bu benim favorilerimden oldu. Projesi dünyada yayılmaya başlamış. Kadınlar kendi kentlerinde bunu hayat geçirmişler. Magda o zaman farketmiş kadınların ortak dilini. Hatta asla bir araya gelemeyeceğini düşündüğü kadınlarla ortak bir yanının bulunduğunu. 

Projenin büyüsü şurada yatıyor bence, insan hiçbir şeye zarar vermeden, üstelik çok ama çok eğlenerek, hem kendi hayatını hem de başkalarının hayatını renklendirip güzelleştirebilir. Bu gerçekten büyüleyici. Bunu yapmak için illa örgü örmek mi lazım? elbette değil. İnsan ruhu öylesine yaratıcı ve öyle muhteşem ki herkes kendi yetenekleri doğrultusunda buna benzer birşeyler yapabilir bence. Geçen gün bir belgesel izliyordum. Japon bir çizgi film yapımcısı boş zamanlarında kirlenmiş bir nehri temizliyordu. Bu insanlarda ortak olan ne zeka ne yaratıcılık bence. Ortak olan tek şey şu; sırf kendisi için değil başkaları için de birşeyler yapma isteği...

Bu proje beni gerçekten büyüledi. Sadece örgüyü sevdiğim için değil, bir parça el işinin dünyada neler yapabileceğini gösterdiği için de. Bence dünyayı bu insanlar değiştirecekler. Ne politikacılar, ne savaş manyakları ne de onlara benzeyen yok edici iç güdü ile hareket eden türler.... Bu insanlar var oldukça yıkıntılar onarılacak, kirlenmiş olan temizlenecek, ruhlarımızı karartan şeyler renklenecek...


19 Nisan 2016

güzelsin...

Bir video izledim. Biri insanlara fotoğraflarını çekmek istediğini çünkü onları güzel bulduğunu söylüyordu. İnsanlar şaşırıyorlardı güzel olduklarını duyduklarında. Videoyu çeken ısrarla onlara gerçekten güzel olduklarını söylemeye devam ediyordu. Çok ilginç tepkiler verdiler. Kimi utandı kimi gülümsedi kimi teşekkür etti ama çoğunun yüzünde inanmaz bir ifade vardı. Kendini güzel bulan insan sayısı ne az diye düşündüm. Güzel bulmak demeyelim de kendinden memnun olan....

Bence hepsinin kendine göre güzellikleri vardı. Ben şuna inanırım, her insanda mutlaka güzel olan bir şey kesinlikle vardır. En çirkin bulduğunuz insanın yüzüne dikkatle bakın lütfen, mutlaka çok ama çok güzel olan birşey kesinlikle bulacaksınız. Burnu inanılmaz biçimli olabilir ya da şahane dişlere sahiptir belki enfes bir kaş kavisi vardır. Hangisi bilmiyorum ama illa ki vardır. 

Güzellik çok acaip bir kavram. Doğuştan bir estetik beğenimiz varsa bile bu estetik beğeni medya ya da bizi tüketici yapmaya yönelik olan her ne ise onun tarafından deforme ediliyor. İçimizdeki güzeli gören gözü kör eden bu şey yüzünden içimizdeki iyiliği bile kaybediyor olabiliriz. Şöyle düşünelim, güzellik kişide değil bakan gözdedir diye bir söz olduğuna ve bu söz çok eskiden beri hala yürürlükte olduğuna göre demek ki insanın içindeki sevmek ve güzel görmeyi arzulamak duygusu asıl estetik beğeninin kökeni. Güzel diye sabit birşey yok yani. Biz eğer içimizdeki o gözün kör olmasına izin vermezsek çok fazla şeyi güzel görebiliriz. Adriana Lima'yı güzel bulduğunuz kadar komşu kızı Fatma'yı güzel bulabilirsiniz velhasılı. Çıtayı bu konuda çok da yükseltmemek lazım. Güzel bakıp bir sürü güzel şeyin arasında yaşamayı mı tercih edeceksin yoksa güzelliğin çok nadiren karşına çıktığı çirkin bir dünyada yaşamayı mı? Seçim senin elbet.

Bence biri bu çocuklara gerçekten güzel olduklarını söylemeli. Bunu anne babaları mı yapar arkadaşları mı bilemiyorum ama gerçekten bunu duymaya ve buna inanmaya ihtiyaçları var. Aynaya her baktıklarında kendi yansımalarından nefret etmeye değil. Belki güzel olduklarını bilirlerse kendilerini rahat bırakıp başka şeylere yönelirler. Dünyayı keşfetmeye merak salabilirler örneğin, sanatta arayabilirler güzelliği...

İnsanlığın en büyük sorunlarından biri bu bence. Kendi kendimizi küçümsemek, diğerleri gibi olamamaktan korkmak, onaylanmamak, beğenilmemek... Videoyu izlerken gözlerim doldu. İnsan aslında sanıldığı denli güçlü değil. Ne kadar büyürse büyüsün hala çok kırılgan, oldukça zedelenebilir ve her daim onaylanmaya muhtaç... 

Resim: Christian Schloe

acaip fikirler

Bence ufaktan deliriyorum. Dün şöyle bir şey geldi aklıma; mesela okuyan öğrenen insan sürekli güzelleşse ya da yakışıklı olsaydı okuma oranı artar mıydı? Bence artardı. Zira gözlemlediğim kadarıyla, genç kızlar arasında konuşma konuları şu kelimeleri içeriyor; kombin yapmak, mat ruj, yüz kontürü ile yüzün şeklini değiştirmek, burnu inceltmek, estetik ameliyatlar, silikonsuz dudakları kalınlaştıran rujlar falan filan... Şimdi birden birşey olsaydı ve gerçekten her okuduğun kitapta değişseydin. Şuna garanti veriyorum yaşlı genç herkes okurdu. Yayınevlerinin reklamlarını hayal edebiliyor musunuz, "Dostoyevski.... mimik kışıklıklarınıza birebir" ya da şuna ne dersiniz "Saçınız mı dökülüyor Murakami okuyun" belki de şu "Burnunuzun eğriliği artık dert değil, tek yapmanız gereken Kazancakis okumak" Eh kozmetik firmaları bir bir iflas ederken yayınevleri, kitapçılar köşeyi dönerdi. Sonuç olarak güzeller güzeli, akıllı ve bilgili bir insanlık oluşurdu. Bence şahane bir fikir.

Bir de şunu düşündüm, biri yere çöp ya da sigara attığında o kişinin etrafında birden bire cam bir duvar örülseydi ve her yerde alarmlar çalmaya başlasaydı. Ve sevgili kanunlarımız etraftaki insanların o cam duvarın ardından çevre katili ile alay edilmesine, kınanmasına müsade etseydi. Çok mu zalimce? Bence değil. Zira bütün bu güzelim dünyayı nasıl da leşe çevirdiklerini düşünürsek gerçekten hiç zalimce değil.

Şu da geldi aklıma; biri birinin hakkını gaspettiğinde, dolandırdığında, bile isteye kötülük yaptığında ya da buna benzer şeyler yüzünde kırmızı bir benek peyda olsaydı. Her kötülükte bir benek. Böylece yüzü beneklerle dolu olanlara temkinli yaklaşabilir ve onları pek çok şeyden mahrum bırakabilirdik. Kimseyi ezemez, kimseyi üzemezlerdi. İşte bu tam bir adalet olurdu. 

Böyle acaip şeyler geliyor aklıma. Ya deliriyorum ya da bütün olup bitene, bütün kızdığım şeylere karşı eli kolu bağlı kalıyor olmaktan zihnim böyle acaip çözümler üretiyor. Hayata geçmese de bu da birşeydir, değil mi?

resim: Anna Silivonchik


14 Mart 2016

yas

Acıdan kaskatı kesilmiş oturuyorum. Ne zaman canlar gitse kafamın içinde tüm o eski acıların fotoğrafları yeniden canlanıyor. Hayatlarımız uzuuuuun çok uzun bir yas gibi... Bir yas bitmeden, daha acısı durulmadan bir başkası başlıyor. Bir tek insanın ölümü ile bile öyle kolay kolay yüzleşemezken bu kadar insanın ölümü ile nasıl başedilir?

Aklımı oynatacakmışım gibi geliyor. Deliliğin eşiğinde durduğum tam şu anda etrafımda her şey sanki olması gerektiği gibiymiş gibi davranan insanlara bakıp gerçekten delirmiş olduğuma emin oluyorum. Biri telefonda pazarlık yapıyor mesela, diğeri sevgilisiyle kavga ediyor. Bütün bu insanların üzerinde her şeyi kayganlaştırıp akmasını sağlayan bir şey var diye düşünüyorum. Benim ise tüm gözeneklerimden acı içime işliyor. Biri kalbimi sıkıyor, kulaklarıma çığlıklar doluyor ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.


 

08 Mart 2016

Frida, Noel Baba ve Marquez..

Gitmek için ısrarlı olan dolmuş şoförünün "acele et acele et" diyen bakışları eşliğinde bindim. Oturacak yer yoktu elbette ya dert değildi. Oturmaktan sırtım ağrımıştı zaten. Ortalarda bir yerde durdum. Dalmışım, önümdeki koltukta oturan kadının kıpırdanıp durmasıyla kendime geldim. Bir arkaya bir sağına bir soluna bakıp duruyordu. Vardı bir haller başında ya kim bilir neydi. Kadın hafifçe başını kaldırıp bana baktı. O sırada gördüm bıyıklarını, ince bir kadife gibi dudaklarının üzerine yayılmışlardı. Bu kadın bana kimi hatırlatıyor diye düşünürken tıpkı Frida Kahlo'ya benzediğini farkettim. Frida oldukça kilo almış ve ülkemizde yeniden hayat bulmuştu. Kahverengi güzel gözleri, uzun kirpikleri, çiçekli şalvarı ve alev kırmızısı bluzu ile önümdeki koltukta oturuyordu. Ayakları sıkılmış ya da yorulmuş olmalı ki terliklerinden birini çıkarıp çıplak ayağını dolmuşun yükseltisine uzattı. Haşmetli gövdesinde sanki sonradan ilave edilmiş gibi duran küçücük bir ayak. Muhtemelen Frida Kahlo'nun varlığından bile haberi olmayan bu kadına onun bir fotoğrafını göstersem kendine benzetir miydi acaba diye düşündüm. Yanında oturan genç adama dönüp birşeyler söyledi usulcacık. Genç adam cevap vermek yerine başını sallamakla yetindi. Bir dertleri vardı, bu aşikardı. O anda Frida ve oğlunun hiç bilmediğim dertleri ile nedense ben de dertlendim. Kadının omuzuna koyasım geldi elimi. Merak etmesindi, herşey geçerdi, neler neler geçmiyordu ki... 

Ben Frida'ya dalmışken dolmuşun önündeki herkesin dönüp dönüp bir noktaya baktığını farkettim. Ben de topluluk ruhuna uyup döndüm. Telefonla konuşan bir kız vardı. Dolmuşun en uzak köşesindeki vatandaşımızın bile duyabileceği bir sesle konuştuğu için hepimiz onun çalıştığı yer hakkında hayli bilgi sahibi olduk. Bir yerde iki şef olmazmış, olursa da böyle sorun çıkarmış. Kıza dönüp şeflerden birini ortadan kaldırın diğerini de başkan yapın diyesim geldi. En küçük birimimize kadar yayıldı ha iki başlılık olayı. Halbuki masallarda, destanlarda iki başlı ejderhalar, atlar hayli harika yaratıklar olarak geçerler. İnsanlarda olmuyor demek ki...

Işıklarda durduk. Kaldırımdan yürüyen bembeyaz saçlı, bembeyaz sakallı ve bembeyaz gür kaşlı adama bakakaldım. Ömrümde hiç bu kadar güzel yaşlanmış bir adam görmemiştim. Muhtemelen yetmişlerinde vardı ama dimdik yürüyordu. Noel Baba da yeniden hayat bulmuştu galiba. 

Nihayet dolmuştan indim. Yol boyunca bir de Marquez  gördüm. "Öldüm mü acaba ben" diye düşündüm. Bütün bu ölmüş insanları başkalarında mı görüyorum yoksa? Amaaan dedim neyse ne. Güzeldi onları görmek. Hele de Frida'yı...

Fotoğraf: art factory

04 Mart 2016

cuma mektupları

Ah benim canım, gözümün nuru, ışığım,

Sana ne çok şey anlatmak istiyordum oysa. İstiyordum ki yumuşacık bir sesle okşasın kelimelerim yaralı ruhunu. Masmavi bir gök olsun üzerimizde, bir kaç top beyaz bulut. Bir kuş ötsün tam sessizliğin ortasında dururken ikimiz, onun sesi söyleyemediğimiz herşey olsun istiyordum.

Seninle deniz kıyıları vardı bir zamanlar. Kocaman balıklar, yeşile boğulmuş bir tabak ve bir karış uzaklıkta duran elin. Kırmızı bir masa örtüsü hatırlıyorum. Hafif esen bir rüzgar sonra. İçimde tedirgin, telaşlı birşeyler... Ve o tedirgin şeyleri saklamaya çabalayan bir gülümseme. Uçuşan saçlar ve bir kedi hatırlıyorum. 

Hatırlamak da bir intihar biçimidir aslında. Özleyerek öldürürsün kendini en çok. Durur ve geriye bakarsın oysa uçurumdur orası, çeker içine seni. Bugün yoktur ve gelecek de öyle. İşte ben kendimi böyle böyle öldürüyorum dersin sonra. Kimsenin ölümünü seçemediği bir hayatta böyle öldürmeyi seçiyorum kendimi.Ve bilmezsin hala devam ediyor sandığın ömrünün eskinin bir yerinde bitip kaldığını. Orada durmuş kalmışsındır bilmezsin iki gözüm.

Ben seni tutup kolundan çekmek isterdim bunlar yüzünden. Uçurumun elinden seni çekip kurtaracak kadar kahraman olmak isterdim hayatında. Küçük bedenime rağmen kocaman yüreğime güvenirdim. Evet gerçekten yürekliydim. Daha da ötesi sarsılmaz bir inancım vardı. Her karanlık aydınlığa dönerdi bence. Ölü sandığın dirilirdi. İnsanların acıdan buruşmuş yüzleri gün ışığında hayatla dolabilirdi. 

Böyleydim ben. Ve nasıl gurur duyardım kendimle bilsen. Bu yürek ve bu inançla her birşeye dayanırım sanırdım. Yumruklarımı sıkardım geceleri uyurken bile. Bir savaşçıydım. Kahramandım hatta. Sonra sana benzedim. Hayatımın bir yerinde kopuverdi herşey. Çıt diye bir ses duydum. Daha fazlası değil. Çıt. 

Şimdi sana bunları yazarken bir yandan içimdeki kahramanın ölümüne ağlıyordum.  Mantığını yitirmiş bir ruhla hıçkırıp durdum uzunca bir süre. Birden birşey oldu, şunu düşündüm. İçimizdeki ölü kahramanları birbirimize mi versek, ne dersin? Sen alsan benim o ateş ruh parçamı, ben de seninkini. Öyle ya ikimiz de emanete ihanet etmeyen bir türden geliyoruz. Kendi kahramanlarımızın ölümüne sessiz kaldık ama belki birbirimizinkine iyi bakarız. Ona kendi ruhlarımızdan hayat üfleriz. Olur mu, ne dersin?

İçindeki kahramanın gözlerinden öpüyorum, iyi bak ona. Ölmedi biliyorsun....

Resim: Christian Schloe

03 Mart 2016

Mim

Bazen oluyor böyle, anneannemin tabiriyle "biti ölüyor" insanın. Elini kolunu kaldırasın gelmiyor. Zihninin içinde kocaman bir dünyada yaşarken fiziksel dünyada tam bir ceset gibi oluyorsun. Ben de böyle zamanlardan birindeyim bu aralar. Yazsam iyi gelecek biliyorum hatta konuşsam da öyle ama... Her neyse. Sevgili Küçük Joe hızır gibi yetişti. Bana mim yollayarak bir anlamda beni dürttü ve şöyle demiş oldu "Hey koca tembel yeter artık patates gibi oturduğun. Şimdi poponu kaldır ve şu soruları cevapla bakalım" Bazen insan ancak biri gelip üzerindeki ölü toprağını süpürünce kendine geliyor. Teşekkürler Küçük Joe...

Mimin soruları şöyle;

1-Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan söz ediyor musunuz?

Aslında hiç söz etmek istememiştim ancak bir yerde ipin ucu kaçtı. Yakın çevrenin sizi okumasının şöyle bir sıkıntısı var, herkes herşeyi üzerine alınıyor, alınmayanlar da söz edilen kişilerin kim olduğunun peşine düşüyor. Bir de anlık öfkeyle yazılmış yazıları ya da kurguları sizin genel karakteriniz olarak görüp ona göre davrananlar var. Ah her neyse.

2-Neden blog yazıyorsunuz?

Kendi kendime konuşup duruyorum ben. Hatta kendi kendime kavga ettiğim, kendimi yatıştırmaya çalıştığım, kendimi iyi şeyler olacağına ikna etmeye çalışmışlığım bile vaki. Düşündüm madem kendi kendime konuşuyorum, kendi kendime yazayım bari dedim. İlk yazmaya başladığımda sokağa atılmış yazılı kağıtlar gibiydi yazdıklarım, birileri buldu okudu onları sonra. Okudular ve düşüncelerini paylaştılar. Pek o kadar da tek başıma olmadığımı farketmek iyi geldi. Biliyor musunuz, her ne kadar "kimse beni anlamazsa anlamasın umurumda değil" bezginliğinde olsa da insan yine de başka insanların sesleri iyi geliyor. Bir kelime ile elini tutuyorlar mesela ya da biri tek bir cümle ile yaranın üzerine yara bandı yapıştırıyor. Ve inanın bana hiç tanımadığımız insanlar bazen yanımızdakilerden çok daha fazla merhem oluyorlar...

3-İlk yazınız ile son yazınız arasında ne gibi farklar var?

İlk yazdıklarımla son yazdığım arasında iki farklı insanın sözcükleri kadar fark var. Blogun sevdiğim yanlarından biri de bu aslında. Yıllar önceki ben ve şimdiki ben arasındaki farkı elle tutulur bir şekilde göz önüne sermesi. İnsan belki de en çok kendine şaşırıyor hayatta. En çok kızdığı şeyi yaparken buluyorsun kendini mesela ya da eskiden deli gibi öfkelendiğin birşeye şimdi gülüp geçiyorsun. Bunu görmek güzel birşey.

4-Blog normal yaşantınıza ne kattı? 

Eskiden, yani daha tutkuyla blog yazarken, her baktığım, her duyduğum şey yazı konusuydu. O zamanlar daha dikkatli ve daha duyarlıydım muhtemelen. Ve çok daha canlı, enerjik. Oysa şimdi ise bir nevi kör oldum. Ve sağır. Kendi içime çok bakıyorum ondan mı yoksa olup biten herşey gözeneklerimden geçip içimi tüketiyor ondan mı bilmiyorum ama böyle son zamanlarda. Bu değişir mi, başka bir hale gelir mi bilmiyorum. Göreceğiz.

5-Yakın arkadaşlarınıza blog yazmayı önerir misiniz?

Bu onların kararı. Eğer iyi gelecekse neden olmasın...

6-Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?

Bilemiyorum aslında. Bazen insanlardan bazen olaylardan. Buna ilham demeyelim de çağrışım diyelim daha doğru olur sanki. Çünkü birşey oluyor ve düşüncelerinizi tetikliyor, "bunu birilerine anlatmalıyım" diyorsunuz. Hepsi bu.

7-Diğer blog sahipleriyle iletişim kuruyor musunuz?

Birbiri ile iletişim halinde olan blog yazarlarına hayranım. Gerçekten. Bu bence harika birşey. Ama ben fazlasıyla yalnızlık eğilimli olduğumdan mı yoksa yapılacak çok fazla işim olduğundan mı nedir bir türlü bunu yapamadım. Sürekli telefonlaştığım ve çok yakın olduğum birkaç blog yazarı arkadaşım var. İsterdim ki daha çok olsunlar. Ama cidden beceriksizim bu konuda.

8-Rahatsız olduğunuz konular var mı?

Kendimle ilgili var. Daha iyi ve daha çok yazabilirdim ama yapmıyorum. Daha çok insanı okuyabilir ve onlarla iletişime geçebilirdim ama yapamıyorum. Belki değişebilirim. Kimbilir... 

Tekrar teşekkür ederim Sevgili Küçük Joe.




Fotoğraf: Pinterest



02 Şubat 2016

Velhasılı sevmek gerek...

Sosyal paylaşım sitelerinde çokça dönüyor "iyilik" temalı kısa filmler. Görmüşsünüzdür. Hepsinde iyiliğin denize atılan bir çakıl taşı misali dalga dalga yayılacağı gösteriliyor. Ben buna inanıyorum. Zira insan taklitçi bir varlık. Daha da ötesi insan, özellikle bu aralar, içinde yaşadığı zamanın kötülüğünden, sahtekarlığından, yalanından, riyasından ve pisliğinden bıkıp usanmış ve bütün bunlar yüzünden hiçbir yerde rahatça huzurla nefes alamayan bir varlık. 

Aslına bakarsanız ben küçük bir kentte yaşadığım için şanslıyım. Çünkü hala dolmuşta yaşlılara yer veren genç çocuklar var burada, sokakta biri düştüğünde başına toplanıp hep bir ağızdan iyi olup olmadığını soranlar, düşene uzanan onlarca el var. Dolmuş parası olmadığında bunu dert etmemesi gerektiğini çünkü dolmuş şoförüne bunu söylediğinde adamın şefkatle "geç ablam" diyeceğini bilen insanlar var. Hiç tanımadığınız teyzelerin size "guzum" demesi var. Birine yol tarif ettiğinizde size sanki ona dünyaları bağışlamışsınız gibi minnetle teşekkür eden insanlar var. İşte bütün bu insanlar yüzünden taşınmıyorum ben bu kentten. Ve yine işte bu yüzden "aaaa neden orada yaşaıyorsun? Yaşanır mı orada" diyen insanlara uzun uzun açıklama yapmak yerine gülümsüyorum.

Bir şehri yaşanacak yer yapan nedir? Müzeler ya da kafeler mi? Delice akan trafik mi kalabalıklar mı? Ünlülerin boy gösterdiği sokaklar olabilir mi? Bence bunların hiç biri değil. Bir şehri yaşanacak bir yer yapan orada kendini güvende hissediyor oluşundur olsa olsa. Düşmekten korkmamaktır mesela, parasız olmaktan korkmamaktır ya da... Ve sokaklarında yürürken iyi hissetmektir. Hızla apartmanlaşan sokaklarına baktığında evlerin arasına saklanmış bir dut ağacının size hınzırca göz kırpmasıdır. Evlerinin balkonunda oturmuş fasulye ayıklayan kadınlara yeterince uzun süre baktığınızda alacağınız gülümsemedir. Birden bire bağrış çağrış kavga eden ve daha sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi muhabete kaldıkları yerden devam eden adamlara her seferinde şaşırmaktır ya da. Kirli suratlı çocukların başını okşadığınızda annelerinin yüzündeki sevinçtir. İşte bir şehri yaşanacak yer yapan bütün bu insanlardır. Bu insanların birbirlerini görüp yayılan iyilikleri, şefkatleridir.

Ve bence asıl olan her nerede yaışıyorsak yaşıyor olalım orayı içselleştirip sevebilmektir. Ne diyordu Vizontele'de "İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeri olur" Şuna inanıyorum, bir şey güzel olduğu için güzel değildir, sen o şeyi sevdiğin için güzeldir. İşte belki de bunu unutmadan, severek yaşamak lazım. Ne demişler "İnsan kendisinin hem cehennemi hem de cennetidir" 

Velhasılı yaşadığın yeri sevmek gerek. Sevmek gerek ki orayı güzel görmek gerek. Ve güzel görmek gerek ki daha da güzelleştirmek için çabalayasın... Çünkü insanoğlu hiçbir güzellikle yetinmez...