31 Aralık 2015

büyüsünü kaybetmiş bir dünyada yeniden...

Bu kadar katılaşmış olmamın ve hayatımın büyüsünü kaybetmiş olmasının sebebini uzun müddettir düşünmekteydim.  Ve sanırım dün sabah buldum. Yataktan yorgun bitkin ve en fenası bıkkın uyanmışken hep bunlar artık şiir okumamaktan, şarkı söylememekten, romantik hayaller kurmamaktan, dünyayı gördüğün mizah duygusunu kaybetmekten diye düşündüm. 

Şuna inanır mısınız bilmem, aslında gerçek olan birşey yok. Tek gerçek etrafta gördüğümüz şeylerin zihnimizin hangi süzgecinden geçtiği. Gülmek mi istiyorsun tak mizah süzgecini bak aslında dünya komik. Masala büyüye mi ihtiyacın var, Marquez gibi düşün. O da bizimle aynı dünyada yaşıyordu ve muhtemeldir ki benzer insanların arasındaydı. Yaptığı şey şuydu, onun dünyası büyüsünü yitirmemişti. Biz nedense drama bayıldığımız için hep o gözle bakıyoruz hayata. Ve biz böyle bakmaya devam ettikçe de herşey daha da dramatikleşiyor. Neden mi? Çünkü dramlarda herkes eli kolu bağlı oturur ve teslim olur. Bu yüzden bakış açımızı değiştirmek zorundayız. Önce kendimiz için, eğer daha iyi bir hayat istiyorsak, sonra etrafımızdakiler için, ülkemiz için ve dünya için. 

Tüm bu düşünceler yüzünden sabah gözlerimi ovuştura ovuştura kararlar aldım. Ben artık dünyayı korkunç biçimde saçma ve dehşet verici biçimde korkutucu görmek istemiyorum. Bu nedenle 2016 felsefesi olarak şunu belirledim kendime "büyüsünü kaybetmiş dünyamın büyüsünü yeniden kazandıracağım" Bir de ne fark ettim biliyor musunuz, uzun zamandır "bundan sonra birşey değişmez" diye düşündüğümü... Nasıl bir aptallıktır bu. Saniyeler içinde dünyanın değiştiği bir sistemde nasıl böyle düşünebilir ki insan?

2015'i büyük aptallıklar yaparak geçirdim. Pişman değilim. Çünkü insanın en iyi hocasının yaptığı aptallıklar olduğuna inanan bir türden geliyorum. Bu aptallıkların çoğu düşünme biçimimle ilgiliydi. Değiştirmek kolay mı elbette değil. Ama zor olan güzeldir, öyle değil mi? Bu konuda başarılı olacağıma inanıyorum.

Bence düşünme biçimimizi değiştirmenin yolu, yaptıklarımızı değiştirmekten geçiyor. Bu yüzden şiir okumaya karar verdim yeniden. Çünkü şiir, size de aynı etkiyi yapıyor mu bilmem ama, sanki kafamın içinde başka pencereler açar benim. Ve aynı yere bakmaktan sıkılmış biri olarak bunun iyi bir yöntem olduğu kanaatindeyim. Daha pek çok şey var karar verdiğim ama bütün bunları burada dillendirmeyeceğim. Bunu paylaşmak istedim, zira kendimize verebileceğimiz en güzel hediyenin  yeni bir bakış, yeni bir yaşam tarzı edinmek olduğuna inanıyorum. 

Mutlu, sağlıklı, barış ve huzur içinde bir yıl olsun...

Resim: Jacek Yerka

29 Aralık 2015

yeni yıl mektubu

Can kardeşim, 

Yılın bu son günlerinde böyle hissetmek pek fena. Hayatındaki herşey buhar olup gitmiş gibi... Hep gözümün önünde şöyle bir görüntü var, ucu bucağı görünmeyen bir çölün ortasında duruyorum, üzerimde beyaz bir elbise nereden estiği belli olmayan  rüzgarda dalgalanıyor. Çıplak ayaklarım altında her an kayıverecekmiş gibi kumlar. Ne yöne gideceğimi ne yapacağımı bilmez haldeyim. Hiç böyle hissetmiş miydin?

Dedim ya yılın son günleri için pek fena bir ruh hali bu. Tek başına koca dünyanın ortasında, savunmasız, bıkkın, umutsuz... Kendinden bile yorgun. İnsanlardan, olup bitenden, yalandan ve riyadan... Nefes almaktan bile bazen. 

İnsanoğlu bir acaip yine de. Delice bir umuda kapılmaktan geri kalmıyor. Bütün bu tek başına duruşu özgürlüğün, hiçkimseye hiçbirşeye bağı olmamanın başlangıcı varsayıyor. Bağ olmazsa endişenin ve üzüntünün de olmayacağını bilen ruh kendi kendine gülümsüyor. Özgürlüğüne bu kadar düşkün acıya bu kadar duyarlıysan çölü göze alacaksın diyor kendi kendine. 

Aslında ne yöne gittiğinin de bir önemi yok. Dünya yuvarlak değil mi? Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya varmayacak mıyız? Belki güzergahına göre farklı şeyler göreceksin ya aslında her gördüğün de kendi ruhunun yansıttığı olmayacak mı?

İşte böyle canım kardeşim. Dışarda ağlamaklı bir sonbaharı kirli pencerelerden izlemek üzere hapsedildiğim bu binanın ortasında çığlık atmamak için yazıyorum sana bunları. Üstad haklı belki, bazı zamanlar yazmasan çıldıracaksın sanıyorsun. Oysa zaten aklını izanını yitirmiş bir dünyada halihazırda çıldırmış olduğunu unutmuş görünüyorsun. Hangi dala sarılsan bilemiyorsun zira herhangi bir dal yok ortada. Gördüklerin de sanrıdan ibaret. Boşver diyorsun sonra. Kendimi kandırdığım birkaç zaman dilimini yaşanmış bir ömür varsayarım diyorsun ve geçer biter...

Şiir okuyorsun bazen mesela. Güzel bir fotoğrafa bakıp hayaller kuruyorsun. Bir şarkı dinleyip aklını çöpe atıyorsun. İşte hepi topu bu. Eski bir sevgili geliyor aklına. Onun yalanlarına bile isteye kanıyorsun. Ne güzelsin o zamanlar. Nasıl masum ve nasıl mutlu. Hepi topu dediğin bunlar işte. Hani birkaç parça eşya alır gider ya bazıları sen de şimdi birkaç parça anı alıp yeni bir yıla taşınıyorsun. Plan yapmıyorsun artık. O nereden geldiğini bilmediğin rüzgarın eteklerinde seyahat edeceksin bu yıl. Tek planın bu. Ve kendi içinde kazı çalışmaları yapmayacaksın. Söz verdin. Lime lime ettiğin ruhunun söküklerini dikersin belki, kimbilir.

Sağlıcakla kal iki gözüm. Rüzgarın eteklerinde olacağım ben artık. Plansız, kaygısız ve tasasız. Bunca ömrü böylesine aptallıkla heba etmiş biri olarak bundan gayrısını, ki ne kadar kaldı bilmiyorum henüz, heba etmemeye karar vererek giriyorum yeni yıla.

Tüm kalbimle tüm sevgimle gözlerinden öpüyorum...

Resim: Catrin Welz-Stein


25 Aralık 2015

Cehennemden sevgilerle...

Babamı kalp krizinden kaybettik. Doktora gitmekten nefret ederdi rahmetli. Bu yüzden hep derin bir sızıdır içimde ölümü. İnsan birini kaybedince hep şu tür şeyler geçiyor aklından, "Ona daha iyi bakabilir miydik, daha dikkatli olabilir miydik vs vs"

Dün bir haber okudum. Haberde öldü sanılan bir adamın aslında ölmediği sonradan anlaşılıyordu. Onun ölüm sebebi de kalp krizi olarak geçmişti kayıtlara. Bunu hayal edebiliyor musunuz? Ölmediniz ama öldü sanılıyorsunuz, selanız okunuyor, mezarınız kazılıyor ancak ölü değilsiniz ve hata devam ediyor gömülüyorsunuz. Ölüm sebebiniz kalp krizi olarak yazılıyor oysa aslı ölüm sebebiniz toprak altında havasızlıktan boğulma. Bunu bilen tek kişi sizsiniz. Muhtemelen vardır böyle vakalar.

Ölümle baş edebilmek, onu kabul edebilmek çok zor. Bu kadar akıl ve mantık dışı ölümün yaşandığı bir ülkede bile olsan gerçekten çok zor. Öyle bir hale geliyorsunuz ki bir süre sonra "bugün nasıl ölmeden eve geldim" diye şaşırıyorsunuz. Zira artık ölmek değil hala yaşıyor olmak şaşırtıcı. Günlük hayatınızı düşünün bir, eve gelene kadar sizi öldürebilecek binlerce ihtimal söz konusu. Sabah işe gitmek için yol kenarında dolmuş beklerken direksiyon hakimiyetini kaybetmiş biri tarafından ezilebilirsiniz, hadi ezilmediniz ve dolmuşa bindiniz, dolmuş şoförü hız delisi çıkabilir ve hızını alamayıp bir yerlere toslayabilir, bu da mı olmadı dolmuşa başka bir manyak biner abuk sabuk bir meseleden olay çıkarır işe bakın ki belinde silah ya da arka cebinde bıçak taşıyordur rastgele ortalığa sallayabilir, ah bombacıları unutmamak lazım bilirsiniz sivil kanına bayılır onlar. Bunlar olmadı mı indiniz kabul edelim dolmuştan karşıya geçeceksiniz. Kırmızı ışık yanıyor ve siz gönül rahatlığıyla karşıya geçmeye hazırlanırken burnunuzun dibinde son sürat bir deli geçiyor. Çok acelesi olmalı bir yerlere birşeyler yetiştiriyor olmalı ki sizin minik hayatınızı hiç ama hiç umursamıyor. Yırttınız bundan da peki. İşinize geldiniz paranın döndüğü bir yerdeyseniz bir soyguan kurban gitme olasılığınız pekala mümkün, yok para olmayan bir yerdeyseniz inanın bana başka tehlikeler söz konusu. Ben kendi başıma gelen ve çok ucuz yırttığım bir vakayı anlatayım. Koridordaydım. Asansörün önünde uzun 2 metre boyunda bir kutuyu el arabası ile taşıyan bir adam vardı. Adam kutuyu asansöre sokmak için dikleştirdi ama hesaplayamadığı bir şey vardı, kutu çok ağırdı (muhtemelen monte edilebilen bir mobilyanın parçaları) ve onu dikleştirdiği anda sarsıldı ve hızını alamayıp benim üzerime doğru hızla devrildi. Reflekslerim beni bile şaşırttı ve o saniye içinde geriye sıçramayı başardım. Eğer geriye doğru bakıyor olsaydım ya da boş bulunsaydım muhtemeldir ki kırık bir boyunla ceset torbasının içinde yatıyor olurdum. Bu ihtimaller zincirinin devamını getirmeyeyim zira içim fena oldu...

Söylemek istediğim şey şu ki artık kimsenin kendisinden başkasını düşündüğü yok. Ve kimsenin kendi keyfinin ötesine baktığı, umursadığı yok. "Olur böyle şeyler..." gibi cümlelerin kurulamadığı bir yerde duruyoruz zira olmaması gereken, aklın mantığın yitip gittiği bir yerlerde seyrediyoruz. Toptan aklımız uçup gitti bir zaman bir yerde ancak nerede ve ne zaman oldu bilemiyoruz. Binlerce sarhoş sürücü kurbanı ölüm haberi okuduğumuz halde hala içip direksiyon başına geçiyorsak, düğünlerde eğlenmeye giden ve orada hayatını kaybeden onlarca insan hakkında onlarca hikaye duyduğumuz halde gaza gelip silahları ateşliyorsak ve daha bunun gibi binlerce şey sanki ders alınması gereken binlerce şey olmamış gibi hala devam ediyorsa bunun aptallık, bencillikten başka bir açıklaması yok. Kader diye bir kavram var. Herkesi bir ölçüde rahatlatan bir kavram bu. Belli ölçüde işe yarıyor ancak bu ülkede kader tüm bu bencilliklerin, canavarlıkların, aptallıkların üstünü örtmede pek güzel kullanılıyor. 

Kısacası cancağızım kimsenin kimseyi umursamadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bunun adı cehennem. Ve biz hala bütün bu budalıklar yüzünden kıyılan canları konuşmak yerine öte dünya derdine düşmüş bir toplum olarak yaşıyoruz. Cennetin bir başkasının derdine, acısına duyarsız kalmayan toplumların yaşadığı topraklarda yeşerdiğini unutuyoruz. Biz zaten herşeyi unutuyoruz. Acıdan gebermemek için unutmaktan başka çaresi kalmamış bir toplumun zavallı çocukları olarak cehennemin ortasında cennet hayali kuruyoruz. Ne zavallı ne acınasıyız....

22 Aralık 2015

güzelliğin beş para etmez kozmetikler olmasa...

Bu tam anlamıyla bir sahtekarlık. Makyaj yapmamızdan söz ediyorum. Artık o boyuta geldi ki makyaj hileleriyle yüzümüzü tamamen değişitirebiliyoruz. Minicik gözlü kızlar kocaman gözlere, büyük burunlar hokka burunlara, izlerle kaplı bir yüz bebek poposuna dönüşebiliyor. Kısaca biz artık makyaj yapmıyoruz, maske takıyoruz.

Eskiden bir ruj sürüp çıkan kadınlar vardı. Piyasada tek bir çeşit nemlendirici olurdu, o nemlendiriciden azıcık sürerler, pembemsi rujları ile dudaklarını hafifçe boyarlar, son olarak da ruju allık olarak yine çok az bir miktar yanaklarına sürerlerdi. Bu tür pek kalmadı artık.

Kozmetik sektörü ciddi anlamda büyüleyici bir sektördür Baylar. Biliyorum size o kremlere, farlara, maskaralara, parfümlere döktüğümüz para tam bir budalalık gibi görünüyor ancak gerçekten şunu bilin ki bir parfümeriye adım attığımız an çoğumuz bilincimizi kapıda bir yerde bırakıyoruz. O enfes kokulardan başımız dönüyor, renkler gözlerimizi kamaştırıyor, hele o vaadler yok mu aklımızı başımızdan alıyor. Bebek gibi bir cildimiz olacağını, hiç yaşlanmayacağımızı, kırışıklık yüzü görmeyeceğimizi, sürdüğümüz kokunun herkesin aklını başından alacağını ve daha binlerce vaadi sıralayıp duran o uzun kirpikli kızlar bizi buradan alıp cennetin ortasına koyacaklar sanıyoruz. Ve sanıyoruz ki ne kadar güzel olursak o kadar mutlu olacağız. Evet dediğim gibi bizim oralarda aklımız başımızdan uçup gidiyor.

Geçen gün ortalığı toparlayayım derken makyaj malzemelerini de bir düzenleyeyim dedim. Demez olaydım. Hem bir karmaşanın ortasına düştüm hem de kendi kendime sinir oldum. O kadar gereksiz şey almıştım ki gerçekten aklımı yitirmiş olmalıydım. Bu aralar, çok uzun zamandan beri aslında, az eşya ile yaşamak gibi bir niyetim var. Niyetim böylesine iyi olmasına rağmen davranışım anlaşılan hiç de iyi değil. Zira abuk sabuk ne varsa toplayıp eve yığmazdım niyetime göre hareket etsem, öyle di mi? Kullanıyor musun madem aldıklarını diye sorarsanız cevap kesinleikle hayır. Yani çok az bir bölümünü. Biraz aklımı başıma toplama vakti gelmiş de geçiyordur belki.

Gazetelerde siz de denk geliyor musunuz bilmem ama ben çok fazla görüyorum, "makyajsız yakalandı" türü haberlere. "Eeeeee nolmuş?" Mesaj açık "sizin güzelliğine bakmaya doyamadığınız kadın aslında çok çirkin bakııııın" Yani? Yanisi şu, "hepiniz çirkinsiniz ancak kozmetik sektörü sayesinde birşeye benziyorsunuz, hadi durmayın koşun birşeyler daha alın." Artık yemezler. Hepimiz çirkin değiliz, aslında kimse çirkin değil. Herkesin kendine özgü bir güzelliği var. Ama ne yazık ki bu artık geçerli değil. Geçerli olan şu "güzellik tektir, hepiniz birbirinize benzemek zorundasınız, yoksa güzel olamazsınız" Bence tüm kadınların buna karşı savaşması gerek. Çünkü hepimizin birbirimize benzediği bir dünya inanılmaz sıkıcı. AVM'lerde dikkatinizi çekiyor mu birbirinin kopyası olan kızlar. İnsanın kafasını karıştırıyorlar, çünkü "bu kızı az evvel görmedim mi ben" gibi bir duyguya kapılıyor insan. İnsanın doğasında aslında aynılaşmamak farklı olmak yok mudur? Ben yanlış mı biliyorum. O halde neden aynı saçlar, aynı kıyafetler, aynı makyajla dolaşan kocaman bir güruh var?

Aslında belki de durum şudur, herşeyin içinin boşaltıldığı dünyada ve herşeyin gitgide saçmalaşmaya başladığı bir hayatta kendilerini öyle yalnız hissediyorlardır ki etrafa baktıklarında benzerlerini görmeyi arzu ediyorlardır. Pekala olabilir. Ve bunun için onları kimse suçlayamaz. Bize lazım olan allıklar, farlar, eyelinerlar değildir belki de o yitirdiğimiz anlamı bulmak ve dünyayı o anlam bağlamında algılayabilmektir ve varoluşumuzun anlamı güzelliğimizde değil başka bir yerlerde saklıdır....


15 Aralık 2015

spor çantalı adam

Dolmuşun penceresinden gördüm onu. Elinde kırmızı beyaz bir spor çantası ile ağır ağır yürüyordu. İş çıkışı spora gidecek herhalde diye düşündüm. Hiç spor yapan birine benzemiyordu ama insanlar her zaman bizi şaşırtır. Bu aile babası görünümlü göbekli adam pekala bir tenis şampiyonu olabilirdi. Sonra aklıma daha acaip bir fikir geldi. Ya o çantada bomba varsa. Adamın o günkü planı hepimizi patlatmaksa! Dedim ya insanlar bizi her zaman şaşırtırlar. Çünkü dışarıdan bakıp saçma sapan kabataslak bir çerçeve çizer, o adamı ya da kadını içine tıkıştırmak için elimizden geleni yaparız. Bu adam pekala beyni bulanmış bir bombacı olabilirdi. Binamızı patlatır hatta kendisini de patlatır, televizyonlar yerle bir olmuş binayı gösterir, etrafta gazeteciler cirit atar, ölmemiş olanlarımızı bulur ve onlara şu soruyu sorarlardı, "bombacı X nasıl biriydi" Ve bizlerin çoğunluğu da şöyle derdik "kendi halinde kimseye zararı olmayan bir adamcağızdı" Dikkat ettiniz mi ne zaman bir olay olsa failin komşuları hep aynı şeyi söylerler "kendi halinde kimseye zararı olmayan bir adamcağızdı" Aslında bu cümle o adamcağızın zararsızlığından öte başka birşeyi ifade ediyor bence, "Adama hiç dikkat etmedim. Görüş alanıma girmişse görmüşümdür. Çünkü bizler kendimizden başka hiç kimseyi umursamayan insanlarız" 

O adam hakkında yol boyu düşündüm. "Merhaba nasılsınız"dan öte bir sohbetimiz yoktu. Adını biliyordum ama soyadını hayır. Gerçekten onunla hiç ama hiç ilgilenmemiştim. Çünkü dikkatimi çekecek hiçbirşey yoktu onda. Kendi halinde bir adamcağızdı gerçekten de. Bir insanın dikkatimizi çekmesi için ne yapması gerekir sahi? Farklı giyinmesi mi farklı konuşması mı toplumun geneline uymayan davranış kalıpları sergilemesi mi? Ne gerekir?

Kendimi düşündüm sonra. İnanılmaz boyutlarda bir dikkat eksikliğine sahibim. Gözümün önündekini görmediğim çok olmuştur hatta. Ama asıl sorun dışarıdan ziyade kendi içime bakıyor oluşumdan kaynaklanıyor sanırım. Aslında belki de bu pek çoğumuzun sorunudur. Kafamızın içinde öyle çok sorunla dolaşıyoruz ki onlara bakmaktan etrafı göremiyoruzdur belki de. Böyle ise eğer hiçbir zaman bulunduğumuz yerde değiliz demektir. Nereye gidersek gidelim aslında hep kendi kafamızın içinde dolanıp duruyorz demektir. Peki böyleyse durumumuz gerçekten yaşıyor sayılabilir miyiz? 

Son zamanlarda dikkatimi toparlamak için tek bir konuya yoğunlaşabilmek için çalışmalar yapıyorum. Ama çağrışım denilen Allah'ın belası yüzünden hiçbir düşünce üzerinde uzun uzun kalamıyorum. Bu çok yorucu. Ama belki insanlara daha dikkatli bakmayı deneyebilirim. Sherlock Holmes gibi onları okuyabilirim ki bunu çok isterdim. Çünkü o kendi zekasını parlatmak için sürekli çalışan biri. Hep şunu söylüyor "beyin bir kastır, onu çalıştırmazsan tembelleşir" Watson ise şu cevabı veriyor "insanlar bunun için kitap okuyorlar" Ama kitap okumak belli ki yetmiyor. 

Bunları düşünürken dolmuşun insanları gözlemlemek için harika bir fırsat olduğunu farkettim. Bakışlarım onları rahatsız edemezdi zira hepsi telefonuna eğmişti başlarını. Ben de bir kaç çalışma yapayım dedim. Çok üzgün bir kıza baktım önce. Telefonda mesaj yazıyordu ama ağlamak üzereydi. İncecik parmakları sanki saydam gibiydi. Tazecik bir lise öğrencisi. Onu kimin bu kadar üzdüğünü merak ettim. Ama gözlemlerime insanların telefon mesajlarını okumayı dahil etmedim. O kadar da değildi artık. Ona uzun uzun baktım. Kırmızı bir montu, pembe spor ayakkabıları vardı. Hafifçe titriyordu. Bir gönül meselesi miydi yoksa bir aile meselesi mi kestiremedim. Ama ona o kadar uzun baktım ki gidip omzuna dokunup "üzülme herşey geçer" demek geldi içimden. Bir denge kuramıyorsun dedim kendi kendime ya insanları toptan yok sayıyorsun ya da onlarla bütünleşip acılarını da sevinçlerini de kendinin sanıyorsun. İkincisi daha iyi dedim sonra. Bazen kendimiz olmaktan sıyrılıp başkaları ile bir olmak gerekir. Belki de bunu yapmayı beceremediğimiz için bu kadar hoşgörüsüz ve bu kadar anlayışsız bir insan kalabalığıyızdır. Olamaz mı?

Resim: Tetsuo Aoki

08 Aralık 2015

ağaçkucaklayan

Çocukken tuhaf bir huyum vardı. Ağaçlara sarılıp gözlerimi kapatır bir süre öyle dururdum.Hatta o pürüzlü kabuklarını öpmüşlüğüm bile vardır. Harika bir histi. Tıpkı güçlü ve şefkat dolu birine sığınmak gibi bir duyguydu. Ben öyle yaptıkça yetişkinler gülümser, çocuklar dalga geçerlerdi. Canımı sıkardı bu dalga geçilmeler ya yine de ağaçlara sarılmaktan vazgeçmedim.

Geçen gün bir yazı okudum ağaçlara sarılan insanlar hakkında. Yazı şurada. Ağaçlara sarılan insanları aşağılamak için kullanılan Tree Hugger diye bir tabir varmış mesela. Her neyse yazıyı görünce ağaç kucaklamanın çok da tuhaf bir davranış olmadığını düşündüm. Şimdiye kadar hep benim tuhaflığım olarak gördüğüm birşeyin aslında hiç de tuhaflık olmadığını hissettim. 

Bilmiyorum hiç denediniz mi ama denemediyseniz lütfen deneyin. Eğer kendinizi ağaca bırakırsanız ve ona tüm benliğinizle sarılırsanız hissedeceğiniz şeyi tarif edemem. Bu tıpkı koparıldığın bir parçayla bütünleşmek gibi bir duygu. Ait olduğun yere, yuvaya dönmek gibi bir duygu.

Aynı duyguyu çıplak ayakla toprağa bastığımda da hissederim ben mesela. Ayaklarının altını hafifçe okşayan o ipeksi toprağın ılıklığı bambaşka birşeydir. Bütün bunları sevdiğim ve hayatım hep bunlarla geçtiği için o bol ışıklı çok gürültülü AVM'lerden hiç haz etmem. Doğayı dönüştürerek Tanrı olabileceğini sanan insanın kendi kendini yiyip tüketişi karşısında kör olmuş insanların kalabalığının ortasında hep yabancı gibi hissederim. Ve bu yüzden beton yığınları ortasında bir apartman katında balkonunu minik bir bahçeye çevirmiş insanların gidip kapılarını çalasım gelir. Salonundaki masasının üzerine saksı saksı çiçek dizenleri, odasının köşesinde minyatür limon ağaçları olanları gönülden kucaklayasım gelir.

O hepimiz kardeşiz lafı var ya sahiden palavra. Biz hepimiz kardeş değiliz. Biz ağaçları kucaklayanlar, sokakta aç kedilere su ve ekmek verenler, çiçek büyütenler, toprağın dokusunu herşeyden üstün tutanlar evet birbirimizle kardeşiz. Ama dört beton duvar dikip tabelaya bulabildiği yıldızı yapıştıran ve cebini doldurup kendi doğasını kaybetmiş bir hayatı yaşamak isteyenlerle ise iki farklı türüz. 

Ağaçlara sarılın bu yüzden. Onlar da size sarılacaklar. Ve bilin ki her sarıldığınız ağaçta sizi tüm ağaçlara sarılanlar kucaklıyor olacaklar. Toprağa basın bu yüzden. Üzerine basıldığı için şikayet etmeyen tek varlıktır o çünkü. Senin ayaklarını gıdıklamaktan enerjini hissetmekten mutlu olur, daha da güzelleşir. 

Ağaçların özgürce göğe uzandığı, toprağın güneş altında kadife gibi uzandığı bir dünya diliyorum hepimize. 

04 Aralık 2015

"zaten dünya kötülüğe kesmiş ben iyi olsam ne olacak ki?"

Dolmuşta çok yaşlı bir adam var. Seksenli yaşlarda olmalı. O kadar küçücük kalmış ki bedeni bir serçeye benziyor. Tedirgin tedirgin kıpırdanıp duruyor. Yanına geçip oturuyorum. Tam şoförün arkasındayız. Adam, şoförü ikide bir dürtüp nerede ineceğini söylüyor. Şoför hiç kızmadan "amcam acele etme kurban olduğum ben seni oraya gelince indireceğim" diyor. Adam bir süre sakinleşiyor sonra yine "aman oğlum beni unutma ha!" diyor. Şoför elinden öpülecek kadar sakin, hoşgörülü, anlayışlı. O yaşlı adamcağızı gencecik ruhuyla anlamış ve ona özen göstermesi, incitmemesi gerektiğini çoktan ruhuna sindirmiş. Böyle güzel insanları görmek hele de sabah sabah onlarla karşılaşmak içimi ısıtıyor. Durağa gelince yaşlı adam da ben de iniyoruz. Geç kaldım ve koşturuyorum. Vızır vızır araba geçiyor. Karşıya geçiyorum. İçimden bir ses "arkana bak" diyor. Bakmamla o yaşlı adamın gelen arabaları görmediğini ve karşıya geçmek için hamle yaptığını görüyorum. Çığlık çığlığa bağırmaya başlıyorum, elimi kolumu sallıyorum. Şükürler olsun ki adam görüyor ve duruyor. Arabalar geçince koşarak karşıya geçiyorum. Koluna giriyorum "gel amcam gel birlikte geçelim" diyorum. "Sen görmedin mi o kadar arabayı" diye sitem ediyorum zira korkudan yerinden fırlayacak olan kalbimi hala sakinleştirebilmiş değilim. Bir yandan kendime kızıyorum, o yaşlı adamı neden en baştan alıp götürmedim diye. Utanıyorum hala çok utanıyorum bu bencil davranışımdan. "Sağol kızım" diyor adam bana. "Yok teşekkür etme kimse olsa yapar" diyorum. Teşekkür edilecek birşey yapmadım aslında kızması gerek bana. O indiğinde elinden tutmadığım için bağırsa bile haklı. Yemin ediyorum şu an bile utançtan ölüyorum. Merdivenlere geliyoruz. "Bu merdiveni nasıl çıkacağım?" diyor. "Çıkarız dert etme, yanındayım ben" diyorum. Ağır ağır birbirimize dayana dayana çıkıyoruz. Onu kapıya kadar götürüyorum. Sıradaki insanlardan vır vır eden oluyor. Hepsi genç insanlar. Biri sesini yükseltse üzerine atlamaya hazırım. Neyse ki çoğunluk "o çok yaşlı bırakın geçsin" diyor. Bu memleketin güzel insanlarına dair umudum göklere çıkıyor. Yaşlı adamla vedalaşıyoruz. Dua üzerine dua ediyor. O dua ettikçe içim parçalanıyor çünkü aslında bu bir iyilik değil. Bu her genç insanın yaşlıları için yapacağı gayet normal birşey. Kesinlikle bir artı ya da bir fedakarlık değil. Şunu bir kez daha anlıyorum ki biz hepimiz insani olan normal olan pek çok şeyi şaşırılması gereken bir iyilik olarak görmeye başlamışız. İşte bu gerçekten insanın içini paramparça ediyor.

Aynı günün akşamı... Hava buz gibi. Dolmuş durağına gidiyorum. Çimlerin üzerinde Suriyeliler var. Bir bebek ağlaması geliyor. Çocuklar kadınlar battaniyelere sarınmış tirtir titriyorlar. İş çıkışı eve gidiyor olmanın mutluluğunu duyan ben şimdi sıcak bir eve gidiyor olmaktan utanç duyuyorum. Evin sıcaklığı, sofradaki yemek, hatta ellerimi yıkadığım sabun bile tüm akşam vicdan azabı olacak içime biliyorum. İki kadın geliyor durağa. Tam arkamdalar. Sarı saçlı olanı şükür üstüne şükür ediyor sıcak bir evi olduğu ve sokakta kalmadığı için. Midem bulanıyor. Başkalarının acısına bakıp da haline şükreden insan beni hep tiksindirmiştir. Çünkü gizli bir sevinç barındırır içinde, "oh iyi ki ben onun yerinde değilim" demektir bir nevi. İçim karmakarışık dolmuşa biniyorum. Camdan bakıyorum oradalar, çoklar ve acının tam göbeğindeler. Elim kolum bağlı ne yapsam bilmiyorum. Elim kolum bağlı her durumda olduğu gibi öfkeden, acıdan, kahırdan deli oluyorum.

 Tüm akşam bu iki olayı düşünüp duruyorum. Biz insanların gün be gün bencilleşmesinin, birbirimize tutunmuyor birbirimizi korumuyor oluşumuzun zamanla hepimizin hayatnı nasıl da cehenneme çevirdiğini düşünüyorum. Ve işe kendimizden başlamamız gerektiğini, şu hayattaki en tehlikeli cümlenin "zaten dünya kötülüğe kesmiş ben iyi olsam ne olacak ki?" olduğunu....

Uyumadan o yaşlı amcanın ellerini öpüp özürler diliyorum kafamın içinde. İnşallah beni duymuşsundur diyorum. Ve tüm o soğuktan titreyen zavallıcıklardan af diliyorum. Çünkü biliyorum ki bütün bu kötülüklerin olmasında hepimizin payı var. Hiçbir şey yapmadığımız için, yapamadığımız için, sustuğumuz için, bencil olduğumuz ve kötülüğe teslim olduğumuz için....


 Fotoğraf: Pinterest


01 Aralık 2015

umutla ve aşkla yeniden başlamak...

Velhasılı kelam yazamıyorum daha doğrusu yazmak içimden gelmiyor. (Neden velhasılı kelam diye başladın diye soracak olanlara cevap vereyim. Başlayana dek o kadar çok düşündüm ve yazmadım ki kısmet velhasılı ile başlayan bu cümlelere oldu) Şimdi de "yazmak istemiyorsan yazma" diyecek olanlara şunu söylemek isterim ki, benim yazmamam sizler için elbet bir kayıp değil ama benim için kötü birşeyin işareti. 

Şöyle ki

İlk yazmaya başladığımda aklımda şu vardı, "güzel şeylere şahit oluyorum ve içim ısınıyor. Neden onları başkaları da görmesin. İç ısısını kendime saklayacak kader bencil bir havvakızı değilim" Ve öyle başladım yazmaya, yazdıkça da algıda seçicilikten olsa gerek hep güzel şeyler takılmaya başladı gözüme. Onlar takıldı ben de yazdım. Sonra birşey oldu. Birşeyler kırılıp koptu içimde. Ölümle burun buruna geldim, ondan belki. Çok sevdiğim birinin ölümünden söz ediyorum. İnanın bana kaç yaşınızda olursanız olun insanın ölümle yüzleşmesi hiç kolay değil. Ölüme bu kadar yakından bakmak yaşamın umutsuz bir çaba olduğu hissi ile başbaşa bıraktı beni. Neye elimi atsam kendime şunu sorarken buluyordum kendimi "bunun ne anlamı var?"

Uzun bir süre böyle geçti. Bazen birşeyler karaladım. Bazıları içime sinmedi, sanırım yazmaya devam etmek için zorladım kendimi. Bazılarını ise nedendir bilinmez ağlaya ağlaya yazdım. Gereksiz duygusallıktan nefret eden ben samimi olamama korkusu ile (ki hayatta en nefret ettiğim şeydir samimiyetsizlik) vazgeçtim o yazılardan. 

Hiçbir şey yazmadığım zamanlarda çok okudum. Öyle iyi şeylerdi ki okuduklarım yazmaktan iyiden iyiye vazgeçtim. O kadar iyi olamadıktan sonra ne manası vardı ki yazmanın. Bıraktım ben de...

Tıpkı terkedilmiş bir ev gibi gözüken bloguma bakarken yazmama sebebimin çok daha derinde bir yerde olduğunu büyük bir tedirginlikle farkediyorum. Daha önce sözünü ettiğim sebeplerin temelinde yatan şu galiba; aslında benim içim ölüyor. İçim ölüyor çünkü sizlerle birlikte bu ülkede cehennemin tam göbeğinde yaşıyorum. İnsan hayatının zerrece kıymetinin olmadığı, tüm değerlerin yerle bir edildiği, inançların sarsıldığı ve hayata dair güzel olan ne varsa hepsinin gömüldüğü kara bir cehennemde. İşte bu beni yavaş yavaş tüketiyor,  içimi kararlı küçük bir kurt gibi haince kemiriyor. 

Sen bir savaşçısın dedim kendi kendime dün akşam. Tüm insanlar temelde savaşçıdırlar çünkü. Üzerine gelip duran hayata karşı amansız bir savaş verirler ve adına yaşamak derler. O halde neden vazgeçmeli? Bazen durup hatırlamak gerekiyor galiba, ne olduğumuzu ve kim olduğumuzu. Kendi değerlerimiz için, inandığımız her şey için savaşmanın, bedeli ne olursa olsun savaşmanın adının yaşamak olduğunu anımsamamız gerekiyor. Bu aralar bunu yapmayı deniyorum. Ve ne zaman "bunun ne anlamı var" gibi şeytani bir soru ile yüzyüze gelsem şunu söylüyorum kendime, "Birşeyin kendi başına bir anlamı yoktur, hatta hayatın bile. Ona sen anlam katarsın" 

Daha sık yazmayı umut ediyorum. Yazarak kendimi yeniden güzel şeylere inandırmayı umut ediyorum.Ve bunu gerçekten bütün kalbimle başarmak istiyorum...

Fotoğraf: Pinterest

16 Kasım 2015

unutmak

Bir yandan bulaşıkları yıkıyorum bir yandan da haberleri dinliyorum. Türkiye'de, yanlış hatırlamıyorsam, 400 Bin alzeimer hastası olduğundan söz ediliyor. Alzeimer çok yakından bildiğim bir hastalık. Dedemi, dayımı ve büyük teyzemi bu hastalıktan kaybettim. Dedemi hiç tanımadım, teyzem ise uzakta olduğu için onun hastalığının evreleri konusunda bir fikrim yok ama dayımın gün be gün bu hastalık tarafından nasıl ele geçirildiğine kendi gözlerimle gördüm. Fikri olmayanlar için hastalık hakkında bir tek cümle ile şunu söyleyebilirim, Alzeimer beyninizi yutan ve sizi sadece bir bedenden ibaret kılan bir hastalıktır. O güne kadar öğrendiğiniz herşeyi siler süpürür. 

Haberler bitiyor ve bir tartışma programı başlıyor. Televizyona arkam dönük ve kimin konuştuğunu bilmiyorum. Bulaşıkları yıkamaya devam ederken sadece dinliyorum. Konuşmacı halkın hafızasızlığından yakınıyor. Bu konuda pek çok kişi aynı şeyi düşünüyor. Ve diğer pek çok kişi de ülke gündeminin hızlı değişmesi sebebiyle halkın hafızasının bunca zayıf olduğunu anlatıyor. Ülke gündemi çok hızlı değişiyor ve bizler bu değişme içinde sürekli acıyla yanmak, kavrulmak zorunda kalıyoruz. Sizi bilmiyorum ama ben sonu gelmeyecek bir yasın içinde hissediyorum kendimi. Sürekli öldürülüyor insanlar ve sürekli ciğerimizin ortasına ateşler düşüyor. Peki bu kadar acının içinde hayata devam etmek nasıl mümkün olur? Bu nedenle halkı hafızasızlıkla suçlayanlar belki şunu düşünmeli, bu insanlar bu kadar acıyı kaldıramıyorlar bu yüzden ya unutuyorlar ya da zihinlerini tümden iptal ediyor alzeimer gibi hastalıklara yakalanıyorlar. Bu olamaz mı?

Şimdi şu soru sorulabilir, biz neden unutmuyoruz peki? Biz neden unutmuyoruz çünkü bazılarımızın acıya dayanıklılığı daha yüksek bence. Bilirsiniz bazı insanların eline minik bir diken batsa kıyameti koparır acıdan bazıları ise kolu kırılsa dişini sıkar bana mısın demez. Tıpkı fiziksel acı eşiğinin farklılık göstermesi gibi psikolojik acı da farklılık gösteriyor olabilir. Bunun yanında tepkilerimiz arasındaki fark da acı ile baş etmede önemli. Haberleri izlerken ne hissettiğiniz ya da nasıl tepki verdiğinizi hatırlayın lütfen. Ben öfkeden dişlerimi sıkıyor, ağzıma geleni sayıyor ve bütün bunları gözyaşlarına boğulmuşken yapıyorum çoğu zaman. Ben böyle davranırken haberleri duymamazlıktan gelenleri, duydukları karşısında kendini çaresiz hissedip neredeyse oturduğu koltukta kaybolanları, durmaksızın kıpırdayan dudaklarında dualar olanları, acıdan kaskatı kesilenleri gördüm. Kısaca herkes bir şekilde tepki veriyor ve hepimiz bir şekilde olup bitenle başa çıkmaya çalışıyoruz. Ama dediğim gibi biz insanların narin bir ruhu var ve bazılarımızın ruhu çok ama çok daha narin. Bu yüzden de bunca acıyla başa çıkamayıp yokmuş gibi davranıyor olabilirler. Acıdan paramparça olmuş zavallı ruhlarını ancak unutarak, duymamazlıktan gelerek korumaya çalışıyor olabilirler. Bu yüzden bu kadar da kızmamak lazım onlara hafızasız oldukları için. Cayır cayır yakılan insanları, paramparça olmuş bedenleri, gencecik adamların tabutları başında ağlayan hamile eşlerini, daha yeni konuşan çocukların "baba gitme" diye haykırışlarını ve daha bunların onlarca misli zalimliği gördü, yaşadı bu halk. Her sabaha "bugün kaç kişi" diye korkuyla uyanan insanlardan söz ediyorum size. Tüm değerlerin yerle yeksan olduğu bir ülkede nefes almaya çalışan yüzleri acıyla kırışmış adamlardan, kadınlardan ve hatta çocuklardan söz ediyorum... Bu kadar da kızmayın onlara hafızasızlar diye... Bir yandan bir lokma ekmek bulmak için çabalarken bir yandan da başkalarının acısını taşımak zorunda kalan gariban bir halk bu... Ve bu kadar acıyla baş etmek hiç de o kadar kolay değil. Dinleyin kalbinizi biraz, ciğerinizde ne kadar yanık iziyle nefes almaya çalıştığınıza bir bakın... Sizin için kolay mı? Değil. Hiçbirimiz için kolay değil. Bu yüzden o kadar da kızmayın onlara, hepimiz bir şekilde baş etmeye çalışıyoruz;  kimimiz öfkeden deliriyor kimimiz unutuyor ve kimimiz ise aklımızı yitiriyoruz...

Resim: Dan Cretu

12 Ekim 2015

Ah!

Sizin, biri öldüğünde içinizin sızlaması için, ölenin illa ailenizden, arkadaşlarınızdan birinin olması mı gerekiyor? İnsanlığınızı nerede yitirdiniz? İnanın bana size kardeşim demeyi çok istiyorum ama dilim varmıyor. Zira sizi nereye koyacağımı nasıl sınıflandıracağımı bilemeyeceğim kadar yabancısınız bana. 

Utanıyorum sizinle aynı havayı solumaktan. Ağzınızdan dökülen her merhametsiz cümleyi duyduğumda kusmak istiyorum. Dizginlenemez, yakıp kavuran bir öfkeye kapılıyorum size her baktığımda. Ve diliyorum ki birgün yitip gitmiş vicdanınız ateşten bir el gibi yapışsın boğazınıza. Siz de bizler gibi ağlayabilin hiç tanımadığınız bilmediğiniz hayatların yitişine. O sakındığınız gözyaşının aynasında bakın kendi yüzünüze. Çatılmış kaşlarınızın arasında birikmiş öfkenin, nefretin uşağı olup insanlığınızı unuttuğunuzu görün. 

Ve yine diliyorum ki bunca acının bizim hepimizin ciğerinde derin, silinmez izler bıraktığını anlamadan ölmeyin. Acının katran gibi çöktüğünü kalplerimize, buna rağmen hala güneşli günler görebileceğimize inandığımızı çünkü bu ülkede aklını ve vicdanını yitirmemiş insan sayısının sizin gibi kalpsiz, merhametsizlerden daha çok olduğuna sarsılmaz bir inançla bağlı olduğumuzu da bilmeden sakın ölmeyin olur mu? Güneşi merhametli, kalbi ışıl ışıl olan insanların doğuracağını o küçük beyinlerinizden sakın çıkarmayın bir de. Siz bir gün toprakta yitip gittiğinizde, adınız nefret ve öfkeyle belki anılırken, o güzel insanların çiçek çiçek kırlarda açağını görsün kör gözleriniz. 

Sizi kendi cehenneminizde, öfkenizde, nefretinizde boğulmaya terkediyorum. Sizler birer zavallısınız. İnsanların ölümlerine sevinen birer zavallı... Daha çok ölen olsun diye dilekler dileyen birer zavallı... Yazıklar olsun...

09 Ekim 2015

Cuma Mektupları

Canımın içi,

Dışarıda enfes bir sonbahar var. Bizi onunla ayıran kirli bir pencere. Aslında uzanıversem pencerenin koluna içeriye o yumuşacık hava dolacak ya bununla yetinebilir miyim bilmiyorum. Asıl niyeti dışarıda o yüksek güneşin altın ışıklarıyla yıkanmak olan birine yeter mi pencereden dolan hava sen söyle.

Biliyor musun sonbaharın kendisi başlı başına bir mutlulukmuş gibi gelir bana. Belki de yazın cehennemi sıcağından çıktığımız için bu kendi halindeki havayı cennetten akan bir nehir gibi algılıyorumdur. Ne derler bilirsin, birşeyin kıymetini ancak tezatı ile karşılaştırdığında anlarsın. Adı her ne olursa olsun sonbaharı delicesine seviyorum. Zamanın ağırlaşmasını, cumartesi öğleden sonraları odanın yarısını kaplayan o yumuşak ışığı, hafifçe ürperen kolumu ve havadaki güzel kokuyu seviyorum. İnsan sonbaharda bir romanın içinde dolaşıyor gibi hissetmiyor mu sence de?

Bu sabah bir çiftlikte yaşadığımı hayal ettim. Sabah horoz sesiyle uyandığımı, dün gece yağan yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu içime çektiğimi ve gün boyu özgür olduğumu... Tatlı bir hayaldi. Biliyor musun insanoğlu aslında günden güne ilerlediği konusunda fena halde kendini kandırıyor. Tam aksini düşünüyorum ben, aslında günden güne geriye gidiyoruz. Bütün bu teknoloji bizi esir alıyor, kendi yarattıklarımızın kölesi oluyoruz. Topraktan, kendi doğasında yetişmiş meyve ve sebzelerden, bir ağacın gövdesine dokunmaktan, çıplak ayaklarımızı toprağa basmaktan, hayvanlardan uzak bir yaşamın adı ilerleme değil kendi doğana ihanet etmek olur olsa olsa. Kendi doğasına ihanet eden bir canlının ilerlediğini söylemek mümkün mü sence?

Benim gibi çok insan olduğunu sanıyorum. Geçmiş günleri özleyen, teknolojiden yorulmuş, toprak kokusunu, genetiğiyle oynanmamış bitkileri özleyen, hayvanlarla iç içe bir yaşamı hayal eden ve bütün bu kablolu ve kablosuz teknoloji arasında kendini çaresiz ve mutsuz hisseden insanlardan söz ediyorum. Parmaklarım klavye üzerinde dolaşırken bile kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o hafif hışırtının özlemini çekiyor olmam ne tuhaf değil mi? Belli ki hayatım hep birşeyleri özlemekle geçecek cancağızım. Belki senin de öyle...

İçimde hafif bir hüzün var. Pencerenin önünde o yumuşak ışığa bakarsam geçer mi dersin? İyi ki sonbahar var cancağızım. Tenimizin üzerine konan hafif bir kelebek misali...

Fotoğraf: Pinterest

06 Ekim 2015

bağ

Bayramın ikinci günü sabah saatleri. Ilık güneşli enfes birgün ve kahvaltı sofrasındayız. Kardeşim o gün için plan yapmış. Planında ziyaretler var. Akrabaları ziyaret etmemiz gerektiğini söylüyor. O kimlere hangi sırada gidileceğini sayarken yüzümün en gölgeli yanında kontrolsüz bir hoşnutsuzluk beliriveriyor ki onu fark ettiğim anda toparlanıyorum. Ama kardeşim, ki çakalın ta kendisidir, tüm ruhumu okuduğu gibi yüzümdeki o saniyelik ifadeyi de okuyuveriyor. "Ne oldu?" diye soruyor. Yalan söylüyorum. "Bir şey yok gidelim" Kızıyor. Neden kızıyor anlam veremiyorum. "İtiraz etmedim" diyorum "gidelim"  Yüzündeki o ifade ne diye soruyor ve tartışma patlıyor. Çakal iyice büyütüyor olayı. Ben de geride kalmıyorum elbet. "Biri ile kan bağım var diye onu sevmek zorunda değilim" diyorum. Çok açık ve net bir şekilde belirttiğimi ve tartışmaya son noktayı koyduğumu sanıyorum ama elbette yanılıyorum. Annem akrabalarını sorgusuz sualsiz sevmek zorunda olduğuna inanıyor çünkü. İtiraz ediyorum. Çünkü onları ben seçmedim ve içlerinde ciddi anlamda berbat insanlar var diyorum. Onları öyle kabul etmeliymişim. Buna beni kim zorlayacak diyorum. "Kimse ama.." diye başlıyor ama sözünü kesiyorum. Hızımı almışken konuyu olabildiğince açmak ve bir daha asla konuda konuşmamak gibi bir hedefim var çünkü. Ama biliyorum ki öyle olmayacak. Yine de şansımı denemeye karar veriyorum.

"Sen" diyorum kardeşime "seni nasıl seviyorum sen bile bilmiyorsun. Ama seni sırf kardeşim olduğun için seni sevmek zorunda olduğuma inandığım için değil, seni harika bir adam olduğum için seviyorum. Merhametini seviyorum, iyi kalbini seviyorum. Ama lütfen bana X'i sevmemi söylemeyin. Ona saygı göstermeyi becerebilirim. Evet bunu yapmalıyım da belki. Ama onu sevmek zorunda değilim. Bir arada bulunmaya gerçekten katlanamadığım birini sırf gelenekler gereği sahte bir yüz ifadesi takınarak ziyaret etmem iki yüzlülük değilse nedir? Samimiyetsizliği bir aptal bile anlar. Ayrıca o insanlara da haksızlık değil mi bu? Ve ben o samimiyetsizliği takınarak saçma sapan bir kural gereği bu ziyareti yapmak istemiyorum. Evet geleceğim dedim çünkü sizi seviyorum ve siz gitmemi istiyorsunuz. Hepsi bu" 

Annem hala "ama akrabalar..." derken kardeşim bana hak vermiş olacak ki beni daha fazla zorlamadı. Ben de sevdiğim insanlarla vakit geçirdim. Yüzümdeki gülümseme gerçekti, ettiğim her söz samimiydi ve işte bu tam olarak bendim. Hayatta da başka bir şey istemiyordum zaten, yanında kendim olabileceğim birkaç insan olsun yetiyordu bana. Kan bağını ya da buna benzer şeyleri umursamıyordum. Kim karşı çıkarsa çıksın şu kısacık hayatı sırf zorunda olduğum ziyaretleri gerçekleştirmekle geçirmeyecektim. Varsın geleneklerimiz, göreneklerimiz desinler ben karşılarında durup samimiyet diyecektim. Böylece ne kendime ihanet edecek ne de başkalarını kandıracaktım. 

Böyle devam et dedim kendi kendime, herkesin yolu kendine. Birileri zorunluluktan sevgiler üretirken sen seçtiklerini sev. Çünkü gerçekten sevebilmenin tek yolu bu....  

Resim: catrin welz-stein

02 Ekim 2015

cuma mektupları

Canımın içi, iki gözüm, kardeşim

İnsan ne garip bir mahluk, dün düşünüp inandığını bugün kesin bir dille reddedebiliyor. Kimileri buna gelişme diyor kimi ise tutarsızlık. Ben "insanoğludur herşeyi yapabilir" demeyi tercih ediyorum. Geçen gün biri bana "senin vahşi bir yanın var" dedi. Biraz bozulsam da pek belli etmedim. Oysa gayet medeni olduğuma inanıyordum. Dün okuduğum birşey vahşi kelimesinin aslında bir hakaret değil bir iltifat olduğunu anlamamı sağladı. Zira derinlemesine düşündüğün vakit vahşi kelimesi aslında kendi doğasına ihanet etmeyen anlamına geliyor. Başkalarına göre yaşamayan, toplumun koyduğu ezici ve bizi kendimiz olmaktan çıkaran kurallara boyun eğmeyen anlamına belki de... Bu yüzden de hala içimde bir yerde o vahşi yanımı koruyor olmaktan memnuniyet duydum.

Bütün kelimeler gibi vahşi de hırpalanmış bir kelime azizim. Oysa vahşi olarak nitelendirdiğimiz şeylerin tarafından kendimize bakarsak ne denli zavallı olduğumuz bariz bir şekilde görülebilir. Kendini balta girmemiş bir ormanda yaşayan küçük bir kabilenin bir üyesi olarak farzedebilir misin lütfen birkaç dakikalığına? Kapkara kaküllü mısır püskülü gibi kulaklarının üzerine inen saçların olduğunu, boynunda rengarenk boncuklardan kolyeler olduğunu, sırtının, kollarının ve yüzünün atalarının tarihini anlatan dövmelerle kaplı olduğunu mesela... Hayatın nasıl olurdu dersin? Sabah o iğrenç çalar saat sesiyle başlamazdın güne mesela. Sonra koştura koştura giyinip, makyaj yapmazdın. Erkeksen kravat bağlama zorunluluğun olmazdı zira otlardan yapılmış bir donla geziyor olurdun. Ayakparmakların hep özgür olurdu çünkü hayatında hiç ayakkabı diye birşey görmemiş olurdun. Öyle dolaşa dolaşa ayak tabanlarında kalın bir deri olurdu ki bu da senin farkında olmadığın ayakkabın olurdu zaten. Kalkıp otlardan yapılmış kulübenden çıkar gerine gerine güneşe bakardın önce. Aç olduğunu farkedip ilerideki dereden birkaç balık tutup gelirdin. Zaten bu işte uzman olmuş olduğun için oltaya falan da gerek duymazdın, çıplak elle yakalardın balıkları. Belki sabahları aromalı nefis bitkilerden demlediğiniz bir çeşit çay içerdiniz. Siz çayınızı içerken göğü delercesine uzanan zümrüt yeşili ağaçlarda rengarenk kuşlar ötüyor olurdu. Sen onlara bakarken oyuncu bir maymun yemeğinden bir parça çalardı, hepiniz gülerdiniz. Ormanınızda baz istasyonları olmazdı mesela. Kanser nedir duymamış olurdunuz. Kabilede biri öldüğünde bunu kansere, şekere ona buna bağlamaz Tanrı böyle istedi derdiniz. Zira zaten eğer aç bir kaplan ya da ayı sizi öldürmemişse çok uzun yaşardınız. Çünkü taze otlarla, taze etle besleniyor olur sürekli hareket ederdiniz. Hiçbiriniz göbekli ve koca popolu olmazdınız. Obez birini hayatnız boyu görmemiş olur, kazara obez bir beyaz adam sizin oralara uğrayacak olsa onu Tanrılardan biri sanır tapınmaya bile kalkabilirdiniz. eğer biraz vahşi bir kabile iseniz onu keser bir yıllık yiyecek olarak etlerini kurutup saklayabilirdiniz. Şimdi o enfes ormandan çık ve yeniden bu metalik dünyaya dön bakalım. O vahşi dediğin adam mı acınası ve sefil durumda yoksa sen mi? Ama bu dünya macera dolu diyeceksin. Ben de güleceğim. Senin Survivor izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak yaşadığın macera o adamın hayat tarzı, farkında mısın?

Bütün bunları düşününce o vahşi adamın doğanın içinde nasıl dünyayı ve hayatı derinlemesine kavrayan bir felsefe yarattığını hatırlayınca vahşi kelimesini bir iltifat olarak aldım kendime. Bana vahşi diyen neyi kasdediyordu bilmiyorum ama yine de sevindim içimde vahşi bir yanın kaldığına. Kimseyi paralamadan, yemeden ve yutmadan, yeryüzünde yaşayan ne varsa hepsina sonsuz saygı duyarak, ağaçlara hep hayran olarak, gökyüzünün mavisine her daim şaşırarak yaşamanın hem de bizi artık insan olmaktan çıkaran bu kirli dünyaya rağmen böyle yaşabilmenin tadını doya doya çıkarmaya karar verdim.

Evet ben bir vahşiyim. Tüm o hırsı ve bencilliğiyle, gözü dönmüş ağzından salyalar akan haliyle karşımda dikilen bu dünyanın içinde yaşamaya çalışan bir vahşiyim. Ve tek başıma kendi ormanımda yaşamaktan, inat ve ısrarla dünyanın kapıldığı çılgın akıntıya teslim olmamaktan pek mesudum...

İçinde hala vahşi bir yanı olan herkesin kalbinin kıyısından öperim...

Fotoğraf: Pinterest

30 Eylül 2015

Gelecek nesillerden umutluyuz peh peh peh...

"Gelecek nesillerden umutluyuz" Bu ülkede en çok zikredilen cümledir bu. İçinde barınan gizli anlam şu olabilir mi, "bizden hayır yok, biz adam olamadık, inşallah gelecek nesiller bir halt olurlar" Kötü haber, hiç umutlanmayın çünkü gün be gün kötüye gidiyoruz. Çünkü mayası bozuk insanoğlu, ki eskiden utanır bozuk mayasını saklamaya çalışırdı, şimdi hiç öyle dertlere sahip değil. Bakıyor ki hiçbir ahlaksızlık ceza görmüyor tam tersi alkış topluyor o da mayası bozuk olmasa bile sırf "daha iyi daha zengin bir yaşam uğruna" kendi mayasını bozuyor. Bu yüzden ne zaman bu cümleyi duysam, "sen neden kendini düzeltmeye çabalamıyorsun da topu gelecek nesillere atıyorsun" diyesim geliyor. Ah pardon unutmuşum biz, kocaman bir toplum olarak, erteleme hastalığına sahibiz öyle değil mi? Yani umutlu olunan nesil sürekli doğru dürüst bir toplum yaratmayı kendinden sonraki nesle erteleyecek. Bu da demek oluyor ki umutlu olunan nesil ancak görünmez, masalsı ve hatta ütopik birşey olarak kalacak. Hey yavrum hey...

Kocaman bir kapımız var zira biz büyük bir kurumuz. Ama nedense çoğu kez o kapıda bir kaos bir tıkanma yaşanır. Sebebi de bu sabah benim yaşadığım gibi kapının tam ortasında durmuş sohbet eden tiplerdir. Bu tipler oldukça yaygındırlar. Biri kapıdan girerken diğeri kapıdan çıkıyordur ve "oooooo gardaş naber" diye selamlaşırlar. Bazısının yanında eşleri de vardır ve o eşlerin elinden tutulmaktadır. Arkadaşıyla karşılaşmışsa eşini gayri ihtiyari geride tutar nedense (sanırım kendisi gibi arkadaşının da vahşi bir ruha sahip olduğunu ve o ceylan gibi eşin üzerine atlayıp dişlerini boğazına geçireceğinden telaş etmektedir. Hey canını sevdiğimin koruyucu kaplanı) Dolayısıyla geride kalan ve eli hala tutulmakta olan eşle birlikte yaklaşık 4 kişinin geçebileceği bir yeri kaplarlar. Bir de arkadaşı var al sana 5. Arkadaşı ile arasındaki konuşma mesafesini hesapla etti mi sana 6. Kısaca bu ikisinin selamlaşma muhabbeti 6 kişinin geçeceği bir alanda gerçekleşmekte ve içeri girmeye çalışan, dışarı çıkmaya çalışan insanlar kıyıdan köşeden geçmeye çabalamaktadırlar. İşin acı yanı bu insanların yaş grubu 20 ila 25 arasında seyretmektedir. Ah elbette canım gelecek nesillerden umutluyuz, bu bencil etraftaki insanları bir zerre umursamayan gelecek nesillerden gerçekten umutluyuz. Bu sözünü ettiğim bir kez gerçekleşmiş bir olay değil. Defalarca ve defalarca bu tiplere rastladım ve eminim rastlayacağım da. Kaldırımın ortasında, yürüyen merdivenlerin başında ve insanların geçiş olarak kullandığı pek çok yerde. 

Bir de "çöpümü her yere atayım nasılsa burası benim evim değil" diye düşünenler var. Yemyeşil bir parkın kıyısına, ki çocuklar oynuyor orada, sigara paketini atanlar mı dersin, su şişesinin 2 metre ilerideki çöp kutusu yerine kaldırımda daha güzel duracağını düşünenler mi dersin, mendiller, çikolata paketleri.... En fenası bizim işyerinin bahçesi gerçi. 3 metre aralıklarla tam 6 çöp kutusu olmasına rağmen yerler izmaritlerle dolu. Aaaaa ama biz gelecek nesillerden umutluyuz. Yaşadığı kenti evi gibi görmeyi bile beceremeyen, birlikte yaşadığı insanlara saygı duymayan, çoluk çocuğun sağlığını zırnık umursamayan bu nesillerden çılgınca umutluyuz biz.

Efendim? Memleketin ne sorunları var ben nelerden mi söz ediyorum. Belki kendi çapınızda haklısınız iki gözüm lakin memleketin sorunları da işte tam olarak şu yukarıda sözünü ettiğim, bencillik, saygısızlık, bana dokunmayan bin yaşasıncılıktan kaynaklanıyor. Efendim? siz yine de gelecek nesillerden umutlu musunuz? Eh umut iyidir yitirmeyin elbet ancak şunu da unutmayın caaaanım efendim o gelecek nesiller dediğiniz gökten zembille inmeyecek, onları siz yetiştiriyorsunuz, sizin çocuklarınız onlar. Ve elbet söylememe gerek yok ama çocuklar büyükleri taklit ederek öğrenir. Ama belli mi olur siz yine de gelecek nesillerden umutlu olmaya devam edin. Belki ben yanlış biliyorumdur, gökten zembille inen birşeydir bu gelecek nesiller. dilerim öyledir hatta. Zira ben şöyle bir bakınca ne gelecek nesillerden ne de sizden umutlu olabiliyorum. Ben sanıyorum geçmiş nesilleri özlüyorum.

Fotoğraf:  Manetho

18 Eylül 2015

Cuma Mektupları

Cancağızım,

Sana söylemek istediğim pek çok şey olmasına karşın neyi nasıl diyeceğimi kestiremiyorum. Boş kağıdın karşısında kaç dakikadır oturuyorum bilemiyorum. Eğer karşımda olsaydın, "zorunda değilsin" derdin, biliyorum. Ben de sana "zorunda olduğum için değil içimden geldiği için yazmak istiyorum" derdim. Ve ikimizde gülümserdik, "hadi o zaman" derdin ve konu kapanırdı.

Bilirsin birşeyin dışarı çıkmamasının iki sebebi vardır. Ya içinde çok az diş macunu kalmış tüp gibisindir ya da ağzına kadar dolu olduğu için hava alamayan bu nedenle de dökülmeyen kolonya şişesi. Ben hangisiyim bilemiyorum. Ya anlatacak son bir iki şeyim kaldı ya da yürek öyle doldu ve öyle havasız kaldı ki ondan bu tıkanma. 

Aslına bakarsan ben ilki olmayı tercih ederim. Çünkü şuna inanıyorum, kalbimizi boşaltamazsak onu yeniden dolduramayız. Biliyor musun insan büyürken ya da büyüdüğünü sanırken ruhunu saçma sapan şeylerle dolduruyor. Hele benim gibi merak ettiğin pek çok şey varsa nerede nasıl işine yarayacağını bilmediğin pek çok bilgiyle, gereksiz pek çok duyguyla kalakalıyorsun. Şöyle düşün, darmadağın bir odanın içinde duruyor ve ne aradığını bile bilmeden şaşkın şaşkın bakınıyorsun. İşte bu yüzden içinde bir sıkımlık macun kalmış tüp olmayı yeğlerim. Böyle olursa bilirim ki tüm o boşlukları hayattaki anlamlı ve önemli daha da iyisi güzel şeylerle doldurabilirim. 

Kirlenmek her zaman güzel değil. Hele de onu temizleyecek bir deterjan henüz üretilmemişse. Bizim büyümek dediğimiz de tam olarak da bu işte. Kirlenmek. Bunda suçlu muyuz? Elbette değiliz. Eğer başından beri dikkatli olmamız gerektiği söylense idi ve biz bunu anlayacak olgunluğa o yaşta sahip olabilseydik, hala o pırıl pırıl ruhu muhafaza ediyor olurduk. Kötü haber, insan yaşamadan öğrenebilen bir varlık değil. Bu nedenle de söylediklerim nefis bir ütopya olmaktan öteye gidemeyecek. Masum çocuklar olarak başlayıp, dünyanın kirine pasına bulanmış hüzünlü yetişkinler olarak bitireceğiz. 

Ne yapmak isterdim biliyor musun? Boş diş macunu tüpümü alıp uzaklara gitmek, ormanın ortasında yapayalnız yaşamak. Hayır ömür boyu değil. Arınıp temizlenene değin. Sonra başka bakabilirdim hayata. En azından ben öyle olacağına inanmayı yeğliyorum. Lütfen "eeee neden yapmıyorsun" diye bir soru sorma. Bu kadar istememe rağmen yapamıyorsam elimi kolumu bağlayan birşeyler var demektir. Unutma ben de tıpkı senin gibi eli kolu bağlı ve özgür olduğunu sanacak kadar aptal bir insanım.

Tüm umudum ve sevgimle gözlerinden öperim...

Fotoğraf: Pinterest

16 Eylül 2015

hayat, siyaset ve daha pek çok berbat şey üzerine iki kelam....

* Hayatımda ilk defa birinin ölmesini diledim. Hem de tüm benliğimle ve yüreğimle. Beni kendimden tiksindirdiğin için bir kez daha lanet olsun sana.

*Eskiden çocuklar bisiklete biner, koşup oynarken onları izlemek neşelendirirdi beni. Şimdi onlara bakarken hissettiğim tek şey endişe. Sahi eğer tercih hakları olsa böyle bir hayatı isterler miydi?

*Çok güzel bir laf okudum geçenlerde. Tam olarak olmasa da şuna yakın birşeydi; Bazı insanların kötülüğünü anlayamazsınız evet. Çünkü onlar içinde bulundukları yaşam biçimini kafalarında belli bir mantığa oturtmuşlar ve kendileri ile aynı fikirlere sahip kişilerle çevrelenmişlerdir. Ve siz o çevreden değilsinizdir. Onları anlamayı beklemeyin.

*Size de şu oluyor mu, artık ne doğru ne yanlış ne gerçek ne gerçek değil bilemediğinizi hissediyor musunuz? Benim gerçeğimle etrafımdaki gerçek uyuşmuyor. Ben olana değil de olması gerekene mi bakıyorum acaba?

*Neden yazmıyorsun diye sordu biri bana geçen gün. Artık hiçbir şeye inanmadığımı ve hiçbir şeyin anlamı olmadığını hissettiğimi söyledim. Yeterli bir cevap olmuştur herhalde, zira başka soru sormadı.

*İnsan umutlanmaya nasıl da meyyal bir varlık. Bu lafı ettikten sonra birden gelecekte bu ülkede güzel şeyler olacağına dair hayal kurmaya başladığımı farkettim. Hala hayata, insanlar olan inancımı yitirmedim herhalde dedim. Bak minik bir umut kırıntısı bile ne hayaller kurduruyor insana..

04 Eylül 2015

bat dünya bat..

Hiç bakmıyorum eski fotoğraflara. Ben herşeyi kendi hafızamda kaldığı gibi hatırlamayı seviyorum. Aslında gerçeği biraz eğip bükmeyi, acı veren şeyleri daha katlanılabilir hale getirmeyi, gülümsediğim fotoğraflardaki gülümsemeyi biraz daha genişletmeyi... Belki de yaptığım kendi kişisel tarihimi değiştirmekten başka birşey değildir. Bunun kimseye bir zararı yok. Öyle ya gerçek benim gerçeğim onu istediğim gibi çarpıtabilirim. En azından bu konuda bir özgürlük söz konusu olmalı diye düşünüyorum.

Ama bir başka albüm var ki o albümdeki gerçeği ne yaparsam yapayım bir türlü çarpıtıp, içindeki acıyı daha katlanılır hale getiremiyorum. Mesela şehit kardeşinin cenazesinde, onun tabutu başında acıyla haykıran bir ağabeyin yüzünü, sahilde yatan masum minicik bir çocuğu, oğullarının cenazelerinde kendilerini paralayan anaları, kocasının öldüğünden emin olsa bile umutla madenin kapısında dualar okuyarak bekleyen kadını, yan yana madenci mezarlarını, gözleri umutla gülen tazecik çocukların aynı anda parçalanıp gittikleri o videoyu, yerde yatan kanlı bedenlerini zihnimde değiştiremiyorum. Zaten bütün bu acıların katlanılır kılınabilmesinin de pek bir yolu yok. Alışmanın, unutmanın, sakin olmanın, o fotoğraflara "ne yapalım dünya böyle bir yer" diye bakabilmenin hiçbir yolu yok. Olmasın da zaten.

Ben bu fotoğrafları değiştiremiyorum ama onlar beni değiştiriyor. Sevgiyle bakıp öpmelere doyamadığım minik yeğenime bakınca sahile vurmuş o masumun yerinde olabileceği fikrini zihnimden atamıyorum mesela. Yirmili yaşlardaki gençleri görünce hep birlikte bir yerlerde ölebileceklerini düşünmeden edemiyorum. İnşaatlara bakarken güneşin altında çalışan o adamların oradan düşüp ölebilme ihtimallerini göz ardı edemiyorum. Üniformalı birini görünce onun hayatı için endişeleniyor, evindeki ailesinin onu her işe yolladıkları saatten eve dönüşüne kadar yaşadıkları azabı, cehennemi hayal bile edemiyorum. Ve daha pek çok şey...

İnsanın geçmişten fotoğrafları koyduğu albüm değil de ruhuna dövme gibi kazıdığı fotoğraflardan oluşan albüm çok tehlikeli. Tüm yaralarımız onun içinde çünkü. Ne zaman hatırlasan, ki zaten çoğu hiç aklından çıkmıyor, aklını yitirecek gibi oluyorsun. Bütün bu olup bitenlerin yanında, yaşanan acıların kıyısınde kendi kişisel tarihimizin bir toz kadar bile önemi yok artık.

Fotoğrafların yanı sıra bir de sözler var ki yarana parmağını sokup oyuyor da oyuyorlar. Mine Söğüt şöyle yazmış mesela "biz o denizde yüzüyoruz, onlar aynı denizde ölüyorlar" Bütün bunlardan sonra kumlarda durup denize baktığın an onun güzelliğine hayran olmak mümkün olacak mı? Peki ağlamadan yüzebilecek misin? Bu senin suçun değil deme bana. Ben başkaları gibi hem suçlu hem güçlü hissedemiyorum. Vallahi de billahi de insan olmaktan utanç duyuyorum. 

Bat dünya bat. Minicik bir çocuğu bile koruyamıyorsak bat ve bizi de beraberinde götür...

21 Ağustos 2015

Cuma mektupları

Güzel kardeşim,

Bazı günleri nasıl bitireceğini bilemiyor insan. Öyle ki sabah uyandığın vakit yataktan çıkmaya, o günü yaşamaya hiç isteğin olmuyor. Bir an önce bitsin ve yarın yeni bir gün olsun istiyorsun istemesine ya yarının da bundan farklı olacağının bir garantisi yok. 

Hayat ne tuhaf değil mi? Kötü şeylerin olma ihtimali yüzde yüz iken iyi şeylerin olma ihtimalinin oranını bilemiyorsun. Bana karamsar olma demeden önce bir düşün, bir gün mutlaka sevdiğin birini kaybedeceksin, bir gün mutlaka sevdiğin biri ya da sen hastalanacaksın ve bir gün mutlaka öleceksin. Bunlar kesin. Ama birgün mutlaka aşık olacağın, tam istediğin gibi bir şehirde istediğin hayatı yaşayayacağın, etrafında hep sevdiğin insanların olacağı falan filan kesin değil. Allahın şanslı kuluysan hadi kaderci olmayalım illa istediğini alan ve bunun için delice gayret eden biriysen bunlar olabilir. Ama aşk konusunda garantin yok. Ne kadar çabalarsan çabala aşık olamayabilirsin. İşte o Allahın sevgili kulu olmakla alakalı.

Biz insanlar toplu halde bakıldığında sahiden aptallar ordusuyuz. Bir an için kendini barışçıl bir uzaylı olarak farz edebilir misin rica etsem? Bu gözlükle bir bak dünyaya. Neyi paylaşamadığımızı, neden bir türlü huzur bulamadığımızı, bu kadar güzel bir gök, denizler, ormanlar, misler gibi kokan topraklar varken neden gittiğimiz her yeri mahvettiğimizi anlayabiliyor musun? Ben anlayamıyorum. Evet evet biliyorum sistem böyle. En basit anlatımıyla zengin ama çok zengin olmak isteyen vampirler diğer miniminnacık insanların kanını emiyorlar. Onlar semirdikçe birileri ölüyor, dünyanın pek çok yerinde çılgınca silah üretiliyor, bunların pazarlanması için bir yerlerde savaşlar patlatılıyor falan filan. Bunu biliyorum elbet. Ama şunun ayrımını iyi yapalım, bilmek ve kabullenmek arasında derin ama çok derin bir uçurum vardır ki ben şu an o uçurumdan aşağıya bakıyorum. Merak etme atlamam. Birşeyleri kabullenmeden kalbimi yora yora yaşamaya alıştım. Biliyorum sen de öyle... Ve bu beni rahatlatıyor. Dünyayının bu halini kabullenmeden yaşamaya çalışanların varlığı beni gerçekten rahatlatıyor.

Çok mu kararttım yüreğini? Niyetim bu değildi ama sana içimi dökmek istedim. Birbirimize de içimizi dökmezsek eğer kim kurtaracak bizi azizim? Söyle kim kurtaracak...

Resim: Pinterest

19 Ağustos 2015

bir kadın, bir çocuk ve biraz tebessüm

İş çıkışı yorgun argın yürüyorum. Sıcak bir yandan okuyup durduğum haberlerin ağırlığı bir yandan... En fenası da insanlardan iğrendiğimi düşünüyorum ve böyle düşünüyor olmaktan hiç memnun değilim. Önümde yürüdüğünü farketmediğin bir kadın aniden eğilip yerden birşey alıyor ve üfleyip kenara koyuyor. Bu bir simit parçası. Gözlerim doluyor. "Al sana" diyorum. "Hala insanlardan iğreniyor musun?" Ne zaman kötü bir düşünceye kapılsam hep böyle birşey oluyor. O düşüncenin yersiz olduğu hem de tam düşündüğüm anda kanıtlanıyor. Kadına sarılıp öpesim geliyor. Yapmıyorum. Çünkü bütün bunları ona anlatamayacağımı biliyorum. 

Asık suratıma bir gülümseme gelip yerleşiyor. Başlıyorum kendi kendime konuşmaya. "Sen" diyorum "Ne zaman böyle oldun? Severdin sen insanları, onlara inanırdın. İyi insan sayısının kötü insan sayısından fazla olduğuna dair seni hayatta tutan bir inancın vardı. Sahi ne oldu sana?" Kendime kızayım mı acıyayım mı bilemeden ağır ağır yola devam ediyorum. 

Çok gülerdim eskiden ben. Eski dediysem çok eskiden de değil ha. Ama şimdi hemen hemen hiç gülmüyorum. Kendimi son zamanlarda yaşlı hissetmemin sebebi bu olmasın. H.'ye bunu söylediğimde yaşlanmadığımı sadece eskisi kadar gülmediğimi söyledi. Mantıklı. Tam içimdeki çocuk geyiğine girmek üzereyken bu kez yine önümde yürüdüğünü fark etmediğim bir çocuk, elini çekiştirip duran babasına rağmen, kaldırımda duran bir tartının üzerine pat pat basmaya çalışıyor. Öyle tatlı öyle komik ki gülümsemekle kalmıyor gülüyorum. Çocuk dönüp bana bakıyor. Nasıl muzip bir ifadesi var. Onu da sarılıp öpesim geliyor. Bugün iki etti diyorum. İki kişiyi, hem de hiç tanımadığım iki kişiyi sarılıp öpmek istedim. İyileşiyorum galiba diye seviniyorum. Kendimi tedavi etmeye çalışıyordum ya bana gerek kalmadı diyorum, hiç tanımadığım bir kadın ve hiç tanımadığım bir çocuk içimdeki yaraya minik elleriyle merhem sürdü. 

İnsan ne olursa olsun hayata, iyi ve umutlu şeylere inancını yitirmemeli diye geçiriyorum içimden. Yüzündeki gülümsemeyi, gençliğini, hayatla bağını kaybetmek istemiyorsa bunları asla yitirmemeli. Ve insanlardan iğrenmeye başladığı vakit çıkıp kalabalığa karışmalı. Elbet ki vardır aralarında kenara düşmüş ekmeği "nimettir" diye bir kenara kaldıran güzel kalpli kadınlar, tüm muzipliğiyle insanın içine neşe salan çocuklar... Elbet ki vardır...

Resim: Christian Schloe

14 Ağustos 2015

Cuma Mektupları

Canımın içi iki gözüm,

Ne zaman insanın hamurunun kötü olduğuna dair umutsuzluğa kapılsam, seni anımsıyorum. Bu, bana iyi geliyor. İnsan algısı neden hep kötüye yönelik? Ya da bunu bir tek ben mi yapıyorum?

Dün biri fena halde kalbimi kırdı. Kırmakla da kalmadı bastırmaya çalıştığım öfkemi mayalanmış bir hamur gibi kabarttı da kabarttı. Hep yaptığım gibi kafamın içinde gün boyu hatta gece boyu kavga ettim onunla. Bundan kurtulmak istediğimi düşündüm sonra. Kötü olana değil de iyi olana yönelmiş olan bir zihne, bir kalbe ve gözlere ihtiyacım olduğunu anladım. 

İnsan değişir elbet azizim. Değişir değişmesine de pek sabırlı ve pek dirayetli olmalı bunun için. İkisini de koyduğum yerde bulamadığım düşünüldüğünde bunca zamandır bunun neden üstesinden gelemediğim pek tabi anlaşılabilir. Belki bana başka birşey lazımdır. Sukünet, umursamamazlık ya da buna benzer birşey.

Seni özledim. Seni gerçekten özledim. Çünkü birinin gözlerinin içine bakıp o gözlerin içinde temiz şeyler görmeye ihtiyacım var. Ya bu bir tek sende var ya da ben sadece senin gözlerinin içine bunca dikkatli bakıyorum. Bazen nasıl da kör olduğumu iyi bilirsin. Dikkatimin bir kibrit alevinden hallice olduğunu, bir dakika önce konuşulanı unutuverdiğimi de öyle. Şaşırmıyorsun da artık. Şaşırmadığın gibi nedense o zehir hafızan da bana benzemeye başladı. 

Evet birbirimize dönüşüyoruz farkındayım. Ya da belki en baştan beri birbirimizin aynısıydık ki bu daha muhtemel. Ama sevgili şampiyon hafızasızlık özelliğimi alma istersen. İnan bana çok daha iyi taraflarım var. Söylemeyeceğim ki kibirli olduğum sanılmasın. Sabırlı ve meraklı olmanı diliyorum şu aşamada ki arayıp bulasın. 

Seni özlediğimi söylemiş miydim? Evet seni gerçekten özledim.

Resim: jessie wilcox smith

12 Ağustos 2015

başkalarının çocukları...

Çok sevdiğim bir arkadaşım evlilik hazırlığı yapıyor. Ama şu günlerde yüzünden düşen bir parça. "Hiç hevesim yok" diyor "Bütün bunlar olurken utanıyorum bu işlerle uğraşmaya" Onu anlıyorum çünkü insan bu kadar kederli bir coğrafyada utanıyor mutlu birşeyler yapmaya. 

Hayatın bir yandan da devam etmesi lazım oysa. İnsanın en güçlü yanı budur ne de olsa, ne olursa olsun ne kadar acının içine batarsa batsın inatla, ısrarla hayatına devam eder. Ama yine de gencecik çocukların hayatlarını kaybettikleri ve ciğeri yanmış ailelerinin fotoğraflarının boy boy yayınlandığı gazetelere baktıktan sonra sosyal paylaşım sitelerindeki mutlu tatil fotoğrafları ile karşılaşmak hayrete düşürüyor insanı. Elbette kızmıyorsun onlara. Zaten böyle bir hakkın da yok. Hatta belki de bilmezlikten gelerek akıl sağlıklarını korumaya çalıştıklarını bile düşünüyorsun. Çünkü eğer onların da gün boyu gazetelerle haşır neşir olup her son dakika gelişmesinden haberdar olurlarsa derin bir umutsuzluğa, kedere boğulacaklarını, hepimiz bu şekilde yaşamaya devam edersek eğer bu koca coğrafyanın akıl hastaları ile dolacağını biliyorsun. Herşeyin insanı delirtmeye hizmet ettiği bir dünyada kadim bir ayakta kalma yöntemi olan bilmemezliğe sığınan insanlara, sanki cennetin göbeğinde yaşıyormuşuz gibi elinde kitabıyla huzur içinde sahile uzanmışlara, "kahve keyfim" başlıklı fotoğraflara, "ne kadar eğleniyoruz" temalı arkadaş toplantısı manzaralarına bakıyor ve en azından akıl sağlıklarını koruyabilecekler diye seviniyor olman da bu yüzden.

Babam öldükten bir kaç hafta sonra işe giderken yolda kurulan pazara, sokaklarda sakince dolaşan insanlara, bir kenarda kıkırdayan genç kızlara ve çocuklara bakıp hayatın nasıl olup da devam edebiliyor olduğunu düşünmüştüm. Kendimizi hayatın merkezi sanıyoruz ya bizim acımızın da dünyanın acısı olacağına herkesin ve herşeyin bizimle birlikte yas tutacağına aptalca bir bilinçle inanıyoruz. Babam eceliyle hayatını yitirmişti ve elbette kendi aile ve arkadaş çemberimizin dışında kimseyi ilgilendiren bir ölüm değildi onunkisi. Doğaldı hayatın aynı şekilde devam ediyor olması. Oysa şimdi olup biten bambaşka birşey. Ölen tüm çocuklar bizim kardeşimiz, sevgilimiz, ağabeyimiz, kuzenimiz. O çocuklar, hepimizin bir şekilde yakını, tanıdığı yani. Belki de bu yüzden bu kadar canımı sıkıyor "hayat devam ediyor" diyerek objektife dudak büzen kızlar. Kendi kendime "sana ne?" diyorum ama bana ne olmuyor işte. Demiyorum ki hepimiz geberinceye kadar ağlayalım, içimiz katılsın gözlerimiz kan çanağı olsun ve yine demiyorum ki acı etimize işlesin dövme gibi ve hiç çıkmasın. Elbette hayatımızı sürdürmek zorundayız hatta becerebilirsek mutlu bile olmaya çalışmalıyız. Ama şu acıların hüküm sürdüğü günlerde belki biraz saygı gösterebiliriz ve şunu unutmayabiliriz, bu başkalarının acısı değil, bu hepimizin acısı, ölenler başkalarının çocukları değil bizim de yakınlarımız. Bilmiyorum belki doğru düşünmüyorumdur. Zira bu aralara neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda kesin bir fikrim yok.

Fotoğraf: pinterest

05 Ağustos 2015

Bu coğrafyada...

"Hiç yüzün gülmüyor" dedi biri ve ben sinirli sinirli sırıttım. Yas tutuyor gibiymişim. "Evet ardı arkası kesilmeyen bir yasın içindeyim" dedim. "Sen değil misin?" Ne için dediği an arkamı dönüp gittim. Cehenneme dönmüş bir coğrafyada kana bulanmış topraklar üzerinde nereden geleceğini bilmediğin tehlikenin ortasında hergün gencecik insanların ölümü ile kahrolan biri olarak, onun hangi gül bahçesinde yaşadığını merak ettim. 

Çok var onlardan biliyorum. Ama birşeyi biliyor olmak yine de ona bakarken dehşete düşmeyeceğin manasına gelmiyor ne yazık ki. Sanıyorum Nermin Yıldırım yazmıştı, "Bilmezden gelmek kadim bir ayakta kalma biçimidir" Peki bu şekilde ayakta kalırsan yine de yaşıyor olur musun? 

Ne onun ve onun gibilerin bilmezden gelişi ne de ben ve benim gibilerin el kol bağlı kahrolup dünyaya küsüşü doğru bir düşünüş biçimi değil. Bunun bir orta noktası olmalı. Bir denge kurabilmeli bu noktada. Tüm bu acıları yüreğin içinde tıpkı kendi acınmış gibi hissederken, duygusal olarak kendini korumanın, ayakta kalabilmenin, dünyayı kapkara görmemenin, umutsuzluğa düşmemenin dengesini kurabilen birileri olmalı. 

Bu denge nasıl kurulur en ufak bir fikrim yok. Eğer olsaydı her uykusuz geçen gecenin sızıp kaldığım sabahına ağırlaşmış bir yürekle uyanmazdım. Her doğan günün birilerinin ölümü demek olduğu fikrinden ziyade belki güzel birşeylerin habercisi olduğuna bile inanabilirdim. Hayatın tüm acıya rağmen ayakta kalabilen ve elinden birşey geliyorsa onu yapabilen insanlara ihtiyaç duyduğunu bilmeme rağmen kalbindeki acıyla başa çıkamayanlardan olmazdım. 

Belki öncelikle herşeyin daha da kötüye gideceği fikrinden kurtulmak gerekiyordur. Ama bir fikre inanmak için elinde küçük de olsa bir kanıt olması gerekmez mi? Her haberle sarsılıp yere düşen biri tam kalkmaya çalışırken başka bir haberle tekrar düşüyorsa herşeyin iyi olacağı fikrine inanmak mümkün olabilir mi? Bununla başa çıkmak gerçekten çok zor. 

Kendi kendime sürekli şöyle diyorum "hiçbirşey aynı kalmaz" Bu doğru, hiçbirşey aynı kalmıyor. Kimse sonsuza dek yaşamıyor ve hiçbir acı süreklilik arzetmiyor. Olan sadece kalplerimize saplanmış çivileri çekip çıkarmak ve yolumuza devam etmek. Ve yürürken o  çivilerin bıraktığı izlere dönüp bakmamaya çalışmak. Bu coğrafyada ne kadar mümkünse bu, o kadarını en azından... Sahi mümkün mü?

01 Ağustos 2015

kum torbası

Emrah Serbes "Yazarlığı bıraktım. Hergün çocukların öldürüldüğü bu ülkede ne yazabilirim? İki sene sadece boksla ilgileneceğim" dediğinde, onu anladığımı düşündüm. Hatta onu öyle iyi anladığımı düşündüm ki insanların verdikleri tepkileri de şaşırarak okudum. Çünkü herkes bunu anlayabilirmiş gibi geldi. Zira kalbi olan bir insan evladı her ne yapıyor olursa olsun bir gün gelir, cehenneme dönmüş ülkesinde olup biten herşeyden yorgun düşebilir, umutsuzluğa kapılabilir. Gözümün önüne gazeteleri okuyan bir Emrah Serbes geldi. Gözleri dolan, çaresizlikle ellerine bakan ve bütün bu ağırlıkla artık yazıyor olmanın hiçbir anlamı olmadığına inanan, öfkeden deliye dönmüş bir adam... Öfkesinden kurtulmanın tek çaresinin yazmak değil de bir kum torbasına gözlerinden yaşlar boşanarak vurmak olduğunu düşünen bir insan... Bunun nesini anlamak bu kadar zor Allah aşkına?

Sizler de aynı yorgunluğu ve umutsuzluğu hissetmiyor musunuz zaman zaman? Omuzlarınız düşmüyor mu? Çaresizlik midenize bir kramp gibi saplanmıyor mu? Eğer bunlar olmuyorsa bundan sonra yazacaklarımı okumanızı tavsiye etmem zira laf salatasından ibaret gelebilir. Bilmiyorum belki gerçekten de öyledir. Ama ben yazmaya devam edeceğim çünkü boks nasıl yapılır bilmiyorum. 

Emrah'ın twitinin altına yazılanları sükunetimi korumaya çalışarak okudum. Küfür etmeden eleştiri yapılamayacağına her nedense körü körüne inanmış bir neslin yazdıklarını sükunetle okumak her ne kadar mümkünse o kadar elbette... Bir süre sonra dayanamadım bıraktım. Zira adamın ne yavşaklığını bırakmışlar ne mallığını. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Onu sevenlerin tepkileri anlaşılabilir. Bu kadar sevdikleri bir adamın pes etmesine kızmış olanlar ve bu durumun kendi umutsuzluklarını bir kat daha artırdığını düşünenler de olabilir. Ama yapılacak tek birşey vardır, o da onun kararına saygı duymak. Sonuçta yazmayarak kimseye zarar vermiyor. Tek istediği bir süre kabuğunda yaşamak ve öfkesini dindirmeye çalışmak. Siz hiç şehirden kaçmış ormana sığınmış adamlar kadınlar görmediniz mi? Onun ormanının da bir kum torbası olabileceğini anlamak zor değil.  Hem bence onun yazdıklarını okumayı sevenler olarak merak etmemize gerek yok, çünkü şu bir gerçek ki yazmaya bir kez başlamış biri zaman zaman kızıp köpürüp artık yazmayacağım dese de kendini durduramayacak, yazacaktır. 

Aslında yazmaya başlarken niyetim Emrah Serbes'in avukatlığını yapmak değildi. Onun ruh hali üzerinden kendi ruh halimi anlatmayı tasarlıyordum. Bu ara aynen onun gibi hissettiğimi ve bloga kaç kez yazmaya başlayıp her kelimem anlamsız geldiği için sildiğimi, hatta blogu silmeyi bile düşündüğümü, benim buraya yazdığım küçük hikayelerin kimseye bir faydasının olmadığına inandığımı falan filan... Ama yazı başka bir mecraya kaydı. Zaten ben de tüm bu düşüncelerden vazgeçtim. Yazdığımız şeylerin kime ne fayda sağladığını, kimin ruhunda minik çiçekler açtırdığını, kimin hiç düşünmediği bir konuda düşünmeye başladığını, kimi öfkelendirdiğimizi, kime dünyanın en sığ ve aptal insanı gibi göründüğümüzü asla bilemeyeceğimizi düşündüm. Ve dedim ki kendi kendime madem yeryüzünde bizi birbirimize hiçbir şey yakınlaştıramıyor belki kelimeler işe yarar, bir yerlerde birbirinden habersiz, sessizce oturan o kırılgan ruhlarımızı kardeş, arkadaş, yoldaş yapar? Denemekten zarar gelmez. Asıl zarar denememekten gelir dedim ve bu sözcükleri yazdım. 

Ben bir yazar değilim. Bu yüzden de artık yazmayı bıraktım diye afili bir cümle kuramam. Zaten evimde kum torbam da yok. Ben yazmayı bırakırsam biliyorum ki kendi ağzımı burnumu kıracağım. Bu yüzden devam...

Fotoğraf: pinterest

21 Temmuz 2015

...

Boşuna di mi bütün bunlar? Sen ne kadar umutlu olmaya çalışırsan çalış, ne kadar dik durmak için çabalarsan çabala, iyi birşeyler yapacağım diye umudunu korumak için gayret gösterirsen göster biri gelip kalbinin ortasına bombayı koyuyor işte böyle. 

Yalan! İnsanın hamurunun iyi olduğuna dair söylenen herşey yalan! Bak bir etrafına güzel şeyler yapmak isteyen herkesi yakıp yıkanlarla dolu ortalık. Ah bu arada o filmlerde yalan. İyi kötüye galip gelmiyor yani. İyi olan ne varsa kötülüğün alevli nefesiyle yanıp yıkılıyor. 

Umudunu kaybetme, bu kadar öfkelenme diyorlar. Demeyin. Bugün demeyin. Çok kızgınım ve daha da ötesi çok üzgünüm. Bütün bu olup bitenden, insanların körlüğünden, kötülüğünden, aptallığından bıktım usandım. 



Resim: Rebecca Dautremer

10 Temmuz 2015

kolla kendini

Bir sürü sigara izmariti var ayaklarımın altında. Sayayım diyorum ama öyle çok ki üşeniyorum. Sabahın ilk saatleri. Y.'yi bekliyorum, beni alacak ve işe gideceğiz. Erken saatler olmasına rağmen güneş yakıyor. Sokağın başındaki üç katlı evin gölgesine sığındım. İzmaritleri de o zaman gördüm. Üç katın hangi balkonundan atıldıklarını merak ediyorum. İnsan bunu neden yapar acaba? Geri çekildim. Evinin balkonundan izmarit atmakta sakınca görmeyen bir insan, oradan bulaşık suyu, çöp ya da evinde istemediği her hangi birşeyi atmakta sakınca görmez ne de olsa.

İzmaritlere bakarken sürekli kendimizi sakınmak ve kollamak zorunda kaldığımızı farkettim. Bu umursamaz ve bencil insanlar yüzünden her an herşeye maruz kalabileceğimizi, şu enfes sabahta bile gönül rahatlığıyla bir yerde sakince duramayacağımızı da öyle... Aklıma dünya kadar örnek geldi. Sabahın saat 6'sında üç katlı evinin çatısındaki eski sandalyeleri bahçeye atmakta sakınca görmeyen hanımefendi yüzünden yataktan korkuyla sıçradığım bir pazar sabahı mesela. Ya da yorgun bir akşam üstü evimin balkonunda çayımı içerken yine başka bir hanımefendinin aşağıda kimse olup olmadığına aldırmadan balkon kenarlarına yıkama hevesiyle üzerime yağdırdığı pis su. Yine aynı apartmanda iki kat üstteki komşunun balkon demirlerini boyarken aşağı kattaki zavallı kadıncağızın ak pak yıkadığı bembeyaz gömlekleri kırmızı beneklerle donatması. Bir sabah üst kattaki pür-i pak olma hevesindeki hanımefendinin akşamdan balkona silkelediği tavuk kemikleri ve pilav artıklarından oluşan acaip manzara... İnsan nasıl da bencil, düşüncesiz ve cahil...

Evimin balkonunda otururken bile biri kafama yanan bir sigara mı atar, pis suları mı döker, astığım çamaşırları boya ile lekeler mi, pazar sabahları herhangi bir saygısız sabahın köründe uykumu ziyan eder mi diye düşünmeden yaşayamadığımız bir dünyada huzurdan söz edilebilir mi? Sürekli kendini kollamak zorundaysan huzur nerede kalır?

Geçen gün bu temkinli oluş hayatımı kurtardı. İşin rehavetinden sıkılmış lavaboda elimi yüzümü yıkamaya karar vermiştim. Koridorda iki tekerlekli bir arabayla  yaklaşık 2 metre boyunda karton bir kutu taşıyan bir adam vardı. İçinde ne olduğunu bilemedim. Muhtemelen mobilya parçalarıydı. Adam asansörünün önüne geldi ve tüm alanı kapladı. Geçmek için asansöre binmesi bekledim. O yatay olarak taşıdığı o büyük kutuyu dikey hale getirmek için son bir hamle yaptı. Biraz geriye çekildim çünkü arabanın önünde kutunun öne kayması halinde onu tutacak herhangi engel yoktu. Tahmin ettiğim gibi kutu ağırlıkla esnedi ve benim olduğum tarafa doğru hızla devrildi. Can havliyle geriye sıçradım. Ayaklarımın dibine büyük bir gürültüyle düştü. Ben donup kalmışken adamın yüzü bembeyaz oldu. Sanıyorum benden daha fazla korktu. Biri geldi adama ne olduğunu sordu. Adam kekeleyerek kutuda herhangi bir hasar olmadığını ama az daha beni öldürecek olduğunu söyledi. "Neyse reflekslerim iyiymiş" dedim "korkmayın birşey yok." 

Yakın arkadaşlarım tüm ihtimalleri düşünüp kafamı gereksiz yere yorduğum için bana kızarlar. Biraz rahat olmalıymışım. Ben de onlara şunu söylerim, biraz rahat olmak için insanların sadece kendilerini değil etraftaki insanları da düşündükleri bir toplumda yaşamak gerekir.

Resim: Tran Nguyen

08 Temmuz 2015

bu bizi kardeş yapar mı?

Onunla tanıştım ve gördüm ki hiç de "ilgi çekeyim" gibi bir derdi yok. Sadece olduğu gibi olan biri ve kimsenin ne düşündüğünü de umursamıyor. Sırf bu yüzden bile saygı duyabilirim ona. İnsanların ne düşündüğünün önemli olmadığını, nasıl rahatsa öyle davrandığını, öyle giyindiğini ve bunun hesabını kimseye vermek zorunda olmadığını anlatıyor. Öyle doğal ve  olduğu gibi ki. Bütün bunlar onu büyüleyici yapıyor. Elbette herkesin gözünde değil. Çünkü arkasından "şunun tipine bak, bu ne böyle" diyenleri çok duydum. Bence onun o kendine özgülüğünü, özgürlüğünü kıskanıyor bu cümleleri kuranlar. Zira onlar toplumun burunlarına dayadığı kalıplara bire bir riayet edecek kadar korkaklar.

"Sen de öylesin" diyor bana. "Kimseyi umursadığın yok" Gülümsemekle yetiniyorum. "bu bizi kardeş yapar" diyor. "Kesinlikle" deyip elimi uzatıyorum. Çünkü bu bizi gerçekten kardeş yapıyor. Ben onu anlayabiliyorum o da beni. O beni yargılamıyor ben de onu. Ve bu gerçekten her ikimizin de, hatta belki hepimizin, hasret duyduğu birşey. 

"Aslında" diyorum "umursamamak demeyelim de..." devamını nasıl getireceğimi bilemiyorum. O tamamlıyor cümleyi "sadece gerekli olanı umursamak mı diyelim?" Yok hayır bu gereklilikten başka birşey. "İyi niyet" diyorum. "Evet sadece iyi niyetli sözleri ve düşünceleri umursamak" Başını kaşıyor. Sanırım bu emin olmamakla birlikte doğruluk payı olabileceğini düşündüğü birşeye kafa yorarken yaptığı bir hareket. "Hımmm" diyor. İnsanların niyetlerini doğru okuyabilmek konusunda tereddütü varmış. "Bundan nasıl emin olabiliriz ki" diyor.  Bir nevi haklılık payı olmakla birlikte tecrübe ve sezgi ikilisini kullanmak gerektiğini söylüyorum. Yeterince tecrübesi olduğunu ama sezgilerine o kadar güvenmediğini söylüyor. İyi ama tecrübe sezgileri de güçlendirmez mi?

"Peki" diyor "kötü niyetli bir yorum duyduğunda ne yapıyorsun?" Gülüp geçiyorum. Başka ne yapılır? Bugünlerde kilo alıp almadığımı, üzerimdeki bluzun renginin beni solgun gösterdiğini tartışmaya açan yorumlara kafa yorarak nereye varabilirim ki? Kendisinin de aynı şeyi yaptığını söylüyor. "Ama" diyor "çook uzun zaman önce yani her sözü dikkate alır, uzun uzun kafa yorardım. Çoğu da üzücü, can yakıcı şeyler olurdu. Farkettin mi insanlar birbirlerini daha çok kırıcı ya da yeren yorumlar yapıyorlar. Ne kadar acaip, öyle değil mi?"


Neleri dikkate aldığımı soruyor. Bir örnek anlatıyorum. "Bak geçen gün farkında olmadan birini incittim. Aslında niyetim şaka yapmaktı ama her nasıl olduysa onu kırdım. Ve bunu farkedemedim. Sonradan, o an yanımızda bulunan başka bir arkadaşım onu incitmiş olabileceğimi söyledi, "istersen git gönlünü al, biliyorum niyetin iyiydi ama sanıyoum incindi" dedi. İşte bu tür yorumları dikkate almak gerekiyor bence. Bu gerçekten samimi ve iyi niyetli bir yorum. Bunu farketmek için sezgiye de tecrübeye de ihtiyaç yok öyle di mi? " Bir hımmm daha bekliyorum ama o "kesinlikle haklısın" diye başlıyor cümleye "Yorumların ardındaki niyeti görebilmek aslında gerçek arkadaş ile arkadaş görünümlü kişi arasındaki sınırı da belirginleştiriyor. Bunun üzerine çok düşünmemiştim açıkcası ama sanıyorum ben de senin gibi sezgi ve tecrübelerimi kullanıyorum." "O halde" diyorum "bu da bizi kardeş yapar" Güzel bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Ben de gülümsüyorum. Biliyorum benim gülümsemem de ona güzel geliyor. Ne de olsa bizi pek çok şey kardeş yapıyor, öyle değil mi?


Fotoğraf: Pinterest