11 Ekim 2014

Mr. Gwny'in tuhaf sorusu...

Beklenmedik anda beklenmedik sorular soran insanları hep sevdim, sevmeye de devam edeceğim. Dün gece okurken kitabın kahramanı Mr. Gwyn de sorduğu beklenmedik soruyla kalbimi kazandı. Rebecca ile bir otel lobisinde otururken ona şöyle bir soru soruyordu, "Bir daha dünyaya gelsen hangi mekan olmak isterdin?" Mr. Gwyn otel lobisi olmak istiyordu. Neden? İnsan hikayelerini seven bir adam olduğu için mi? Yoksa hep aynı insanları görmek istemediği için mi? Ya da bütün bir hayat yerine sadece sahnelerle yetindiği için mi? 

Kitabı bırakıp uzun uzun düşündüm. Ben bir mekan olmak istesem neresi olurdum? Önce aklıma bir gölün kenarını kaplayan uçsuz bucaksız bir arazi olmak istediğim geldi. Ama bunun dingin olmasına rağmen oldukça sıkıcı olabileceği geldi. Şu aralar pek bir yorgun olduğum için ilk aklıma gelenin bu olduğunu düşündüm. Bir süre sonra elbette insansız olmaktan bunalıp daralacaktım.  İnsanların gelip geçtiği bir yer olabileceğim fikrinin daha iyi olduğunu düşündüm sonra. Kocaman bir şehirde en çok kullanılan cadde olsam dedim. Birden televizyondaki görüntüler üşüştü aklıma. Kaos dedim. Ürperdim. Yakılıp yıkılan her yeri kaçacak bir yerim olmadan izlemek zorunda kalacaktım. Üzerime kan içinde kalmış insanlar düşecekti. Kimsenin yarasını saramayacaktım. İçindeki vahşetin kölesi olmuş çılgınlar sırtımı tepeleyip geçecekti. "Durun çocuklar, yapmayın" demek isteyecektim, sesim çıkmayacaktı. Kimseyi durduramayacak, izleyici olmakla yetinecektim. Tüylerim ürperdi. Bu kadar acının altından, taş bile olsam, kalkamam diye düşündüm.

Bir postane olayım dedim. Ya da bir banka. Paradan nasıl da nefret ettiğimi düşündüm, vazgeçtim. Bahçe mi olsam dedim. İnsanların, benim bakmaya bile kıyamadığım bahçelere sigara izmaritleri, plastik şişeler, daha da çığrından çıkmış olanların balgamlı tükürükler attıkları aklıma gelince bu fikri de bir kenara bıraktım. En sonunda insan olarak kalmanın daha iyi olacağına karar verdim. Çünkü mekanların en ufak bir kontrol gücü yok diye düşündüm. Şimdi, bir insan olarak, en basitinden o plastik şişeyi ya da sigara izmaritini atan adamın ardından bunları toplayıp çöpe atabilirim. Hayır daha iyi bir fikrim var, onları o adamın kafasına atabilirim. Evet bu daha iyi...

Mr. Gwyn tüm akşamımı çaldı. Bir tek soruyla beni yerli yersiz, sinir bozucu ya da acaip bir sürü düşüncenin içine soktu. İşte bu yüzden seviyorum beklenmedik sorular soran insanları. Onlar seni aklının içinde bilmediğin mecralara çekip orada debelenmeni sağlıyorlar. Kolay, basit günlük yaşamın içinde boğulup kaldığını sanırken, aslında beyninin senden habersiz daha derinde bir yerde başka işler çevirmekte olduğunu görmeni sağlıyorlar. 

Teşekkürler Mr. Gwyn ve teşekkürler tuhaf soruları ceplerinde taşıyan güzel insanlar...

Resim: Wilfredo Alicdan

02 Ekim 2014

merdiven boşluğundaki ağustos böceği

Merdiven boşluğuna üç gündür bir ağustos böceği dadandı. Muhtemelen artık orayı evi sanıyor. Sigara içmek için çıktığımda, ışık yanar yanmaz, ötmeye başlıyor. Onun sesini seviyorum. Bana çok eski zamanları, çocukluğu ve o bitmez tükenmez mutlulukla dolu yaz akşamlarını anımsatıyor. Çocukluk sahiden de gökyüzü gibi, hiçbir yere gitmiyor.

Ben geçmişte yaşayanlardan olmadım hiçbir zaman. Bu yüzden belki de hafızamın kötü oluşu. İnsan tekrar tekrar yaşamadığı birşeyi nasıl anımsayabilir? Ama son zamanlarda çocukluk hep aklımın kıyısında duruyor ve fırsat bulduğu an kendini anımsatıyor. Birden gözlerimin kenarındaki kırışıklıkları silip atıyor, saçlarım at kuyruğu oluyor, ayaklarıma beyaz çoraplar dolanıyor, boyum kısalıyor ve kendimi okulun bahçesindeki ağaçların etrafında çocuklarla koştururken buluyorum. Oysa kısa süre öncesine kadar hiç anımsamıyordum bunları. Ne tuhaf.

İnsan çocukluk arkadaşları ile buluşunca yeniden mi çocuklaşıyor? Ya da onlar herşeyi net bir şekilde hatırlarken kendini çocukluğuna karşı vefasız hissediyor da hafıza yeniden mi gün ışığına çıkıyor? Çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz kuzenim pek çok şey anlatıyor. Hafızası karşısında büyüleniyorum ve aynı zamanda kendi hafızamın berbatlığı karşısında dehşete düşüyorum. "Nasıl hatırlamazsın?" diyor sitemle. Utanıyorum. "Mutlu bir çocukluk geçirmişken nasıl anımsamazsın?"  Haklı. Utancım ve kafamdaki sorular büyüdükçe büyüyor. Sahi diyorum neden hatırlamıyorum. "Belki de" diyorum "geçen yıllarda çok fazla şey yaşadığımdandır" Ama herkes pek çok şey yaşıyor. Neden bazılarımız anımsıyor bazılarımız anımsamıyor? 

"Mutlu zamanların geçmişte kalması seni kederlendiriyordur belki" diyor. Mümkün elbette. Yaşlanmak, yok olmaya daha da yaklaşmak, kayıp zaman, o mutlu zamanların yeterince kıymetinin bilinmediği düşüncesi ve daha pek çok şey... "Peki sen" diyorum "neden hatırlıyorsun?" O zamanları çok özlüyormuş ve onları aklının içinde yeniden yaşamak onu mutlu ediyormuş. "Sen" diyor "hep bugünde yaşıyorsun." Bu doğru. Zaman zaman gelecek için endişelensem de ya da geleceğe dair hayaller kursam da genelde bugünde yaşıyorum."Bunun iyi birşey olduğunu sanıyordum" diyorum. "İyi birşey ama geçmişini de unutmamalısın özellikle mutlu zamanları." diyor. Bunu düşüneceğim.

Yüzüne bakıyorum. Gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar var. Saçlarında beyazlar. Ama ne kadar tuhaf gözleri aynı bakıyor. Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi. Birden yüzüne o haşarı çocuk ifadesi gelip yerleşiyor, çocukluğumuzu nasıl özlediğimi o zaman anlıyorum. "İnsan" diyorum "çocukluk arkadaşlarına aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, ne yaşanmış ve üzerimizde ne iz bırakmış olursa olsun hep güveniyor, biliyor musun?" Başını sallayarak doğruluyor söylediklerimi. Elbette diyor "Çünkü kimse kendi çocukluğuna ihanet etmez. Sen benim çocukluğumsun, ben de senin. Birbirimize nasıl ihanet edebiliriz?" 

Ağustos böceğinin merdiven boşluğunda çınlayan sesi eşliğinde bunları düşünüp duruyorum. Ayaklarıma bakıyorum. Beyaz çoraplar ve kırmızı rugan ayakkabılar göreceğimi sanıyorum. Ağustos böceği var diyorum. Ayakkabıları ve çorapları boşver. Sesler ve kokular var etrafta geçmişe dair. Akşamsefası var mesela. Sonra bahçedeki nane, pencere önünde fesleğen, pişen sütün kokusu... Güvercin sesleri, sonbahar akşamları var. Üşümüyorum diye direttiğin halde annenin omuzlarına koyduğu hırka var. Ve daha pek çok şey... 


24 Eylül 2014

hırsız, şeytan ve kitaplar

Dışarıda misler gibi bir yağmur var. Masanın başında oturmuş pek acaip şeyler düşünüyorum. Saçma sapan kuruntuları yenmek için kah dekorasyon fotoğraflarına bakıyorum kah tek kelimesini anlamadığım yazılar okuyorum. Dikkat dağınıklığım hat safhada. Düşüncelerimi kontrol edememeyi bir yana bırak ne düşüneceğimi bile kestiremiyorum. Kafamın içini ancak hırsız girmiş bir odaya benzetebilirim. Herşey dağılmış, parçalanmış bir biçimde ve ben o odayı nasıl toparlayacağım konusunda en ufak bir fikre sahip değilim.

Yıllar önce evimize hırsız girmişti. Eve döndüğümüzde eve girenlerin birşey almadığını ancak akıl dışı bir kötülükle eve zarar verdiğini görmüştük. Kötülükle ilk tanışma... Gerçekten iğrençti. Tüm sıvı şeyler yerlere dökülmüş, üzerine pudra serpilmişti. Kilimler ağaç tutkalla birbirine yapıştırılmış en kötüsü de yataklarımız tuvalet niyetine kullanılmıştı. Öfkeden, şaşkınlıktan akan gözyaşları ve bu kadar kötülüğü anlayamayan bir zihin kalmıştı geriye...

Aklımın içini düşündükçe hep bu sahne geliyor aklıma. Zihni bulandıran, aklı dağıtan kötülük nedir diye düşünüyorum. Sonra alaycı bir gülümseme ile cevap veriyorum kendime, "kötülükten bol ne var, aç televizyonu" Hangi akıl sağlıklı kalabilir bu devirde, diyorum. Sahi hangi akıl? Kişisel tarihimizdeki kötülükleri bir yana bırakırsak... Offf ne diyorum ben ya. Kötülük hep vardı ve hep var olacak. Ve biz bunun üzerine boş boş konuşmaya devam edeceğiz.

Neden söz ediyorduk? Evet dağılmış dikkat ve bulanmış akıl. Size de olur mu bilmem ama benim aklım hep o zamanlardaki ruh halime göre şarkılara takılır ve romanların, öykülerin içinden cümleleri bulur çıkarır. Bu ara Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ının ilk cümlesi dönüp duruyor aklımda, "Bir gün bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti" Tüm okurların hayalidir gibi gelir bu bana. Bir gün öyle bir kitaba rast geleceğiz ve onu öyle sindire sindire okuyacağız ki tüm hayatımız sihirli bir değnek dokunmuş gibi değişiverecek. Elbette bu imkan dahilinde değil ancak her okur zaten farkında olmasa da imkansızın peşinde değil midir?

Kitap demişken en son Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ınını okudum. Kitabın kahramanı Ömer gibi dağıldı aklım belki de. Belkisi yok öyle. Tıpkı onun gibi değiştirmek için uğraştığım ancak bir türlü başaramadığım, tüm suçu içimdeki şeytana attığım, ancak Ömer gibi tüm bu aynılığın şeytanın değil kendi kararsızlığımın sonucu olduğunu anladığım bir zamanın içindeyim belki. Kitaplar belki hayatımızı değiştirmiyor ama hep halının altına süpürdüğümüz, yüzleşmeye bir türlü cesaret edemediğimiz birşeyleri ortaya çıkarıyor bazen. Teslim olduğumuz bir hayatın bir de başka tarafı olduğunu görmemizi sağlayıp içimizde fırtınalar koparıyor. Bu yüzden kitap sarstı beni. 

Dün akşam kitabı bitirdikten sonra müthiş bir iç sıkıntısıyla yatağımda otururken "belki de olumlu bir ruh hali yaratacak kitaplar okumalıyım" diye düşündüm. Sonra da "yüzleşmekten korkuyor musun seni sersem" diye azarladım kendimi. Biraz fazla çıkışmış olacağım kendime ki şöyle tatlı bir teselli verme ihtiyacı duydum sonra, "Aslında bu korku değil de belki de zamanlama hatasıdır" Kitaplar acaip etkiler yaratıyor azizim. Öyle dikdörtgen bir kağıt yığını diye bakmamak lazım.

Şu kafa karışıklığı aslında belki de kağıda içini dökmemekten de kaynaklanıyordur. Zira ben ancak yazarak düşünebilengillerdenim. Şimdi bile az buçuk rahatladı kafam. Eve gidip kağıtlar dolusu yazsam mı?

Fotoğraf: Pinterest

23 Ağustos 2014

kelebekler, akrepler ve kuşlar...

"Giderek babana benziyorsun" diyor annem kardeşime, yüzünde hem sevgi hem özlemle... Kardeşimin yüzüne sevinç gelip yerleşiyor. Biraz sonra o sevinç yerini hüzne bırakıyor. 4 yıl geçti aradan ama hale taze bir acı duruyor hepimizin içinde bir yerde. Bu, baş edilmesi çok zor bir acı. 

Kardeşim babamın mezarına gittiğimiz bir günü anımsıyor. "Hani" diyor "toprağı severken, elimi küçük bir akrep sokmuştu, hatırladınız mı?" Başımızı sallııyoruz. O sıcak yaz gününü hatırlıyorum. Ağustos böceklerinin sesini, mezarlığın sessizliğini ve böyle pırıl pırıl bir günde kimsenin ölmemesi gerektiği gibi aptalca birşey düşündüğümü. "İşte" diyor "Elimi akrep soktuğunda, babamdan birşeyler geçti bana" Gülümsüyor annem. Ben de öyle. Bunu biri duysa, hele hele hayatında hiç kimsesi ölmemiş biri duysa kahkahalarla güler diye geçiyor aklımdan. Kardeşim gibi akıllı, mantıklı ve zerre kadar batıl inancı olmayan koca bir adamın ölüm karşısında tutunduğu dala bakıyorum, içim kabarıyor. Tutuyorum ama akıyor gözümden bir damla.

O güne kadar hiç anlatmadığı bir başka hikaye anlatıyor. Babamın ölümünden hemen sonra tek başına oturuyormuş odasında. Babamla konuşuyormuş kendi kendine. Ona ne söylediğini anlatmadı ama muhtemelen o hayattayken onunla daha çok vakit geçiremediği için özür diliyordur. Ben öyle yapmıştım. Ona pişmanlıklarımı anlatıp özür üzerine özür dilemiştim. Belki duyuyordur umuduyla hala konuşurum onunla. Derdimi anlatırım. Güzel birşeyler olunca sevincimi söylerim. Hata yapmışsam nasıl düzelteceğimi sorarım ve daha bir sürü şey... Her neyse, kardeşim yalnız başına otururken bir kuş gelmiş ve pencereye konmuş. Kardeşim kuşa, kuş kardeşime bakakalmışlar. Kuşla konuşmaya başlamış. Nedendir bilinmez kuş kaçmamış. Dinlemiş anlattıklarını. "Babamdı o" dedi. Ne annem ne de ben tutabildik gözümüzde biriken yaşı. 

Az önce Kürşat Başar'ın Yaz adlı kitabını okurken tıpkı böyle bir sahne ile karşılaştım. Kadın ölümüne inanmadığı kocasını yıllarca beklemiş ve çocuklarını onu babalarının ölümüne inandırmak için dil dökmüşler. Bir gün bahçede otururken ve yine aynı konuyu konuşurken büyük güzel bir kelebek gelmiş ve annelerinin başının üzerinde uçmuş durmuş. Sonra omzuna daha sonra da eline gelip konmuş. Kadın kelebeği kanatlarından tutmuş, koklamış ve çocuklarına dönüp "ben size demedim mi?" demiş. Onun ölen kocası olduğundan eminmiş çünkü. Çocuklardan biri kardeşinin kolundan tutup "Gel" demiş "Annemin babamla konuşacakları vardır"

Gözlerimden akıyor da akıyor. Bu gözyaşları tam bir karmaşanın ürünü. Özlemek, mahrum olmak, ölüm karşısında mantığını kaybetmek, büyülü masalsı şeylere sığınmak ve daha da ötesi tam bir çaresizlikten oluşan bir karmaşa...Kelebekler, akrepler ve kuşlar... Babalar, anneler ve kardeşler... İnanın bana bu gülünecek birşey değil. Tam aksine acı ve çaresizliğin kalbinin attığı bir yer bu...

Resim:  Arantzazu Martinez

02 Ağustos 2014

Floransa sendromu, koro seçmeleri ve gözyaşları...

Adına Stendal ya da Floransa Sendromu deniyor. Bir sanat eseri karşısında, onun görkeminden, güzelliğinden büyülenip kendinden geçme, bayılma olarak tasvir ediliyor. Dün National Geogprahpic'in Ağustos sayısını yutar gibi okurken rast geldim ilk kez. Enfes bir heykelin fotoğrafının yanında minik bir yazıda söz ediliyordu sendromdan. Hemen küçük bir araştırma yaptım. Sendrom bilimsel bir araştırmaya konu olmuş. Floransa'daki  Medici Riccardi Sarayı'nın ziyaretçileri gözlemlenmiş, görüntüleri kaydedilmiş ve ziyaretçilerin kalp atış ve nefes alış hızları, tansiyonları, göz ve kas hareketleri incelenmiş.Ziyaretçilerin görüntüleri kaydedilmiş ve eserlere bakarken ne hissettiklerini yazmaları istenmiş. Eserlere bakanların yüz kaslarının gevşediği, göz bebeklerinin küçüldüğü, kalp atışı, nefes alış hızı ve tansiyonlarında değişiklikler olduğu belirlenmiş. Ziyaretçiler ise hissettikleri "tatlı bir yorgunluk" ve "aşırı duygulanma" hali olarak tanımlamışlar.

Tüm bunları okuyunca aklıma ilkokuldaki koro seçmeleri geldi. Seçmelerde bir şarkı vermişti öğretmen her birimize. Onu söyleyecektik, o da sesimizin koroda yer almaya uygun olup olmadığına karar verecekti. Şarkıyı söylemeye başladım.Ortalarına bir yerlerine geldiğimde gözümden yaşlar akıyordu. Allah'ım ne utanç! Öğretmen ve diğer çocuklar şaşkınlık içinde bakarken yerin dibine geçsem diye düşünüyordum. Zira en olmayacak şarkıyı vermişti ve ben neden bilmem şarkının dibine kadar girmiştim. Öğretmen omzuma hafifçe vurdu, "geç bakalım" dedi. Belli ki o koroda olmazsam ağlamaktan öleceğimi sanıyordu. Gözyaşlarının sebebini muhtemelen böyle yorumladı. Başka türlü nasıl yorumlasın o yaşta bir çocuğun bir şarkıda bunca duygu yoğunluğu yaşayacağı kimin aklına gelir ki. Zira ben bile tam olarak neden böyle olduğunu anlayamamıştım. Hangi şarkıyı söylemeye çalışıyordum işte orası muamma. Zira utançtan yerin dibine girdiğim bu sahneyi öyle bir silmişim ki hafızamdan daha dün o yazıyı okurken anımsadım. Bu kez utanarak değil elbet gülümseyerek. Ve bu kez o zaman neden öyle gözyaşlarına boğularak o şarkıyı söylemeye çalıştığımı bilerek. Zira hala ne zaman bazı şarkıları içimde duya duya söylemeye kalksam yine aynı şey oluyor. 

Bu sendromdan musdarip olanların hamurlarında şahane bir maya olduğunu düşünüyorum. Zira güzellik karşısında büyülenmek her babayiğidin harcı değil. Zaten güzellik denilince pek çok insanın aklına büyük ustaların eserleri değil Adriana Lima ve aynı türden olanların geldiği düşünülürse, güzelik tanımı bu şekilde olanların muhteşem bir heykel karşısında onun çıplak poposu ya da memelerinden ötesini görememe ihtimalleri oldukça yüksek. Aslında elbette insan da en güzel sanat eserlerinden biri. Hatta belki de en güzeli. Ama dediğim gibi bakış farkı var. 

Bu sendromu sadece sanat eseri karşısında değil doğadaki pek çok şey karşısında da yaşayabilmek mümkün. Mesela Sekoya ağaçları, denizlerin en muhteşem yaratıklarından biri olan yapraklı deniz ejderi, ormanın en şahane kuşlarından şaşaalı quetzal vs. Her ne karşısında olursa olsun bu duygulanımı hissetmek olağanüstü bir duygu değil mi? Sıkıcı, rutin günlük hayat içinde böyle birşey karşısında büyülenip kalmak, içinden bir volkanın yükseldiğini hissetmek, göğsünün içinde bir dalganın göğüs kemiklerine çarpıp durduğunu duymak, yüz kaslarındaki hafif gerilim ve gözyaşlarının kontrolünden çıkması... Bence bütün bunlar hayatın içinde bizi katılaştırıp, insan olduğumuzu unutturan herşeye karşı bir meydan okuma, kafa tutma biçimi... 

Resim: Caravaggio