12 Ağustos 2016

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu

10 Temmuz 2016

insanın evi gibisi yok

T. yatağının üzerinde oturuyor. Elindeki kahve fincanını evirip çeviriyor. Tüm kadınlar gibi o da komik olduğunu, saçma olduğunu bile bile o minicik fincanın içinde bir umut kırıntısı arıyor. Bir küçük kalp mi o? Ah belki yeni bir aşktır. Harf çıkmış mı? Şurada bir harf var ama M mi yoksa N mi bilemedim. Ay hadi inşallah. 

İnsanın, kahve falına eğilmiş, hevesle umut arayan bir başa sarılası geliyor. Her gün, içimizdeki umut filizlerinin hoyrat eller tarafından kırıldığı bir dünyada, birbirimizi şefkatle sarmalamazsak nasıl duracağız ayakta? "Amaaan boşver" diyor fincanı kenara koyarak. Nasıl da kırılgan bir şey şu umut.

Neden yatağa oturmadığımı soruyor. Omuz silkiyorum. Orası onun uyuduğu yer, nasıl oturayım? "Bir şey olmaz" diyor. Geçip yanına oturuyorum. İçeriden annem ve teyzemin sesleri geliyor. "Ay abla orası güneş çok sıcak gel sen buraya otur" ya da "pencereyi kapayayım mı rüzgar rahatsız ediyor mu?" ve buna benzer bir dolu seni rahat ettiremezsem gözüm açık gider vallahi cümlesi. Annemse teyzemin rahatsızlığından rahatsız. "Rahat ol keyfine bak böyle iyiyim" gibi bir şeyler söylüyor onu durdurmak için ama ne mümkün. Bizim aile üyelerimiz, evine geleni rahat ettirmek için seferber olma misyonunu yıllarca taşıdı, şimdi mi bırakacak? 

T.'ye "biz de mi böyleyiz kızın ya" diyorum. Ne de olsa böyle şeyler anneden kıza geçiyor. "Bence böyle değiliz, biz birimizi rahat bırakıyoruz" diyorum. Karşı çıkıyor, biz de aynen böyleymişiz. Örnekler veriyor. Benim odama geldiğinde, benim "şöyle otur, orada rahat mısın, çay iç içmeyecek misin o zaman kahve yapayım, ama hiçbir şey içmedin, olmaz ki böyle" gibi cümleler kurduğumu söylüyor. Düşünüyorum. Aslına o da bana aynısını yapıyor. Anneden kıza genler hiç şaşırmadan sürüp gidiyor.

"Biliyor musun" diyorum, "bu kadar inceliklerle dolu bir ailede büyümek aslında hiç de iyi değil. İnsan bunu normal sanıyor, ki aslında olması gereken tam olarak bu olmasa da biraz hafifletilmişi belki, dışarıda da insanlardan aynı nezaket ve inceliği bekliyor. Elbette kimsenin kendisinden önce bizi tutmasını beklemiyoruz lakin bir teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, zahmet oldu demeyi bile bilmeyen buna gerek duymayanların olduğu bir dünya var. Ve er geç o dünyanın içine bir şekilde girmek zorundayız. Şimdi söyle böyle bir iç dünyadan öyle bir dış dünyaya geçmek için hayli çaba gerekmiyor mu? Zira biz dışarıdaki insanlara da aynı muameleyi yapıyoruz zannımca. Hatta belki bazılarını delirtiyor bile olabiliriz rahat ettireyim derken" İkimiz de gülüyoruz. Biliyoruz zaman zaman insanları nasıl daralttığımızı ve bunun adına da misafirperverlik dediğimizi.

Başını sallıyor. Birbirimize etrafımızda gördüğümüz nezaketsizlik örneklerini anlatıyoruz. İşin tuhafı bütün bunlara hala alışamamamız ve kabullenemiyor oluşumuz. İnsan kafasının içinde doğru bir dünya yaratmış ve o doğru dünya hasbelkader ailesinde var olmuşsa ya da belki ailesinde bu dünya var olduğu için onu doğru sanıyorsa, dış dünya ona pek de kabul edilebilir gelmiyor galiba. 

Bir süre susuyoruz. Herkes kendi alemine dalıyor. Ben instagramda dolaşıyorum o telefonunda bir şeylere bakıyor. Bu arada muhtemelen o da benim gibi az önce konuştuklarımız üzerine düşünüyor. 

"İşte bu yüzden" diyorum pat diye "her eve dönüşümüzde kaslarımız gevşiyor ve huzur hissediyoruz. Ve hepimizin diline "insanın evi gibisi yok" cümlesi pelesenk..." Ailesinde el üstünde tutulan iki şımarık olarak gülüyoruz. "En azından birbirimizi şımartalım" diyor. Bence de... Zira dışarısı çoğu zaman ağzımızı burnumuzu kırmakta pek bir mahzur görmüyor.

Resim: Edward Hopper

02 Temmuz 2016

gecikmiş bir cuma mektubu

Hayatımın ışığı, güneşim, 

Her sabah uyandığımda ve her gece uyumadan önce açıp baktığım bir albüm var. İçinde sadece senin fotoğrafların olduğu halde sen bile görmedin onu. İstesem de sana gösteremem onu çünkü elle tutulur bir gövdesi yok. Zihnin resimlerini göstermek belki kelimelerle mümkün ama aslı hep saklı... Beynimiz hayatta kalmamızı sağladığı gibi bazende bir dolap vazifesi görüyor. Ya da belki bir kasa... Değerli şeylerin muhafaza edildiği ve bir kilidi olmayan bir kasa... 

Biraz içsem, dilim çözülse, aklın kapıları dizginlenmese ucundan kıyısından görebilirsin o fotoğrafları belki. Kıyıda duran sarılmış iki kişiye bakarsın ilk sayfada. Hiç kimsenin olmadığı bir sahilde dünyanın sadece kendilerinden mütevellit olduğunu sanan, çokça acı dolu hayatlarından kaçıp saklanmış iki masumu görebilirsin. Ve onlara bakarken için saf bir merhametle dolabilir. Kimbilir belki hala hayatta güzel şeyler olduğuna bile inanabilirsin. İşte bu yüzden saklıyorum ben bu fotoğrafı...

Bir ağaç fotoğrafı göreceksin bir sayfa daha çevirirsen. Hayatta olmuş ve olabilecek en güzel ağaç olduğuna inanman için sana harika bir sebep sunabilirim. Biraz daha yaklaş fotoğrafa göreceksin o sebebi. Onun altında oturan iki aşık var görüyor musun? Kadının saçları rüzgarda uçuşuyor. Beyaz bir bluz giymiş. Belki de aşkının saflığını görünür kılmak istemiştir kimbilir... Adam sanki tüm o yılları yaşayıp bitirmemiş gibi birden ilk gençliğine dönmüş. Yüzünün ortasında masumiyet çiçek açmış, öyle güzeller güzeli bir adam. El ele tutuşmuşlar. Öylece durmuş denize bakıyorlar. Sanki tüm toprak, çimler ve ağaçlar, deniz ve gök her yer aşka kesmiş... Akıl alır gibi değil, dünya sahiden güzelmiş...

Neden bu kadar güzeller biliyor musun? Bu iki insan sanki bir sihre, büyüye bulaşmış gibi sanki ikisi bir araya gelince bir mucize olmuş gibi tüm hayatlarını katlayıp bir kenara kaldırmayı, nasıl yaptıklarını bilmeden, becerebilmişler. Dünyanın tüm kirinden arınmışlar, bir cennet bahçesine çevirmişler birlikte oldukları her anı... 

Herkesin bir masalı olmalı canımın içi. Herkesin kaçıp içine saklanacağı bir masalı olmalı. Dünya berbat bir yer. Ve sana söylenildiği gibi insanlar iyi değiller. Onun için sen boşver bu dünyada bir cennet yaratmayı, mutlu ve huzur içinde olmayı hayal etmeyi de bırak artık... Kendi masalını yarat en güzeli. Evet biliyorum bu bir şans. Aşk sahiden bir şans. Bunu bulmanın bir yolu yöntemi yok. Ama şu var bence, kim ki bu dünyanın tatsız tuzsuz bir yer olduğuna inanırsa, bir ağaç gövdesine saklanmak ister gibi aşka sığınmaya ihtiyaç duyarsa, dünyanın aşksız hiç bir anlamı olmadığına inanırsa ona merhamet ediliyor ve aşk gelip kucağına düşüyor. Ben buna inanıyorum. Ve böyle düşünmeyi de seviyorum...

Eh iki gözüm eğer bir masalın varsa senin de, kardeş sayılırız. Çünkü tüm masallar birbirinin ışıltısından pay alırlar. Ve tüm masal kahramanları birbirlerini nerede görseler tanırlar...

Tüm aşkım ve sevgimle gözlerinden öperim...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema


24 Haziran 2016

cuma mektupları

Sevgili kardeşim, iki gözüm, günışığım

Uzun zaman oldu sana yazmayalı, farkındayım. Senin günlerin nasıl bilmem ama benimkiler göründüğü gibi kaybolan yıldızlara benziyorlar. Zaman, hayatlarımızın bir yerinde delice akmaya başlıyor. Dikkat ettin mi zaman biz çocukken yokuş çıkarmış gibi ilerliyor, gençlik uzaklaştıkça ise o yokuş birden inişe dönüşüyor. Sen belki hayatının baharındasındır, hala yokuş tırmanıyor ve hayatı bitmez bilmek bir büyüme çabası sanıyorsundur. İnan bana dostum ulaşacağın tepede birşey yok. Tek göreceğin ucu bucağı olmayan bir iniş. Bu yüzden yokuşun tadını çıkarmaya bak. Zira inmeye başladığın vakit hızdan neyin tadını çıkaracağını bile bilemiyorsun.

Benim herşeyle derdim var. Elbette zamanla da. Kimin yok ki diyeceksin. Haklısın herkesin var. Kimi için "ah eski zamanlar böyle miydi?,  kimi için "ah çok sıkılıyorum zaman geçmek bilmiyor" şeklinde kimi içinse "ama daha yapmak istediğim çok şey var hiçbir şeyi yetiştiremiyorum" gibi... Dolayısıyla hepimizin zamanla sorunu var. Benimki daha çok zaman kavramıyla ilgili...

Eve gittiğimde ilk yaptığım şey ne biliyor musun? Saatimi çıkarıp bir kenara koymak. En mutlu olduğum zamanlar ne biliyor musun? Bir yere yetişmek ya da birşey yapmak zorunda olmadığım dolayısıyla saatin kaç olduğunu umursamadığım zamanlar... İşte benim zamanla sorunum... Bence bizi esir alan birşey o. Hatta uyku saatlerimizi bile belirliyor düşünsene. "Ah erken kalkacağım uykum yok ama uyumam gerek..." Böyle aptalca bir cümle olabilir mi? Olur çünkü olmak zorunda...

Mandra Filozufu filmini bu yüzden seviyorum. Ne diyordu orada, "acıkınca yersin, uykun gelince uyursun, uykunu alınca uyanırsın" Şahane ama mümkün değil. En azından benim için öyle. Oysa yaşadığımız hayatlar nasıl da aykırı kendi doğamıza. Aç değilken yediğimiz yemekler, uykumuz yokken zorla yatağa girmeler, uykudan ölürken sürünerek yataktan kalkmalar... Her neyse. Saçma sapan bir sistem bu ve nasıl değişir, değişir mi bilemiyorum. Sanmıyorum aslında.

Neyse iki gözüm veda etmeden sana bir tavsiyede bulunayım, eğer yapabiliyorsan zamanın kölesi olma ve eğer yine yapabiliyorsan onun efendisi ol... Hayatta herşey mümkünse bu neden olmasın...

Fotoğraf: Pinterest