29 Haziran 2015

Git ötede sosyalleş...

İnsan sosyal bir varlıkmış. Vallahi ben değilim, aynaya bakıyorum ve insanım. İstisnalar kaideyi bozmaz diyebilirsiniz ve ben de size çok sayıda istisna gösterebilirim. Geçen gün birine sosyal bir varlık olmadığımı söyledim ve insanlara değer vermemek gibi bir saçmalıkla suçlandım. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. İşte tam olarak bu tür saçma sapan yargılamalar yüzünden sosyal bir varlık değilim. Hiç ama hiç açıklamak zorunda değilim ama insanlara değer vermediğim de doğru değil, zira insanlara gerçekten değer verdiğim için sosyal bir varlık değilim. 

Sosyal sistem öyle bir yapı üzerine kurulu ki hepimiz sahtekar olmak zorunda kalıyoruz. Soru; günde kaç kez hiç ama hiç hoşlanmadığınız hadi daha da yumuşatalım sohbet edecek birşey bulamadığınız birinin anlattıklarını sahte sahte gülümsemek zorunda kalıyorsunuz? Günde kaç kez sizi aptal yerine koymaya çalışan birinin hinliğini anlamamazlıktan gelmek için gayret gösteriyorsunuz? Günde kaç kez canınız burnunuzda ve çok çalışmak zorunda olduğunuz halde masanızın önünde "kahveye geldik kah kah kah" türü insan evlatlarının "meşgul müsün? eğer meşgulsen rahatsız etmeyelim" türü bir kibarlığı sahiden bilmediklerinden mi yoksa umursamadıklarından mı yapmadıklarını düşündünüz. Ya da sizinle hiçbir samimiyeti olmayan bir kadının karşınızdan gelirken zoraki gülümseyip "günaydın" demesinin aslında ne kadar gereksiz ve ne kadar riya mahsulü olduğunu, tek söz etmeden ve sahte gülümsemesini takınmadan yanınızdan geçse ona daha çok saygı duyacağınızı hiç düşündüğünüz oldu mu? Bir araya sürekli gelip çok eğleniyormuş gibi gözüken insanların her nedense daha sonra birbirlerini dedikodu etmesini görüp kaç kez şaşırdınız? Sizi bilmem ama ben bütün bunlardan iğrendiğim için sosyal bir varlık değilim. Hatta insana olan sevgim bunları göre-duya azalmasın diye...

"Yalnızlık çok korkunçmuş" Yooo hiç korkunç değil. Bu aslında sizin yalnızlıktan ne anladığınıza da bağlı. Senin bana zevkten bayılacak gibi anlattığın ve birinin namusunu karalamaktan bunca haz duyduğun sohbetin yerine Anna Karenina'nın aşk acılarını okumayı tercih ettiğim için mi yalnızım? Eğlence anlayışı avm gezip abuk sabuk şeyler almak olan birinin davetini ret edip bahçedeki çiçekleri sessiz sessiz izlemeyi zevk edindiğim için mi yalnızım? Sen okuduğun ve gördüğün herşeyi insanlıktan, merhametten uzak bir şekilde yorumlarken, sabit kafana en ufak yeni bir bilgi kırıntısı sokmayı ret ederken ve beni bütün bu ucu sonu olmayan tartışmaların içine çekmeye çalışmanı umursamayıp eski filmleri izlmeyi tercih ettiğim için mi yalnızım? Bırak Allah aşkına... Kurduğunuz sahtelikler dünyasında adına nezaket dediğiniz riyakarlığınızla sizlere bol şans diyorum. Ve evet ben sosyal bir varlık değilim. Olmayacağım da...  Sizin insan şöyledir insan böyledir gibi abuk sabuk dayatmalarınıza karşı durmak için bile olsa olmayacağım. Sizden iğrenmemek için kalbimde hala size karşı sevgi kalsın diye olmayacağım. 

Bana "azıcık sosyal ol" diyenlere son bir kez daha söylüyorum; Benden uzak durun ve gidin ötede sosyalleşin...

Resim: Norman Rockwell

25 Haziran 2015

Don Kişot'un kulaklığı



Akla mantığa sığmayacak denli cahilce ve bayağı bir düşünme biçimine sahip olan biri üzerine giydiği aptalca bir kibrin ardına sığınarak konuşup duruyorsa ve sen onunla muhatap olmayı uzun zaman önce bıraktığın için bu fikirleri tartışamıyorsan elinin altında olması gereken tek şey bir adet kulaklıktır. Uzun bir kablo ucundaki iki minik kürecikten oluşan bu aleti zinhar küçümsememek gerekir zira o alet zamanı gelir senin akıl sağlığını korumana yardımcı olur. 

Şu an kulağında Joe Cocker'dan with a little help from my friends eşliğinde düşünüp duruyorsun. Neden bunca tahammülsüzsün farklı fikirlere? Kızıyorsun bir yandan kendine bir yandan da "Ama o..." diye başlayan kendini kurtarma cümleleri kuruyorsun. "Bunu yapmamalısın" diyorsun demesine de biliyorsun sonu  "-mamalısın" diye biten her cümle seni fena halde sinir ediyor.  "Ama o..." diye başlayan cümlelerinden biri şöyle devam ediyor, "merhametsiz ve kötücül bir kalple düşünüyor" Senin sorunun bu işte. Sana hiç insancıl gelmiyor söylenen şeyler. Mesela birilerini ne giydiği ile değerlendiren cümleler, birilerinin neden ibadet etmediğini yargılamalar falan filan. İşte sen bunlara tahammül edemiyorsun. Kendi gözündeki merteği görmeden başkasının gözündeki çöpü yerden yere vurana hayret ediyorsun. Kendisinden kat kat görmüş, okumuş, öğrenmiş bir adamı "aptal" olmakla suçlayanın cehalete dehşetle bakıyorsun. Senin bugüne kadar öğrendiğin şuydu oysa, yaşadığı koşullar nedeniyle eğitimine devam edememiş biri kendisinden daha eğitimli olana, tabiri caizse kitaplar üzerinde dirsek çürütmüş olana, saygı duyardı. Hep böyle görmüştün. Sen de okumuş kendini geliştirmek için kendi paralamış biri olduğunu varsayarak, seni geçip gitmiş adamın önünde saygıyla eğilmekten geri durmaz, gocunmazdın. Şimdi şaşkın bir merakla bakıyorsun bunca cahil bir ruhun kendini geçip hatta toza dumana bulamış olan birini ne cüretle bunca aşağılama hakkını kendinde gördüğüne. 

Bütün bu "amalı" cümlelerine karşın yine de kızıyorsun kendine. "O öyle ise öyle olsun. Sana ne, bırak ne hali varsa görsün" demen gerektiğine inanıyorsun. "Ama" diyorsun yine "bir yanlışı görüp de düzeltememek hiç bana göre değil" diyorsun. Sonra biraz umutsuzlukla böyle bir şansının olmadığını düşünüyorsun. Zira bazı insanların düşüncelerini sabitlediğini ve canına kasd etsen o fikirleri değiştirmeyeceklerini biliyorsun. Kaç kez görmedin mi böylelerini? Oturup tartışmaya kalktığın vakit sen "belki ben yanlış biliyorumdur, bir konuşalım bakalım" diye başladığında onun "ona galip gelmem gerek, her halükarda haklı çıkmalıyım" mantığı ile gözlerinde öfkeli bir hırsın parladığını kaç kez gördün.  Şimdi bu hırsın karşısında nasıl durabileceğini düşünebiliyorsun. Aslında hep şuna inandın, elbet konuşa konuşa hep birlikte doğruya ulaşılabilir. Ve sandın ki tüm insanlar da buna inanıyorlar. Ama onlar tahammülsüzdüler. Peki ya sen? Sen de şimdi aynı şeyi yapmıyor musun? Öfkelenmemek için kulaklıklarını takıyorsun, öyle değil mi? İçinde merhamet, vicdan ve insan sevgisi olmayan cümlelere katlanamıyorsun ve dahası bunları umursamamayı başaramıyorsun. Çünkü derdin bu zihniyetin yayılması. Çünkü bir başka derdin de bu zihnin çocuklar yetiştirecek olması. 

"Kendi işine gücüne bak bırak Don Kişotluk taslamayı" diyor içinden bir ses. Çünkü çok fazla canavar var ve bu canavarlar nasıl bilmiyorum ama çılgınca çoğalıyorlar. Birini ikisini durdursan on oluyor yirmi oluyorlar. Tecavüze uğramış kadına "o da gece vakti çıkmasaymış sokağa" diyebiliyorlar mesela, sokaklarda dilenen bir çocuğa onu o hale ne getirdi diye düşünmeden hırsız muamelesi yapabiliyorlar, herkesi ırkına, dinine göre yaftalamak gibi basit bir düşünme biçimiyle düşünüp bundan hiç gocunmuyorlar. Ve sen şimdi oturmuş bütün bunlara öfkelenmemek için kendini frenlemeye, o da onun fikri diye düşünmeye çalışıyorsun. Ah benim zavallı Don Kişotum ah... Belki de Don Kişot olarak kalmalısın her zaman. Zira ne zaman bunlara öfke duymayı bırakırsan sen de o onlar yirmiler arasında yer alacaksın. Bütün bu insan müsveddelerine karşı susarsan eğer sen de onların bu insanlıkdışı kirli merhametsiz zihinlerine ortak olmuş olacaksın. Kal sen böyle. Savaşmaya devam et savaşbildiklerinle. Ama kulaklıklarını hep yanında tut. Zira bazılarına karşı lazım olacak...

Resim: Şuradan

24 Haziran 2015

neden bu kadar yavaş okuyorum? açıklayayım...

"Hala aynı kitabı mı okuyorsun?" diye soruyor. "Eskiden daha hızlı okurdun." Bu konuda haklı. Cevap vermek yerine gülümsüyorum. Çünkü nereden başlasam bilemiyorum. Ve ortadan bir yerden de olsa başlıyorum anlatmaya.

"Aslında internet yüzünden" diyorum. İnternet elimin altında olduğu için okuduğum bir sayfada eğer bilmediğim birşeyler varsa başlıyorum onu iliklerine kadar araştırmaya. Şu an okuduğum kitabı örnek veriyorum. Paul Auster'in İç Dünyamdan Notlar'ı. Kitabın bir bölümünde iki filmden söz ettiğini anlatıyorum. Biri The İncredible Shrinking Man diğeri de  I am a Fugitive From a Chain Gang. Auster, şaşırtıcı bir biçimde her iki filmi de uzun uzun anlatıyor. Neredeyse tüm detayı veriyor. Çünkü çocuk yaşta izlediği bu filmler onu, dünyaya bakışını değiştirecek kadar etkilemiş. Filmleri, tüm detayını okumama rağmen, deli gibi merak ediyorum. The Incredible Shrinking Man'i büyük bir keyif ve şaşkınlıkla izliyorum. 1957 yapımı bu filmin o döneme göre nasıl bu kadar iyi olduğunu düşünüp duruyorum. Başlıyorum eski filmleri araştırmaya. Diğer filmler de bu kadar iyiyse eğer muhtemeldir ki şimdiye dek çok güzel şeyleri kaçırdım. Dünya kadar filmin fragmanını izliyorum. İçlerinden birini seçiyorum başlıyorum izlemeye. Filmin adı Viva Zapata. Marlon Brando'nun bir sahnesi üzerine uzun uzun düşünüyorum. Antony Quinn'e, bir kilise sahnesinde, tüm kalbimle saygılarımı yolluyorum. Filmi bitirdikten sonra I Am a Fugitive From a Chain Gang'i izlemeye karar veriyorum. İzlemek istediğim filmlerin listesi kabardıkça kabarıyor. Liste yaparken bir yandan da siyah beyaz filmlerin sahne fotoğraflarına bakıyorum. Beni ne çekiyor bu kadar, buna kafa patlatıyorum. 

Kitabı okumaya ertesi gün devam ediyorum. Paul çocukluğunu anlatıyor. Başlıyorum bu kez de onun çocukken nasıl göründüğünü aramaya. Bir tanecik fotoğrafını buluyorum. Zaten o da pek fotoğrafı olmadığından yakınıyor. Annesi taşınıp dururken çocukluğuna ait pek çok şey yitip gitmiş. İlerliyorum ve ilk eşi olan Lydia Davis'ten söz ediyor. Kim bu Lydia? Lydia'nın internette olan tüm fotoğraflarına tek tek bakıyorum. "İşte böyle" diyorum. "Bu yüzden  bir kitabı bitirmem bunca uzun sürüyor." "Seni meraklı" diyor gülerek. "Merak kediyi öldürmez korkma" diyorum "şimdiye kadar birşey olmadı..." Gülüyoruz.

"Peki" diyor "ya Murakami okurken ne yapıyorsun?" Ah işte o zaman binlerce şarkı dinliyorum. Çünkü Murakami'nin romanlarının arasından hep melodiler fırlıyor. O bir şarkıdan söz ederse ben o albümün tümünü dinliyorum. Eğer şarkıyı seversem benzer müzikleri buluyorum, onları da dinliyorum. Bu böyle sürüp gidiyor. 

Aslında ben böyle okumayı seviyorum galiba. Ancak bu şekilde o kitabın ruhunu kavrayabiliyorum. Onu yazan ne hissetti ancak böyle anlayabiliyorum ya da anladığımı sanıyorum. "Olsun" diyorum sohbetimizin sonunda "ben okuduğum kitap sayısından ziyade kitabın verdiklerinin daha önemli olduğunu anlayalı çoook ama çoook uzun zaman oldu"


22 Haziran 2015

Bakkal...

Hani bazen bazı şeyler sürekli karşısınıza çıkıyormuş gibi olur, sanki ne yana dönseniz orada duruyordur da o şeyler tarafından takip ediliyormuşsunuz hissine kapılırsınız ya bu ara beni nedense iki şey takip ediyor, biri Sherlock Holmes diğeri de "bu mesleği yapmasaydım ne olurdum?" sorusunu içeren röportaj ve yazılar. Sherlock ayrı bir konu, onu tamamen algıda seçicilik olarak tanımlayabiliriz. Zira onun düşünme biçimine hayranım ve bunu kendime uygulayıp uygulayamayacağımı merak ediyorum. İkincisi ise tamamen tesadüf. Hoş ben tesadüfe inanmam, vardır bir sebebi. Bu sebebi bunları buraya yazarak bulabileceğime inanıyorum. Daha evvelde söylemiştim, ben yazarak düşünebiliyorum.

Son günlerde kimbilir kaç tane farklı yerde, özü "bu mesleği yapmasaydım ne olurdum?"temalı yazı veya röportaj okudum. Bu sabah da Feridun Nadir'in Birgün'de yazdığı şu yazıyı okurken şöyle düşündüm, "sahi ben bu iğrenç işimde çalışıyor olmasaydım, ne yapmak isterdim" Cevabı düşünmeme gerek yoktu aslında, elbette bakkal olmak isterdim. Büyük marketlere karşı savaşan kahraman bir bakkal. Bak şimdi düşündüm de bakkalımın adı da Don Kişot olurdu. Güzel isim ha! Hem kahramanca yürüttüğüm savaşıma da uygun..

Bu paragrafı bunca hoş bulmamın sebebi şu aslında; Bir bahar sabahının erken saatleri. Söylene söylene okula gidiyorum. Kafamın içinde her sabah olduğu gibi, "hayat bütün bu saçmalıklarla harcamak için çok kısa" cümlesi. Sigara almam gerektiğini hatırladım. Planım şuydu, dersi boşvermek, büyük bir fincan çay alıp okulun bahçesindeki banklardan birine kurulmak, sigaramı tüttürürken kitabımı okumak. Ara sokaklardan birinde bir bakkal buldum. Dükkanın önünü sulamış süpürmüş. Mis gibi toprak kokusu. İçeriden "bir ihtimal daha var" enfes bir kadın sesinden yükseliyor. İçeri girdim. Tahta bir tezgahın ardında bıyıklı orta yaşlı bir adam "buyur yeğenim" dedi. Ben onun yüzündeki kadar huzurlu bir ifade başka hiç kimsenin yüzünde görmedim. Hırsından soyunup gelmiş, "azıcık aşım, ağrısız başım" ile "şükür Yaradana verdiği her nimet için" karışımı bir ruh. Sigaramı alıp çıktım. Herşey daha bir saçma gelmeye başladı. "Ulan" dedim "Bu işte hayat. Bu adamınki. Basit, sade, temiz ve huzurlu. Saçma sapan aptallık peşinde koşup yaşadığımızı sanıyoruz ya, salaklığımız su götürmez"

Bu yüzden hep hiç düşünmeden yanıtlarım "bu mesleği yapmasaydım ne olurdum?" sorusunu; Bakkal olurdum.

Not: Galiba buldum neden bu soru beni takip ediyor. Çünkü işimi sevmiyorum, çünkü huzura ihtiyacım var. Çünkü ne zaman bunu hissetsem gözümün önüne hep o bahar sabahında rastladığım bakkal dükkanı geliyor...

Fotoğraf: Şuradan

20 Haziran 2015

gamze

Lisede bir çocuk vardı. Gözler iki yeşil zeytin. Yanaklarda sanki o yeşil zeytinlerin çekirdeklerini atasın diye iki minik çukur. Ne zaman karşılaşsak gülümserdik birbirimize. Oysa birbirimizin adını, sınıfını dahi bilmezdik. Gülümseyişimizin sebebi ikimizinde yanaklarında aynı çukurun olmasıydı. Bazen birbirini hiç tanımayan insanları başkalarının farkında bile olmadığı küçük benzerlikler birbirine yaklaştırıyor galiba. Bizi de gamzelerimiz incecik, görünmez bir bağla yaklaştırıyordu sanırım. O iki minik çukur benim kafamda belki de ruhsal bir benzerliğin işaretiydi. Onunla hiç konuşmadık. Ne ben ona adını sordum ne de o bana. Öyle kafamın içindeki gibi kaldı herşey. Onun kafasında ne vardı, bunu hiç bilemedim..

Aynı lisede bir kız vardı. Kızı hiç görmemiştim ama herkes beni onunla karıştırıyordu. Fena halde merak ediyordum kızı. Bu kadar insan kendinden gayet emin bir şekilde beni o sanıyorsa eğer, çok benziyor olmalıydık. Bir gün karşılaştık ve birbirimize bakıp donup kaldık. Aynaya bakıyor gibiydim. Hiç bilmediğim çok korkutucu bir duyguydu. Tek kelime etmeden farklı yönlere kaçar gibi gittik. Sanırım o da rahatsız olmuştu. Kendimizi hep tek sanıyoruz ya bizden bir tane daha olduğu duygusu fena halde can sıkıcıydı. Bir daha karşılaşmadık. Belki de bilinçli olarak kaçmışızdır bilemiyorum.  

Şimdi düşünüyorum da belki de o iki yeşil zeytini çocukça bir sezgiyle "ya ruhen aynıysak" diye tanımaktan kaçınmışımdır. Zira fiziksel olarak aynım olan biri ile karşılaşmıştım ve beni çok rahatsız etmişti. Ruhen aynım olan biri ile karşılaşsam ne hissederdim, bu da mı o zaman bana korkutucu gelirdi? Belki o zaman öyle düşünmüşüdür. Ruhen benzer olmanın korkutucu değil büyüleyici olduğunu çok sonra öğrendim. Büyük birşeyin parçası olmak gibi, tamamlanmak gibi birşeydi ruhsal benzerlik... Zaten aynılık diye birşey söz konusu olamazdı. Büyük oranda benzelik söz konusu olurdu olsa olsa. Dediğim gibi bu çok güzel birşeydi. 

Sanıyorum fiziksel benzerlik "benden bir tane var" duygumuzu, yani değerli olma duygumuzu zedeliyor. Ama ruhsal benzerlik yalnızlık duygumuzu alıyor. Bu yüzden fiziksel olarak benzerimizden kaçarken, ruhsal olarak benzerlerimizi durmaksızın arıyoruz. Hem dünyada bir tek olmak hem de yalnız kalmamak büyük bir şeyin parçası olmak istiyoruz... İnsanoğlu işte...

Resim: Catrin Welz-Stein