22 Mayıs 2013

annem ve çizgi romanlar

Annem iyi bir okuyucudur. Ara sıra bana okuduğu kitaptan beğendiği bölümleri okur ve üzerine konuşuruz. Geçen gün okuduğu kitapların konularının ve karakterlerinin aklında kalmadığını, bunun kendisini endişelendirdiğini söyledi. Ailede alzeimer olunca unutkanlık konusunda herkesten daha fazla endişelenirsiniz. Bu çok doğaldır. Anneme bu konuda endişelerinin yersiz olduğunu çünkü benim de konuyu ve karaterleri anımsamadığımı söyledim. "Bence" dedim "Biz kitapların bazı bölümlerini tutuyoruz aklımızın bir köşesinde. Ve zamanı gelince o bilgileri kullanıyoruz. Tıpkı bal gibi düşün. Çiçek tozlarının hepsini görebilir misin bala bakarken?" Sanırım hoşuna gitti bu benzetme. 

"Peki" dedi "Sen nasıl vardın bu sonuca?" Biriyle sohbet ederken, konu konuyu açmışken, bazı film sahneleri ya da kitaplardan bölümleri anımsadığımı, anlattığımı, arkadaşlarımla üzerine konuştuğumuzu, böylece tümüyle unutmamış olduğumu söyledim. "Mesela" dedim "Sen de ben de Doğu'dan Uzakta'yı okuduk. Ve orada petrolü bulunan ülkelerin lanetliği olduğu gibi birşeylerden söz ediyordu yazar. Biz de  haber dinlerken, o bölümleri hatırlayıp üzerine konuştuk." Gülümseyerek "Doğru." dedi. "Bu arada ne güzel bir kitaptı o." Bu kez ben gülümsedim, "Kitabın güzel olduğunu hatırlıyorsun, gördün mü? Demek ki unutmamışsın. Üstelik o kitabın üzerine kaç kitap okudun."

Aslında üst üste kitap okumak ya da bir kitabı kısa sürede bitirmek de unutmada etkili bence. Ben Karamazov Kardeşler, Anna Karenina ve 1Q84'ü uzun sürede okudum. Hepsi çok kalın kitaplardı. Karakterlerle uzun süre geçirmiş oldum böylece. Bu nedenle de onları detaylarıyla olmasa da anımsarım. Mesela Anna Karenina'nın tüm kahramanlarını sayabilirim isimleri ile ki benim isim hafızam ciddi bir biçimde kötüdür. 

Ben bunları düşünürken annem dizi ve filmleri daha iyi anımsadığını söyledi. "Görsel bir hafızan var" o zaman dedim. "Benimki de öyle çünkü. Gördüklerimizi unutmuyor ama kelimeleri ya da duyduklarımızı unutuyoruz." Başını salladı. Gülerek istersen "çizgi roman oku bundan sonra, örümcek adam, süperman falan ne dersin?" dedim. Zamanında okumuş onları. Ders kitapları arasında  çizgi romanlar saklı dururmuş. Anneannem deli gibi ders çalıştığını sanırmış. Gülerek anlattı. Annemi o şekilde hayal edemedim. 


21 Mayıs 2013

DÖRTLER ÇETESİ VE SISKA TARZAN

"KIZ  İŞTE OLUM, BİŞEY BİLMİYOR, BAKSANA TAVUKTAN BİLE KORKUYOR"

Dün akşamüstü zil çaldı. Pencereden baktım dört velet. "Efendim çocuklar" dedim "civcivler nerede?" diye pat diye lafa başladılar. Çocukların en sevdiğim yanı da bu dolaysızlıkları. Bilmiyordum nerede olduklarını "sanırım kümesteler" dedim. "Biz onları sevmek için geldik" dedi en büyük olanları. Büyük dediysem en fazla 7 yaşındadır.  "İyi ama onlar daha yeni yumurtadan çıktılar" dedim. "Şimdi elinize alırsanız hasta olabilir hatta ölebilirler. Azıcık büyüsünler öyle sevin olur mu?" dedim. Beriki çenesini ovuşturdu karşısındakine hak veren ama istediği olmadığı için hayal kırıklığına uğramış birinin ses tonuyla "oluuur" dedi. Büyük olan istediği olmadığında hemen başka bir fikir üreten türdendi, "O zaman tavukları sevelim." Güldüm. "Yakalayabilirseniz sevin" dedim bahçede sakin sakin yemlerini yiyen tavuklara bakarak. Çocuklar yakalamayı gözlerine kestirememiş olacaklar ki "Belki sen onu bizim için yakalarsın" dedi. Sanmadığımı söyledim zira tavuklarla aram pek iyi değildir. "Korkuyor musun? "dedi bilmiş bilmiş biri. Aklı sıra beni gaza getirip "ne korkması görün bakın nasıl yakalıyorum" dedirtecek. "Korkuyorum tabi" dedim. "Gagalarıyla gözümü oyabilirler." Şaşkın şaşkın baktılar. Şortlu sıska bacaklar vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip geldi. "Peki o zaman" dedi büyük olan. Mantıklı bir çocuğa benziyordu. Tam giderlerken "bu arada sen kimsin?" diye sordum büyük olanına diğer üçü bizim veletlerdi. Çocuk yüzünde, sanki balıkların suda yaşadığını bilmiyormuşum gibi bir şaşkınlıkla, "Sen beni tanımıyor musun?" dedi. Başımı iki yana salladım. "Nasıl tanımazsın?" diye ısrar etti. "Seni hayatımda ilk defa görüyorum" dedim. Çocuk daha da şaşırdı. Sanırım biraz da kızdı. Bilmem kimin oğluyum dedi ki annesinin adını da ilk defa duydum. Arkalarını dönüp gittiler. Giderken diğerinin tanınmayanı teselli etmek için şöyle dediğini duydum, "Kız işte olum, bişey bilmiyor. Baksana tavuktan bile korkuyor..."

SISKA TARZAN, TATAR RAMAZAN
Geçen gün gördüğüm çocuk da bu çocuklardan az acaip değildi. Kıspetini giymiş diğer uzun çocukların arasında duruyordu. Biraz sonra mindere çıkıp güreşecek, hünerini herkese sergileyecekti. En fazla 6 yaşında olmalıydı. Sıska bir vücudu ve ayan beyan gözüken kaburga kemikleri vardı. Kara gözlerindense yaşından beklemeyen bir öfke ateşi tütüyordu. Gelen geçen "sıska tarzan" diye başını okşuyor o da öfkeyle "basın gidin lan" diye çıkışıyordu. Öfkesini anladım. İnsan kendini Tatar Ramazan sanarken başkalarının onu sıska bir Tarzan olarak tarif etmesine elbette kızardı. Biri çocuğu işaret ederek, "Bu büyünce tam bir psikopat olur, demedi deme" dedi. Vurdulu kırdılı bir hayatı olacağını ben de tahmin ediyordum diğer çocuklara sataşıp durmasından ama yine de onun için dua ettim. Başı belaya girmesin, iyi bir hayatı olsun diye. Belli ki zeki bir çocuktu. Bu öfkesinin sebebini merak ettim. Ya evde çok dayak yiyorsa diye düşündüm. Büyüyüp, bir daha dayak yememek için kendini savunmayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorsa ya. Daha da fenası kimse ona zarar veremesin diye belanın ta kendisi olmaya karar vermişse. 6 yaşında bir çocuk bu boyutta düşünebilir mi? Gidip yanaklarını sıkmak istedim, belki de bir öpücük... Ama muhtemelen dizime tekmeyi yerdim. Öylece durup onu izledim. Güzel tatlı bir çocuktu. Biraz sonra biri arkasından dürttü. O da yumruğu yapıştırdı. "Ah be çocuk" dedim. "Dilerim bunlar sadece çocukluğunda kalır."

fotoğraf: Ara Güler

30 Nisan 2013

kuşlar ve budalalar...

Bahçede birkaç gündür bir kuş var. Adını bilemiyorum. Biri sığırcık dedi ama emin değilim. İnsanın içini coşturan, "hayat ne güzel" dedirten bir sesi var. Dakikalarca bıkmadan usanmadan dinleyebilirim. Bu sabah da beni bu kuş uyandırdı. Aklıma o karikatür geldi. Biz "kuş sesleri ne güzel" derken kuşlar kendi dillerinde bize ana avrat... Olur mu olur. İnsanın budalalığına şahit olan tüm canlılar ana avrat küfür ediyorlardır zaten, bunda şaşıracak birşey yok. Pencereden bir süre izledim kuşları. Hiç umurlarında değiliz aslında galiba. Kendi kendilerine çamların dallarında oynayıp duruyorlar. Aşağıda ne olup bittiğinden onlara ne ki zaten. Belki de bu umursamazlık yüzünden böyle şen şakraklar. Dünya üzerinde cenneti insandan ve insana yakın olan tüm canlıların dışında kalan varlıklar yaşıyorlar bence. Çünkü cehennem insanın ta kendisi. Cennet ise insan dışında kalan heryer. Elektrik tellerinin üzerinde, ağaç tepelerinde uçup duruyorlar. Bize dair hiçbir şey yok. Gök ve ağaçlar yetiyor demek mutlu olmak için.

Aklımı kurcalayıp duran şeyi, geceden sabaha da taşımışım. Bütün gece düşündüğüm yetmezmiş gibi sabah gözümü açar açmaz aynı şeyleri evirip çeviriyorum kafamın içinde. Çiğnenmekten çamura dönmüş sakız gibi olan düşünceyi nedense çıkarıp atmayı bir türlü beceremiyorum. Bunu düşünüp durmaktan haz alıyor olmalıyım ki vazgeçemiyorum. Tıpkı sigara gibi zarar verdiğini biliyorsun ama içmeye devam ediyorsun. Kuşlara bakıyorum. En fazla birkaç dakika uzaklaşıyorum düşüncelerimden. Bahçeye çıkayım diyorum. Güller, ağaçlar, portakal çiçekleri ne salak olduğumu hatırlatsın diyorum ama yok. Bir kez düşüncenin çamuruna saplanmışsan sen elini uzatmadığın sürece hiçbirşey kurtaramıyor seni. Ben neden süreklilik arzeden saçma sapan düşüncelerin içinde yuvarlanıp durmaya bayılıyorum acaba? Fena halde canım sıkıldığından mı, hiçbir şey beni oyalayamadığından mı, bin tane şeyi aynı anda düşünmekten yorulduğumdan mı? Pek çok sebebi olabilir. Bilmiyorum aslında bilmek de istemiyorum galiba. Tek istediğim bu düşüncelerden zaman zaman sıyrılmak ve kuşlara bakarak hiçbir şey düşünmeden durmak. Dinlenmek için daha iyi bir yol bilen varsa beri gelsin...

Fotoğraf: şurdan

17 Nisan 2013

kitaplar, kabaklar ve lahanalar...

Selim İleri katıldığı bir programda "Edebi eserlerin marketlerde kabakların, lahanaların arasında satılması hoş değil. Sebzeleri çok severim ama kitabın yeri orası değil."demiş. Murat Menteş'in yazısında okudum. Kitaplar kabakların, lahanaların arasında satılmasın ha? Biri bedeni beslerken diğeri ruhu besliyor, demek ki ikisi de gıda maddesi. O halde ne sakıncası var?

Küçük kentlerde doğru düzgün kitabevleri yoktur. Ama büyük marketler mutlaka vardır. Eğer kitaplar bu marketlerde satılmazsa tek seçeneğiniz kalır, o da internet üzerinden almak. İnternet üzerinden alışverişi kimi beceremez kimi güvenmez kiminin kredi kartı yoktur kimi kredi kartı numarasını vermek istemez. Bunun için kitap marketlerde satılsın diyorum ben. Satılsın ve herkes okusun. Hatta hiç eline kitap almamış adamlar ve kadınlar, sırf can sıkıntısı ya da meraktan da olsa, gitsin kitaplara baksınlar, bir kaç cümle okusunlar ve sararsa kendilerini alsınlar. 

Ben Selim İleri'nin yerinde olsam kitaplar marketlerde satılmasın diyeceğime kitaplar daha ucuz olsun derdim. Cafcaflı ciltler yerine ucuz kağıt ucuz kapak kullanılsın, fiyatlar düşsün böylece herkes alabilsin derdim. 

Belki görmüşsünüzdür, metrolarda kitap okuyan insanların fotoğrafları yayınlanır zaman zaman. İnternette bolca bulunur bu fotoğraflar. Hatta yanılmıyorsam sırf bu fotoğrafların bulunduğu bir blog bile var. Hayranlıkla bakarım o insanlara. Zamanını boşa harcamayan, kitaba kapılıp gitmiş o insanların fotoğrafları görülebilecek en güzel fotoğraflardandır benim için. Bizim gazetelerimizde de bu fotoğraflar kadar sıkça yayınlanan "Türkiye okumuyor" başlıklı haberler çıkar. Gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler karşılaştırması yapılır ve bunun okuma ile ilgisi arasında paralellik kurulur. Geliştiğimiz zaman insanlarımızın daha çok okuyacağı sonucuna varılır ki ben buna çok gülerim. Yahu arkadaşım okumadan nasıl gelişeceğiz? Senin derdin buysa eğer, ülke gelişsin, insanlar gelişsin istiyorsan kitapları ucuz yap, her yerde satılmasını sağla, mahallelere küçük kitaplıklar kur. Mesela hep merak ederim yazarlar kitaplarından bir bölümünü okul kütüphanlerine, halk kütüphanelerine gönderiyorlar mıdır? 

Yayınevleri bir ara aynı kitabın daha uygun fiyatlı versiyonlarını basıyorlardı. Çok akıllıca. Bir kitabı her keseye göre bas. Ne kaybedersin ki? Kimi ciltlisini alsın, kimi karton kapaklısını kimi de cep versiyonunu. Sizi bilmem ama benim için çevirisi düzgün olduktan sonra yazıları okunabildikten sonra kitabın nasıl göründüğünün hiç önemi yok. Yeter ki okuyabileyim. Zira yollardaki çamurlu kitap sayfalarını, gazete parçalarını bile okumuşluğum vardır. Onun için kitap ucuz olsun ve her yerde bulunabilsin. Gerisi dert değil. Bunun için yazarlar da kitabın nerede satıldığı ile uğraşacaklarına kitapların nasıl daha çok insana ulaşabileceğine kafa yormalılar bence. 

Unutmadan Selim İleri bir de şunu söylemiş aynı programda, "Twitter çağında edebiyata daha çok ihtiyaç var. Edebiyatın fonksiyonlarını keşfetmek birçok toplumsal sorunu çözebilir." Eh haklı elbette. Madem edebiyata daha çok ihtiyaç var, kitaplar sadece marketlerde değil bakkallarda, manavlarda, tuhafiyelerde, hırdavatçılarda da satılsın. Kitabın kime ne zararı var?

Fotoğraf: şurdan

05 Nisan 2013

Marquez'le beş dakika...

Gri gökyüzünün altında uçan bir kaç kuşa nedense hayretle bakıyorum. Sanki kuşlar mavi gökyüzüne aitmiş gibi tuhaf bir his bu. Anneannemin dediği gibi sanki "herşeyin bir yakışığı var." Gri göğe kuşlar neden yakışmayacaksa? Aynı duyguyu pırıl pırıl güneşli havalarda yaşanan kederde de yaşıyorum. Sanki insan ancak yağmurlu, fırtınalı, karanlık havalarda kederlenirmiş gibi. Sanki içimizin havası ile dünyanın havası birbirine paralelmiş gibi.

Sigaramın dumanı bulutlara karışıyor. Dumanı izlerken bir adam beliriyor yanımda. Sanki birden bire orada bitivermiş gibi irkiliyorum. Adam bir şekilde tanıdık geliyor. Yan gözle bakıyorum. Farkediyor, hemen gözlerimi çekiyorum. Düşünüp duruyorum kime benziyor diye. Ama bunu bulabilmem için ona bir süre bakmaya gereksinimim var. Sigaranın külünü bahçedeki koca kültablasına silkeler gibi yapıp adama bir daha bakıyorum çaktırmadan. Buldum. Adam Marquez'e benziyor. Tıpkısının aynısı. İnsan sahiden ikiz yaratılmış. Adamı kucaklayıveresim geliyor. Aptalca heyecanlanıyorum sanki adam sahiden Marquez.

Adam elindeki kağıtları incelemekle meşgul şimdi. Onu rahatça seyredebilirim. Sigara olan elindeki evraklar kırış kırış. Diğer eliyle şakağını hafif hareketlerle kaşıyor. Birşeye takılmış belli. Ya da birşeyin içinden çıkamıyor. Elindeki kağıtlar onu daha bir Marquez yapıyor. Yeni romanının taslaklarına bakan bir Marquez. O ve Onu gizlice, manyakça bir hazla izleyen ben gri bulutların altında duruyoruz. 

Marquez kağıtlarından başını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz. Utanıp hızlıca başımı çeviriyorum. Bana yaklaşıp "kızım" diyor "bana yardım edebilir misin?" Sana elbette yardım ederim canım Marquez. Anlatıyor derdini. Bitirdiğinde kocaman dişleri sergileyen kocaman muzip bir gülümseme ile bakıyor yüzüme. Bu adam ne yaparsa her hareketiyle daha da Marquez oluyor. Bilebildiğim kadarıyla yardım ediyorum. Esmer kocaman elini uzatıyor, elimi sıkıyor "Sağol evladım, işin rast gitsin" diyor. Arkasından izliyorum. Ne iş yapar, gençliğinde nasıl biriydi, hiç Marquez okumuş mudur diye merak ediyorum. Marquez'in fotoğrafını ona göstersem ne der daha da çok merak ediyorum. Sabahımı güzelleştiren bu adamla karşılaştığıma için için seviniyorum.

Fotoğra: şurdan