24 Nisan 2015

şefaf parmaklar

Neden bu kadar plansızım? Bir zaman bir yerde hata yapmış olmalıyım. Ya da en iyisi suçu annemle babama atayım. Bu daha kolay. Demek ki onlar beni planlı programlı bir çocuk olarak yetiştirememişler. 

Planlı yaşayan insanlara hayranım ama bir o kadar da sıkıcı olduklarını düşünüyorum. Bir kız vardı. Hep o geliyor aklıma. Neredeyse şefaf parmaklarıyla çantasından kırmızı enfes bir ajanda çıkarır herşeyi oraya not alırdı. Allah'ım sanki dev şirket yönetiyor, kıytırık bir öğrenciydi sonuçta. Öğrenci dediğin az buçuk serseri olur, öyle değil mi? Evi dağınık olur mesela, kültablası tepeleme dolu olur, giyecek temiz kıyafet bulacağım diye her sabah alnının damarı çatlar falan filan. Ama bu prenses öyle değildi, anasının kuzusuydu ve o ana onun tüm kıyafetlerini yıkıyor ütülüyor dolabına yerleştiriyordu. Kültablaları hiç dolu olmuyordu zira bir kültablası yoktu. Sigaranın yasak olduğu bir rejimle yönetiliyordu onun yaşadığı ev. 

O kızın şimdiki halini pek merak ediyorum. Muhtemelen her daim düzenli bir evi, sehpalarında incecik güpür danteller, balkonunda sardunyalar, banyo dolabında ise akıl almayacak kadar çok sayıda temizlik malzemesi vardır. O şefaf parmakları muhtemelen çamaşır suyunda iyice şefaflaşmıştır. Yine bir ajanda almıştır kendine. Onu hep çantasında taşıyordur. Firdevsin oğlu Utku'nun sünneti 2 Haziran unutma, Cemile'nin kızı Ayşe'nin doğumgünü 30 Temmuz hatırla gibi şeyler yazıyordur. Kafasının içi de çekmeceleri ve dolapları gibi düzenlidir Allah bilir.

Bir de bana bak. Allah'ın cezası dağınıklık ve disiplinsizlik hala devam ediyor. Neredeyse bir ayağım çukurda ama hala öğrenci modundayım. Hiç bir kural hiç bir düzene uyamıyorum. Sürekli dikenli tellerin dışındayım bu yüzden de. Düşünüyorum düzenli yaptığım tek birşey bulamıyorum. Ah evet düzenli olarak saat başı sigara içiyorum ama bu sayılmaz herhalde. 

İnsan bu yaştan sonra bir düzen tutturabilir mi a dostlar soruyorum size? Denesem bişe kaybetmem herhalde. Ama ajandaya not falan alamam, unutun bunu. Hiç işim olmaz zaten şefaf parmaklarım da yok. Her yanı mürekkep lekesi içinde... Denesem mi? Deneyeyim madem.

Fotoğraf: Pinterest

cuma mektupları- kaleler

Canımın içi,

Kendimi bitmek tükenmek bilmez bir çölün ortasında gibi hissediyorum. Artık gücü kalmamış bacaklarıma bakıyor ve kalbimin içinde çığlık çığlığa haykıran umuda hayret ediyorum. Kumlara bakarak suyun hayalini kuranlardanım ben. Bu delilik biliyorum ama insan bu inatçı umut olmadan yaşayabilir mi? Doğarken derimize dövme gibi kazınmış umut... Buna şükür mü etmeli yoksa lanet mi bilemiyorum.

Dün odamda yatağın üzerine oturmuş öylece duruyorken, kendimi bir kalenin içine gönüllü hapsolmuş gibi hissettim. Duvarları kitaplardan oluşan bir kale... Ne yapacağımı bilemedim. O duvarları nasıl sevdiğimi düşündüm sonra. Her birini tek tek alıp okursam duvarlarda gedikler açarım dedim, hava gelir. Korkunç bir iştah duydum sonra o kelimeleri avucuma doldurup yemek için. Hiç doymamacasına yemek yemek yemek...

Sahiden kitaplar kap kap yemek gibi. Kiminin tadı acı kiminki bal gibi kimi ise berbat... "Bamya" dedim. "Ben bamyayı hiç sevmiyorum ama çok insan bayılıyor. Ben bazı kitaplara bayılıyorum ama kime "oku mutlaka" dediysem ondan nefret ediyor." Aynı hesap işte. Zevkler ve renkler hikayesi püfff... Klişeden cidden nefret ediyorum.

Kalemin ortasında durdum. Bir kaç gün önce onunla kaçıp gittiğim aklıma geldi. Dünyaya bakmamıştım bile onun yüzüne bakacağım diye. Zira ne olup bittiği kimin umurundaydı ki. Aşıksan sadece bir tane dünya vardır öyle değil mi? Ve o dünya sadece onun gözlerinin içinde döner durur. Bitti. Eğer böyle değilse aşktan falan söz etmeyeceksin.

Bunlar hep madalyon gibi. Bir yanı şükredilecek birşey diğeri lanet edilecek... Aşk da öyle. Onu özlemekten helak olduğun vakit madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlayıveriyorsun. Oysa çoğunlukla şükrettiğini unutuyorsun. Ne de zavallısın özlediğinde. Küçülüyor, küçücük kalıyorsun. O küçücük gövdene o kadar acıyı sahi nasıl sığdırıyorsun? Of of of...

Tüm bu saçma sapan düşünceleri bir kenara kaldırıp bir karar verdim.  Madalyonların lanetli yüzlerini gazete ile kapladım. Herşeye şükretmek gerektiğini bilmesine biliyordum ya aklımı çelmesin o lanetli yüz dedim. Ha bir de kaleden dışarı çıkmaya karar verdim. Sağlam bir kale nasılsa. İstediğim an geri dönebilirim. Öyle değil mi?

Fotoğraf: Pinterest

20 Nisan 2015

kanasın kanasın bırakın yaram kanasın...

Sylvia Plath'in kitap kapağındaki fotoğrafına bakıyorduk. Sahilde diz çökmüş ve gülümsemişti. Nasıl tatlı, insanın içini ısıtan bir gülümseme. "Bu kadar güzel bir kadın neden intihar eder?" dedi. Tam ben aklımdan "30 yaşında gencecik bir insan neden intihar eder?" diye geçirirken. Bazen öylesine sorduğumuz sorular en derin yaralarımızdan izler taşıyor diye geçti aklımdan. O güzelliğin her kapının anahtarı olduğunu düşünenlerdendi ben ise gençlik enerjisinin önünde hiçbir engelin olamayacağını düşünenlerden. Bunu ona söylemedim. Çünkü bunu ona söylemek demek "kendini güzel bulmuyor musun?" sorusunu sormakla eşdeğerdi ki kendini hayatının hiçbir döneminde güzel bulmadığını zaten biliyordum. Narin bir yaraydı bu ve yaraları kanatıp durmanın kimseye bir faydası yoktu. 

"Bazen" dedim aklımdan geçenleri söylemek yerine "hayatta hiçbir şeyin önemi kalmaz ve gitmek daha da fenası tamamen yok olmak istersin" Gözlerinin içinden kısa bir ışık geçer gibi oldu. Hayatının acılı bir dönemini anımsadığını tahmin ettim. "Bence" dedim "herkes olmasa bile çok fazla insan böyle bir dönemden geçmiştir" Çenesini usulca kaşımaya başladı. Ne zaman lafa neresinden gireceğini bilmese böyle yapar. Bekledim. "Aslında" diye başladı ve bir süre daha sustu. Beklemeye devam ettim. "Aslında" dedi tekrar "bazıları için bu bir dönemden daha fazla sürüyor olabilir. Yani hayatının çoğu zamanında hemen hemen herşey gözüne önemsiz görünüyor olabilir. Dünyanın yaşanmaya değer bir yer olmadığı..." deyip sustu. Birşey demedim. Çünkü yaraları kanatıp durmanın gerçekten kimseye bir faydası yoktu.

Vedalaşıp ayrıldık. Kitabı ona verdim. Plath'in kitabını. Yürürken pişman oldum kitabı verdiğime. Ben değil ama Sylvia onun yaralarını kanatıp duracaktı... Yaraları kanatmaktan ne kadar kaçarsak kaçalım, içindeki zehri sözcük olarak kusanlarımız vardı ve bizler daha çok onların müptelasıydık. Hem deli gibi korkuyorduk yaralarımızın yeniden yeniden kanamasından hem de sözcüklerle kaşıyor kabuklarını kaldırıyorduk onların. Edebiyat biraz da bunun için vardı belki de... Bir başkasının zehirli okları ile kalbimizi en narin en kırılgan yerinden vurmak için yani...

Fotoğraf: Sylvia Plath

15 Nisan 2015

kuyu

Sigara içiyordum yağmura baka baka. Banklar ıslanmış, onlara bakıp neden hüzünlendiğimi anlamaya çalışırken bir adam geldi yanıma. "İçeride sigara içirmiyorlar değil mi, siz de dışarda içmek zorunda kalıyorsunuz" dedi. Başımı salladım. Zira pek muhabbet edecek halim yoktu. Kafamı toplayıp bir sigara içmek, yağmura bakıp sessizce durmak istiyordum. Ama olmadı. Adam 17 yıl önce sigarayı bıraktığını söyleyerek başladı hikayesini anlatmaya. Burada o hikayeyi ifşa etmeyeceğim. Yalnız şu kadarını bilin, hikayesini şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açılmış halde dinledim onu. Bir insan bu kadar ölümü nasıl taşıyabilmiş anlamaya çalışırken ne yağmur kaldı gözümde ne de hüzün kırıntısı... Çok tuhaf, insanlar neden içlerini en yabancı oldukları kişilere açarlar? Onları yargılamayacağımızı bildikleri için mi? Daha sonra karşılaşma ve "ne oldu o iş?" diye sorma ihtimalimiz olmadığı için mi? Bence biz birbirimizin kuyusuyuz. Zaman zaman sırlarımızı fısıldadığımız bilinmedik kuyular...

Bu aralar kuyular üzerine çokça düşündüm aslında. Nermin Yıldırım'ın Saklı Bahçeler Haritası'nı okuduğum için mi yoksa kendimi bir türlü içinden çıkamadığım bir kuyuda hissettiğim için mi bilinmez, ama çok düşündüm. Gördüğüm kuyuları anımsamaya çalıştım. Ve onların başında dururken ne hissettiğimi. Kuyuların ayrıntısı hatırlamasam da ne hissettiğimi çok net hatırlıyordum. Aslında hep böyle oluyordu, hiçbir nesnenin ya da insan yüzünün detayını anımsamıyordum ama onların yanında ne hissettiğimi tam olarak hatırlıyordum. Her neyse. Kuyular diyordum. Onların başında hissettiğim büyülenmiş bir merakla karışık korkuydu. Korkunun kendisi de belki biraz büyüleyici birşeydir aslında. Çünkü korktuğun şey olduğu vakit büyük ihtimal hayatın değişecektir. Belki hayatın diye birşey bile kalmayacaktır ortada. Diplerinde çöreklenmiş yılanlar varmış gibi gelir bana kuyularda. Neden böyle bir resim var kafamda bilmiyorum ama hep öyle gelir. Aynı anda düşmek, yılanlar ve ölme korkusu.... İnsan korkunun nesinden bunca büyülenir ki...

Bir de aklıma arkadaşımın anlattığı bir büyü hikayesi geldi kuyular hakkında düşünürken. Hikaye çok yakışıklı bir delikanlı hakkındaydı. Bu yakışıklı delikanlı henüz evlenmişti ve köyden başka bir genç kız delikanlımıza delice tutulmuştu. Etmiş edememiş ve "benim olmayacaksa ölsün" diyerek sabun üzerine iğneler saplamış ve büyü yapmıştı. Sabun erimeye başladıkça delikanlı bir deri bir kemik kalmış, götürdükleri doktorların hiçbirinden şifa bulamamıştı. En sonunda köyün ihtiyarlarından biri "bunda büyü var" diyerek aileyi bir adama yönlendirmiş, adam nasıl etmişse kör kuyudaki iğneli sabunu bulmuş ve delikanlıyı ölmekten kurtarmıştı. Bu öyküyü anımsayınca kuyunun dibindeki yılanlara bir de iğneli sabun eklendi kafamda. 

Bence sahiden biz birbirimizin kuyusuyuz. Kimi zaman sırların fısıldandığı, kimi zaman ölümümüze ferman yazıldığı, kimi zaman kaybolsun istediklerimizin atıldığı kuyular... Bir de kuyularda  üst üste gözleri açık yatan ölü insan bedenleri var ki  onlardan hiç söz etmeyeceğim. Zira biraz daha bu konu üzerine düşünmeye devam edersem, korkarım kendi kuyumda aklımı yitireceğim...


07 Nisan 2015

vicdanının sesini dinle bak ne diyor?

Empati doğuştan getirilen bir yetenek midir yoksa sonradan öğrenilen birşey mi? Eğer sonradan öğrenilen birşeyse umut var demektir. Yok doğuştan getiriliyorsa bundan sonraki nesil için dua etmekten başka yolumuz yok. 

Bu soru son günlerde fena halde aklıma takılıyor. Çok zor birşey olmadığını düşünüyorum kendini başkasının yerine koyup, neler olabileceğini hayal etmenin. Ama öyle değil galiba. Zira pek çok insan ya bundan yoksun ya da üşeniyor enine boyuna düşünüp, hayal etmeye üstüne üstlük olabilecek durumlarda karşısındakinin hissedeceğini tahayyül etmeye. 

Geçen gün teyzem bana neden araba almadığımı sordu. Ona küçük bir şehirde yaşadığımız ve ulaşım çok rahat olduğu için arabanın gerekli olmadığını düşündüğümü söyledim. "Olsun" dedi "lazım olur" "Bana lazım değil" dedim. O sırada annem geldi. Korkuyor aslında dedi. Teyzem korkumu yanlış anladı. O araba kullanmayı beceremeyeceğimden korkuyorum sanıp "deli misin, sen çok akıllı ve yeteneklisin, herkesin yaptığı birşeyi nasıl yapamayacağını düşünürsün?" dedi. Güldüm. "Öyle değil teyzoşum" dedim "Sen bu şehrin trafiğinin "kafama göre kurallar" kitabına göre işlediğini biliyorsun değil mi? Artı kaldırıma alerjisi olan yayalar ve Çin'le kıyaslanacak kadar çok bisikletli de var. Bir de nedense annesinin elini bırakıp sokağa fırlamak en büyük eğlencesi olan çocuklarla dolu bir şehir bu. Ben zaten gün boyu dikkat kesilmekten helak oluyorum. Bir de 10 dakikalık yolu arabayla gideceğim diye gerilmek istemiyorum. Ne güzel dolmuşuma biniyorum. Bir sürü insan hikayesi duyuyorum o dolmuşta. Çok keyifsizsem taksiye atlıyorum, etrafı izleyerek evime dönüyorum. Neden çekeyim araba kullanmanın kahrını. Benim korkum ne biliyor musun asıl, eğer birine zarar verirsem, bak ölümüne yol açmaktan söz etmiyorum, sadece kolunda, bacağında bir çizik açılmasına yol açarsam bile ben bunu günlerce atlatamam. Ölümüne yol açarsam o zaman benim de hayatım biter. Bir daha kendime gelemem." dedim. Teyzem acaip acaip baktı. Bu kadar ayrıntılı düşünmenin beni delirteceğine dair birşeyler söyledi. Ayrıntılı düşünmüyordum aslında. Sadece kendimi biliyor, hem kendimi hem de başkalarını koruyordum. Araba kullanma mevzuuna noktayı koyduk böylece.

Birinin ölümüne yol açmak korkunç birşey. Hayal etmek bile kabus gibi. Bu nedenle insan her davranışında, o davranışın sonucunda karşısındakine neler olabileceğini bilmeli. Birini öldürmenin yolları onu bıçaklamak, kurşunlamak, arabayla çarpıp kaçmak değil sadece. Kelimelerinizle de onu öldürebilirsiniz. Onu aşağılayıp yerin dibine sokabilirsiniz. Bir daha aylarca kendine gelememesini sağlayabilirsiniz. Ya da o kadar yakarsınız ki canını onu öyle bir hale sokarsınız ki zavallı kalbi bu kadar acının üstesinden gelemez ve tık diye duruverir. Bu yüzden insan seçtiği kelimelere ve o kelimeleri nerede kimlerin önünde sarfettiğine dikkat etmeli.

Bir de niyet var elbet. Çok ağır sözcükler seçebilirsiniz mesela bir yanlışı düzeltmek için. Ama o sözcükleri öyle bir söylersiniz ki sözcüklerin muhatabı sizin iyi niyete bulanmış sözcüklerinizden zerrece incinmez. Hatta belki memnun bile olur. Tam aksini de yapabilirsiniz. O sözcükleri egonuzu kabartmak, gücünüzü cümle aleme ilan etmek için en ağır, en keskin olanından seçip öyle bir yerde sözlersiniz ki karşınızdakine binlerce bıçak darbesi indirseniz belki daha iyidir.

Akıl bu yüzden vardır zaten. Şu anı ve şu andan sonrasını da görebilmek için, olabilirlik dahilinde olan ihtimalleri değerlendirebilmek için vardır akıl. Eğer bunu yapmazsa insan ve azıcık vicdanı varsa söylediği bir kaç cümlenin yol açtığı şeyler bundan sonraki hayatını cehennemin kuyularının karanlığında geçirmesine sebep olabilir. Bu yüzden egonun zırvalıklarına kulak tıkamayı, kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymayı, insanların tümünün çok kırılgan bir ruha sahip olduğunu, kırılan onurun insanı öldürebileceğini hiç ama hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.

Resim: Andrey Shishkin