16 Mayıs 2017

dünyanın en saçma keki

Facebook'ta yemek videoları izlemeye bayılıyorum. Bu yemek yemeyi sevdiğimden büyük ihtimalle. Ama şu da var onları izlerken zihnim saçma sapan şeyler düşünmeyi kesiyor. Bir nevi meditasyon yani. Dün bir video izledim. Çok güzel bir kek videosu. İçine konulan şeyler mantık olarak düşünüldüğünde muhteşem bir uyum yaratabilir diye düşündüm izlerken. Tam ölçülerini bazen videonun alt kısmına yorum olarak yazdıkları için yorumlara baktım. Tarifi yazmamışlardı, bir iki tane yorum vardı. Çok acaip olan biri şöyleydi. "Hayatımda gördüğüm en saçma kek" Allah Allah diye düşündüm. Birşeyi mi atlıyordum acaba? Evet yumurta, süt, un, kakao falan filan... Saçma olan ne vardı? Süslemek için gazete parçaları mı koymuşlardı. Hani şöyle en üçüncü sayfasından, acısı bol olanından... Yoksa kabartma tozu niyetine nefret, vanilya niyetine hoşgörüsüzlük gibi şeyler mi konulmuştu. Baktım baktım bir saçmalık bulamadım.  Kadın sinirliydi herhalde dedim, öfkesini kekten çıkarmış.

İnsan bazen gerçekten kendi cinsini anlamakta zorlanıyor. Dışarda bankta oturmuş sigara içiyorum. Karşımdaki bankta iki kadın oturuyor. Nasılsın, iyiyim sen nasılsın, ben de iyiyim, çocuklar nasıl, büyüdüler teyzesi, seninkiler nasıl, benimkiler de iyi ellerinden öperler, eeee daha daha nasılsından sonra neler yapıyorsun sorusuna geldi sıra. Biri çalıştığını ve evle iş arasında koşturup hayatın nasıl geçtiğini anlamadığını söylerken, diğeri şöyle dedi "herkesin olduğu gibi bizim de bir akıllı telefonumuz var onunla uğraşıp duruyoruz işte" Nasıl yani? Böyle zamanlarda "belki şöyledir, belki böyledir" şeklinde bir sürü cümle kuran aklım hiçbir mantık bulamadı bu kadına. Akıllı telefonla nasıl uğraşıyor olabilirdi? Ve bunu günlerinin nasıl geçtiğini anlatmak için ne manada kullanıyordu? Yani telefonla konuşursun, mesaj falan atarsın, sosyal medyada biraz dolaşırsın, yorum yazarsın belki, hadi bilemedin çektiğin tüm fotoğrafları sanki herkes senin ne yaptığını çılgın bir merakla bekliyormuş gibi paylaşırsın da tüm gün ne yapıyor olabilirsin akıllı telefonda? Aslında benim bunu anlamıyor olmam doğal zira sosyal medyaya 15 dakikadan fazla dayanamayan biri olduğum ve biraz uzun bir süre geçirirsem gırtlağımı sıkıyorlarmış gibi hissettiğim düşünüldüğünde gerçekten doğal. Bu benim bilmediğim, anlamadığım ve gerçekten de içinde yer almayı hiç arzu etmediğim bir dünya.

Telefon demişken dün dolmuş içinde oturmuş diğer yolcuların binmesini beklerken yürüyen bir çift gördüm. İkisi de hem yürüyor hem de telefonda pıt pıt pıt birşeyler yapıyorlardı. Şimdi dedim karşısınızdan sizin gibi bir çift gelse kafa kafya girseniz ne olacak haliniz? Muhtemelen hemen fotoğraflar çekilecek, olay facebookta ya da twitterda anında yer alacak ve halkımız bu enteresan olay hakkında bilgilendirilecekti. Bunu öğrenmek elbette halkımızın hakkı. Bilgi paylaşma özgürlüğü engellenemez. Hele ki böyle olaylarda. Hey Allah'ım! Külli saçmalık...

Gerçekten ben de bir tuhaflık var bence. Bütün bunlar saçma sapansa neden bu kadar insan bunu doğal karşılıyor, yok eğer saçma sapan değilse ben bu şekilde yürüttüğüm bir mantıkla bu insanlara nasıl uyum sağlayacağım? 

Sanki herkes kendine cep telefonundan bir kabuk oluşturmuş onun içinde yaşıyor, kafalarını kaldırmıyorlar. Bence bu bir çeşit körlük. Zira yürüdüğü sokaklarda etrafına bakmayan herkes kör sayılmaz mı? Belki de herşey birbiri ile bağlantılıdır. Kafamızı kaldırıp bakmadığımız bir dünyanın içinde yaşayıp, sanal olan şeylere hayranlık duymak, öfkemizi boşaltmak, kendi kimliklerimizi saklayıp alabildiğine küfür edebilmek, dünyada saçma sapan bir dolu şey olurken bir kek tarifini saçma bulmak, sevdiğimiz bir filmi beğenmeyen birine "kafan basmamış anlamamışsın" demek, biri şahane bir yerde tatil yapaken ve biz çılgınca çalışırken onun facebooktan paylaştığı fotoğraflara bakıp diş gıcırdatarak "ah canım ne kadar tatlısın" diye yorum yazmak, beğenmezsek birilerinin fotoğraflarını gönül koyulmak ya da kıskanç etiketi yapıştırılmak ve böyle ikiyüzlü böyle sahte bir dünyanın içinde kaybolup kendimizi unutmak, unutmak ve yitip kaybolmak...  İnsanlar yorum yaptıkça ya da kendileri hakkında birşeyler anlattıkça kontrolünü kaybettiğimiz hayatı kontrol altında tuttuklarını mı sanıyorlar acaba? Özgüvenlerini yitirdikçe aldıkları like'lara bakıp şarj mı oluyorlar? Milletin hayatını gözetledikçe kendilerini büyük birader mi sanıyorlar? Sabah kalkar kalkmaz facebook açan adam var bu ülkede yahu? Ben daha kendime gelememişken o bir telefonu olduğunu hatırlıyor ve facebookunu hemen açması gerektiğini düşünebiliyor.

Ben gerçekten gidip ormanda yaşamak istiyorum. Ağaçların arasında... Gerçek ve doğal bir dünyada. Hasetsiz, garezsiz, nefretsiz bir dünyada... En azından anladığım bir dünyada...

Fotoğraf: Pinterest


11 Mayıs 2017

nasıl bir hayat istiyorsun?

Yıllar önce, ben üniversitede okurken, çok sık gittiğimiz bir fast-food restorant vardı. Çoğu zaman ev arkadaşım ve ben okuldan çıkar, gidip orada birşeyler atıştırırdık. Sözünü ettiğim yer tüm duvarları camdan olan bir yerdi. Biz dışarıyı görüyorduk, dışarıdakiler de bizi. Bir gün iki küçük çocuk yemek yediğimiz masanın hemen yanına geldi. Yaşları altı ya da yedi olan iki küçük çocuktu bunlar. Üstleri başları permeperişan, elleri yüzleri kir pas içinde yürek parçalayan iki insan... Kocaman gözlerini elimizdeki hamburgere dikmiş öylece duruyorlardı. Bir ısırık daha alamadım. Bunu kim yapabilir ki zaten? Ben öylece kalakalmışken başımı çevirdiğimde arkadaşımın yerinde olmadığını gördüm. Bakınırken gözlerim onu restoran çalışanlarından biri ile konuşurken buldu. Biraz sonra da kasaya gidip ödeme yaptı. Gülümsedim. Çocuklara birşeyler alıyordu muhtemelen. Yanılmamıştım. Biraz sonra elinde iki paketle dışarı çıktı. Camın önündeki çocuklara paketleri uzattı. Çocuklar şaşırdılar, sonra gülümsediler. Paketlerini alıp kaldırıma oturdular ve iştahla yemeye başladılar. Arkadaşım masaya döndüğünde az önce konuştuğumuz konuya geri döndü. Ne az önceki olaydan söz etti ne de yaptığı şeyi övme teşebbüsünde bulundu. Çünkü bu doğal birşeydi. O bir insandı ve bir vicdanı vardı. Zaman zaman o vicdan onu durdurur ve ne yapması gerektiğini söylerdi.

Dün o mide bulandırıcı haberi okuyunca aklıma bu geldi. Beş yaşında bir çocuğu "sevgili müşterileri" rahatsız olduğu için uzaklaştırmaya çalışan ve o çocuğu haşlamakta hiçbir tuhaflık görmeyen yaratıkla ilgili haberden söz ediyorum. Bu zalimlik ve bu merhametsizliğin onun ruhunun bir parçası olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. O iğrenç eylemi yaptıktan sonra içinin acıyıp acımadığını, patronunun onu hala çalıştırıp çalıştırmadığını, eğer çalıştırmıyorsa bunun sebebinin restoranın adını kirlettiği için mi yoksa bu tür bir insanla çalışamayacağı fikrinde olduğu için mi olduğunu da merak ediyorum.

Bence bütün bu olup bitenlerin kaynağı, yani şu an yaşadığımız cehennemvari hayatın kaynağı, çok sayıda insanın vicdanını yitirmiş olması. Ben vicdanın doğuştan getirildiğine inanmıyorum. Vicdanın kendimizi geliştirdikçe, hayatı öğrendikçe ve analiz ettikçe, hayatı güzelleştirmekten yana tavır koydukça kendiliğinden ruhumuzda yeşereceğine inanıyorum. Bu nedenle belki de görme biçimimizde bir hata var. Her koyun kendi bacağından asılır, benden sonrası tufan, önce ben gerisi mühim değil gibi bir tavırla hayatın içinde yer alındığı düşünüldüğünde insanların birbirini haşlaması, bir küçücük çocuğa değersiz ve önemsiz bir varlık muamelesi yapılması, insanların birbirini öldürmesi, kesmesi, doğraması kaçınılmaz olacak. Belki bir süre sonra tüm gazeteler sadece ve sadece üçüncü sayfa haberlerinden ibaret olacak ki yaşanan başka birşey kalmayacak zaten. 

Her birimizin küçük dalgalar yaratacağına inanıyorum. O iyilik temalı videoları bilirsiniz. Biri bir güzellik yapar, sokaktan geçen ve bunu gören başka birini uyandırır ve o da bir diğerine yapar başka bir güzellik. İyilik kesinlikle bulaşıcıdır çünkü. Bir iyilik başka birinde uyuyan bir vicdanı uyandırabilir. Ve hatta büyüyen iyilikler kalbi kara olanı bu kadar merhametsiz olmaktan utandırabilir ve değiştirebilir. Kötü olana ve bencilliğe teslim olmak çok kolay. Zira bencillik büyük bir rahatlık kaynağı. Ancak zinhar mutluluk kaynağı değil. İşte bunu düşünmek gerek belki de gerçek olmayan bir rahatlık mı istiyoruz yoksa huzurlu ve mutlu bir yürekle mi hayatımıza devam etmek? Varoluşumuzun temel sorusu budur belki de....

Resim: Christian Schloe

08 Mayıs 2017

iç dökümü...

Canım kardeşim,

Bu sabah çiğnenip tükürülmüş gibi uyandım. Bir posaydım sanki. İçimde hayata dair ne varsa hepsi bilmediğim bir güç tarafından emilip belki de çoktan sindirilmişti. Nasıl devam edeceğini bilemediğin zamanlar oldu mu hiç? "Ama ben böyle nasıl...? " diye başlayan cümleler kurduğun ya da... 

Bütün bu sokaklar, bu insanlar herkes ve herşey yabancıydı. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm ve yürüdükçe daha da garipleşti herşey. Neden bir parçası olamıyor bazılarımız bu dünyanın? Neden herkes sanki verilen bir senaryoyu ezberlemiş ve oynuyormuş gibiyken, bazılarımız, sanki biri bizi itivermiş sahneye gibi neden bocalıyoruz? 

Bence asıl sorun şu, doğru olduğuna inandığımız  artık yanlış, yanlış olduğunu düşündüğümüz herşey artık normal ve kabul edilebilir oldu. İşte bu yüzden bütün bu pisliği normalleştiremeyenlerimizin bunca yıldır oluşturduğu kişisel tarih bir anda yerle yeksan edildi. Ve yine işte bu yüzden bu başedilebilir olmayan dünyadan kaçıp, insansız ve kuralsız dağlara, ormanlara sığınma özlemi. 

"Çok düşünüyorsun" diyeceksin biliyorum. Hep öyle dersin. Yok çok düşünmüyorum aslında. Hatta düşünmemek içi gayret gösterdiğim bile söylenebilir. Sadece hep açık duran, bakmaktan ziyade gören gözlere sahibim. Bunun bir lanet olduğuna inanıyorum. Kısacık hayatlarımız için kocaman bir lanet. Bir cehennemin varlığını görebilen bir göz başka nasıl adlandırılır söyle bana?

Bu yüzden de bu sabah bu yataktan kalkmadan sadece tavana bakmak istedim. Uzun uzun, görmemi bozana kadar, aklımın zindanlarını karanlığa boğana kadar bakmak, bakmak. Bu laneti kırmak, aptal olmak, kör olmak, zihnimin işlevini o beyaz tavanın boyaları arasında yitirmek... Ama kalktım yine de. Kalktım, giyindim ve işe gittim. Kime ne faydası varsa bu yaptıklarımın? "İyi" dedim yine de "pes etmene rağmen bacakların seni dinlemiyor. Bir bütünde pes etmeyen bir yerin olması iyidir. Hele ki bunlar bacaklarsa çok daha iyidir.  Bakalım yol bizi nereye götürecek?" "teslim ol" dedim sonra... "Bakalım bulutların arasında uzun zamandır saklanan güneş yüzünü gösterecek mi? Şu asi bacakların tuttuğu patika aydınlanacak mı yeniden? Hakikat gün yüzüne çıkacak mı? Doğru yine doğru yanlış zinhar kabul edilemez olacak mı?"

Kapının önüne geldiğimde bir sigara yaktım ve yuvalarında cıvıldaşıp duran kuşlara baktım. "Sadece yaşıyorlar" dedim. "Yaşamak..." Bir adam geldi sonra. Avucundaki minik kuş yavrusunu duvarın üzerine koydu. "Yuvadan düşmüş garibim... " dedi. Gülümsedi sonra ve o gülümser gülümsemez güneş bir parça yüzünü gösterdi bulutların ardından... Hey koca dünya, bir insanın gülümsemesiyle ısınan koca dünya... Elleri bir yavruyu koruyan bir adamın yüreğiyle yeşillenen dünya... Silkin at üzerinden tüm pisliğini... Söz veriyorum, en azından kendi adıma, seni güzelleştirmek için elimizden geleni yapacağız...

Fotoğraf: National Geographic

13 Şubat 2017

reca ederim sanatı tahammülsüzlüğe alet etmeyelim...

Nefis bir pazar öğleden sonrası. Yatağımın üzerine güneş ılık ılık vurmuş, yapmak zorunda olduğum hiçbir şey yok ve kararlıyım sadece bugün akıl sağlığımı korumak adına ne haber izleyeceğim ne de gazete okuyacağım. Güzel bir film izleyeyim dedim kendi kendime. İnterneti şöyle bir taradım, o günkü ruh halime uygun bir film buldum. Afişine baktım beğendim, konusunu okudum ilginç geldi. Hiç yapmadığım birşeyi yaptım ve filmin yorumlarına göz atayım dedim. Demez olaydım. Sayıp dökmüşler birbrilerine. "Vay efendim sen bu filmin nesini beğendin de beş yıldız verdin"ciler mi dersin, "anlamıyorsun sonra kötü diyorsun filme cahilsin"ciler mi demezsin birbirlerini kırıp dökmüşler. Akıllara ziyan. 

Benim bildiğim, ki bu aralar ne doğru ne yanlış artık bilemiyorum, birşeyi beğenir ya da beğenmezsin, beğenmeyene "niye beğenmedin ulan" diye hakaretler yağdırmaz ya da "nesini beğendin bunun cahil salak" diye yerden yer vurmazsın. İzler karar verirsin, sana ne ayol kim nesini beğenmiş kim nesini beğenmemiş.

"Hele bak" dedim kendi kendime "Ne hale gelmişiz. Biri bir film çekmiş, birileri izlemiş, o izleyenler 'fırsat bu fırsat' deyip birbirlerine girmişler. Bu kadar mı tahammülsüz oldunuz bre insafsızlar? Futbol için birbiriniz kesmeniz, ağız burun kırmanız neredeyse doğal hale geldi, keza siyasi parti taraftarlığınız da öyle bari sanatı bulaştırmayın bu işe."

Yakında kitaplar, diziler (hoş bir ara kurtlar vadisi fanları vardı di mi?) şarkılar ve şarkıcılar da bu birbirine tahammülsüzlükten payını alabilir. "Vay efendim sen kimsin de Dostoyevski'ye laf ediyorsun", "Kafka okumayanı insan saymam kanka",  "Ne Salman Rusdie mi okuyorsun seni kafir" gibi saç baş yolmalarla karşılaşabiliriz. Hiiiiç ama hiiiç şaşırmam. Birbirinin gırtlağına çökmek için fırsat arayan adam herşeyi kendine pek güzel alet edebilir.

Sanat insanın ruhunu inceltiyor derler ya. Emin misiniz? Belki de ruhunu inceltebilmesi, güzelleştirebilmesi için önce bir ruhun olduğunu yani insan olduğunu anımsaman gerekiyordur.

Resim: Eric Drass

08 Şubat 2017

Güzellik, sessizlik ve ölgün bir öğleden sonrasına dair...

"Bunlar insansa biz neyiz la?" diyor. Merak edip başımı çeviriyorum, ekranda Burak Özçivit'le Fahriye Evcen var. "Hey maaşallah" diyor. "Yav biz neden insan değilmişiz?" diyorum. "İnsan, ancak güzeller güzeli olunca mı insan oluyor?" "Hııı" diyor Lafın gelişiymiş. Sahiden ikisi de birbirinde güzel. "Bak" diye başlıyorum. Yüzünde 'öff başlama yine' ifadesi var. Haklı. Yine filozofik zırvalamalara başlamak üzereyim ki böyle olduğunda ben bile sinir oluyorum kendime. O nasıl olmasın? Öylesine bir laf etti, bense artistlik yapıyorum.

"Şu Barbi kızı hatırlıyor musun?" diye soruyorum. "Hatırlamaz mıyım?" diyor. Hatırlanmayacak gibi değil ki. Her şeyi unutsan o kadar ince bir belin nasıl olabileceğine kafa patlattığını hatırlarsın. Barbi'ye benzemek için milyonlar harcayan insanlara dehşetle baktığını hatırlarsın ya da. "Bu aslında çok ilginç bir konu" diyorum. Az önce kendime "başlama yine" demiştim, kararlıyım başlamamaya. İstiyorum ki o konuşsun. Ne düşündüğünü merak ediyorum.

Aslında estetiğe karşı olmadığını söylüyor. Ben de değilim. Onun karşı olduğu hayatını estetik ameliyatlarla geçirenlermiş. "E ne de olsa herkes şanslı doğmuyor" diyor. "Çok mu önemli güzel ya da yakışıklı olmak" diyorum. "Yani hayatımızı etkileyecek kadar mı önemli?" Elbette önemliymiş, hayata öyle başlarsan bir sıfır önde başlarmışsın. Doğruluk payı olabilir. Ama diyorum bunun tam aksi örnekler de var. Mesela sırf güzel olduğu için hastalıklı aşıkların istemediği ilgisine mazhar olan ve başı beladan kurtulmayan birini şanslı sayabilir miyiz? Bence güzellik bazen beladan başka bir şey getirmez. "Belki"diyor. 

"Peki güzellik göreceli değil mi sence?" diye soruyorum. "Yani şu an bize 'güzel kadın' 'güzel adam' diye dayatılan bir imaj var ve herkes o imaja uymaya çalışıyor. Bak bir örnek vereyim 70'lerde kaşlar incecik şimdi kaşlar köfte gibi. Adile Naşit kaşlı bir kadın "yok boyayayım yok ektireyim aman en iyisi dövme yaptırayım" diye diye Mustafa Keser kaşlı olup çıkıyor. Çünkü birileri güzellik algısı oluşturuyor biz de ona koşa koşa itaat ediyoruz. Sonra da kimse birbirini olduğu gibi kabul etmiyor teraneleri. Hey yavrum hey."

"Uzun mu konuştum?" diyorum. Elini sorun değil gibi belli belirsiz bir hareketle sallıyor. Bir süre konuşmuyoruz. Bu sessizlikten faydalanıp içimden kendime söyleniyorum. Kısa kesmeyi bir öğrenemedin. Az ve öz konuşana hayranlık duyuyorsun ama hiç bunu beceremiyorsun. Halbuki çok fazla detay anlatanların ve gereksiz açıklamalarda bulunanların karşılarındaki bir aptal gibi gören gizli bir egoları olduğuna inanıyorsun ama yine de aynen devam ediyorsun. Belki de sensindir aptal ha?

"Bir şey mi dedin?" diyor. Başımı sallıyorum. "Biraz sessizlik bana iyi gelir aslında" diyorum. Zaten sürekli kafamın içinde konuşuyorum başım şişiyor bir de başkasınınkini mi şişireyim? İnsan kendi sesinden yorulur mu yahu? Ben yoruluyorum. "Eee niye konuşmuyorsun?" diye soruyor. Söyleyeceklerim bitti ne konuşayım? "Bazen sessizlik iyidir yahu?" diyorum. "Bari radyoyu aç" diyor. Hey Allah'ım! Sessizliğe tahammülü olmayanlardan o. Bense sessizliğe hasret kalanlardanım. "Biz ikimiz neden bir aradayız?" diye soruyorum kendime. "Olsun" diyorum sonra "illa aynı olmak zorunda değiliz ya?"

"Offff"  diyorum. Sesli söylemişim. Halbuki içimden diyecektim. "Sıkıldın mı?" diyor. Ne sıkılması kafamın içindeki ses susmuyor ona ofluyorum. Bunu ona söylemiyorum elbette. Ki bu konu açılırsa sahiden uzuuun ama çok uzun konuşabilirim. "Yok yok bir şey" diyorum. "Biraz daha sessiz duralım." Omuz silkiyor. Muhtemelen onun kafasının içinde de konuşan bir vırvırcı var. Sessizlik hep hayal.

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema