19 Aralık 2014

Kafamda bir tuhaflık

Hayır size Orhan Pamuk'un son romanından söz etmeyeceğim. Sözünü etmek istediğim şey, aslında hepimizin kafasında bir tuhaflık olduğu. Hoş, tuhaf tam olarak nedir onu da tanımlamak pek mümkün değil ya sonuçta sana tuhaf gelen bana normal geliyor olabilir. 

Bir süredir düşünce zincirimizin nasıl ilerlediği üzerine düşünüyorum. Şu bir anda kederleniverdiğimiz ama sebebini bilemediğimiz halleri, birden içimizi her nedense sevincin kapladığı durumları ve bunları neyin tetiklediğini. Düşünce zincirindeki tuhaflık mı, dış etkiler mi yoksa başka birşey mi bunu merak ediyorum. Bu yüzden de sıradan bir günde sıradan birşey yaparken ne düşündüğümü gözlemeye karar verdim. İnsanın zihninin akışı gözlemesi ve bunu kendinden ayrı bir varlıkmış gibi yapmaya çalışması çok tuhafmış sahiden. İşten çıkıp eve doğru giderken kendi düşüncelerimi aklımın bir bölümüne not aldım. Bu yüzden aşağıda yazacaklarım bilicimin akış yönünde ilerleyecek. 

İş çıkışı yolda yürüyen ben'in kafasından geçenler;

Havada soğumuş. Bir an önce eve gitsem, şöyle sıcak bir çorba olsa. Mercimek. Evet mercimek şahane olur. Çok mu kalın giyinmişim? Neredeyse hareket edemiyorum. Şu kıza da bak sen incecik bir hırkayla dolaşıyor. Hiç üşüyormuş gibi bir hali de yok. Oh oh durakta dolmuş var. Koş koş kaçırma. Ohh şahane oturacak yerde var. Hayır hayır benim yanıma oturma Amy Winehouse. Git bak arkada bir teyze var onun yanına otur. Ah oturdun bile di mi? Bu arada saçına bayıldım. O tepedeki kabarıklığı nasıl yaptın acaba? Yok hayır benim tercih edeceğim bir model değil bu ama başkalarında görünce hoşuma gidiyor. Sahiden bayıldım. Ama parfümün için aynı şeyi söyleyemeyeceğim Amy. Neden hepiniz ya Gucci Rush ya da Hypnotic Poison'un taklitlerini kullanmakta ısrarcısınız anlamıyorum ki? Dünya kadar hafif ve zarif koku dururken neden bu ikisi? Hem şunu da düşünmelisiniz, parfüm özel birşeydir, kim herkesle aynı kokmak ister ki? Ben istemem şahsen. Amy hasta galiba. Oturduğu dakikadan itibaren en az elli kez burnunu çekti. Arada da öflüyor. 

Bu kadar kısa mesafede kaç durak var ya? On yaşlarında kocaman gözlerinde nedense korkmuş bir ifade olan bir çocuk bindi. Dolmuşa binerken arkasına dönüp "sen söyle" dedi. Görünmeyen bir adamın sesi "bu çocuğu bilmem ne durağında indir abi"  dedi dolmuş şoförüne. Kapı kapandı hareket ettik. Dolmuş şoförü, kapının yanında dikilmekte olan şaşkın çocuğa babacan bir tonda "oğlum senin dilin yok mu? ne diye sen söylemiyorsun" dedi. Adamın fırça gibi bıyıkları var. Tam bir çizgi film kahramanı. Çocuk hala ayakta dikiliyor. İkinci sırada oturan bir adam çocuğa oturmasını söylüyor, "düşersin Allah muhafaza otur" diyor. Çocuk öylece bakıyor nedense. Bu çocuk muhtemelen ilk kez tek başına dolmuşa binmiş. Bu kadar yabancı ile bir arada olmaktan mı tedirgin doğru yerde inememekten mi korkuyor? Dolmuşta herkes ona odaklandı. Arka sıralaradan bir teyze "anahtarını mı yitirdin yavrum" diyor. Nereden bu kanıya vardı hiçbir fikrim yok. Çocukta hiç tepki yok. Öyle bakıyor.

Amy Winehouse bir gayretle ve incecik bir sesle "Bu dolmuş nereye kadar gidiyor?" diye bağırıp beni yerimden sıçratıyor. Dolmuş şoförü "eski hastaneye kadar gidiyoruz" diyor. Sesinde öyle bir ton var ki sanki okula götürdüğü çocuklara "haydi bugün okulu kırıp pikniğe gidiyoruz" diyormuş gibi. Birbirini hiç tanımayan bütün bu insanlarla birden bire "biz" oluveriyoruz. Parkta duruyoruz, "biz"den ayrılıp iniyorum. Amy Winehouse'un etkisiyle Rehab'ı kısık sesle söylüyorum. Artık bütün akşam çalacak bu şarkı kafamın içinde. Pek güzel. İstesem de susturamayacağım. Takıldım mı takılıyorum. Önümde yürüyen adam sanırım dua mırıldanıyor. Onu geçip karşı kaldırıma doğru yürüyorum. Şu ara sokaktan geçeyim. Kestirme olsun. Yol öyle acaip öyle çukurlarla dolu ki bata çıka gidiyorum. Yolun böyle olduğunu bilmeyen biri beni görse kafamın iyi olduğunu sanabilir hatta bundan emin bile olabilir. Zira hayatımın en dengesiz yürüyüşünü yapıyorum. Önüme bakarak yürüyeyim de çukurlara düşmeyeyim. 

Biri yere tam içilmemiş bir sigara atmış. Neden acaba? O an sigarayı bırakmaya karar vermiş olabilir mi? Belki yakmıştır, öksürmeye başlamıştır ve "içmeyeceğim ulan seni" deyip atmış, güzelce de çiğnemiştir. Belki de tam yaktığı sırada bir telefon gelmiş ve koşarak bir yere yetişmeye çalışmıştır. Belki yürürken bir arkadaşı arabayla denk gelmiş "hadi atla" demiştir. Ya da sigarasını yakan bir yeni yetme karşıdan dayısının geldiğini görüp can havliyle atmıştır elindekini. Bütün bunlar olmuş olabilir. Bu önemli değil. Asıl önemli olan benim az içilmiş bir sigara üzerine neden bu kadar düşünüp durduğum.

Düşünmek iyi aslında böyle abuk sabuk şeyleri. Bak yolu yarıladım bile. Hala kafamın içinde Rehab çalışıyor. Aman Allah'ım karşımdan bir Amy Winehouse daha geliyor. Ne bugün böyle herkes Amy olmuş. Ölüm yıldönümü mü? Bu sokağa bayılıyorum. Bir fırın var sokakta ve mis gibi ekmek kokuyor. Çok acıkmışım galiba. Farketmemiştim şimdi ekmek kokusunu duyunca... Of sahiden çok açım. İkinci bir dolmuşa daha bineceğim ve on dakika sonra evimdeyim. Evim ne güzel kelime. Hele soğuk kış günlerinde daha da güzel. 

Gerçekten düşüncelerin izini sürmek çok tuhaf. Dış dünyaya fazla dikkat etmediğini sanan ben aslında hiç de öyle olmadığımı tam aksine görüş alanıma giren hemen herkesi ve herşeyi bir belgesel izler gibi izlediğimi anladım. Ama düşüncelerin izini sürmek onları bir kenara not almak, kağıda değil tabi kafanın içine, ciddi manada çok yorucuymuş. Bunu bir daha yapacağımı sanmıyorum. Ama imkan olursa bir kez denemenizi tavsiye ediyorum. Belki bilmediğiniz bir yanınızı keşfedersiniz.

Fotoğraf: my modern met
Not: Bu arada yazıya başlık olarak aldığım Orhan Pamuk'un yeni romanı sahiden güzel. Ben keyifle okuyorum. 

15 Aralık 2014

bir yabaninin sosyal medya ile imtihanı

Facebook'a çoğu zaman okuduğum kitabın fotoğrafını ya da o kitaptan bir parçayı koyarım. Geçen gün yine çok severek okuduğum bir kitabın fotoğrafını paylaştığımda bir arkadaşım (başka bir şehirde yaşayan ve günümü nasıl geçirdiğimi bilmeyen bir arkadaşım) şöyle bir yorum yazmış, "okumayı bırak da biraz dışarı çık" Gülümsedim ve şöyle cevap verdim "nereden biliyorsun dışarı çıkmadığımı?" 

O yorumun ardından şunu farkettim; sosyal medyada neysek başkalarının gözünde de O'yuz. Mesela ben dur durak bilmeden okuyan biriyim muhtemelen insanların gözünde. Keşke öyle olabilsem ancak ne buna zamanım var, ne de yorgunluktan heder olmuş gözlerimin hali... Herkes sosyal medyayı farklı biçimlerde kullanıyor. Kimi öfkesini kusuyor, kimi "aman ne kadar eğlendik ne kadar eğlendik zaten durmaksızın eğleniyoruz, öyle eğlenceli bir hayatımız var ki" demek için, kimi canından çok sevdiği bebeğinin güzelliğini göstermek için, kimisi akıl vermek için, kimisi kıyasıya eleştirmek için kullanıyor. Elbet herkes istediğini yapmakta özgür. Farklı olan herşeyin bakışımızı genişlettiğine inanan biri olarak kimseyi ne ayıplıyor ne de kınıyorum. Benim derdim, sosyal medyada aslında olmadığımız kişiler olup olmamakla ve bunu aslında farkında olmadan yapıyor olmakla...

Facebook'un insanları depresyona soktuğu hakkında bir yazı okumuştum. Diyordu ki, insanlar hep eğlenirken, mutluyken çekilmiş fotoğraflarını koyuyorlar ve biz de sanki herkes mutlu bizim hayatımız çok renksiz sanıyoruz. Doğrudur. Siz hiç salya sümük ağlayan depresyona girmiş birinin poz poz fotoğraflarını gördünüz mü? Zira depresyon hayatta hiçbir şeyi önemsemediğin bir durumdur ki aklına ne facebook gelir ne de twitter. 

O yorumdan sonra pek çok kişini profillerine girip baktım. Evliya Çelebi seyahatnamesine taş çıkaranlardan, aklını hükümetle bozmuş olanlara, dinini facebook üzerinde yaşayanlardan, hayatını lavaboya gittiği vakitler hariç kare kare fotoğraflayanlara kadar pek çok değişik profilde gezdim durdum. Sonra kendi profilime baktım ve çocuğa hak verdim, sahiden de çizdiğim imaj yemeden içmeden okuyan birinin imajıydı. Asıl sorun olmak istediğim ya da insanlara vermek istediğim imajın bu olup olmadığıydı ki uzun zamandır imajını umursamayan biri olarak kimin ne anladığının aslında pek de önemli olmadığına karar verdim. 

Peki ya ben insanları o kolaycı şemalarla mı tanımlıyordum. Yukarıda yazdıklarıma bakarsak evet. Muhtemelen "hımmm bu çok geziyor, azıcık otur da oku kendini geliştir. Hey dur bakayım "çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi?" sorunsalı henüz çözümlenmemişken kimin kendini geliştirdiğini nereden bileceksin seni ukala" diyor olabilirdim. Ya da "o bar senin bu bar benim gezmeye devam edersen içkinin dozunu artık ayarlayamayabilirsin. Hem hergün içmeye nasıl dayanabiliyorsun ki? Hey hey dur bakalım belki de bütün bu gezdiği yerlerde meyve suyundan başka birşey içmiyor" Belki de şöyle diyorumdur, "Ah ne sevgi dolu bir anne. Aslında çok sinirli bir kadındı anne olunca herhalde şefkat dolu bir kadın olmuş. Ya o minicik çocuğu dövüyorsa? Olabilir mi? Yok canım yapmaz, minicik daha. Yok hayır hayır mümkün değil" 

Bir de şöyle enteresan sorularla karşılaşıyorum; "profil fotoğrafımı neden beğenmedin?" Nasıl yani ya? Sen bir profil fotosu koydun, kaç kişinin beğendiğini saydın ve kimlerin beğenmediğini tespit edip o kişileri bulup neden beğenmediklerini mi soruyorsun? Bence bu ciddi bir problem. İnanın bana şunu diyeni bile duydum, "Onu arkadaşlıktan çıkardım, çünkü uzun zamandır koyduğum hiçbir fotoğrafımı beğenmiyor" Allah'ım bende mi bir sorun var yoksa bu sosyal paylaşımlardaki profilleri ile özdeşleşip orada olup biten birşeyi sevgi işareti ya da hakaret olarak kabul edenlerde mi?  Bu insanlar 15-20 yaş grubu olsa tamam anlayacağım ama hepsi yetişkinler. 

Benim gibi sosyal paylaşım sitelerinde çok az dolaşan zaman zaman tamamen ilişkisini kesen biri için bu mantığı anlamak elbette zor. Gerçekten tüm arkadaşlarının herşeyini anında görüp anında tepki verenleri ve bunu sıkılmadan yapanları anlamak hele imkansız. Hayatta hiçbir şeyi uzun müddet sürdüremeyen bir türe dahil olduğum için olabilir, yabani olduğum ve bir odada sessizce kimse ile ilgili birşey duymadan uzun sürelere oturabildiğim için de olabilir. Ama ben gerçekten ama gerçekten bu sanal dünyayı kavrayıp, içine giremiyorum.

Resim: Fred Calleri

12 Aralık 2014

yılsonu karnesi

Daha önce bir kez daha yazmıştım. O zaman da kendime yılsonu karnesi hazırlamış ve kendime verdiğim notlarda hayli zalim davranmıştım. Bu kez yine öyle yapacağım muhtemelen. Ama zavallı egomu da arada cilalamayı ihmal etmeyeceğim. Zira kendimi yerden yere vurdukça daha beter oluyorum. Malum inatçı ve itaatsiz bir bünyeye sahibim.

Eveeeeet gelelim bu yıl yediğimiz nanelere. Yılbaşında en büyük sorunum olan öfke kontrolü konusunda bu yıl hayli mesafe kaydetmeye karar vermiştim. Bilin bakalım ne oldu? Hevesle yazılmış tüm yılbaşı kararları gibi belli bir süre uygulamaya konulup sonra o karara hiç çekinmeden ihanet edildi. Evet haklısınız iyi halt edildi. Öfke kontrolünden söz ettiğime bakıp öyle ota çöpe sinirlenen bir manyak olduğumu düşünmenizi istemem. Tam aksi, pek çok şeye "insan hali, olur bunlar" der güler geçerim. Ancak ne zaman gazete okusam, tüm gün gazeteleri didik didik ettiğim yetmezmiş gibi akşam haberlerine denk gelsem öfkeden deliriyor, ağzımdan çıkanı bir türlü kulağıma ulaştırmayı başaramıyorum. Ve cidden merak ediyorum aranızda haberleri okuyup ya da izleyip de "insan hali, olur bunlar" diyeniniz var mı? Ve tahmin ettiğiniz üzere öfke kontrolü dersim; sıfır.

Sigara. Bu da bir başka yılbaşı kararıydı. "Evet tamamen bitiremiyorsan adam gibi iç bari" demiştim. Neydi adam gibi içmek? Mümkün olduğunca az ve çok canın çektiğinde içmek, azaltarak külliyen bırakmak. Öfkelenince asla sigaraya sarılmamak falan filan. Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama biri bana neyi yapma derse, içimdeki aslan parçası diklenip "yapacağım da yapacağım" diye bağırıp çılgına dönüyor. Ama bu kez biri bana böyle birşey demedi. Bir başkasına dediler. Ben de içimdeki "terbiyesiz"i boşver takılma sen bunlara diyerek ikna etmeyi denedim ama o fosur fosur Allah ne verdiyse içmek konusunda çoktan karar vermişti. Terbiyesiz işte. Utanmadan benim gibi efendisinin kararına karşı geliyor.

Daha çok yazmak mı dediniz? Evet öyle bir karar aldığım doğru. Zira benim gibi dengesiz bir ruh için bu kararı uygulamak vaki mi? Elbette değil. Yazacak birşey kalmadığından değil bu tembellik aslında elimi kolumu kaldıracak halim olmadığından. Yatakta debelenerek kitap okumak meylinde olan biri kalkıp bilgisayarı açacak, hadi bunu yaptı diyelim çorbaya dönmüş kafasını toplayacak da kelimeleri bir araya getirecek. Hey yavrum hey. Şu hergün yazan blog yazarlarını gidip enerjilerinden öpesim geliyor yeminle.

Daha düzenli olacağım demiştim. Bu nasıl saçma bir kararmış ancak şimdi anlıyorum. Bunca yıl hem madden hem de manen darmadağın yaşamış biri bundan sonra mı düzenli olacak? Ama itiraf etmeliyim ki bazen birden düzenli olasım tutuyor, bir başlıyorum  orayı burayı toparlamaya akıl işi değil. Kendime hem hayret ediyorum hem de hayran oluyorum. Elbette tahmin edeceğiniz üzere kesinlikle uzun sürmüyor. Hiiiç ara vermeden eski halime dönüyorum.

Dönüp yazdıklarıma bakıyorum da hiç mi yol katmemişim diyorum. Ama ettim galiba. Sosyoloji derslerimi en iyi biçimde öğrendim. Zaten bütün bunları öğrendiğim için haberleri izlerken öfkem iki katına çıktı ya. Öğrenmenin benim için yaşam biçimi olduğunu, birşeyler öğrenmeden geçirdiğim zamanlarda ciddi ciddi mutsuz olduğumu çünkü kendimi bomboş hissettiğimi anladım. Bu yıl da yine hırstan yoksun olduğumu görüp buna sevineyim mi üzüleyim mi emin olamadım. Maddi olarak hiçbir şeye sahip olmadığımı ve bunun da umurumda olmadığını görüp hayret ettim. Birilerinin bana "biriktir biriktir" deyip durmasına "neden neden" diye cevap vermeye devam ettim. Bundan da acaip keyif aldım. Zira sorulan soruyu cevaplayan insanları yeni sorularla sıkıştırıp durmak kadar eğlenceli bir oyun yoktur. Bu yıl da yine çok kahkaha attım, pek çok şeyin mizahi yanını bulup çıkardım ve gülmediğimiz hergünün bir kayıp olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım.

Ve bu yılı da karnemdeki kırık notlarla, iyi hallerim ve kötü hallerimle tamamladım. 2015 için yeni kararlar aldım. Kararların beni bunaltamaması ve kolay uygulanabilir olması konusunda azami dikkat gösterdim. Güzel bir yıl olacak bence...

Resim: Fred Calleri


15 Kasım 2014

insanlar, eşyalar ve daha pek çok şey üzerine iki çift laf...

Elimden düşüp kırıldı. Mavi mini mini çiçekli gövdesi tuzla buz oldu. İçindeki kahve kapıya, halıya ve ulaşabildiği her noktaya dağıldı. Öylece bakakaldım. Fincanı kırmış olmaya, bütün bu etrafa bulaşmış olan kahveyi temizlemek zorunda olmaya normalde sinirlenecek olan ben içimde nedendir bilinmez tuhaf bir ferahlama duygusu hissettim. Annemin "üzülme aydınlıktır kırılan şeyler" lafının içime nasıl da işlemiş olduğunu o an anladım. Temelde batıl inançları olan biri değilimdir ama biz insanlar kökeni, aslı astarı olmasa bile umutlu şeylere inanmaya meyyaliz. Ve bu bence güzel birşey...

Ertesi gün fincan almaya gittim. Aklımda şöyle cıvıl cıvıl işlemeleri olan, kar beyaz, incecik porselenden bir fincan takımı vardı. Ne çok çeşit vardı Allah'ım. Envai tür fincanların karşısında dikilirken bir kadın geldi. Fincanları tek tek eline alarak bakmaya başladı. Ben çoktan kararımı vermiştim ama kadının fincanları nasıl seçtiğini izlemek için biraz daha oyalanmaya karar verdim. Her bir fincanı eline alıyor, içinde kahve varmış gibi dudaklarına götürüyor ve son olarak da fal kapatır gibi fincanı tabağın üzerine ters çeviriyordu. Benim beğendiğim fincanı eline aldı. Aynı şeyleri yaptı. "Ben de onu beğendim, çok zarif değil mi?" dedim. Dudaklarını büzdürdü, fincana bakarak "zarif ama tabağın üzerine tam kapanmıyor" dedi. Soran bakışlarla baktım "fal" deyip gülümsedi. Gülümsedim ben de. "Olsun" dedim "Ben yine de onu alacağım" Fincanları alıp çıktım. Kadın hala bakıyordu, hangisini aldı göremedim.

İnsanların birşeyler alırken farklı kriterleri olduğu konusunda pek düşünmemiştim. Ben sanıyorum "gözüme hoş gelen şeyler" kriteriyle hareket ediyordum. Ama insanlar kullanışlılık, diğer eşyalarla uyum ve daha pek çok kriterlere sahiptiler. Aslında bu eşyadan eşyaya değişiyordu da. Mesela Türk kahvesi fincanı fal için uygun olup olmamak gibi bambaşka bir kritere sahipti. Kadının dudaklarını büzdürüp "ama fal için uygun değil" deyişi aklıma gelince gülümsedim. Bu insanları gerçekten seviyordum galiba. Galibası yok seviyordum işte. Onu güneşli bir cumartesi sabahı mutfağında arkadaşları ile oturmuş kahve içerken düşündüm. Sohbet ederken, fal kapatırken, fincana bakıp dilek tutarken ve arkadaşının dudakları arasından dökülecek umutlu bir cümleye tüm dikkatini vermişken... Bütün bunlar batıl gibi görünse de temelinde çok hoş şeyler barındıran başka anlamlara sahiptiler bence. Benim gibi fala inanmayan türler bile bütün bu fal sohbetlerinin içinde yer alıyor olmaktan keyif alabiliyorlardı pekala. Kahveye eşlik eden sohbetlerin keyfini sürüp, fallarla derinleşen hikayeleri seviyorduk düpedüz. Kimi zaman eğer falcı insanın şifrelerini çözmüş biri ise psikolojik bir çözümleme bile yapabiliyordu. Bize kendimiz hakkında bilmediğimiz, fark etmediğimiz şeyleri söyleyebiliyor, aklın katmanları derinleşip açabiliyordu tuhaf bir büyüyle. Bu yüzden kültür içinde var olan bu küçük ayrıntı aslında temelde çok başka şeyleri taşıyordu.

Elimde fincanlarla yürürken daha ne çok şey olabileceğini düşündüm göründüğünden çok daha farklı katmanları olan. Bir Neşet Ertaş türküsü tutturdum ve yürümeye devam ettim. Bu kültürün güzel olan pek çok yanını korumada ne beceriksiz olduğumuzu, sıradan, içi boş ve anlamsız olan herşeyi bu topraklara sıvayıp bulaştırdığımızı düşündüm. Ve ne olursa olsun kültürün bu şahane ögelerinin asla yitip gitmeyeceğine umutla inandım. Öyle ya ben anneannemin deyimlerini, sözcüklerini hala kullanıyordum, Neşet Ertaş dinliyor, fal kapatıyordum. Kim bunlardan vazgeçerdi ki? Kim bunlardan vazgeçip de hala kendisi olmaya devam edebilirdi ki? Ben değil...

Fotograf: pinterest

12 Kasım 2014

nereden baksan tutarsızlık nereden baksan ahmakça...

Günlük fallara, burç yorumlarına hiç inanmam ama gözüm takıldığında da okumadan edemem. Bazen şuna benzer şeyler yazar orada, "Bugün iletişim problemleri yaşayabilirsiniz. Kendinizi ifade etmede zorluklar olabilir. Yanlış anlaşılmalara açık bir gün." İşte bunu zaman zaman bizzat yaşıyorum, tıpkı bugün olduğu gibi.

Her zaman nezaketin insan ilişkilerinin ilk kuralı olduğuna inanan ben akla hayale gelmeyecek şeyler söylerken buluyorum kendimi. Hiç niyetim olmadığı halde bir kelime çıkıveriyor ağzımdan ki toparlamaya çalışırken daha da berbat ediyorum. İşte böyle zamanlarda mümkün olduğu kadar kimseyle konuşmamaya hele de ciddi konuları tartışmamaya özen gösteriyorum. Zira o konuşan kişi ben olmaktan çok uzak ve kontrol edemediğim bir kişi oluyor ne yazık ki...

Bugün de tam olarak böyle bir günün içinde olduğum için öğle arasında kendimi odaya kapamayı tercih ettim. Dakikalardır da neden bunu yaşadığımı düşünüp duruyorum. Güne keyifsiz mi başladım? Hayır tam aksi hatta. Kafamı kurcalayan birşey mi var? Bilmiyorum belki. Fena halde canım mı sıkılıyor? Kesinlikle evet. 

Şu soruyu hiç sordunuz mu kendinize; "burada ne işim var ve bütün bunlar neden bu kadar iç sıkıcı?" Soruya şöyle devam ettiniz mi peki; "Eğer burada olmasaydım nerede olmak isterdim?" Şimdi daha kötüsü geliyor, ikinci sorunuza "hiçbir yerde" diye cevap verdiniz mi?  Eğer bu üç aşamadan geçmişseniz size kötü bir haberim var; bu yine, yine ve yine olacak. Sanıyorum bu iletişim problemlerini bu üç soruyu soruyor olduğum günlerde yaşıyorum. Öyle ya insan bir yerde olmak istemeyince daha da kötüsü aslında hiç olmak istediğinde etrafta olup bitenlerle, gezip dolanan insanlarla sanki herşey tıkırındaymış gibi nasıl bir bütün olup, o dünyaya dahil olabilir? Kendini bu koca yekpare parça üzerinde bir yama gibi hissediyorken, o yekpare parçanın tüm dokusu sana yabancı geliyorken nasıl olur da o bütünün parçaları ile sağlıklı bir iletişim kurabilirsin? Sorunun kökeni bu olabilir mi? Kendini hiç ama hiç yabancı hissetmemiş biri yaşıyor mudur dünyada acaba?

Bazılarımız çok konuşur. Ben de o bazılarımızdan biriyim. Ama bazen nefes almak için bile ağzımı açasım gelmiyor. Böyle zamanlarda biri bana birşey sormadığı sürece konuşmuyor, biri bir soru sorunca da sanki etimden et koparılıyormuş gibi acı çeke çeke cevap veriyorum. Konuşmak zorunda kalmak, hele de yalnız kalmaya ihtiyacın varken biri ile zorunlu bir sohbeti sürdürmeye çalışmak korkunç birşey. Bu iletişim sorununun bir başka sebebi bu da olabilir. Ama düşününce aslında her iki sebep de birbirine bağlı. Kendini yama gibi hisset, diğer herkesi ve herşeyi yekpare bir bütün olarak gör ve o bütünü bir türlü anlayama, ama yine de onlarla iletişim kurmaya çalış. Evet.

Şükürler olsun ki bu yama gibi hissetme hali çok nadir oluyor. Çoğu zaman kendimi o bütünün parçası gibi hissetmeyi başarıyor, kendi yalanlarıma kendim inanıyorum. Zaten toplumsallaşmak da bu demek bence. Kendi kendine bir bütün olmak zorunda olduğumuzu söyle, hepimizin aynı topun kumaşı olduğu konusunda mümkün olduğunca kendini ikna et ve öyle güzel yalan söyle ki bir süre sonra buna inanmaya başla. Al sana toplumsallaşma. 

Ben özünde toplumsal bir varlık değilim. Daha çok ormanda tek başına yaşamak avcı-toplayıcı olmak için yaratılmış bir türüm bana kalırsa. Ama burada olmak zorundayım. Zira rahatsız edilmeden yaşayabileceğim bir orman bulma ihtimalim yok. O yüzden de uzun süreler halinde bütünün parçası olduğuma inanır vaziyette kısa sürelerde de kendi özüme dönememenin sıkıntısını yaşar vaziyette devam etmek zorundayım hayatıma. Zira daha önce de söylediğim gibi rahatsız edilmeden yaşayabileceğim bir orman yok. Belki yakında bırak ormanı bir ağaç bile kalmaz bu topraklar üzerinde. Hey yavrum hey!

Fotoğraf: pinterest