01 Nisan 2014

Sevgili Çocuk,

Sana karamsar bir iklimin gri bulutlarıyla yüklü kelimelerle yazmak istemezdim ancak sözlüğümde mavi bir gökyüzüne dair pek sözcük kalmadı. Senin içini karartan, yüreğini kanırtan ne varsa bin beteri var içimde. 

Bana umutsuz ve hiçliğe dair kelimeler yolluyorsun. Senin o gencecik kalbinde bunlara yer olmamalı. Sen güneşli günleri, umudu, sabahları sevinçle uyanmayı hak ediyorsun. Dahası güzel bir gelecek hayali ile sarhoş olmak gibi bir hakkın da var. Ancak mevcut durum sana bunları vaat edemiyor ne yazık ki. Keşke seni yeniden inandırabilsem o güneşli günlere. Keşke "hepimiz buna inanırsak bulutlar açılır, yeniden bir parçacık da olsa maviyi görürüz" diyebilsem. Dilim varsa yalanlar söylesem sana. Aptallık yok aslında o kadar da desem, cehalet artık sonuna yaklaştı diyebilsem ve desem ki insanlar kendi ufak çıkarlarından önde tutacaklar hepimizin iyiliğini. Hatta öyle bir inandırsam ki kendi yalanlarıma kendimi, kimse ölmeyecek evlat, korkma desem. Hiç ama hiç korkma desem, bizim canımızı, bizim mutluluğumuzu kimse kağıt parçasına feda edecek kadar insanlıktan çıkmaz, çıkamaz desem. Keşke bütün bunları diyebilsem...

Sen mücadele et çocuk desem bir de. Sen mücadele et ki hayat hala hayat olmaya devam edebilsin. Canımızı peşimizde kirli bir torba gibi sürüklemeyelim, bu canı başka canların yaşaması için yorgunluktan bitap düşünceye kadar koşturalım desem. Ve sen bana inansan. Dahası bütün bunlar kulaktan kulağa dolsa oradan kalbe ulaşsa. Hepimiz inansak buna. Bir olmaya kocaman bir yek vücut olmaya inansak. Dünyanın iki gram malına tamah edecek kadar budala olmasak. Önemli olan şeylerin; birinin yüzünde oluşacak gülümseme olduğunu, küçük bir teşekkürün birinin gününü nasıl aydınlattığını, yalansız yaşamanın saraylarda yaşamaktan üstün olduğunu, bütün bu pislik içinde kirlenmeden tertemiz durabilmenin rahat, huzurlu bir uykunun tek şartı olduğunu, eğer hepimiz tertemiz olursak geceleri uyuyan kentimizin üzerine yıldızlar yağacağını bilebilsek. 

Bütün bunları ağlayan bir yürekle yazan bana acı acı gülümsüyorsun biliyorum. Dudaklarının kıyısında oluşan o yarı alaycı çokça acılı gülümsemeyi iğne gibi etimde duyuyorum. Ah be çocuk, keşke iyi bir yalancı olabilsem ben ve sen bana inanacak kadar umutlu olabilsen. Belki o zaman biz yetişkinler ve siz çocuklar el ele verip inançla ve inatla hakkında gelebilirdik bu kahrolası düzenin...

Resim: Federico Barocci Urbino

16 Mart 2014

battaniye

Ben küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti, "Herşeyi öğren ama istemiyorsan yapma. Nasıl yapılacağını bilmek önemlidir" Bunun üzerine ben de kaneviçe, dantel, örgü, tığ işi ne bulduysam öğrendim. Sonra yazmaya çizmeye okumaya merak saldım, tüm öğrendiklerim aklın kilitli bir odasında unutulup gittiler. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. El işi de tıpkı bisiklete binmeyi öğrenmek gibiymiş meğerse... Bir kez öğrenince aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutmuyormuşsun.

Bundan iki kış önce yine tüm bu kafa işlerinden usandığım bir vakitte el emeği ile yapılan ve beynini kullanmak zorunda olmadan yapacağım birşey yapmaya karar verdim. Bu kararı verirken elbet birşeyi göz ardı etmiştim. Dünyada hiçbir iş beynini kullanmana gerek olmadan yapılamaz. Bunu o kırk renkten oluşan ve ciddi matematik hesapları gerektiren battaniyeye başlamadan önce bilmiyordum elbet. (tamam abartıyorum o kadar da matematik gerektirmiyor) Planım şuydu, beni bu kadar yoran hayatın içinde sadece ellerimi çalıştırabileceğim ve hiçbir şey düşünmeden yapabileceğim bir işle uğraşmak ve böylece artık yanmak üzere olan beyin devrelerime kısa molalar vermek. Durum hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Peki peki bir ölçüde oldu diyelim. Zira matematiğim pek fena değildir. 

Hemen hevesle ipleri aldım. Renkler bile içimi ısıttı bakarken. Yanlış bir tığla başladım ve o sersem tığ yüzünden birkaç motifi ziyan olmuşlar bölümüne kaldırdım. Sonunda herşeyin doğru olduğu anlaşılınca motifler çoğalmaya başladı. Ama minik bir sorunum vardı. Bilgisayar başında eğilmiş sırtım ve boynum uzun uzun örgü yapmaya izin vermiyordu. Artı okumaktan telef olmuş gözler de başıma iş açıyordu. Ama ben kararlı bir o kadar da inatçıydım. Başladığı işi er ya da geç bitiren türdendim. Azimle örmeye devam ettim. Bir süre sonra otomatiğe bağlanınca istediğim kafa rahatlığına eriştim. 

Bir kış geçti ve sonra yeni bir kış daha geldi. Battaniye hala yarımdı. Can sıkıcı bir durumdu. Örmeye devam ettim. Ve o koca battaniye sonunda dün gece bitti. Bitmiş battaniyenin son ipini törenle anneme kestirdim ve battaniyeyi yatağın üzerine serdim. Gökkuşağını odama getirmiş gibi hissettim....

23 Şubat 2014

yensek de yenilsek de...

Murakami şöyle diyor, "Fakat nedendir bilmem, eskiden beri bir başkasına üstün gelmek ya da yenilmek pek umurumda olmadı. Bu özelliğim bir yetişkin olduktan sonra da değişmedi. Hangi konuda olursa olsun bir başkasını yenmeyi ya da ona karşı yenilmeyi kafama takmam. Daha ziyade aklım kendi koyduğum standartları sağlamaya odaklanır"

Bu bölüm belki de ancak benim gibi "yenilmeyi pek umursamayan ve bu yüzden de kendisinde bir eksiklik olduğunu düşünen" birinin ilgisini çekebilir. Çocukluğumdan beri hangi oyunu oynarsak oynayalım ne yenmeyi ne de yenilmeyi umursadım ben de Murakami gibi. Bir farkla. O da şuydu ki yenmeyi kafasına takmış, bu yüzden tırnaklarını kemiren çocuklar karşısında hasbelkader galip gelmişsem duyduğum üzüntüydü. Bu fazla duygusal tutumu şöyle açıklayabilirdim o zamanlar, "yazık, yenmeyi çok istiyordu." Oysa benim umurumda değildi. Ardı ötesi oyundu. Oyun. Bu bir savaş değildi. Kimse canını ortaya koymuyordu. Yenilmek sadece çocukların aptalca alaylarına maruz kalmak demekti ki bunun da zırnık önemi yoktu. Oysa yenme hırsı olan bir çocuğun belki uykuları bile kaçabilirdi. Ne gerek vardı o halde. Bu budalaca duygusallık yüzünden sırf üzülmesin diye en sevdiğim arkadaşıma bile isteye yenilmişliğim olmuştur. O mutlu mutlu benimle dalga geçmiş, kendi başarısıyla gurur duymuş, ben de mahsusçuktan kızıyor gibi yapmışımdır. Zira hırs dolu bir çocuk için öfkelenilecek bir başka şey de yenilgisine bozulmayan, bunu umursamayan bir başka çocuktur.

Bir gün biri bana "hiç mi hırsın yok senin?" diye sormuştu. Bir tavla ya da kağıt oyunu sonrasıydı muhtemelen. Oyun konusunda hırsım yoktu elbette.Şaşırarak bakmış ve bunun iyi birşey olmadığını söylemişti. Hırs önemli birşeymiş başarı için. Öyle demişti. Başarı konusunu çok düşündüm sonraları. Çok para kazanmak, bir sürü insana emirler verecek bir konumda olmak, sahnelere çıkıp ödüller almak vallahi de billahi de umurumda değildi. Eğer bunları istemeyenler kaybedenler kulübüne yazılacaksa ben başkan olmaya bile aday olabilirdim. Benim hayal ettiğim tek başarı bütün bu saçmalıklar içinde huzurla yaşamayı başarabilmekti. Bu yüzden de dervişlere, sufilere, tek hırka ve asa ile dolaşıp başkaca birşey istemeyenlere hep hayranlık duydum. Herşeyden el etek çekmiş dağ başına ev kondurup içinde huzurla yaşayan az konuşan saçı sakalı birbirine girmiş adamlara daha da çok... İşte benim başarı anlayışım buydu. Neyin yenilgisinin ya da yengisinin hesabını yapar ki böyle biri? 

Aslına bakarsanız asıl başarı sabah uyandığında tek bir zorunluluğunun olmadığı bir yaşamdır. Hayal edebiliyor musunuz böyle birşeyi? Bir kedi iseniz belki böyle bir yaşamınız olabilir ama bir insansanız ve diğer insanlarla birlikte yaşıyorsanız asla... Tüm bunları anlattığım insanlar bana tuhaf bir yaratıkmışım gibi baktıkları için belki de uzunca bir zaman hırsımın olmayışını bir eksiklik olarak gördüm. Başarı için çabalamayacak kadar tembel birinin bahanesi ya da. Ama şimdi hiç de öyle düşünmüyorum. Bütün bu aptallıklar silsilesi içinde birilerinin başarı diye şişirdiği balonların içine girmeyi reddediyorum. Varsın kaybedenler kulübünün başkanı olayım umurumda değil. Ben bir tek düzgün bir insan olmanın ve düzgün bir insan olarak huzur içinde yaşamanın, kimsenin canını yakmamanın, insanlara sözcüklerle bile olsa birazcık mutluluk vermenin peşindeyim. 

16 Şubat 2014

anneanne lafları...

Tüm öğleden sonra okudum. Kendimi öyle kaptırmışım ki ne annemin dışarı çıktığını duydum ne de evde uzun zaman yalnız olduğumun farkına vardım. Kapı çaldı. Annem mutfaktadır, açar diye bekledim. Kapı birkaç kez daha ısrarla çalınca annemin çıkmış olduğunu fark ettim. Kitap okumaya dalmasam da duymazdım gerçi çıktığını zira kendisi hayalet gibi sessizce yürümekte bir üstaddır. Kaç kez korkudan öldürüyordu beni bu yüzden.

Her neyse kapıyı açtım. Manzara evlere şenlikti. Annem ve arkasında beş tane tombul tavuk. Gülmeye başladım. Anneminkilerle beraber altı çift göz şaşkınlıkla bana baktı. Neden gülüyormuşum? Yer değiştirelim de sen bak manzaraya dedim anneme. Tavuk çetesinin reisi aldırmadı. Onların acıktığını ve yem vermesi gerektiğini söyledi, elindeki kovaya yem doldurdu ve "hadi gelin kızım" diyerek çete üyelerini toplayıp gitti. Tavuklardan biri eksikti. Pencereden başımı uzatıp sordum. O tavuk sevgililer gününde anne olmaya karar vermiş, bulduğu birkaç yumurtanın üzerine yatmış. Annem çıkan civcivlerin aşk çocukları olacağını düşünüp ilişmemiş. Böyle söyledi. Şunu da ekledi tabi, yüzümdeki pis sırıtmayı kesmezsem benim için fena olurmuş. Zira tavuklar kendileri ile alay edilmesine fena bozuluyorlarmış. Bunu onlar mı söyledi dedim. Yok onlar söylememiş ama annem onların dilinden anlarmış. Bence annem kızıyor aslında. Tavukların umurunda bile değil. 

Annem tavuklarla uğraşadursun ben kitabımı okumaya devam ettim. Tüm gün yataktan çıkmadığım için sırtım fena halde ağrıdı tabi ama bunu ancak kitap bitince fark ettim. Biraz anneme takılayım dedim. Ayaklarını uzatmış oturuyordu. Haberleri izlemeye başladık. Kokoş bir kadın yüzüne hüzünlü bir ifade vermeye çalışarak, depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılan bir binanın yıkıldığını söyledi. Annemin yorumu evlere şenlikti tabi. Neresini güçlendiriyorlarmış eski binanın, nene gelin olur muymuş? Ney ney ney dedim gülmeye başlayarak. Öyle dermiş anneannem eski birşeyin yeni hale getirilmesine; "Nenem gelin olur mu?" Yahu anne dedim bu laflar kaybolmasın. Sen bana söyle ben de yazayım. Belki birilerinin aklında kalır. Yazık güzel laflar.

O söyledi ben de yazdım. 

Fotoğraf şuradan

13 Şubat 2014

vişneli pasta

Zaman zaman büyük bir kalabalık halinde oturmak zorunda kalıyoruz. Ve doğal olarak bu kalabalıktaki insanların ortak olan pek fazla konusu olmuyor. Kalabalık ne kadar büyükse sessizlikte o kadar rahatsız edici oluyor. Böyle zamanlar için geliştirdiğim saçma olduğu kadar eğlenceli bir yöntem var. Tek bir soru soruyorsunuz ve bu soruya nedense herkes cevap vermek için gönüllü oluyor. Bilirsiniz herkes oyunlara bayılır. Bu da bir çeşit oyun ne de olsa. Örneğin, bir yemek olsaydın, bu bir pasta ya da tatlı türü de olabilir, ne olurdun ve neden? Haydi size de sorayım. Nasılsa blog yazar ve okurları olarak birbirine hiç benzemeyen bir kalabalığız.

Ben muhtemelen vişneli pasta olurdum. Genel itibariyle neşeli ama beklenmedik zamanlarda şaşırtıcı ölçüde ekşi. Ama olay bununla bitmiyor. Birine sadece kendini ne olarak tanımladığını sormak madalyonun tek tarafını göstermeye yarıyor. Asıl bu soruyu şöyle sorduğunuzda "X kişi bir yemek olsaydı, bu bir pasta ya da tatlı türü de olabilir, ne olurdu ve neden?" Çok enteresan bir biçimde insanların kendilerini tanımlamalarıyla başkalarının onları tanımlaması arasında çoğu zaman bir fark oluşuyor. Bunu hemen kendi üzerimden bir örnekle anlatayım, az önce birkaç kişiye sordum ve sırayla şu cevapları aldım, biri sütlaç dedi diğeri karakız pastası bir başkası tiramisu beni deli etmeye çalışan bir başkası ise bol hıyarlı salata olduğumu söyledi. Sağolsunlar hepsi de bir tatlıyla tanımladılar son kişi hariç. Zaten olayı tek ciddiye almayan oydu ki kendini inek yahnisi olarak tanımladı.  

Onların kendi tanımlamalarından da söz etmeliyim. Biri kendini baklava olarak tanımladı. Ben ise onu cevizli kurabiye. Onu cevizli kurabiye olarak tanımladım çünkü hem saf ve düzgün biri hem de onu tanıyınca ruhunun tam ortasındaki ceviz lezzetini fark edebiliyorsunuz. Kendini kebap olarak tanımlayan birini ise yoğurtlu bir meze olarak tanımladım. Çünkü dışarıdan bakınca yoğurt bölümünü görebiliyorsunuz ancak tadınca yani onu iyi tanıyınca özünde ne olduğunu anlıyorsunuz. Ve kesin bir karara varıyorsunuz; ya onu çok seviyor ya da nefret ediyorsunuz. 

Sonuç itibariyle herkesin kendi algısıyla başkasının onu algılaması arasında çoğu zaman fark oluyor. Ama eğer bu iki algı arasında büyük bir fark yoksa kendimizi doğru ifade edebiliyor olduğumuzu düşünüyorum. Ama büyük bir fark varsa yan insanlara kendimizi iyi anlatamıyoruz ya saklanıyoruz ya da etrafımızdaki kişiler bizi tanımak için yeterince emek sarf etmemişler diye düşünüyorum. Bu sadece bir tahmin elbette. Günlük hayat psikolojisi diyelim ki uzman psikoloji ile uzak yakın alakası yok.

Haydi biraz oyun oynayalım. Soruyu cevaplamak ister miydiniz?

Fotoğraf: şuradan