30 Ocak 2015

cuma mektupları

Kardeşim, iki gözüm,

Eskiden böyle başlarmış mektuplar. Kendi kendime söylerken bile içimi ısıtan bu söz sende de aynı hissi uyandırıyor mu merak ediyorum. Belki de hiç tanımadığın mesela nasıl yemek yediğini, ağlarken nasıl göründüğünü, sarhoşken nasıl olduğunu, gülerken ya da konuşurken yüzünün ne hal aldığını bilmediğin birinden işitmek bu sözü, daha güzeldir. 

Son günlerde hep kendime "insanı sev ve onu her haliyle kabullen" diye telkinlerde bulunuyorum. Yaşamın bütününe saygı duyan bir anlayış geliştirmeye çalışan ben nedense bazı insanları, sadece insan olarak kabullenmeyi bir türlü beceremiyorum. Bazılarında kötülüğün sınırı olmadığını seziyorum. Pek çoğunun ise "merhamet" kelimesini hiç duymadığını hayretle görüyorum. Ve ne yazık ki ben hala insanları iyiler ve kötüler şeklinde ikiye ayırıyorum. 

Bana kızma ne olur. Koşulsuz sevgi mümkün olmuyor, bilirsin. Zalimse biri, hiç merhameti yoksa, insan olmaya dair pek çok şeyi arka cebine koymuş ve orada unutmuşsa bu nasıl mümkün olabilir? Onun için kızma bana. İnan bana deniyorum. Onu, o hale getiren binlerce ihtimali düşünüyorum. Ama hayır, ben bir türlü mantıklı olmayı beceremiyorum. Hala duygularımla hareket edecek kadar toy oluyorum bazı durumlarda. 

Bu yüzden, sana, hiç tanımadığım güzel yürekli bir insan olduğunu umut ederek, "kardeşim, iki gözüm" diyorum. Bunu bütün samimiyetimle ve yüreğimin içinden söylüyorum. Biliyorum senin gibiler diğerlerinden çok ama çok fazlalar. Bunu umut etmiyorum kesinlikle biliyorum. Ve şunu da biliyorum benim güzel kardeşim, dünya sen ve senin gibiler yüzü suyu hürmetine hala inançla, sevgiyle, merhamet ve umutla dönüyor.

Kalbinden öpüyorum seni...

Fotoğraf: şuradan

26 Ocak 2015

nar

Çok acaip. Hayatım kocaman bir nar gibi elimden düştü ve her yana dağıldı. Tüm bu tanelerin arasında uzun zamandır dikilip duruyorum. Hani nasıl olduğunu bilmediğiniz bir şekilde, düşme ihtimali olmayan birşey elinizden kayıp düşer de şaşkınlıkla öyle kalakalırsınız ya, aynen öyleyim. Toplasam mı hepsini yoksa bir kısmını boş mu versem, arkamı dönüp yeni bir nar mı bulsam kendime diye düşünürken aklıma yine rahmetli anneannemin sözü geldi, "Narın her bir tanesi kutsaldır, dökme, dökersen yerden al, ama asla ziyan olmasına izin verme"

Fotoğraf: şuradan

22 Ocak 2015

utanç

Anneannem küçük bir kızken, sanırım 6 yaşlarında iken bitlenmiş. 5 yaşındaki kız kardeşi de öyle. O zamanlar, 1920'li yıllardan söz ediyorum, bit şampuanının adı bile duyulmamışken yani, çaresiz ikisinin de kafalarındaki tüm saçı kazımışlar. Uzun örgülerin yerini kabak bir kafa almış. Bizim ufaklıklar utançtan yerin dibine geçiyorlarmış. Gariplerim çareyi başlarını örtmekte bulmuşlar. Utançlarını ancak öyle gizleyebiliyorlarmış. Mevsimlerden yazmış. Köydeki dereye gidip biraz yüzmeye, kabak kafalarının acısını unutmaya karar vermişler. O zamanlar mayo elbet bilinen birşey değilmiş, muhtemelen çocukların çıplak yüzmesi de pek o kadar garipsenmiyormuş. Zaten ortalarda da kimseler yokmuş. Girmişler dereye, başlamışlar birbirlerine su atmaya. Bu ikisi gülüp oynarken, uzaklardan bir atın nal sesleri gelmiş kulaklarına. Telaşlanmışlar biri onları görecek diye. Paldır küldür çıkmışlar dereden. Panikle örtülerini almışlar kafalarına. Artık nasıl bir panikse diğer giysiler kalmış dere kenarında. Başları örtülü iki çıplak küçük kız deli gibi koşmaya başlamışlar. Eve geldiklerinde sopayı yemişler tabi. Gülerek anlatırdı rahmetli anneanneciğm bu hikayeyi. Ve şöyle bitirirdi, "Demek ki kel kafa olmanın utancı bize herşeyi unutturuyormuş."

Dün gazetede bir fotoğraf gördüm. Utançtan yerin dibine girmesi gereken bir adamın yüzündeki utanmazlığa uzuuun uzuuun baktım. Bazen, inanın bana, empati kurmaya çalışmak hiç işe yaramıyor. Ben de doğal olarak o adamla empati kuramadım. Adının üzerindeki kocaman lekeyi hiç mi hiç umursamayan ve o lekeyi temizleyen büyük bir vicdansızlar gürühunu arkasına almanın rahatlığıyla sırıtan o adamı dehşetle izledim. Aklıma anneannemin hikayesi geldi. Utanmanın hala var olduğu zamanlarda yaşamış olan, aslında hiç mi hiç utanması gerekmeyen birşeyden deliler gibi utanan benim tertemiz anneannem. Evet çok eski bir zamandan söz ediyorum. 1920'li yıllardan. Biz ise 2020'li yıllara yaklaşıyoruz, değil mi? 


Fotoğraf: Şuradan

19 Ocak 2015

ikinci bir şans...

Herşey çok fazla. Gereksiz fazla hem de. Yiğit'in oyuncaklarına bakarken bu geçiyor aklımdan. Hayatımdaki insanların çoğu fazla mesela. Giysiler, ıvır zıvır şeyler fazla... Bazen elimde ne var ne yoksa hepsini bahçenin ortasına yığıp bir kibritle tutuşturmak istiyorum. Üzerimde pijamalar ve çıplak ayaklarımla, portakal ağacının yanındaki boşlukta durup hepsini yakıp yok etmek istiyorum. İnsanları değil tabi. Onların da pek çoğu ile vedalaşıp bir iki temiz varlığı hayatımda bırakmam yeter. Delirdi diyecekler, çok da umurumda. Tek derdim annemin ve o sevdiğim bir iki temiz insanın benim akıl sağlığımdan endişe duyması. Hele annemin içine ateş düşürürsem bunun altından kalkamam. Elim kolum bağlı vesselam...

Ciddi ciddi bunun hayalini kuruyorum. Bahçenin ortasında, gecenin bir vakti, çıplak ayaklarım soğuktan buz kesmişken o ateşin gözüne bakmak istiyorum. Sonra tüm o külleri orada öylece bırakıp alıp başımı gitmek. Kimseye veda bile etmek istemiyorum. Anneme bir tek belki. Alnından öpüp endişelenmemesini söylemek ve gözlerinin içine bakıp bunun garantisini vermek istiyorum. Anlayacaktır diye umut ediyorum ama benim için endişelenmesine mani olamam, bunu da biliyorum.

Bence hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz. Yeniden başlamayı. Herşeyden kurtulup, hepsini geride bırakmayı hak ediyoruz. Güzel bir kıyı kasabasında yaşamayı hak ediyoruz mesela. Sevmediğimiz işlerden kurtulup sevdiğimiz küçük işlerle minimal bir yaşamı da öyle. Denize uzun uzun bakabileceğimiz bir balkonu, akşamüstleri batan güneşi izleyip bir fincan kahve içmeyi, sarı sıcak bir ışıkta uzun kış akşamlarını okuyarak geçirmeyi, ayaklarımızı el örgüsü battaniyelerimizde ısıtmayı, kahve ve tarçın kokan evleri hak ediyoruz. Bence sahiden hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz etmesine ya aslında bunun için tek yapmamız gerekenin biraz delilik soslu cesaret olduğunu bilmiyoruz.Yazık oluyor şu geçip giden koca ömüre... Çok yazık...

Fotoğraf: pinterest

16 Ocak 2015

cuma mektupları

Dostum,
Dün derin bir kederin kıyılarında dolaşan ben, bugün garip bir sükunet içerisindeyim. Tıpkı dünyaya benziyorum, dengesizim. Bazen onun gibi felaketim kendi kendime, bazen de durgun ya da günlük güneşlik. Her insan zaten alemin küçük bir özeti değil mi?

Biliyor musun dün kendi kendime sanki dışardan bakıyordum. Ben ben olmaktan çıkmış, göğe uçmuş, zavallı bedenimi tepesinden içim acıyarak izliyordum. İnsanoğlu, şöyle durup dikkatle bakarsan, sahiden acınacak bir varlık. Her an ölümle burun buruna yaşıyor herşeyden önce, sürekli mücadele etmek zorunda kalıyor herşeyle. Üstesinden gelemeyeceği pek çok şeyi görmek ve hissetmek zorunda kalıyor bir de. Söyle şimdi bana, nasıl acımazsın?

Sabah 260 Bin kişinin açlıktan öldüğünü okudum. Şu koca dünyada milyonlarca kafede, restoranda atılan, burun kıvrılan yemekleri düşündüm ardından. Bir pirinç tanesine bile muhtaç olan insanları düşünmeden yemek seçip duran bizim gibi şımarıklarla aynı dünyada yaşayan ve bizim şımarıklıklarımızdan belki haberi bile olmadan ölen o 260 Bin insanı kahrola kahrola düşünüp durdum. Çocukları, kadınları, erkekleri, ihtiyarları... Vallahi hiç kusura bakma ama kurulu bu düzene bastım küfürü...

Dışarıda alaycı bir güneş var. Soğuk olmasına rağmen parıl parıl parlıyor. Sessizce pencerenin kıyısında oturdum çayımı içtim. Ve uzun zamandır tek birşey bile düşünmeden, hayatın ufak tefek saçmalıklarına kafa patlatmadan, sadece oturdum, güneşe baktım ve çayımı içtim. Çok garipti. Bunu daha çok yapabilmeyi diledim. Düşünmeye ara verebilmeyi yani... Zaman zaman soğuması lazım beynin. Onu rahat bırakmak lazım arada. Senin düşünmeden durabildiğin zamanlar var mı?

Şimdi sana yazarken, bunu nasıl başardığımı düşünüyorum. Bu sükuneti yakalamamın bir tesadüf olup olmadığını, bunun ortamdan mı yoksa aşırı yorgunluğa beynin verdiği tepkiden mi olduğunu merak ediyorum. Sebebini öğrenirsem o on dakikalık molayı arada alabilirim diye umut ediyorum. Herşeye dayanabilmek ve ayakta durabilmek için buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sen ne dersin?

Fotoğraf: Pinterest