20 Ocak 2012

Bu bir futbol yazısı değildir...

Kaç gündür o kağıt torbayı pencerenin önünde unutuyorum. İçinde kurumuş poğaçalar var. M. "onu neden çöpe atmıyorsun, kaç gündür orada duruyor." diyor. "Onu eve götüreceğim." diyorum. "Çöpe atsan ya" diyor. "Yok tavuklar yer onu" diyorum. M. "bu kadar hassas olma" diyor. Oysa bunun hassaslıkla ilgisi yok. Ekmekle ilgili birşey bu. Ekmeğin senin için ne demek olduğuyla ilgili. 

M.ye bir öykü anlatıyorum. Öğrencilik zamanlarımdan kalma bir öykü bu. Paranı har vurup harman savurduğun sonra beş kuruşsuz kalıp annene babana söyleyemediğin zamanlardan kalma bir öykü... Evdeki kurumuş ekmekleri ıslatıp tost makinesinde ısıttığımızı anlatıyorum. Ve o ekmeğin olmuş ve olabilecek tüm ekmeklerden daha tatlı geldiğini. "Bir gün aç kal mesela" diyorum. "Sonra o aç halinle ekmek hayal et. Yerde bulduğun çamurlu bir ekmeği bile yiyebilirsin o kadar açken." "Doğru" diyor. O muhtemelen hiç aç kalmamıştır. Kalmasın da. Zaten ekmeğin değerini anlamak için illa aç kalmaya gerek duyuyorsak atalım gitsin içimizdeki tüm güzel şeyleri.

Bir fotoğraf gördüm gazetede geçen gün. Tolga Zengin sahaya atılan ekmeği öpüp başına koyuyordu. En sevdiğim fotoğraflardan biri olarak yer aldı kafamın içinde. Ekmeği öpüp alnına koyacak kadar güzel adamlar hala var, oh dedim. Sonra başka bir haber daha izledim. Yaşlı bir adam yıllardır çöpten ekmek topluyor, onları bir yerde temizleyip kurutuyor, sonra da tavuklara ve kuşlara veriyordu. Yedi yıldır bıkmadan usanmadan bu  işi gönüllü yapıyormuş. "Ölene kadar da yapacağım" diyordu. O adamın da gidip ellerini öpmek istedim.

Hani dünyayı bekleyen tehlikelerden söz ediliyor, gelecek bize kıtlık, susuzluk vaadediyor ya. Hani dünya bir kahramana ihtiyaç duyuyor ya. Alın size biri genç diğeri yaşlı iki kahraman. Bir tanesi ekmeğin kutsallığını dünyanın gözünün içine sokmuş, diğeri ise bununla da kalmayıp başkalarının hatalarını hiçbir karşılık beklemeden temizlemeyi kendine vazife edinmiş. Şimdi bu adamlar  kahraman değilse nedir?

Fotoğraf: Hürriyet

15 Ocak 2012

hayatı yaşanmaya değer kılan ne varsa...

Hayatımı yaşanmaya değer kılan ne ve kim varsa hepsinden bağımsız bir zamanın içindeyim şimdi. Çünkü artık canlı ve cansız olan ne varsa hepsinin ölümlü olduğunu biliyorum. Bunları düşününce doğada inatla yıllarca ve yıllarca yok olmayan tek şeyin plastik olması fikri bile insanı delirtmez de ne yapar? İşte sırf bu plastik meselesi yüzünden delirmenin eşiğinde bile duruyor olabilirim. Şu durumda, hani lütuf buyurur da bir kaç dakika üzerine düşünürseniz, halimi belki bir parça olsun anlayışla karşılayabileceğinizi umut ediyorum Sayın Bayım.

Şimdi söyleyin bana hayat bizimle dalga geçmiyorsa ne yapıyor olabilir canım efendim? En sevdiklerin kurtların böceklerin akşam yemeği olurken iğrenç bir plastik şişenin orada öylece durup durması dünyadaki en komik şeylerden biri gibi gelmiyor mu size de? Sakın ola bana dünyanın düzeninden, işlerin böyle yürüdüğünden, kabullenmekten başka çare olmadığından ve dahi pek çok şeyden söz etmeye kalkmayın. Normal güneşli günlerde sizin gibi düşünen ve hatta diğer insanlara aynı şekilde teselli verdiğini sanma zavallığında bulunan ben, şu kurşuni iç karartıcı ve iç yakıcı günde sizin gibi düşünme normalliğini bir türlü gösteremiyorum. Göstermek de istemiyorum hani. Bu katmer katmer karanlık gök altında böyle, sadece bugün yani, kendi kederimle harman olmaktan başka bir isteğim yok. Herkesin hüzne bulanma hakkı var değil mi? Çamura bulanan bunca insan arasında benimki pek masum bir istek sayılamaz mı ne dersiniz?

İşte böyle canım efendim. Tatili kederime sarınıp uyuyarak geçirmeyi planlıyorum bugün. Ama sakın endişeye kapılmayın. Zira yarın sabah bu kederi anımsamayacağım bile. Eğer yeterince keder içerse insan, öyle bir sarhoş olur ki ayıldığında hiçbir şey anımsamaz. Bildiğiniz en sert içkiden bile etkilidir, garanti ederim. Zaten içtiğiniz o rakının üzerine dökmeyin bakayım içinizdeki efkarı sarhoş oluyor musunuz? Sudan farkı kalıyor mu aslan sütünün?

Haydi bakalım...

Fotoğraf: Dontcallmebetty

09 Ocak 2012

anneannem için...

Onu nasıl anlatmalı bilmiyorum. 98 yıllık bir ömrün neresinden başlanır neresinde son bulur sözcükler gerçekten bilmiyorum. Tek hissettiğim ömrüm boyunca orada duracağına inandığım koca gövdeli bir çınar ağacının gözlerimin önünde devrilip gitmesi... Başka nasıl anlatılır ki onun ölümü?

Onu çok severdim. İnce parmaklı esmer ellerini, yıllar boyunca dudakları arasına sıkıştırdığı filtresiz sigarayı içişini, duman kaçmasın diye kapalı tuttuğu sağ gözünü, benimle dalga geçişini, başının iki yanından sarkan incecik iki saç örgüsünü, sabahları kaynattığı sütü her bir torununa bardak bardak içirişini, gözlerinde parlayan zekayı nesi var nesi yoksa herşeyine tapardım onun.

Anlattığı o acaip masalları, savurduğu küfürleri, acı dolu hayatını anlatırken dudakları kıyısındaki kederli gülümsemeyi, bahçede çiçekleri sulayışını, menekşelere gözü gibi bakmasını, şehirdeki parklardan çiçekleri yürütmesini, o çiçekleri çoğaltıp büyüteceği için bunun günah olmadığını söyleyişini, ineklerini, tavuklarını, onlara kızıp bağırışını severdim çok severdim.

O benim anneannemdi. Annemdi. Bazen babam, bazen ablam, bazen dedem ve çoğu zaman arkadaşımdı. Şimdi "bütün bunlar geçer mi anneanne?" diye soracak kimsem yok. Bana "geçer kızım geçer herşey geçer" diyecek kimsem yok. Şimdi herşeyin geçeceğine beni bu kadar inandıracak kimsem yok.

Onun ruhunun bahçemiz üzerinde uçtuğuna inanmak istiyorum. Güllerin üzerindeki yağmur damlalarında, toprak üzerindeki otlarda ondan küçük parçalar olduğuna inanmak istiyorum. Bunlara inanmazsam eğer gidecek sanıyorum. Ve onun gitmesine başka türlü nasıl dayanılır bilmiyorum. 

Seni seviyorum anneannem. Huzur içinde uyu...

30 Aralık 2011

denizyıldızlarına...

Ben yapılan iyiliklerin söylenmemesi gerektiği fikri ile büyütüldüm. Bu yüzden de aslında biraz utanıyorum birazdan yazacaklarımı yazmaktan. "E madem utanıyorsun neden yazıyorsun?" diyebilirsiniz. Hemen açıklayayım. Bu konuyu Ahmet'le konuşurken, Ahmet bana şöyle dedi; "Bunu paylaşman "ben iyilik yaptım bakın görün" dediğin anlamına gelmiyor. Tam aksine eğer bundan söz edersen başka insanların da buna katkıda bulunmasını sağlayabilirsin." Haklıydı elbett. O yüzden rica ediyorum bu yazıyı bu manada okuyun.

Şu hikayeyi mutlaka duymuşsunuzdur; Adamın biri kıyıya vurmuş yüzlerce denizyıldızlarından toplayabildiği kadarını götürüp denize bırakıyormuş. Biri ona demiş ki "hangi birini toplayacaksın, hem ne farkedecek ki?" Adam; "Elbette farkedecek. En azından denize atılan denizyıldızı için farkedecek." Farkında mısınız ne çok insan cehaletten, kimsenin birşey yapmadığından, yakın zamanda dünyanın mahvolacağından söz edip duruyor. Laf laf laf. Bu konuşanların çoğunluğu ise kılını bile kıpırdatmıyor. "Bana ne kardeşim devlet yapsın"cılardan tutun da "amaaaaan zaten batmış bu ülke"cilere kadar bir dolu insan kayıtsız, umursamaz el kol bağlamış oturuyor. Ben şuna inanıyorum; herkes birşeyler yapabilir. Mesela şu yapılan şey, yani bir okula bir kaç kitap yollamak, basit birşey ama belki sonuçları çok iç açıcı olacak. Belki bir çocuğu sanata yönlendireceksiniz, belki birinin içinde okuma aşkı uyandıracaksınız, belki birinin bozulmuş psikolojisini düzelteceksiniz. Bunu asla bilemezsiniz ama denemeye değer bence.

Yapılacak şey çok basit. İster kütüphanenizdeki kitaplardan, isterseniz satın aldığınız kitap ya da kitapları aşağıdaki adrese yolluyorsunuz.

Hınıs Anadolu Lisesi
YİBO Lojmanları Arkası
Hınıs/ERZURUM

Ben biraz önce kitaplarımı yolladım. Dilerim severek okurlar, dilerim hayatlarında bir pencere açar. Siz de katılmak isterseniz lütfen yukarıdaki adrese yollayın kitaplarınızı. Tek bir kitap yollasanız bile yeter.

Ben kendi kütüphanemden okuyup sevdiğim ve çocuklar için yararlı olacağına inandığım bazı kitapları yolladım.

Fotoğraf: Ara Güler

25 Aralık 2011

olur ya...

Şöyle birşey duymuş muydunuz; insanın vücudundaki ağrılar ve oluşan hastalıklar aslında temelde psikolojik kökenlidir. Mesela, boğaz ağrısı. Boğaz ağrısının ya da gırtlak kanserinin temel sebebi söyleyeceklerini söyleyememekten ve sözlerini yutmaktan kaynaklanırmış. Ama benim size asıl sözünü etmek istediğim şey sırt ağrıları, ki ben de fazlasıyla mevcut, sırt ağrılarının sebebi ise aşırı sorumluluk ve taşıyabileceğinden fazla yükü sırtlamış olmakmış.

Temel sebep bu mu bilmem ama gerçekten bu ara fazla yük hissediyorum omuzlarımda. Hele hele benim, keyfimin kahyası rehberliğinde yaşayan bir insan evladı olduğum göz önüne alınırsa bu yük iki katına çıkıyor. Mesela tüm hayatım iş olmuş gibi geliyor. Çalış çalış çalış çalış... şeklinde ilerliyor saatin yelkovanı ve akrep ise "kendine ayıracak tek bir saatin yok nıhahahahahha" şeklinde. Sinir oluyorum, gıcık oluyorum, uyuz oluyorum ve hatta deli oluyorum. Saçma sapan bir iş için kazanılacak iki kuruş için yatağa böyle yorgunluktan bitap bir şekilde girince başka da birşey olamıyorum zaten.

Bütün bunlar içinde bugün bana verilmiş bir armağan gibi şimdi. 6 korkunç günün ödülü gibi. Sakin bir pazar sabahı. Ilık bir güneş. Yapmak zorunda olduğun bir iş olmaması fikri. İnsan başka ne ister ki? Düşündüm de ne kadar kabus görürsek güzel rüyalar olduğundan daha güzel görünüyor. Hayat ne kadar zorlarsa bizi rahat günler mucize gibi oluyor. Bugün yan gelip yatsam mı yoksa okumak istediğim yüzlerce kitaptan birine mi başlasam, yan gelip yatsam mıııı yoksa izlemek istediğim binlerce filmden birini mi izlesem, yan gelip yatsam mı uzun zamandır sesini duymadıklarımı mı arasam? İyi de bütün bunların hepsini yan gelip yatarak da yapabilirim zaten. Tek yapmam gereken iş düşünmemek. Onun dışında ne yaptığımın pek de bir önemi yok. Hem belki o yükü düşünmezsem şu sırt ağrılarından da kurtulurum. Olur ya...