27 Temmuz 2018

sırf merhaba demek için...

Son zamanlarda hayatımın uzunca bir bölümünü nehrin içinde sürüklenerek geçirdim. Doğru olmayan insanlarla doğru olmayan sohbetlerin içine yuvarlandım ve gömüldükçe gömüldüm. Çok rahatsız edici sözler duymakla kalmayıp o sözlerin ağzımdan çıkmasına izin verdim. Tembelleştim mesela. Uğraştığım ve sevdiğim ne varsa bir kenara ittim.Boş ve anlamsız bir dünyada nefes alabileceğim yanılgısına kapıldım.

Ve dün akşam düşünürken bütün bunlardan yorulduğumu, bıktığımı ve daha fazla böyle devam edemeyeceğimi fark ettim. Hayatım çok kalabalıkmış gibi gelmeye başladı mesela. Çok fazla insan, çok fazla eşya, çok fazla sözcük... Bunların içinde kendimi kaybolmuş gibi hissetmeye başladım. Sanki her şey üzerime düşmüş de ben altında kalıp boğulmak üzereymişim gibi. Ama son anda sanki yardım ister gibi havaya kalkmış elimi gördüm. "Ben ne kadar gömülmüş olsam da bunların içine, hala umut var" dedim. "Kendimi çekip alabilirim, hala kendimi kurtarıp yine eski ben olabilirim."

Üzüntü verici bir durum gibi gelse de başlarda şu an öyle düşünmüyorum. Bazı şeylerin yaşanması gerekiyor sanırım. Yaşanmalı ki ne istemediğini, kendi hamurunun neye uygun olmadığını daha rahat görebilesin. 

Tüm bu süre ağır ama öğretici bir deneyimdi. Kafamın içinde sallantıda olan düşüncelerin ayaklarının altına kağıt sıkıştırdım mesela. Artık sapasağlam duruyorlar. Zihnimin patlamış ampullerini değiştirdim ki her şey daha net. Unuttuğum fikirlerin, dileklerin tozlarını bir güzel aldım yepyeni oldular. 

Tüm bunları yaparken çok sevdiğim ama uzun zamandır yapmadığım  bir şeyin varlığını hatırladım; yazmanın. Üzerine ölü toprağı serpilmiş kelimeler kıpırdamaya başladılar, bazıları sevinçten yerinde duramaz oldu. Zihnimin kıvrımlarını gıdıklayıp beni kıkırdatan yaramazlar yeniden ortaya çıktılar.

İşte tüm bunlar yüzünden yazıyorum bu yazıyı. Sırf tekrar merhaba demek için. Kelimeleri nasıl özlediğimi söylemek için hatta. Daha da önemlisi eski beni tekrar bulmanın sevincini paylaşmak için...

fotoğraf: şuradan

30 Ocak 2018

yerli filmlerden neler öğrenebiliriz- 1

Anneannemin evinin altı mahzendi. Üzeri tahtalarla kapatılmıştı ve tam ortasında o mahzene inebileceğiniz bir kapak vardı. Kış aylarındaysak eğer o kapağı açtığımızda misler gibi portakal kokusu gelirdi. Anneannem mahzenin tabanına talaş serer üzerine portakalları dizer, bir çeşit kiler olarak kullanırdı ama orası biz çocuklar için dünyanın en gizemli yeriydi. Çünkü orada biz doğmadan ölen dedemizin hazinesinin gömülü olduğuna inanırdık. Anneannem buna gülse de o hazinenin orada olduğundan kesinlikle emindik. 

Oturup kendi aramızda konuşuyorduk. Oraya inmeli ve o hazineyi çıkarmalı, ailelerimize bulduğumuz altınlar, elmaslar, zümrütler ve daha neler neleri göstermeli, herkesi mutluluktan çılgına çevirmeliydik. Ama bir sorunumuz vardı, oraya kim inecek, dahası kim o karanlığın içinde uzun süre kalıp hazineyi bulana kadar kazacaktı? Daha hiç birimiz oradan tek bir portakal alma cesaretini gösterememişken hangi babayiğit bu işe girerdi? Hepimiz geceleri uyumadan önce kurduğumuz, gündüzleri de birbirimize anlatıp durduğumuz hayallerimizle kaldık. Büyüdük ve her şey unutulup gitti. Ta ki dün annemin tahta bir sandığa koyduğu portakalların kokusunu duyana kadar da aklıma bile gelmedi bunlar.

Bugün bunları düşünürken çoğumuzun zengin bir akrabadan kalacak miras ya da bir hazine bulmakla hayatlarımızın değişeceği fikrini taşıdığımızı düşündüm. Önce "eh kolaycı milletiz işte başka ne beklenir" dedim ama sonra aklıma çocukken izlediğim o filmler geldi. Hani kız çok fakirdir, zengin bir evde besleme ya da hizmetçi olarak çalışır, zengin tipler onu ezerler, aşağılarlar, kız gizli gizli ağlar. Tek istediği onlara günlerini göstermektir. Bunun da tek yolu paradan geçer. Ama zavallı öyle umutsuzdur ki hizmet ederek kazandığı para ancak karnını doyurmaktadır. Bir gün sokakta yaşlı bir adama yardım eder. Bu adam çok zengindir ama kız bunu bilmez. O iyi bir insan olduğu için yardımcı olmuştur. Sonra o zengin adam ölür. Merhum nankör değildir, gördüğü iyiliğin karşılığında malını mülkünü bizim iyi yürekli kızımıza bırakır. Kızımız önce şaşkına döner ama içinde bir yerlerde duran intikam alma arzusu onu harekete geçmeye zorlar. Kararlıdır, değişecektir ve bir zamanlar onu ezenlerden intikamını alacaktır. Avrupa'ya gider, hocalardan hanımefendilik dersi alır, görgü kurallarını, dans etmeyi, sofra adabını bir bir beller. Artık hazırdır. Kezban olan adı Süreyya ya da ona benzer bir şey olmuştur. Öyle değişmiştir ki bizim sosyete takımı onu zinhar tanıyamaz. Peşine pek çok erkek takılır, kadınlar kıskançlıktan tırnaklarını yerler. Kızımız pek memnundur. Erkekleri süründürür, kadınlara ise kibarlığını bozmadan laf sokar. Yüzünde memnun mesut bir gülümseme ile dolaşır durur. Ve film akar gider.

Böyle ne çok film, ne çok kitap vardır. Ve bütün bunların ana fikri şudur, "Eziliyorsun ve ezilmeye devam edeceksin çünkü bit kadar maaşınla asla zengin olamayacaksın. Zengin olup hayattan, seni ezen insanlardan intikamını alman için ya bir hazine bulmalısın ya zengin bir akrabadan miras kalmalı. İntikam hissin çok yakıcı ise kötü yollara da başvurabilirsin elbet ama tavsiye edilmez zira karma diye bir şey var kötü şeyler de iyi şeyler de sana dönecektir" Evet ana fikir budur. 

Bu yüzden zengin akraba ya da hazine bulma hayali kuran insanlar tehlikeli değildirler bence. Belki de sadece kendilerini çok ezilmiş, pek çok şeyden mahrum bırakılmış hissediyorlar ve bunun acısını çıkarmak istiyorlardır. Kolaya kaçmak değildir dertleri. Şöyle bir etrafa baktıklarında çalışarak bunu başarmanın imkansızlığını görmüşlerdir. Ama yine de olmayacağını bile bile bu hayalleri kurarlar, kendi kendilerini eğlendirirler en azından. Asıl tehlikeli olanlar bu hayallere gülüp, karma falan dinlemeyip, "her yol mubahtır aslanım yemişim hakkını hukukunu, vicdanını merhametini" diyerek zengin olma gayretinde olanlar bence. Onlara dikkat edilmeli. Zira sayılarında artış görülmekte.

Fotoğraf: Şuradan


16 Ocak 2018

çöl

Bir yerlerde okumuştum, her kahraman hayatının bir bölümünde çöle düşermiş. Ve iki seçeneği olurmuş; ya o çölden bambaşka biri olarak çıkarmış ya da asla çıkamazmış. Her birimiz kendi hayatlarımızın kahramanı olduğumuza göre bir zaman gelip çölün ortasında bulabiliriz kendimizi. Yaratıcılığımızın, zekamızın köreldiğini, bizi besleyecek her şeyden mahrum olduğumuzu hissedebilir, tüm dünyanın uçsuz bucaksız ve aman vermez kum yığınlarından oluştuğunu sanabiliriz. 

Kahraman lafının kendisi bile yeter aslında toparlanmaya. Küçük bir hayatın küçük bir kahramanı olsan da sonuçta bir kahramansındır. Ve aslında kahraman olmak öyle çok da zor değildir. Bunun en basit örneğini her akşam izlediğimiz cehennemi haberlerin içine serpiştirilmiş insanın içini ısıtan, gözlerini yaşartan haberlerde görebiliriz.  Engelli aracında giderken kucağındaki içi sebze dolu poşeti düşüren bir adama yardım eden motosikletli genç adam bir kahramandır mesela. Bir kadının kalp krizi geçirdiği otobüsü doğruca hastaneye süren otobüs şoförünün kahramanlığı tartışılmazdır. Aç bilaç kaldırımda oturan çıplak ayaklı çocuklara en yakındaki mağazadan çorap alıp giydiren, bununla da yetinmeyi yarım ekmek döneri çocuğun eline tutuşturan kadın bir çoğumuzu gözyaşlarına boğar.  

Hayatın çölleşmesinin sebebi, başkalarını görmeyi bırakan gözler, başkasının acısına ortak olmayı beceremeyen kalplerdir bence. Ve hayatının çölleşmesine izin vermeyen bazı kahramanlar hepimizin yüreğine kaçmış kum taneleridir. Bu yüzden de bu kahramanların daha görünür olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü kalplerimizi kaplamış o kalın kabuğu ancak bu kum taneleri aşındırabilir.

Bazıları diyor ki, "Bu çağ görünür olmak, başkaları tarafından alkışlanmak isteyenlerin çağı" Evet, olabilir. Varsayalım ki bu insanlar bu iyilikleri başkaları tarafından alkışlanmak için yapıyor olsunlar, ki ben öyle olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Varsın böyle olsun, hiç olmamasından yeğ değil mi? Bu böyle devam edecek ve gün gelecek tüm toplumun normali olmayacak mı bu iyilik hali? İnsanlar için artık alkışın değeri kalmadığında iyilik, merhamet ve vicdan çoktan işlenmiş olmayacak mı toplumsal genlerimize? Şu da öne sürülebilir; insanlar artık bütün bunların alkış almadığını fark edince vazgeçerler. Olur Mu? Olabilir. Ama bence bu kadar umutsuz olmamak lazım. Böyle olsa bile yine de denemeye değmez mi? 

Eğer böyleyse bile, yani insanların tek arzusu alkışlanmaksa eğer, bırakalım çeksinler yaptıkları iyilikleri ve ekranlarda boy göstersinler. İlk baştaki alkışlanma arzuları belki de yaptıkları iyiliğin mutluluktan aldıkları haz yanında hiçbir şey gibi görünecek onlara. Nereden bilebiliriz ki? Her şeyi boş verelim, merhametini kaybetmiş bir dünyanın içinde yaşadığına inanan pek çok bezgin ruha verdikleri umut bile kar sayılmaz mı? Siz mesela bu haberleri gördüğünüzde dudaklarınızda mutlu bir gülümseme oluşmuyor mu, bazılarınızın gözleri dolmuyor mu? 

Bence denemeye değer. Haber programları bu tür haberlere özel bir bölüm ayırmalı. Tüm o karanlık haberlerin ardından bu bölüm yayınlanmalı ki ruhlarımıza biraz umut serpilsin.

Velhasılı iki seçeneğimiz var, ya bu çölün içinde boğulacağız ya da başkalarına el uzatarak aslında kendimizi kurtaracağız. 

Fotoğraf: Şuradan