18 Mart 2012

bu kadar gerçek olmasaydık, iyiydi...

Sana uzun zamandır söylemeyi tasarladığım birşeyler var ama kelimeler balık kılçığı gibi boğazıma takılıyor. Ve ben uzun zamandır o kılçıkla gezip dolanıyorum. Dünya pek tatsız geliyor bu aralar. Ben o kılçıktan sanıyorum. Berbat sigaralar tüttürüyor, tadı çamura benzer çaylar içiyorum. Yutkunamıyorum diyorum. Ondan bu haller diyorum. Sebebini aklıma gelen herşeye bağlıyorum.

Pek söz etmiyorsun kendinden bense yalan yanlış bi dolu şey anlatıyorum. Çokça gülüyorum. Ağlayamıyorum ya ondan diyorum. Trajedinin ortasında duruyor ve dünya komik bir yer diyorum. Nasıl da kendimi kandırıyorum.

"Ölüyorlar görüyor musun?" diyorum. Sen yanıt vermiyorsun. Bir başıma olduğumu anlıyorum. "Yardım et" diyorum. Uzaklardan derin bir kahkaha patlıyor ve ben çaresiz hissediyorum. Ben ellerimi dizlerime bağlayıp öylece durmaktan gayrı birşey yapamıyorum.

Bana anlamlı tek söz söyleyenin kulu kurbanı olurum diyorum. Saçmalıkların altında ezim ezim eziliyorum. Kaybolurum diye korkuyorum ama kaybolacak cesareti bir türlü  kendimde bulamıyorum.

Sana "kaçalım gidelim buralardan" diyesim geliyor, dilimi tutuyorum. Beni deli sanırsın diye ödüm koptuğunu o an anlıyorum. Yok, ben asıl senin de benim kadar deli olmadığını anlamaktan korkuyorum. Şöyle sarı papatyalarla dolu bir yer hayal ediyorum sana bakarken. Herkesten uzak seninle yakın olabileceğim bir toprak parçası düşlüyorum ya da. Gök sonsuza gerçekten uzanır diyorum öyle bir yerde ama olmuyor tek söz edemiyorum.

Biliyor musun "bu kadar gerçek olmasaydık iyiydi" diyorum geceleri uykuya dalmadan. "Bu kadar gerçek olmanın hiç iyi bir yanı yok" diye de devam ediyorum. Şu tavanı sıyırıp evin üzerinden, yıldızlara bakamadan uyumanın nesi iyidir söyle bana. Güvenlik? Evet güvenlik için var o tavan. Sana az önce de söyledim ya: bu kadar gerçek olmasaydık iyiydi. Ama etle, kanla, acı ve kederle sapına kadar gerçeğiz. Yazık...

13 Mart 2012

ışığa uçar bütün pervaneler...

Ben çok sıkılınca saçmalıyorum, bakma bana sen. Dilimi kontrol edemiyorum mesela. Ne söyleyeceksem tersi çıkıyor ağzımdan. Sana bakınca içim ısınıyorken saçma sapan konuşuyorum işte. Bana dünyada olmuş olabilecek en güzel ışıkken sen, aptalca cümlelerle hissettiğim herşeyin üzerini çok acaip gri bir tozla kapatıveriyorum. Dedim ya bakma bana sen. Ben hiçbir zaman söyleyeceklerimi tam olarak ifade etmeyi beceremiyorum.

Aslında korkuyorum biliyor musun? Sanki benim sözcüklerim senin kulaklarından içeriye girerse, sakladığım herşey anlamını yitirecek sanıyorum. Ve o sözcükleri söylemeye başlarsam, bir daha hiç duramayacağımdan korkuyorum. Bilirsin ne kadar çok sözcük varsa inanmak o kadar güçleşir ve belki de herşey bir o kadar gülünçleşir. Ben aslında belki de bana inanmayacağından korkuyorum.

Bir başlangıç lazım bize biliyorum. Ve ben bu kadar yorgunken ve unutmuşken başlamak nasıl birşey, sen hatırlat istiyorum. Tekin olmayan denizlere yelken açamıyorum belki. Ya da ayağım toprağa değsin istiyorum. Kanatsız olduğumun farkına vardığımdan beri gökyüzünden korkuyorum.

Ah benim canımın içi, senin gördüğümden başka birşey olduğunu keşfetmekten endişeleniyorum ben asıl. Ve sen böyle kayıtsız durduğun müddetçe korkularımdan uzun şallar örüyorum ikimize. Dünya bizi korkumuzun altında hiç bulamasın istiyorum ya da. Dillendirilmeyen ne varsa şu yeryüzünde eğer konuşmazsak hepsi bizim olur diye hayaller kuruyorum. Bir masalın prensesi olurum ben sen de benim kahraman şövalyem olursun sanıyorum. Ve bütün bu masal içinde hala toprağa basamayan ayak parmaklarıma bakıyorum. Beni ancak senin bir cümlen indirecek dünyaya bunu da biliyorum. Ve sen böyle suskun olduğun sürece herşey daha mı iyi olacak yoksa daha mı kötü inan bana hiç mi hiç emin olamıyorum...

Fotoğraf: :Heartbeatoz

10 Mart 2012

mutfakta kedi var!

H. bana diyor ki "hey entel, bırak elinden kitabı da azıcık da mutfağa gir" Belli ki benim yemek yapmaktan zerre kadar anlamadığımı düşünüyor. Ona öğrencilik hayatım boyunca yemek yaptığımı hatta bazılarını kafadan uydurduğumu, o zamanlar herkesin yaptığım yemekleri sevdiğini falan anlatıyorum ama ı-ıh.Palavra attığımı düşünüyor. Muhtemelen benim mutfak hikayelerimi, yalancı avcıların av hikayelerini dinler gibi dinliyor. Ben ona aşure yaptığımı söylerken o benim hazır puding yaptığımı sanıyor, yaprak sarması desem makarna haşladığıma kanaat getiriyor ve beni deli ediyor. Tamam uzun zamandır yemek yapmadım. Ve yine tamam yemek yapayım da herkes yemeklerime hayran olsun diye dolaşan biri de değilim ama hakkımı yedirmem arkadaşım mutfakta hiç de fena değilim.

Eh bir de Ahmet var tabi. Cheese kek yapan, yaptığı künefelerin fotoğraflarını çarşaf çarşaf blogunda sergileyen bir Ahmet var. Adam bu işte iyi. Eh ben de onun kadar iyi olmasam da fena değilim sanki. Yani en azından bu öğleden sonraya kadar öyle olduğumu sanıyordum. Ama bakın şunu söylemeliyim; bazı günler vardır ki, hayatta yaptığınız en iyi şeyi bile berbat edebilirsiniz. O yüzden birazdan anlatacaklarımı bunu aklınızdan çıkarmadan okuyun. Zira hala ısrar ediyorum; mutfakta iyiyim. En azından biraz çalışırsam çok iyi olacağımdan eminim.

Günlerden cumartesi ve aklımda hep şu cümle; günlük yaşam akışınızı küçük şeylerle değiştirin. Eh ben de küçük birşey yapayım diye düşünüp mutfağa gireyim dedim. Hay girmez olaydım. Zira başıma gelmeyen kalmadı. Dünyanın en kolay pastasını rezil rüsva eylemekle kalmadım on beş dakika içinde kendime olan tüm güvenimi de yitiriverdim. (tamam abartıyorum. Az önce avcılardan söz ettik ya ondan olmalı)

Kolları sıvadım. İş basitti. Dolaptan puding çıkarılacak. Süte katıp pişirilecek. Kedi dili bisküviler dizilecek üzerine puding dökülecek falan filan. Anneannemin koca ineğini getirsen kuyruğuyla yapar hani. O derece kolay bir iş. Neyse efendim. İlk paket pudingi aldım. O da ne tarihi geçmiş. Vaka bir. Eh bu pudingin üçlü bir paketten çıktığı düşünülünce diğer iki paket de çöpü boyladı doğal olarak. Diğer pudingde sorun yoktu neyse ki. Dök tencereye koy sürü çırp pişir. Sen onu çırparken pencereden bakıp hayallere dal köpür babam köpürsün. Neyse sakin ol evlat dedim kendi kendime. O köpürmüş şeyi koydum ocağın üzerine. Sen onu pişirirken yine dal, tutsun mu dibi azıcık. Ciyaaaaak. Neyse tadına baktım sorun yok. Dibi kazımazsak herşey yolunda. Sıra kedi dili bisküvileri süte batırmakta. Süt mü? İyi de süt yok ki! Su olsa. Ilık su. Aman nolcak ayol bişey olmaz. Bir yandan böyle diyorum ama bir yandan da ikircikleniyorum. Neyse ılık su ile kedi dillerini hallettik ama hiç de iç açıcı bir halleri yok. Pudingle sıvadık. Ama pudingde iyice katılaşmış. Sıvanıyor,bisküvilerin sırasını bozuyor. Tencereyi adına pasta denmeyecek bu şeyin üzerine fırlatmamak için zor tutuyorum kendimi. Ama inatçıyım, ısrarlıyım. Bir yıkımdan bir şaheser yaratmaya kararlıyım. Ben en iyisi bunun içine muz falan bişey koyayım diyorum. Dediğimi yaparım söylemiş miydim? Evet muzlar fena görünmüyor. Ama durumu kurtarmak için yeterli mi? Elbette değil. O zaman ikinci sıra bisküvileri dizip kalan pudingi üzerine sıvayalım. Bizi fındık kurtarır arkadaşım. Yayalım üzerine tepeleme fındık. Battı balık yan gider. En azından sonuna kadar savaştım, direndim, uğraştım. Mutfakta pes edene hanım demezler (bunu ben uydurdum)

Sonuç bir çamur yığını üzerine düşmüş fındıklar. Görüntü böyle. Cesaretimi toplayıp tadına bakacağım ama hezimete uğramaktan korkuyorum. Korkma diyorum kendime. Yenile yenile yenmeyi de öğrenirsin diyorum. Başarısızlıktan ders çıkar diyorum. Bir pasta üzerinden fena halde kişisel olarak gelişiyorum.

Not: Pastanın (tabi buna pasta denilebilirse) fotoğrafını koymuyorum. Zira sizlerin göz zevkinizi bozmaya niyetim yok. Ayrıca bana yemeğe gelecek olanlara da buradan göz dağı vermek istemiyor ve şu mesajı iletiyorum: Vallahi mutfakta iyiyim!

Fotoğraf: Tabi ki bunu ben yapmadım. Şuradan aldım. Ama yapabilirim evet kesinlikle yapabilirim.

08 Mart 2012

saçmalıklar...

Bak sana ne diyeceğim, herşey böyle saçma sapan akarken, sen böyle kalmaya devam et e mi? Çünkü inan bana tüm bu sahtekarlık içinde sen benim tek gerçeğimsin.

Mesela ben o sersem adamın ağzını burnunu kırmayı hayal ederken sen bana böyle gülümse.Gülümse ki "amaaaaan boşver" diyeyim kendi kendime. Yok korkma, ben hayatımda kimseye vurmadım, ona da asla vurmam. Çok fazla öfkelendiğimde en fazla yapamayacağım böyle saçma birşeyin hayalini kurarım.

Ya da kendimi kocaman bir saçmalık yumağının içinde bulmuşken, elim kolum iplere dolanmış gibi hissederken sen gelip beni buradan tek bir sözcükle çıkar olur mu? Ve ben, tek bir sözcüğünün ve o deli olduğum gülümsemenin bu karmakarışık yumağı nasıl olup da çözdüğüne şaşıp kalayım.

Ah benim canım, hepsi çok saçma bütün bunların. Belki de bu yüzden seni bu kadar seviyorum. Saçma olmayan tek şey olduğun için...

Resim: Sir George Clausen

04 Mart 2012

Sevgili Lily

Sen bu satırları okurken, muhtemelen bir ya da bir kaç kadın daha öldürülmüş olacak bu topraklarda. Gözünü kan bürümüş zalim adamların parmakları tetiğe dokunacak ve o kadınlar bir zamanlar aynı yastığa baş koymuş oldukları adamlar tarafından bilmedikleri bir dünyaya yolcu edilecekler. Açık duran gözlerinde öfkeli bir adam yüzü kalacak. Ve bir türlü anlayamayacaklar neye kurban edildiklerini.

Yorma güzel kafanı bunlara Sevgili Lily. Çünkü Anadolu'nun toprakları hala tırnaklarının arasında olan bizler bile anlayamazken bu hastalıklı aşk tanımını sen ne kadar da düşünsen anlayamazsın. Ve sorma bize. Çünkü buna verilecek bir cevabımız yok. O zavallı kadınların yasını tutmaktan ve böyle hastalıklı bir ruh bize aşık olur diye korkmaktan nedenleri aramaya fırsatımız olmadı hiç.

Bizler aşkın fedakarlık, masumiyet ve bir de gözünden sakınma olduğunu sanarak büyüdük. Oysa biz bu hülyalar içinde yolumuza devam ederken, bizimle aynı topraklarda "ya benimsin ya toprağın" nidaları atarak çoğalan bir başka yaratık türüyormuş, haberimiz olmadı hiç. İşte o yaratıklar kimi zaman okuldan evine dönen gencecik bir kızın okul servisini durdurup rastgele ateş ettiler kimi zamanda can havliyle kaçıp bir markete sığınan bir kadıncağızı bıçak darbeleriyle öldürdüler. Sonra da pişkin pişkin "son pişmanlık fayda etmiyor" dediler. Anlayamıyorsun biliyorum Sevgili Lily. Bizim de senden farkımız yok.

Bunun için Sevgili Lily, o tatlı oğulcuğuna öğret sevmenin aslında ne demek olduğunu. Ona illaki sahip olmayı değil sadece sevmeyi öğret. Biz bunu bir türlü beceremiyoruz bu topraklarda. Biz çocuklarımıza ne söyleresek söyleyelim o yaratık topluluğu o masum çocuklarımızı kendilerine dahil etmek için ellerinden ne gelirse yapıyorlar. Bu nedenle sen kurtar kendi çocuğunu Lily. Kurtar ki gözünü kan bürümüş adamlar değil gözbebeğinin içinde merhamet olan çoğalsın dünyada.

Ve unutma Sevgili Lily merhametten her zaman maraz doğmaz. Olur mu?

Fotoğraf: Emilialua