03 Mart 2015

halimiz ahvalimiz budur...

Her akşam haberlerde delirmiş insanların yaptıkları çılgınca şeylerden söz ediliyor. Annem, bunları gördükçe, yüzünde dehşet ifadesiyle "ne oluyor bu insanlara" diye soruyor. "Delirdik hep birlikte" diyorum. Bu, aramızda her akşam aynı şekilde tekrarlanan bir diyalog.

Herkes bir şekilde deliriyor. Kimi dünyadan el etek çekiyor, kimi içindeki şiddeti bir yerlere boşaltıyor, ama istisnasız herkes bir şekilde deliriyor. Aksi de mümkün değil zaten. Geçen gün haberlerde bir mağara kovuğuna sığınmış bir adam gördüm. Denizi gören şahane bir mağara bulmuş kendine. Küçük bir çadır kurmuş. Ateş yakmış, çayını demlemiş, kendine yetecek kadar yiyecek almış. Ama dünyada hiçbir yerde rahat verilmediğini unutmuş olacak ki şaşkın bir yüzle mağarasını basan jandarmaya açıklama yapmaya çalışıyordu. İnsanlardan bıkmış, olup bitenden, yaşamaktan belki. Hangimizin sırtına yük değil ki yaşamak artık?

Bir seminer izledim. Konuşmacı "bu dünyanın hangi köşesinde ne oluyorsa onun sorumluluğunu üzerimde hissediyorum" diyordu ve sonra işaret parmağını dinleyicilere uzatıp "bu sorumluluk senin de, hepimizin" dedi. "Zaten" dedim kendi kendime "bu sorumluluğun ağırlığı yüzünden hepimizin sırtı kamburlaşıyor, gözümüzün feri sönüyor. Her ölüm her acı her açlık her adaletsizlik hepimizi paramparça ediyor."

Özgecan Aslan cinayetinden sonra tüm ülkenin üzerine bir yas bulutu çöreklenmesinde şaşılacak birşey yok bu yüzden. Tüm vicdan sahipleri orada olmadığı halde o gencecik kızı koruyamadığı için derin bir sarsıntı yaşadı. Bu çok normal. Aynı şeyi Soma'da 300 madenci öldüğünde ise daha da derinden yaşadık. İçimiz kavrula kavrula izlerken hep birlikte susup oturduğumuz zamanlardan utandık. Bu iki örnek dışında daha pek çok şey oluyor. Sadece cinayetler ölümler değil. Gencecik hayatlar heba oluyor. İnsanların umutları sönüyor. Ve bu ülke ne yazık ki yas halinden bir türlü çıkamıyor. Çıkamayacak da. 

Şimdi bizlere umutlu olun, anı yaşayın, dünya güzel bir yer diyenlere soruyorum, sürekli bu yas içindeyken ve hergün buna yenileri eklenirken, adaletin hep güçlüden yana işlediğini iliklerimize kadar öğrenmişken, öfkelenmemiz gereken haberlere artık bozulmuş sinirlerimize hakim olamayarak kahkahalarla tepki verirken, her an sokaklarda kör bir kurşuna hedef olma ihtimalimiz varken, bütün bu güzel duyguları nasıl muhafaza edeceğiz? Haklısınız umudumuzu kaybedersek herşeyi kaybederiz ve evet yine haklısınız anı yaşamayıp geçmişte olup biten herşey için sürekli yas içinde kavrulursak yok olacağız. Ama lütfen söyleyin bana koca bir coğrafyanın üzerinde bunca acı yaşanırken, biz nasıl kendi hayatlarımızı hiçbir şey olmamış gibi yaşayacağız?

Resim: Steven Kenny

21 Şubat 2015

aşk kime benzer...

Aylardan Temmuz. Fena halde aşıksın ama daha bilmiyorsun. Önce sokaklarda yürürken aptal aptal gülümsediğini fark ediyorsun. İnsanlar sana acaip acaip bakınca sen o acaipliğin sebebini anlamaya çalışırken yüzünü yoklayınca fark ediyorsun ancak. Dalıp dalıp gidiyorsun çok önemli toplantıların ortasında. Önündeki deftere hep aynı harfi karalamışsın, bunu da kimbilir neden sonra fark ediyorsun. Hep aynı gülümsemeyi görüyorsun gözlerini kapatınca. Tıpkı yağmurlu bir gökyüzünde birden beliriveren gökkuşağı gibi diye düşünüyorsun o gülümseme için. Herşey o gülümseme için var sanıyorsun. Sanki gelmiş ve geçmiş sadece o gülümsemede toplanmış.

Aklının başında olmadığı zamanlar bunlar. Ve hiç bu kadar güzel olmamıştın. Sanki biri kirlenmiş ruhunu alıp bir güzel yıkamış, mis kokulara bürümüş gibisin. Bir gülümsüyorsun kör oluyor karşındaki ışığından. İşte o denli güzelsin. Herşeyi seviyorsun şimdi. Ama nasıl bir sevmek. Çünkü neye baksan gözlerinden aşk akıyor onun üzerine. Yaldızlanıyor, renkleri canlanıyor herşeyin. Her gece dua ediyorsun, "Allah'ım ne olur hep ama hep herşeyi bunca çok seveyim" Biliyorsun sevmezsen eğer dünya hiç ama hiç çekilmiyor.

Bardak bardak çay içiyorsun ve yanında sigara. Onunla da içmiştiniz. Sen anlatmıştın o sana bakmıştı. Kim bana böyle candan bakabilir diye geçmişti aklında. İşte Allah sana lütufta bulunmuştu. Herkes bir kere mucize yaşar hayatında demişti biri, o zaman inanmamıştın ya ona, işte şimdi inanıyorsun. 

Artık kendini yarım yamalak hissetmiyorsun. Bir bütünsün, eksik olan herşey tamamlanmış. Kalbinin attığına yaşadığına deliler gibi seviniyorsun. Günleri iple çekiyorsun. Gelecek biliyorsun. Bir gün ve bir gün daha... Bir ay ve belki bir ay daha... Umutla yaşıyorsun. Şikayetin yok.

Eylül geliyor. Güneş iyice çekilmiş artık, yakmıyor. Kış geliyor diye üzülüyor bazıları kulak asmıyorsun. Ve o geliyor. Hayatın sonbaharında yanı başında beliriveriyor. Biliyorsun, senin baharın şimdi başlıyor. Kime benziyorum ben diye soruyor. Bana benziyor. Ben de ona. İkimiz yan yana durunca aşka benziyoruz. Ne güzeliz böyle. Kocaman yitik ömürlerimizde yeniden doğmuş gibi...

Ne güzeliz böyle... Ne güzel...


Resim: şuradan

19 Şubat 2015

Cuma Mektupları... karadır şu bahtım kara

Canımın içi kardeşim, 

Farkındayım günlerden perşembe. Ama seninle konuşmaya ihtiyacım var. Bu kez mektubunu cuma değil de perşembe günü almanın bir sakıncası olmaz değil mi? Bir kerelik böyle olsun, ne dersin?

Kendimi bir cehennemin içinde hissediyorum bu aralar. Olup bitene mi kahrolayım yoksa olup biten karşısında kılı kıpırdamayana mı diye düşünürken bir de olup biten herşeyi normalleştirmek için elinden geleni ardına koymayan bir güruh çıktı ki ne desem ne hissetsem ne düşünsem bilemez haldeyim.  Eskiden tüm bunların cehaletten olduğunu düşünürdüm. Ama artık öyle olmadığını bunun adının düpedüz merhametsizlik olduğunu biliyorum. Vahşi bir şekilde öldürülmüş gencecik bir hayat karşısında "yapmıştır bir o...puluk" diyen insanlar sadece cehaletle açıklanabilir mi? 

Biliyor musun bu ülkede ne zaman bir olay olsa ardından gelen yorumlar, tartışmalar insanın midesini kaldırıyor. Kimi içindeki zalimi utanmadan ortaya koyarken kimi ise ölüleri siyasete, kendi reklamına alet ediyor. İnan bana böyle zamanlarda bu insanların içinde olmaktan, onlarla aynı havayı solumaktan utanç duyuyorum. Ve ben artık insanlığını yitirmiş bir toplumun parçası olmak istemiyorum.

Bu yüzden bana kızma kendimi odalara kapayıp hatta odalarla yetinmeyip kendi içime kapadığım için. Bütün bunlara katlanabilmek için fazlasıyla yaşlı bir yüreğe sahibim ben. Aptallığın, çıkar ve düzen adamlığının korkunç bir hızla ilerleyen iltihap gibi yayıldığı şu koca coğrafyada bu yüzden hiçbir yere sığamıyorum. Nefes alamıyorum. Kalbimi nefretten korumaya çalıştıkça, daha da çok nefret ediyorum. Bu yüzden kızma bana. Ben artık gerçekten ne kusmamı ne nefretimi ne de öfkemi kontrol edebiliyorum.

Sen lütfen kalbini koru dostum. Olabildiğince nefret etmekten kaçın. Ama bütün bu zalimliğe karşı haklı öfkeni hep diri tut. Çünkü öfke bazen gereklidir.

Fotoğraf: şuradan

15 Şubat 2015

beddua

Tüm gün uzanıp okudum, okudum, okudum. Akşamüstü annem odaya girdi "yavrum çok havasız kalmış burası, havalandır istersen biraz" dedi. Kalktım, pencereyi açtım, bir sigara içeyim diye dışarıya çıktım. Sigaram bitti odaya döndüm. Odada inanılmaz bir koku. Biri bahçesindeki çörü çöpü toplamış yakıyor muhtemelen. Sanki saç, tırnak yanıyormuş gibi, artık içinde ne varsa o çöpün. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Duramıyorum, durmuyor. Hıçkırmaktan içim dışıma çıkıyor. Sanki birini yakıyorlar, sanki o kokuyla birlikte bir kızın çığlıkları yayılıyor havaya.Tüylerim diken diken, durduramıyorum kendimi. 

Allah belanızı versin. O gencecik kızı yakan yaratıklar Allah belanızı versin. Bütün kalbimle diliyorum ki o kesilmiş eller boğazınıza sarılsın, her gece o kızın gözleri girsin rüyalarınıza, kabuslarla kan ter içinde uyanın. Tüm ülkenin üzerine çökmüş kara bir bulutsunuz siz. Sanki yeterince acı yoktu değil mi bu ülkede? Yeterince yaralanmıyordu kimse değil mi? Bunu da yaptınız ve sizin soyunuz bunu yapmaya devam edecek. Adam olmayı öldür Allah beceremeyeceksiniz, değil mi? Kimseye saygı duymayacaksınız, hepimizi şöyle bir süzüp "bundan iş çıkar mı" diye soracaksınız kendinize. İmkan varsa kaçıracak, tecavüz edecek, beş dakikalık zevkinize koca bir hayatı, umutları feda edeceksiniz. Allah belanızı versin. 

"Sus" diyor annem şimdi bana "beddua etme" Ederim, edeceğim de. Hatta gece gündüz edeceğim. Bunları kimse durduramıyor, durdurmaya çalışmıyor, daha da beteri umursamıyor "olur öyle şeyler" deyip geçiştiriyor, belki göklerden bela yağar üzerlerine..,

Resim: şuradan

13 Şubat 2015

cuma mektupları- bulutlu bir gök altında

Kardeşim,

Pencerem duvara bakıyor. Buna rağmen göğün kararan bulutlarını görebiliyorum. İçimi hüzün kaplıyor. Ne garip değil mi; içimizi kaplayan hüzün ince jilet kesikleri atarken yüreklerimize, kelimelere döktüğümüzde garip bir romantizme bürünüyor. Tüller arasında bir gelin gibi, siyah kostümünü nasıl da saklıyor. 

Sana bir Mayıs sabahını anımsatan kelimeler yollamak istiyorum ama parmaklarımdan soğuk bir Şubat hüznü dökülüyor. Mevsimdendir diyeceksin belki ama değil. Sabah bu güzel ülkenin tıpkı zalim bir canavar gibi kendi çocuklarını dişleri arasında öğüttüğünü düşünüyordum. Mandalina ağacının yanında durmuş bir gökyüzüne bir de ağacın rüzgarda hafifçe salınan dallarına bakarken bunları düşünüyor olmamam pek hayra alamet değildi elbet. Hala bir ağaç varken bahçemde, gökyüzünü görebilen gözlere sahipken hala, bu kabusvari düşüncelerle güne başlanır mıydı hiç? İçimizde umut olmadığı sürece, birşeylerin değişeceğine, değiştirebileceğimize inancımızı kaybettiğimiz müddetçe o canavar korkunç kahkahalar atarak günden güne semirmeyecek miydi? Kendine gel dedim neden sonra. Kendine gel. Teslim olma, dik dur ve asla taviz verme.

Oldum olası kendimi kurban gibi hissetmekten nefret etmişimdir. Kendime acımaktan hep geri durmuş, ne kadar zorlanırsam zorlanayım başımı dik tutmayı becerebilmişimdir. Kolumun kanadımın kırıldığını hissettiğim zamanlarım olmadı değil ama ben hep iflah olmaz bir inatçı olmuşumdur. Şimdi ise bırak kolumun kanadımın kırılmasını, paramparça olmuş hissediyorum. Hakikatin binbir düzenbazlıkla gizlendiği dünyada bir canavara karşı durmaya çalışan Don Kişot gibiyim. Öyle ya belki de arkamdan alay bile ediyorlardır. Tüm bu pisliği "dünya böyledir" diye kabul eden o koca güruhla çepeçevre kuşaltılmışsan ancak alay konusu olmaktan başka birşey olamazsın değil mi?

Benim bildiğim ve tanıdığım hemen hemen herkes teslim oldu gidişata. Ve ben burada küçücük bir alanda tek başıma kalakaldım. Yalnızlıktan değil de insanoğlunun hamurunun bu kadar bozuk olmasından dehşete düştüm. Tüm kaleler ele geçirildi kardeşim. Çoğu el ayak yalayarak kalenin içinde kaldı. Bense kale duvarına kusup duruyorum. Senin yanımda olduğunu bilmek istiyorum. Sırtımda duran elini hissetmek istiyorum. Bu kadar karanlık bir insan için çok ağır kardeşim. Gözlerindeki aydınlıkla yeniden umutlanmak istiyorum.


Fotoğraf: Şuradan