22 Eylül 2016

hepiniz benim değerlerime uyacaksınız, o kadar...

Dün dolmuşta yine başıma bir olay geldi. Zaten ne zaman dolmuşa binsem birileri beni delirtmek için elinden geleni yapıyor. Özenle koruduğum "manevi değerlerimi" incitmek için herşeyi yapıyor namussuzlar. Ben de kafa göz dalmak zorunda kalıyorum. Haklıyım ama. Manevi değerlerim dedim, orada bir duracaksın.

Bakın anlatayım da haklı mıyım haksız mıyım siz karar verin. Daha dolmuşa adımımı atar atmaz başladı olaylar. Dolmuş şoförü bana ablacığım dedi. Daha duyar duymaz yapıştırdım ağzına iki tane. "Ulan ben nereden senin ablan oluyorum, ağzını topla yoksa o ağzını bir daha toplanmayacak şekilde dağıtırım" dedim. Haklıyım. 

Neyse şoför ağzının kanını silip "tövbe estağrullah" diyerek yola koyuldu. Yolculardan, en azından kadın olanlarından, alkış bekliyordum ama "cık cık cık" şeklinde garip, anlamlandıramadığım sesler çıkardılar. Herhalde "aferin biz yapamazdık o yaptı. Kadınlık gururumuzu korudu" demek istediler. Göğsüm kabara kabara geçti aralarından. Oturacak hiç yer yoktu. Bir genç adamın başında dikildim bir kaç dakika. Bir de şort giymiş ahlaksız rezil öylece oturmaya devam ediyor. Şort diyorum şort duydun mu, hem de dolmuşta. Öfkeden deliye döndüm tabii. Baktım kalkmaya niyeti yok onunda suratına tekmeyi yapıştırdım doğal olarak. Ama yine haklıyım bir bayan ayakta dururken sen oturursan hem de öyle şortlu şortlu oturursan tekmeyi yersin işte böyle. Bence yine haklıyım. Adamı omuzundan tuttuğum gibi kaldırdım ve güzelce yerleştim. "Öteye git de üzerime kan damlatma" diye de uyardım, onu da akıl edemez bu şimdi. Elbette bu cümleyi söylerken yumruğumu göstermeyi de ihmal etmedim. Pis terbiyesiz. Benim değerlerimi umursamayan ahlaksız rezil. Şunu bir anlayamadılar, benim değerlerimi bilmek ve saygı göstermek zorundalar. Bunlar kendilerini ne sanıyorlar hiç anlamış değilim. Hayret yani...

İyi ki etek giymemişim diye düşündüm. Zaten pek etek giymem. Pantolon daha iyi. Hem pantolon giyersen ona buna tekme atma hakkına sahip oluyorsun. Öyle etek ya da şort falan giyersen de her zaman her yerde pantolonlular tarafından tekmelenme hakkın da baki tabi. Ah bir de bıyıklarım olaydı daha iyiydi. O zaman bak neler neler yapabilirdim. Bıyık ve pantolon bana her hakkı tanırdı. Canımın istediğini döver çok canım çekerse öldürürdüm. Manevi değerlerim, pantolon ve bıyığımın gururu dedim mi herkes orada bir dururdu. Kim ne yapacak bana canım, adam sen de...

Neyse dolmuş fazla kan kokmaya başlamıştı ki indim. Manevi değerlerimi kirlettikleri gibi üzerimi de kirletmişlerdi bu insanlar. Üzerimdeki kanı gören biri yaklaşıp "İyi misiniz" diye sordu. "Sana ne ulan" deyip onun da gözünü patlattım. "Herşeyime karışmayın" dedim "sana ne iyi miyim değil miyim?" O sırada yanımda bir polis belirdi. Cebimden "manevi değerlerim" kartını çıkardım. Beni tutup arabaya bindirdi nedense ve götürüp dağın tepesinde bir ormana bıraktı. "Yapmayın etmeyin" dediysem de gözümün yaşına bakmadı. "Madem insanlara saygı göstermeyi bilmiyorsun onlarla bir arada da yaşama hakkın yok. Burada tek başına yaşa ve sakın geri dönme. Senin gibilerin insanların arasında yeri yok" dedi ve çekti gitti. "Ama... ben... manevi değerlerim... " diye mırıldandıysam da birşey değişmedi. Herkes layığını bulurmuş peh... Ne layığı, benim layık olduğum yer burası mıydı allasen. Beni insanların kraliçesi yapmaları gerekirken buraya attılar. Manevi değerlerimle ben artık başbaşayız.

20 Eylül 2016

Ay yüzünden...

Her gece uyumadan önce kendime hikayeler anlatıyorum. Bir trende geçen hikayeler, trenden atlamak üzere olan Hasan diye birinin hikayesi, Hasan'ın nemrut suratlı bir adamla arasında geçen diyalog, kibar ve kırılgan Hasan'ın intiharının bir dakika öncesinde bile o nemrut suratlı adam tarafından incitilmesinin hikayesi... Başka bir gece olağanüstü şişman bir adamın hikayesini anlatmaya başlıyorum kendime, yokuştan aşağı yalpalaya yalpalaya inerken mahallenin delisinin kahkahadan kırılmasının hikayesini, adamı üzerine dört kürdan geçirilmiş bir portakala benzeten karısının hikayesini anlatıp duruyorum.

Bunların aklıma nereden geldiğini bilmediğim gibi hepsini kanlı canlı görüyorum. Sabah uyanınca yazarım diyorum demesine de uyandığım vakit tüm bu insanlar kanlı canlı hallerini yitirmiş, birer kağıt figüre dönüşmüş oluyorlar. Boşveriyorum.

Geceleri kocaman bir ay yatağımın üzerine vuruyor. Kalın perdeleri aşıp gözlerimin içine doluyor ve hain hain gülümsüyor, "uyuyamayacaksın seni sefil, şimdi hikaye vakti" Hep ay yüzünden bütün bunlar. O gidince hikayeler de gidecek muhtemelen, o delice özlediğim rüyasız, kesintisiz uykular geri gelecek. Gündüzleri yorgun argın dolanıp durmak zorunda kalmayacağım. Peki uyku yüzünden hikayelerden vazgeçebilecek miyim? İşte bunu bilmiyorum. Hikayeler giderse hayatın renkleri de onlarla birlikte gitmeyecek mi? 

Çok eskiden beri dolunay beni hem korkutur hem de büyüler. Ona baktıkça bakasım gelir, gözlerimi alamam ama sanki çok bakarsam da ruhumu emip beni boş bir çuvala çevirecek sanırım. Aramızda tutkulu, korku dolu bir aşk ilişkisi var kısaca onunla.

Dün gece hikayeler anlatıp dururken yıldız dolu bir gecede, karşımızda ay parlarken, küçük sevimli bir ateşin başında oturmuş gibi hissettim. Ona anlatıyordum tabii ki hikayeleri. Hani derler ya her yazar aslında tek bir kişi için yazarmış. Bence her hikaye anlatıcısı da tek bir kişiye anlatmak istiyor hikayelerini. Zihninin içindeki garip imgeleri sadece bir kişiye açmak istiyor, onu yargılamayacak, saçma sapan psikolojik çıkarımlarda bulunmayacak, o hikayeyi sadece hikaye olduğu için dinleyecek birilerine... Olağanüstü şişman adamların yürüdüğü taş sokakları, Hasan'ın o sarışın, kırılgan ruhunu, mavi gözlerindeki hüznü, trenin romantizmi ile içimizdeki intihar dürtüsünün garip tezatını falan filan... Bir tek ona anlatmak istiyorsun, biliyorsun ki bir tek o anlar, bir tek o gerçekten dinler...

İnsan ne tuhaf mahluk. Ve ay ne hain. Aklımızın derin denizinde ne kadar acaip yaratık varsa hepsini su yüzüne taşıyor. Kendi kafanın içindekilerden tedirgin oluyorsun bir yandan bir yandan da kendinde bilmediğin birşeyleri keşfetmenin tuhaf hazzını yaşıyorsun.

Hep bunlar ay yüzünden hep...

Resim: Pinterest

09 Eylül 2016

cuma mektupları

Cancağızım,

Çok değil bundan kısa bir zaman önce bir balkonda oturmuş denize bakıyordum. Geceydi. Ay vardı ve dünya akıl almayacak kadar güzeldi. Uzun zamandır böylesine sevmediğimi düşündüm hayatı. Sonsuza kadar uzayan bir an olsun istedim o an. Ve bunun için de o güzelliği aklımın içine iyice kazıdım. Ne zaman üzülsem ne zaman dünyadan nefret etsem çıkarıp bakacağım bir fotoğraf gibi sakladım.

Hayat yekpare bir halde iyi ya da kötü değil. Zaten dünyada hiçbir şey ya da hiçbir insan böyle değil. Aslına bakarsan hayatımızı oluşturan birkaç gün var. O günler hatrına katlanıyoruz herşeye. Gece vakti deniz üzerindeki gümüş ışıkları ile parlayan ay, akla ziyan parlak bir gökyüzü, gökyüzünü öpen bir ağacın dalları, birden burnuna doluveren çiçek kokusu, beklemediğin bir anda en sevdiğini karşında bulmak ve en çok hayal ettiğinin gerçeğe dönüşmesi... Bunlar ve benzerlerinin dışında, senin de bildiğin gibi, dünya tam bir çöp yığını.

Kaderinin değiştiği bir anı hiç hissettin mi? Ya da artık bambaşka birine dönüştüğün bir anı? Aynadaki yüzünün artık mutlu ya da huzurlu diyelim birinin yüzüne dönüştüğünü, uzun zamandır çatık duran kaşlarının ortasında o günlerden yadigar birkaç çizginin kaldığını, dudak kıvrımlarının artık aşağıya doğru değil de yanaklarına doğru meylettiğini hiç hissettin mi? Eskiden olsa bunu kaybetmekten ölesiye korkacağını, oysa şimdi hayatın akıntısının tersine değil de o yönde yüzdüğünü, artık hiçbir şeyden korkmadığını...

Garip hissediyorum. Ve böyle hissetmekten rahatsız değilim. İnsan katman katman sanki. O çok iyi tanıdığı benliğinin altında hiç bilmediği nice haller var. Bu iyi birşey. Saplanıp kalmadan kendine, dünya ile uyum içinde, bütün bu mide bulandırıcı şeylerin var olduğunu yadsımadan ama kendi hayatını ve çevrendeki hayatı da incelikle yaşamak için çaba göstermek gerçekten iyi birşey. 

Böyle yaşıyorum bu günlerde işte. Yazın sakin denizi gibiyim. Arada dalgalanıp, coşmuyor muyum, elbette. Ama genelde yazın o kaygısız, sakin ve cıvıltılı halini taşıyorum üzerimde. Ve bu böyle devam etsin istiyorum. Bunu gerçekten herşeyden çok istiyorum. 

Sana içimdeki güneşten, başımın üzerindeki gökyüzünden, kalbimin tam ortasında açan gümüşsü çiçekten sevgiler gönderiyorum. Lütfen kalbindeki güzelliği muhafaza et. 

Tüm içtenliğimle...

Resim: Wallpaperscraft.com

12 Ağustos 2016

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu

cuma mektupları

Sevgili dostum,

Bazen aklımın içinde düşünceler  bir nehir gibi akıyor ama o nehrin içindeki balıkları bir türlü yakalayamıyorum. İşte bu yüzdendir sana aklımdan geçenleri kelimelerle ifade edememem. Hayatta bir düzen tutturamayan insanlar vardır. Ben onlardan biriyim galiba. Derli toplu bir odanın içinde yaşayan, düzen timsali bir masanın başında çalışan ama kafasının içi öldür Allah bir düzen tutmayanlardan.

Diğer insanları hep merak etmişimdir. Herhangi bir konuda güzelce düzenlenmiş, istiflenmiş fikri olanlara hayranlık mı duysam yoksa şaşırsam mı bilememişimdir. Benim hiç öyle bir tarafım yok. Bir konuyu ya da bir fikri "tamam bunu öğrendim, bitirdim. Bu böyledir" diyemedim ki. Neyi öğrendiğimi sansam onun başka bir tarafını gösterdi hayat. İşte bu yüzden de, merak kediyi öldürdüğü için yani, benim kafam darma duman.

Biri bana "senin doğuştan kafan güzel" demişti. Hayatımda duyduğum en güzel sözdü. Keşke öyle olabilseydim. Keşke doğuştan kafam güzel olsaydı. Yüzümde herşeyi hoşgören bir gülümsemeyle "amaaaaan herşey olacağına varır kardeşim, sıkma canını" diyenlerden olabilseydim.

Bir zamanlar çok ama çok yaşlı bir kadın tanımıştım. İşte onun kafası böyleydi. Gençliğini bilmem. O yüzden doğuştan mı kafası güzeldi yoksa sonradan mı güzelleşmişti emin değilim. Ama o benim hep olmak istediğim kişi oldu. Kaygıdan, tasadan ve dünyanın bin türlü saçmalığından arınmış bu kadın gibi olabilmek için ne yapmalı diye düşündüm durdum. Tek umudum bunun doğuştan gelen bir özellik olmaması, kendimizi törpüleye törpüleye elde edebileceğimiz birşey olmasındaydı. Hala bilemiyorum. 

Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum. Bence dünyanın tam bir saçmalıklar topu olduğunu düşünen insan için bu çok doğal bir sonuç. Hep yorgunluk, hep bezginlik. Bu sonuç itibariyle bir yaşam biçimine dönüşüyor eninde sonunda. Ne yapmalı?

Hiç haz etmediğim birşeydir teslimiyet. Ne duruma ne kendime ne de akışa hiç teslim olmadım. Ama sürekli de yüzülmez ki. Bazen bir kibrit çöpü gibi önce yanıp sonra suya düşmeli ve nehirle sürüklenmeli insan. Ben şimdi yanıp sönme aşamasındayım gibi geliyor. Henüz nehre düşemedim. Ama düşersem bir düşersem bırakacağım kendimi. Gideyim nereye gideceksem. Belki gittiğim yerde kafam güzelleşir.

Unutma seni sevdiğimi. Olur mu? 

Resim : Gürbüz Doğan Ekşioğlu