18 Temmuz 2008 Cuma

CUMA MEKTUPLARI

Bazı günler böyle başlıyor. " Bu sabahın bir şiiri var." diyorsun pencereden bakarken. Uyku ile uyanıklık arasında kalmış kararsız gözlerin o şiirin dünyanın yüzeyinde mi yoksa aklının göğünde mi dolaştığından emin olmasa da "olsun" diyorsun "görünür ya da görünmez... şiir var"

İşte böyle bir sabaha uyandım ben de Sevgili Dostum. Dillendirilmez ama hissedilebilen bir şiir dolanıyordu toprak üzerinde. İnan bana karıncalar bile dikkat kesiliyorlardı onun harflerine basmamak için. Milyonlarca harf milyonlarca kelime milyonlarca cümle ve sonsuza uzanan beyaz bir duvak gibi bir şiir... Öyle masum ve öylesi umutlu...Ve öyle anlatılamaz...

"Kalsam" dedim bu pencere önünde. Hani vardır ya öyle günlerin. Tüm hayatını; geçmişi ve geleceği dahası bugünü sırf o pencere önü için feda edesin gelir. İstersin ki; gün ilerlemesin, güneş göğe sabitlensin, ışık hep aynı yönden sarı bir şelale gibi aksın toprağa. O tahta kapıdan sokağa aceleyle fırlayan siyah saçlı kız çocuğunun bukleleri uçuşsun sonsuza dek, komşu kadın hep aynı tonda söylesin o içli türküyü, kedi o ağacın altında uyusun her daim ve tüm bunlar pencerenin tahta çerçevesi içinde sabitlenip senin gözlerinin içine dolsun.Oysa bilirsin ki; hiç birşey ama hiç birşey sonsuza değin aynı kalmaz toprak üzerinde. Aklının içinde ise, belki...

"Biri eksik olsa tüm bunlardan, sokağın şiiri yine aynı şiir olur muydu?" diye geçti içimde. O çocuk fırlamasa sokağa, komşu kadının türküsü sussa ya da kedi gitse başka bir sokağa... Olur muydu? Hangi şiirden bir kelimeyi çıkarırsan o şiir hala aynı şiir olmaya devam eder ki?

"Ah Sevgili Dostum bir gün hayata veda ettiğimizde ardımızdan böyle diyecekolan olur mu acaba?" diye geçti aklımdan sonra. "Onsuz bu şiir eksik..." Kim bilir? Dünyayı, hayatı, olan biten ne varsa herşeyi bir şiir olarak görenler derler belki... "Onsuz bu şiir eksik..." Her ölüm şu koca şiirden çalınan bir harf değilse nedir?

"Ölümlerden söz etme" dersin. Ben de susarım çoğu kez. Susarım ama içten içe de "kabul etmeli" derim. "Nasıl hayat nefeslerden, gülümsemelerden, öfke ve kızgınlıklardan oluşuyorsa aynı zamanda vedalardan, kayıplar ve eksik kalmalardan da oluşuyor."diye düşünürüm hüzünle. Ah be sevgili dostum gidenler ve bitenler oldukça hep eksik gedik her yanımız. Kabullenmeli...

Hala sokağın şiirine bakıyorum Sevgili Dostum. Gördüğüm ve gizli kalan kelimelerine... Ve o gizli kelimeler, solgun gün ışığında ortaya çıktıkça bütün oluyorum ben. Ellerime harfler bulaşıyor. O harflerden sana gün ışığına bulanmış bir şiir yolluyorum.Işık yükseldikçe gözlerinin göğünde, görünür olacak o kelimeler... Endişelenme...

Resim: Albert Braut

16 Temmuz 2008 Çarşamba

SAÇ ÜZERİNE SAÇ'MALAMALAR

Sabah sabah sorun 1: Ben sinirli uyandığım için mi saçım böyle yoksa sabah sabah kendimi bu saçla gördüğüm ve saçımı bir biçime sokamadığım için mi sinirliyim? Her ikisi olma ihtimali olduğu gibi benim genel olan huysuzluğumun sonucu da olabilir tüm bunlar. Ki ben bu üçüncü seçeneğin en mantıklı olan olduğunu düşünüyorum. Ben huysuz, saç bonus ama olsun güneşli bir gün sakin ol. (Pollyanna tatlım merhaba)

Bazıları şöyle der: "Ay ne güzel ne rahat bir saç seninki. Kıvır kıvır, taramana bile gerek yok." Eh sorun da bu işte. Tarayamıyorsun ve sabah uyandığında aynada korkunç bir yaratık sana bakıyor oluyor. Ne güzelmiş, pöh. Tepene topla gitsin. (Merhaba Vilma Çakmaktaş)

Saçımı çekiştirip dururken aklıma Bitli Muzaffer geldi. Bitli Muzaffer çocukluğumun kasabasında bir pop star kadar ünlüydü. Kıvırcık saçı ve sakalında kesinlikle bit olduğuna inanlar tarafından Bitli diye çağırılır o da bu isme asla itiraz etmezdi. Kim bilir belki kartvizitine bile öyle yazdırmıştır.

BİTLİ MUZAFFER VE ORKESTRASI
DÜĞÜNLERDE İTİNAYLA EĞLENDİRİLİR

Evet Bitli'nin bir orkestrası vardı. Davul çalardı. Davul çalarken saçı bir yana sakalı bir yana giderdi ki herkes onun müzikten sarhoş olduğunu ve davul çalarken kendinden geçtiğini, tüm dünyayı unuttuğunu düşünürdü.Dediğim gibi o bir efsaneydi. Öyle çok yeniyetmeye model oldu ki pek çoğu evden kaçıp başarısız orkestralar kurdular ve evlerine döndüklerinde babalarından okkalı Osmanlı tokatları yediler. O yeni yetmelerden biri de benim sevgili kuzenimdi ki onun macerası daha başlamadan bitti.(ya da biz öyle sanıyorduk.) Maharetin saç ve sakalda olduğunu sanan ve sırf Bitli'ye benzemek için saçlarını perma yaptıran sonuç itibariyle saçları yanan benim akılsız kuzenim babasından yediği kötek sonucunda büyük bir faciaya yol açtı. Diretti. Yanan saçları yeniden eski halini aldı, o pırasa saçları ve kedi tüyü sakalı ile bir orkestra kurdu. Düğünlerde çalmaya başladı. Ciddi biçimde berbat olduklarını anlamaları 1 yıllarını aldı. Bu arada düğün sahiplerinden yediği paparalar da yanına kar kaldı.

Bitli Muzaffer daha sonraları ortadan yok oldu. Duyduğuma göre ticarete atılmış. Saçlarını da kestirip eski yaşantısına tümden veda etmiş. Benim akılsız kuzenim de tüm bu maceralar ve başarısızlıklar sonucunda kendine başka bir yol çizdi. Müziğe veda etti ve üniversite okumaya karar verdi.

Evet saçım Bitli Ökkeş'in saçına benziyor. Yer çekimine kesinlikle karşı duran bukleler inatla gökyüzüne doğru bayrak direği gibi dikilmekteler. Tepemde toplayıp Vilma Çakmaktaş gibi küçük adımlarla yola koyuluyorum. Bu arada saçlarını kısacık kestirenlere bütün kalbimle hak veriyorum. Hele de şu yeni moda dağınık stili uygulayan kadın ve erkeklere. Gerçekten çok akıllıca bir model bu. Bir miktar jöle al. Kafana sıva. Olabildiğince dağıt. Sonuç: "Vaay adamım çok havalı saçın" Çok zekice. Bu saçın moda olmasına kim vesile olduysa eminim bir çok insandan dua alıyordur.

Aslında saçın nasıl göründüğünü umursadığımdan değil de derli toplu durması için bu kadar uğraşmak zorunda kalmaktan tüm bu huysuzluklar. Hayır Süslü Pakize'nin biri olsam ve bayılsam saç modelleri denemeye sinirlenmeyeceğim. Neyse bu Vilma Çakmaktaş modeli fena değil. Olsun bakalım böyle.

Saçla ilgili kaç laf var:

Saçını başını yolmak

Saç başa girmek

Saçını süpürge etmek

Saç sakal ağartmak...

Var mı başka?

Resim: Vladimir Golub


14 Temmuz 2008 Pazartesi

BİR ZAMAN HIRSIZI

Adam üniversiteye gitmiş. Evet gitmiş diyorum çünkü sadece gitmiş. Onun üniversite macerasını "üniversitede okumuş" ya da "üniversite eğitimi görmüş" şeklinde tanımlamak mümkün değil. O sadece, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde üniversiteye girmiş. Muhtemelen anfiye de girmiştir, kitapları ezberlemiş sınavlarda geçer notlar almıştır hatta belki de yüksek notlar, kim bilir? Ama bu adam hiç eğitim görmemiş. Ya da eğitimin keskin bıçağı onun taşına hiç işlememiş ki ortaya güzel bir heykel çıkmamış. Adam kayaymış ve kaya olarak kalmış. Pek de istikrarlıymış maaşallah...

İşin tuhafı tüm bu cahil cühela hallerini "kökenlerine bağlılık, geldiği yeri unutmamak" olarak nitelemesi ki küçük dilimi yutmama ramak var. Acaba kabalığın onun kökeni olduğunu düşünmesini sağlayan ne? Benim bildiğim Anadolu insanı kabalığı bırak ruhunda akıl almaz bir incelik taşır. Bu adam hangi topraktan geliyor ki kökeni böyle kaba, densiz ve cüretkar...Anlamak mümkün değil...

"Ben üniversitedeyken..." diye başladığında dehşete düşüyorum. Adının önünde bir de mühendis sıfatı var ki, gözlerim yerinden pörtlüyor. Anlatıyor da anlatıyor. O anlattıkça benim gözler kapanıyor. Kapanan gözlerimin önünde kendimi burnundan alevler çıkan bir ejderhaya dönüşmüş olarak görüyorum. Şu alevlerden birazını şu adamın bıyıklarına püskürtsem diye düşünürken "bana müsadeee" diyor. Aman efenim müsadede ne demek gülee güleee gülee güleee... Ben bunları aklımda geçirirken o müsade istediğini unutup başka birşeyler anlatmaya başlıyor. Bir dolu şey...

Pazartesi sendromumun üzerine bir tuğla daha ekleyen bu adamın sabahın bu saatinde bu enerjiyi nereden bulduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Üstüne üstlük doğru dürüst tanımadığım bu adamın bana üniversite anılarını neden anlattığı ve bastıra bastıra üniversite mezunu olduğunu neden belirttiği konusu ise hala sislerin ardında... Konuşacak konu mu bulmaya çalışıyordu? Yoksa resmi davranışımı onun kaale almamak olarak mı algılamıştı da "ben de üniversite okudum beni önemse" demek istiyordu. İyi de arada bir iş yerinde rastladığım ve nezaketen selam verdiğim birine üstelik böylesine meşgulken "kanka naber?" şeklinde davranamam ki... Günlerden pazartesi, sabahın körü, hala uyanamamışım, işin kötüsü yapmam gereken bir dolu iş var ve bu adam üstelik işi benimle ilgili değilken ve başka birini bekliyorken, büyük bir şansızlık eseri beklediği kişi o an büroda bulunmuyorken, onu masamın önündeki sandalyeye buyur etmiş ve çay söylemişken onu kaale almadığımı düşünüyor olabilir mi? Hayır hayır bu çok saçma olur. Böyle düşünüyor olamaz.

Peki ama bütün bu "Bacım bak..." diye başlayan cümlelerin, mühendislik konusundan en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen anlatılan onca anının, gözümü bilgisayardan ayırmıyorken ve çalışmak zorunda olduğumu ısrarla belirtmişken "eh bir çay daha içerim, madem muhabbet de koyu..." cümlesinin anlamı nedir? Muhabbet koyu mu? Yahu bu muhabbet değil ki? Monolog. Sen konuşuyosun ben de dinlemek zorunda kalıyorum. Nezaket mi? elbette ondan ödün vermiyorum ama benim de bir sınırım var, bir insanım ardı ötesi, yüce ulu sınırsız hoşgörü sahibi aşmış bir ruh değilim ki. Doğal olarak ben de sinirlenip geriliyorum ama sen öyle kapılmışsın ki güzel kardeşim kendi lafının büyüsüne benim gözlerimden çıkan öfkeyi görmüyorsun bile. Sakin olmam gerek sakin olmam gerek diyip duran iç sesimi zaten duyamazsın, alıcın yok. İptal ettirmişsin sen alıcıları...

"Eh bana müsadeee..." diyor ikinci kez. Umarım bu kez ciddidir diye geçiyor aklımdan. Zira zamanım çok az ve çok fazla iş var masamda.Ayağa kalkıyor. Şükürler olsun Tanrım. Suratımda bir nezaket gülümsemesi. Tokalaşma. Adamın arkasından bakakalış, adamın karşı büroya geçişi, karşı bürodakinin ona çay söyleyişi, karşı bürodakine acıyış, onun suratındaki ifadeyi tanıyış ve ona acımakla geçen bir kaç dakikalık zaman dilimi. Ve küçük bir dua: "Tanrım bizi bu zaman hırsızlarından koru. Amin."

resim: Guiseppe Mariotti