20 Nisan 2016

dünya bu insanlar sayesinde güzelleşecek...

Bence dünyadaki tüm kadınlar, erkeklerin sahip olduğundan çok daha güçlü bir ortak dile sahip. Radikal feministler bunu kızkardeşlik kavramıyla dile getirmişler, oldukça eleştirilmişler ama bence sahiden de kadınları temelde birleştiren ortak birşey var. Belki duygusal bir yaratıcılık, birşeyleri güzelleştirme ve faydalı hale getirme, birilerine güzel birşeyler sunabilme ya da buna benzer birşeyler. Kadın erkek diye bir ayrım yapmıyorum, yanlış anlaşılmak istemem. Belki erkeklerin de savaşmak ve kavga etmek dışında ortak olan bir dilleri vardır. ( Biraz iğneleyici mi oldu ne?)

Neyse asıl konumuza dönelim. Magda Sayek, kızkardeşliği kanıtlayan Örgü Bombardımanı adlı bir proje geliştirmiş. Aslında projesinin amacı bunu kanıtlamak değilmiş, sadece her gün gördüğü gri ve iç sıkıcı şehir parçalarına biraz sıcaklık ve neşe katmak istemiş. Önce bir kapı kolunu ördüğü pembeli mavili küçük bir parçayla kaplamış. Sonra bunu kamusal bir alanda yaparsam ne olur diye düşünmüş ve bir işaret levhası direğini kaplamış. Daha sonra başka şeyleri... Şöyle diyor, "Amacım birşeyleri kimliğini ve işlevini bozmadan üzerini örgüyle giydirmekti" İşte bu çok önemli bir nokta, birşeyin kimliğini ve işlevini bozmadan ona hayat vermek... Bu oldukça kadınsı bir yaratıcılık....

Projesi şaşırtıcı tepkiler almış. Magda daha sonra hedefini büyütmüş ve bir otobüsü örgü parçalarıyla kaplayıp inanılmaz güzellikte bir sanat eserine dönüştürmüş. Ve bir heykelin bacağını kaplamış ki bu benim favorilerimden oldu. Projesi dünyada yayılmaya başlamış. Kadınlar kendi kentlerinde bunu hayat geçirmişler. Magda o zaman farketmiş kadınların ortak dilini. Hatta asla bir araya gelemeyeceğini düşündüğü kadınlarla ortak bir yanının bulunduğunu. 

Projenin büyüsü şurada yatıyor bence, insan hiçbir şeye zarar vermeden, üstelik çok ama çok eğlenerek, hem kendi hayatını hem de başkalarının hayatını renklendirip güzelleştirebilir. Bu gerçekten büyüleyici. Bunu yapmak için illa örgü örmek mi lazım? elbette değil. İnsan ruhu öylesine yaratıcı ve öyle muhteşem ki herkes kendi yetenekleri doğrultusunda buna benzer birşeyler yapabilir bence. Geçen gün bir belgesel izliyordum. Japon bir çizgi film yapımcısı boş zamanlarında kirlenmiş bir nehri temizliyordu. Bu insanlarda ortak olan ne zeka ne yaratıcılık bence. Ortak olan tek şey şu; sırf kendisi için değil başkaları için de birşeyler yapma isteği...

Bu proje beni gerçekten büyüledi. Sadece örgüyü sevdiğim için değil, bir parça el işinin dünyada neler yapabileceğini gösterdiği için de. Bence dünyayı bu insanlar değiştirecekler. Ne politikacılar, ne savaş manyakları ne de onlara benzeyen yok edici iç güdü ile hareket eden türler.... Bu insanlar var oldukça yıkıntılar onarılacak, kirlenmiş olan temizlenecek, ruhlarımızı karartan şeyler renklenecek...


19 Nisan 2016

güzelsin...

Bir video izledim. Biri insanlara fotoğraflarını çekmek istediğini çünkü onları güzel bulduğunu söylüyordu. İnsanlar şaşırıyorlardı güzel olduklarını duyduklarında. Videoyu çeken ısrarla onlara gerçekten güzel olduklarını söylemeye devam ediyordu. Çok ilginç tepkiler verdiler. Kimi utandı kimi gülümsedi kimi teşekkür etti ama çoğunun yüzünde inanmaz bir ifade vardı. Kendini güzel bulan insan sayısı ne az diye düşündüm. Güzel bulmak demeyelim de kendinden memnun olan....

Bence hepsinin kendine göre güzellikleri vardı. Ben şuna inanırım, her insanda mutlaka güzel olan bir şey kesinlikle vardır. En çirkin bulduğunuz insanın yüzüne dikkatle bakın lütfen, mutlaka çok ama çok güzel olan birşey kesinlikle bulacaksınız. Burnu inanılmaz biçimli olabilir ya da şahane dişlere sahiptir belki enfes bir kaş kavisi vardır. Hangisi bilmiyorum ama illa ki vardır. 

Güzellik çok acaip bir kavram. Doğuştan bir estetik beğenimiz varsa bile bu estetik beğeni medya ya da bizi tüketici yapmaya yönelik olan her ne ise onun tarafından deforme ediliyor. İçimizdeki güzeli gören gözü kör eden bu şey yüzünden içimizdeki iyiliği bile kaybediyor olabiliriz. Şöyle düşünelim, güzellik kişide değil bakan gözdedir diye bir söz olduğuna ve bu söz çok eskiden beri hala yürürlükte olduğuna göre demek ki insanın içindeki sevmek ve güzel görmeyi arzulamak duygusu asıl estetik beğeninin kökeni. Güzel diye sabit birşey yok yani. Biz eğer içimizdeki o gözün kör olmasına izin vermezsek çok fazla şeyi güzel görebiliriz. Adriana Lima'yı güzel bulduğunuz kadar komşu kızı Fatma'yı güzel bulabilirsiniz velhasılı. Çıtayı bu konuda çok da yükseltmemek lazım. Güzel bakıp bir sürü güzel şeyin arasında yaşamayı mı tercih edeceksin yoksa güzelliğin çok nadiren karşına çıktığı çirkin bir dünyada yaşamayı mı? Seçim senin elbet.

Bence biri bu çocuklara gerçekten güzel olduklarını söylemeli. Bunu anne babaları mı yapar arkadaşları mı bilemiyorum ama gerçekten bunu duymaya ve buna inanmaya ihtiyaçları var. Aynaya her baktıklarında kendi yansımalarından nefret etmeye değil. Belki güzel olduklarını bilirlerse kendilerini rahat bırakıp başka şeylere yönelirler. Dünyayı keşfetmeye merak salabilirler örneğin, sanatta arayabilirler güzelliği...

İnsanlığın en büyük sorunlarından biri bu bence. Kendi kendimizi küçümsemek, diğerleri gibi olamamaktan korkmak, onaylanmamak, beğenilmemek... Videoyu izlerken gözlerim doldu. İnsan aslında sanıldığı denli güçlü değil. Ne kadar büyürse büyüsün hala çok kırılgan, oldukça zedelenebilir ve her daim onaylanmaya muhtaç... 

Resim: Christian Schloe

acaip fikirler

Bence ufaktan deliriyorum. Dün şöyle bir şey geldi aklıma; mesela okuyan öğrenen insan sürekli güzelleşse ya da yakışıklı olsaydı okuma oranı artar mıydı? Bence artardı. Zira gözlemlediğim kadarıyla, genç kızlar arasında konuşma konuları şu kelimeleri içeriyor; kombin yapmak, mat ruj, yüz kontürü ile yüzün şeklini değiştirmek, burnu inceltmek, estetik ameliyatlar, silikonsuz dudakları kalınlaştıran rujlar falan filan... Şimdi birden birşey olsaydı ve gerçekten her okuduğun kitapta değişseydin. Şuna garanti veriyorum yaşlı genç herkes okurdu. Yayınevlerinin reklamlarını hayal edebiliyor musunuz, "Dostoyevski.... mimik kışıklıklarınıza birebir" ya da şuna ne dersiniz "Saçınız mı dökülüyor Murakami okuyun" belki de şu "Burnunuzun eğriliği artık dert değil, tek yapmanız gereken Kazancakis okumak" Eh kozmetik firmaları bir bir iflas ederken yayınevleri, kitapçılar köşeyi dönerdi. Sonuç olarak güzeller güzeli, akıllı ve bilgili bir insanlık oluşurdu. Bence şahane bir fikir.

Bir de şunu düşündüm, biri yere çöp ya da sigara attığında o kişinin etrafında birden bire cam bir duvar örülseydi ve her yerde alarmlar çalmaya başlasaydı. Ve sevgili kanunlarımız etraftaki insanların o cam duvarın ardından çevre katili ile alay edilmesine, kınanmasına müsade etseydi. Çok mu zalimce? Bence değil. Zira bütün bu güzelim dünyayı nasıl da leşe çevirdiklerini düşünürsek gerçekten hiç zalimce değil.

Şu da geldi aklıma; biri birinin hakkını gaspettiğinde, dolandırdığında, bile isteye kötülük yaptığında ya da buna benzer şeyler yüzünde kırmızı bir benek peyda olsaydı. Her kötülükte bir benek. Böylece yüzü beneklerle dolu olanlara temkinli yaklaşabilir ve onları pek çok şeyden mahrum bırakabilirdik. Kimseyi ezemez, kimseyi üzemezlerdi. İşte bu tam bir adalet olurdu. 

Böyle acaip şeyler geliyor aklıma. Ya deliriyorum ya da bütün olup bitene, bütün kızdığım şeylere karşı eli kolu bağlı kalıyor olmaktan zihnim böyle acaip çözümler üretiyor. Hayata geçmese de bu da birşeydir, değil mi?

resim: Anna Silivonchik


14 Mart 2016

yas

Acıdan kaskatı kesilmiş oturuyorum. Ne zaman canlar gitse kafamın içinde tüm o eski acıların fotoğrafları yeniden canlanıyor. Hayatlarımız uzuuuuun çok uzun bir yas gibi... Bir yas bitmeden, daha acısı durulmadan bir başkası başlıyor. Bir tek insanın ölümü ile bile öyle kolay kolay yüzleşemezken bu kadar insanın ölümü ile nasıl başedilir?

Aklımı oynatacakmışım gibi geliyor. Deliliğin eşiğinde durduğum tam şu anda etrafımda her şey sanki olması gerektiği gibiymiş gibi davranan insanlara bakıp gerçekten delirmiş olduğuma emin oluyorum. Biri telefonda pazarlık yapıyor mesela, diğeri sevgilisiyle kavga ediyor. Bütün bu insanların üzerinde her şeyi kayganlaştırıp akmasını sağlayan bir şey var diye düşünüyorum. Benim ise tüm gözeneklerimden acı içime işliyor. Biri kalbimi sıkıyor, kulaklarıma çığlıklar doluyor ve ben hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.


 

08 Mart 2016

Frida, Noel Baba ve Marquez..

Gitmek için ısrarlı olan dolmuş şoförünün "acele et acele et" diyen bakışları eşliğinde bindim. Oturacak yer yoktu elbette ya dert değildi. Oturmaktan sırtım ağrımıştı zaten. Ortalarda bir yerde durdum. Dalmışım, önümdeki koltukta oturan kadının kıpırdanıp durmasıyla kendime geldim. Bir arkaya bir sağına bir soluna bakıp duruyordu. Vardı bir haller başında ya kim bilir neydi. Kadın hafifçe başını kaldırıp bana baktı. O sırada gördüm bıyıklarını, ince bir kadife gibi dudaklarının üzerine yayılmışlardı. Bu kadın bana kimi hatırlatıyor diye düşünürken tıpkı Frida Kahlo'ya benzediğini farkettim. Frida oldukça kilo almış ve ülkemizde yeniden hayat bulmuştu. Kahverengi güzel gözleri, uzun kirpikleri, çiçekli şalvarı ve alev kırmızısı bluzu ile önümdeki koltukta oturuyordu. Ayakları sıkılmış ya da yorulmuş olmalı ki terliklerinden birini çıkarıp çıplak ayağını dolmuşun yükseltisine uzattı. Haşmetli gövdesinde sanki sonradan ilave edilmiş gibi duran küçücük bir ayak. Muhtemelen Frida Kahlo'nun varlığından bile haberi olmayan bu kadına onun bir fotoğrafını göstersem kendine benzetir miydi acaba diye düşündüm. Yanında oturan genç adama dönüp birşeyler söyledi usulcacık. Genç adam cevap vermek yerine başını sallamakla yetindi. Bir dertleri vardı, bu aşikardı. O anda Frida ve oğlunun hiç bilmediğim dertleri ile nedense ben de dertlendim. Kadının omuzuna koyasım geldi elimi. Merak etmesindi, herşey geçerdi, neler neler geçmiyordu ki... 

Ben Frida'ya dalmışken dolmuşun önündeki herkesin dönüp dönüp bir noktaya baktığını farkettim. Ben de topluluk ruhuna uyup döndüm. Telefonla konuşan bir kız vardı. Dolmuşun en uzak köşesindeki vatandaşımızın bile duyabileceği bir sesle konuştuğu için hepimiz onun çalıştığı yer hakkında hayli bilgi sahibi olduk. Bir yerde iki şef olmazmış, olursa da böyle sorun çıkarmış. Kıza dönüp şeflerden birini ortadan kaldırın diğerini de başkan yapın diyesim geldi. En küçük birimimize kadar yayıldı ha iki başlılık olayı. Halbuki masallarda, destanlarda iki başlı ejderhalar, atlar hayli harika yaratıklar olarak geçerler. İnsanlarda olmuyor demek ki...

Işıklarda durduk. Kaldırımdan yürüyen bembeyaz saçlı, bembeyaz sakallı ve bembeyaz gür kaşlı adama bakakaldım. Ömrümde hiç bu kadar güzel yaşlanmış bir adam görmemiştim. Muhtemelen yetmişlerinde vardı ama dimdik yürüyordu. Noel Baba da yeniden hayat bulmuştu galiba. 

Nihayet dolmuştan indim. Yol boyunca bir de Marquez  gördüm. "Öldüm mü acaba ben" diye düşündüm. Bütün bu ölmüş insanları başkalarında mı görüyorum yoksa? Amaaan dedim neyse ne. Güzeldi onları görmek. Hele de Frida'yı...

Fotoğraf: art factory