31 Ekim 2016

yağmuru bile

Yağmur herkese iyi gelirdi oysa. Ufka bakıp "Ey büyük Allah'ım acı bize. Acı da biraz yağmur gönder. Rahmetinle beslensin şu susuzluktan kırılmış toprak" diye saçı sakalı ağarmış, bağrı güneşte kararmış adamları hatırla... Akdeniz'in sıcağından bunalmış insanların, düşen yağmurla gözlerinde büyüyen sevinci anımsa... Kışı çok seven ve çok özlemiş adam ve kadınların ilk düşen sonbahar yağmuruna hasretle ve sevgiyle bakışını düşün... Ve en güzeli aşkından gözleri kör olmuş iki tazecik sevgilinin yağmur altında kahkahaları unutma...

Şimdi yağmur bir zehir artık. Her gün biri çıkıp anımsatıyor bize her şey gibi yağmurun da kirlendiğini. "Aman ha" diyor çokça endişeli bir adam "sakın yağmurun altında dolaşmayın. Zehir yağacak üzerinize... Aman ha! " Haklı. Ama kimse şunu demiyor "çoktandır gözlerinizin, kalbinizin içine doluyor o zehir. Bilmiyorsunuz. Ya da bilmekten öyle çok korkuyorsunuz ki bildiğinizi kendinize unutturmak için delice bir çaba harcıyorsunuz."

Eskiden dünya için mavi derlerdi anımsıyor musun? Toprağından çok suyu olan bir küre olduğundan mütevellit. Bence artık dünya mavi falan değil düpedüz kırmızı. Neden mi? Toprağından ve suyundan çok kana bulandığı için her yer ve her şey.

Tıpkı titizlik hastalığından muzdarip kadınlara benzeyeceğiz yakında. Demedi deme... Ne yağmur altında ıslanmak isteyeceğiz, ne toprak üzerine şöyle bir uzanmak hatta ağaçların yapraklarına dokunmak, gövdelerine sarılmak bile istemeyeceğiz. Ve yakında belki de çok yakında birbirimizden bile iğrenebiliriz. Öyle ya şu kocaman çamur topu dünyada kime ve neye inanacağımızı, neyin hakikat neyin yalan olduğunu asla bilemediğimiz bir zamanın içine doğru korkak ve aymaz adımlarla yol alıyoruz. 

Dünyadan çokça pay kapmak isteyen "çoook ama çook akıllı" adamların üç kuruşluk hırslarına kurban vereceğiz hayatlarımızı, üzerinde yaşadığımız toprağı, havayı ve suyu. Ve sonuçta hepimiz ölüp gideceğiz. İnanmayacaksın ama o çoook ama çoook akıllı adamlar da öyle. Yanımıza hiçbir şey almadan, yapayalnız, çektiğimiz bunca acı yanımıza kar kalarak göçüp gideceğiz. Belki şöyle bir seda kalacak bizden geriye gökyüzünde "tıpkı toprak gibi tıpkı kalplerimizin içi gibi tıpkı beynimizin kıvrımları gibi zehirlediniz yağmuru da... Elimizde bir tek o kalmıştı her şeyi temizleyeceğine inandığımız oysa...Bir tek o..." 

fotoğraf: hamishlow.net

24 Ekim 2016

ben öyle biri değilim

Korkuçtu. Bir tavşanın karnını, kılım bile kıpırdamadan, boydan boya kesiyordum. Bembeyaz, pamuk gibi bir tavşancıktı. Kanlı karnını arkamdaki masanın üzerine bırakıp yaptığım işe dönüyordum sonra. Arada sırada dirilmesinden korkarcasına ardıma bakıyordum. Tavşancık kanını hayli ustalıkla gizlemiş, masanın üzerinde uyur gibi yatıyordu. İçimde ne vicdan azabı vardı ne de pişmanlık. Hiçbir amacı olmayan bir öldürme eylemiydi. Korktuğum başıma geldi sonra. Tavşan sanki hiç ölmemiş gibi ayaklandı ve bir köpeğe dönüştü her nedense. Üzerime atlayıp benimle oynamaya, elimi, yüzümü yalamaya başladı. Üstüm başım kan içindeydi. Şaşkınlıkla onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. O ise sanki ona büyük bir iyilik yapmışım gibi delice sevgisini göstermeye devam etti.

Soluk soluğa uyandım. Kalbimin gümbürtüsü sessiz gecenin içini doldurdu. Delice bir titreme tuttu sonra beni. "Sadece bir rüyaydı, sadece bir rüyaydı..." desemde ne ruhumu ne de kalbimi sakinleştiremedim uzun bir süre. Kalkıp bir bardak su içtim. Ellerim hala zangır zangır titriyordu. Pencereyi açıp derin derin soludum. 

Yatağın içine oturup düşündüm, "bu neydi böyle şimdi?" Pek rüya görmem ben. Kabus hemen hemen hiç görmem. Peki bu ne şimdi? Biraz düşününce buldum. Game of Thrones'un bir sahnesinin bilinçaltıma yansımasıydı sadece. İki kadının tavşan derisi yüzdüğü bir sahne vardı. O tavşanların gerçek olup olmadığını düşünmüş ve eğer gerçeklerse o kadınların o sahnede nasıl oynadıklarına kafa yormuştum. Ben ellerini ete bile süremeyen biriydim çünkü. Belki bir dağ başında açlıktan ölmek üzere olsam ancak öyle birşey yapabilirdim. Yapabilir miydim çok da emin değilim aslında. Otlarla meyvelerle idare edebildiğim sürece yapmazdım galiba. Bilmiyorum yine de. Hiç öylesi bir açlıkla karşı karşıya kalmadım ki. 

Beni asıl dehşete düşüren o tavşanın karnını kestikten sonra içimde hiç vicdan azabı duymamış olmamdı. İçimde bir yerde vahşi bir yaratık saklanıyor olabilir miydi? Pekala mümkün. Hangi insan kendisini tam olarak tanıyabilir ki? Hapishaneler asla bir insana zarar veremem diyen insanlarla dolu değil mi? 

Bir başka dehşet ise ölen o zavallıcığın tekrar hayat bulup, bununla da kalmayıp kendi katili olan bana delice bir sevgi göstermesiydi. Bunca zalimlik edene bunca sevgi... O an şaşkınlıktan başka ne hissettiğimi pek anımsamıyorum. Belki rüya devam etseydi şaşkınlığım başka birşeye dönüşebilirdi. O ne olurdu acaba? Güç duygusu mu? Bilmiyorum. 

Kabuslar belki de içimizin derininde bilmediğimiz şeyleri gösterdikleri için bu kadar korkunçlar. İçimizde uyuyan zalimleri, katilleri, ne yapacağını asla kestiremeyeceğimiz kadın ve adamları bize gösterdikleri için... 

Ben öyle biri değilim dedim kafamı hızlı hızlı sallayarak. Ben kimseye, hiçbir varlığa zarar veremem. Yapsam bile hayatım boyunca bununla başa çıkamam. 

Lacivert gecenin içine uzun uzun baktım sonra. Ben öyle biri değilim, ben öyle biri değilim... 

Resim: Rebecca Dautremer

07 Ekim 2016

cuma mektupları

Canımın içi,

İyi misin? Ben bildiğin gibi hala deliliğin eşiğinde duruyorum. Ne bir adım geri ne bir adım ileri. Geri gidip normaller arasına katılmaya hiç hevesim yok, hevesim olsa dahi gururum elvermiyor o kayıtsız kalabalık arasında bir zerre olmaya. İleri gidip deliliğin uçurumundan atlamaya ise cesaretim yok. Gönlüm her ne kadar o uçurumu arzulasa da inan bana cesaretim yok. İnsan ne garip bir mahluk, özgürlük naraları atıp duruyor ya inanma, el kol her bir yerden bilmediği bir başka yere bağlı. Akıllara zarar...

Geçen gün dolmuşun camından bakarken insanlara, birden o asık yüzlerin hep birlikte delirdiğini ve sokaklarda dans etmeye başladığını hayal ettim. Kimi sokak lambalarına sarılmış dans ediyordu kimi bir başına kaldırımda bir o yana bir bu yana gidiyordu. İleride bir grup ise halaya durmuştu. Kendi kendime güldüm. Birileri fark etmiş midir diye etrafıma bakınırken hala delilikten, hiç tanımadığım insanların alnımın ortasına deli yaftası yapıştırmasından korktuğumu fark edip kendimden tiksindim. Oysa güzeller güzeli bir hayalin peşinden gidiyor ve gülümsüyordum. Düşün, toplu halde delirmekten daha güzel bir protesto olabilir mi? Canımızı bunca yakanlardan alınabilecek bundan güzel bir intikam olabilir mi? Hepimize birden giydirebilecekleri deli gömleğini nereden bulacaklar, düşün bir...

Ah benim canım, güzeller güzeli kardeşim, biliyorum senin de canın en az benimki kadar yanıyor olup bitene. Her gün toprak olan binlerce insana, hayatın bunca zalimliğine, olup biteni kader diye sinesine çeken dertli kadınlara, gencecik yaşta kamburu çıkmış, çok çalışan, çok yorulan, gün yüzü görmeyen ama çok az kazanan o zavallı adamlara, zulme ve haksızlığa, savaşlara baktıkça durmaksızın kanıyor içinde bir yer, biliyorum. Ve sen de tıpkı benim gibi her gün iğrenerek, içinde öfke ve kin biriktirerek bakıyorsun başkalarının kanıyla beslenen o vampirlere. 

Oysa böyle olmayabilirdi. Hamurunda bir parça sevgi olan insan böyle bir hayat kurmayabilirdi. Dimdik durabilirdi kötülük karşısında, bahçeleri bombalarla değil güllerle donatabilirdi. Başka bir hayat mümkündü iki gözüm belki hala da mümkündür. Bizim gibi umudunu yitirmişlerden saklanıyordur. Ah benim canım, göğsünün içinde hala tertemiz bir kalp taşıyan güzeller güzeli kardeşim, sen bana ben sana kardeş dedikçe ve belki biz birbirimizi inandırdıkça buna, el ele tutuşup kendimizi kocaman hissettikçe kör olan gözlerimiz görmeye başlayacaktır. Sana umutsuz ve üzgün bir kalple sesleniyorum ama hala "he" desen inanacak bu kalp. En çok muhtaç olduğumuz belki de budur ne dersin; inanmak yani. Biribirimize, hayata, mutluluğa ve insan olmaya yeniden inanmak. Çocukken ve ilk gençliğimizde sahip olduğumuz tüm o pembe hayallerin uçan balon gibi gökyüzünde kaybolmadığını tam aksine bir bumerang olduğunu ve eninde sonunda bize geri döneceğine inanmak istiyoruzdur belki...

Kalbinin en hassas yerinden öpüyorum seni. 

Resim: Christian Schloe

29 Eylül 2016

huzursuzluk günlüğü

Şurada, kalbimin tam üzerinde bir ağrı var. Yok, öyle doktorluk falan birşey değil. Bu tamamen huzursuzlukla ilgili birşey. 

Kalktım, kendimi ve herşeyi unutayım diye biz aptalları donuna kadar soymak için icad edilmiş avmlerden birine gittim. Renklerin, curcunanın içinde kaybolur, bu saçmalık nehrine kapılır giderim diye umuyordum. Hiç de öyle olmadı. Her pantolona, her gömleğe hatta her kolyeye "bütün bunların ne anlamı, ne gereği" var diyerek boş boş baktım. Ben eşofmanların yanında iç çekerken biri geldi yanıma. O da bunalmış belli. Ölgün bir sesle "naber?" dedi. "Amaaaaan of pöf" kıvamında bir cevap verdim. Gelirken yolda çok sallanmış ve kapağı açılmış gazlı içecek gibi birden patladı. Onun da içi daralıyordu elbette, herşey tatsız tuzsuzdu, kimin sıkıntısı yoktu ki falan filan. Hepimiz daralıyorduk haklıydı. Zaten bu ülkede yaşayıp da daralmayan adamın alnını karışlarım ben. 

Sonra başkaları da geldi. İçi sıkılıp da çatlayacak kıvama gelen dört kişi oluverdik birden. Hiçbirimiz birbirimizden destek alamıyorduk zira hiçbirimizin kendine hayrı yoktu. Öyle yan yana yürüdük. Sıkıntılarımızı yola ekmek kırıntıları gibi dökeriz diye umduk lakin onlar da bizimle geldiler. 

Böyle tatlı bir güneş altında bunca huzursuzluk reva mı? Şu yanımda yürüyen gencecik kızın çektiği bunca acı hak mı? Ya diğerleri? Ya hiç suçları günahları olmayan, başkalarının hatalarını gencecik omuzlarında taşımak zorunda olan bu güzelim insanların ellerinden kayıp giden günler...

Ne yapmalı ne etmeli bilemiyorum. Ne kendi sıkıntıma ne de başkalarına merhem olamıyorum. Toparlardım eskiden oysa ki. Şimdi ya yaşlanıyorum ya da fena halde yorgunum...

Resim: Vladimir Kush


28 Eylül 2016

Sevgili gökyüzü


Biliyor musun her sabah işe gitmek üzere kapıdan çıktığımda pırıl pırıl parlayan güneşe şaşkınlıkla bakıyorum. Gözlerimi kırpıştırıp duruyorum karşısında. Bu kadar öfkeli bir ülke üzerinde parlayıp durmasına hala şaşırıyorum. Gökyüzünün bunca mavi, havanın bu kadar berrak olması ve altında yaşayan insanların öfkesi hiç ama hiç birbirine yakışmıyor. Gök alıp başını gidecek bir gün diye korkuyorum, bize ışıklı parmağını sallayıp "siz buna layık değilsiniz" diyecek diye...

Babam bir Ağustos günü ebediyen ayrılmıştı bizden. Dışarda yanan bir gün vardı. Ölümleri hep gri, kasvetli havalarla bütünleştiren sersem aklım, onun böyle bir günde gitmesini uzun süre algılayamamıştı. İnsanlar ölürdü; kış, yaz, sonbahar, ilkbahar farketmezdi halbuki. Ama canından bir parça gidince akıl mantık kalmıyor insanda.

Sabah gökyüzüne uzun uzun baktım. "Sakın bir yere gitme" dedim. "Sen de bizi bırakıp gitme." Evet bizler sersemiz, olmadık işler peşindeyiz, gözümüzü kırpmadan kıyarız birbirimize ama bir o kadar da perişan haldeyiz. Bilirsin, çok insan gördün sevgili gökyüzü, çok zor şey insan olmak, insan kalmaya çalışmak daha da zor. Becerebildiğimize yaşamaya, doğru dürüst olmaya çalışıyoruz amma velakin gerçekten herşey çok zor. Dünyanın haline katlanabilmek, gün geçtikçe herşeyin daha da kötüye gideceğini bilmek, sürekli geçmişi özlemek, zamanı ucundan kıyısından bile olsa artık yakalayamamak, doğru bildiklerinin her an yanlış kabul edilebildiği bir hayatta dengeni korumaya çalışmak gerçekten çok zor. O yüzden bizi bırakıp gitme.

Biliyor musun sevgili gökyüzü sana ne zaman baksam "belki" diyorum "belki daha güzel bir hayat mümkündür" Sen bazılarımızın umudusun, sonsuzluğa olan inancımızsın, bu yüzden de hiçbir yere gidemezsin. Sen bütün bu insanların annesisin. Bizi terkedemezsin. Senin hain evlatlarınız biz biliyorum seni hırpalayıp, dengeni bozuyoruz bunu da biliyorum. Ama sen vazgeçemezsin bizden değil mi? Mavi bir battaniye gibi üzerimizde durmaktan, bizi koruyup kollamaktan vazgeçmezsin. Bu yüzden acı bize ve kızma. 

Fotoğraf: Reference.com