14 Temmuz 2014

seninle...

Seninle yıldızlı gökler, altın kumsallar, yeşil bir deniz düşlüyorum. Yıldızlar senle daha yakın oluyor, kumsallar sonsuza uzanıyor, denizin içinde binlerce yeni dünya doğuyor. Ah canımın içi, kutup yıldızım seninle herşey dönüşüp, başka birşey oluyor...

Seninle bir tablonun içine hapsolmak istiyorum. Bir müzenin duvarında solgun sarı bir ışık altında kalakalmak, uzanmış elinin gölgesi olmak, ayaklarının altında uzanmış çimlere bakmak, tablonun ortasında dahası kalbinin ortasında açan bir mahzun çiçek olmak istiyorum. Ah göz bebeğim, yedi rengim seninle ben yeniden doğuyorum.

Seninle genç hüzünlü bir aşığın kömürle duvara yazdığı bir şiirin iki dizesi olmak istiyorum. Biri olmadan diğeri eksik kalan, art arda okunduğunda umut, bir başına okunduğunda keder veren iki dize olalım istiyorum. Şiire aşık olmayan hiçbir göz dokunmasın, okumasın bizi diyorum. Ah ömrümün şiiri, sevincim ve kederim sen yalnız ama yalnız benim dudaklarımdan dökül istiyorum. 

Seninle bir balıkçının ayaklarını yıkadığı çeşme olmak istiyorum. Ne zaman çağıldayarak dökülsek her yan huzura kessin diyorum. Su gibi aziz olalım, onun gibi katışıksız, saf ve masum kalalım istiyorum. Denizim, tuzum sensiz ben hiçbir yere sığamıyorum.

Seninle zamanın bilinmeyen bir noktasında kaybolmak istiyorum. İstiyorum ki parmak uçlarımız birbirine değdiğinde zaman yitip gitsin ve biz sonsuzluğun içinde kalalım. Ah benim gecem, gündüzüm, kayıp zamanım... İnan bana sensiz geçen her an kederimden ölüyorum.

Sana binlerce şey söylemek istiyorum. Kalbimi koparıp ellerine versem diyorum. Yalnız bir meyve gibi saklasan onu, kıymetlendirsen ve hiç vazgeçmesen ondan... Kalbim, ruhum sen diyorum sen sadece... Zaten başka da birşey diyemiyorum...

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

06 Temmuz 2014

masal

"Sen burada yokken içimi kuruttular benim" dedim ona... Ve sonra... Sonrası kocaman bir hiç. Gözlerini aça aça dinledi içimden taşıp duran nehri. Ellerine baktım sonra. Hala öyle masum. Koca dünyanın kirini pasını aşıp gelmiş bir adamın elleri nasıl böyle masum olur? 

Hiç kaçırmadan gözlerini, sanki ruhumun içini görmek istermiş gibi baktı bana sonra. İşte o an anladım geçen bunca zamana rağmen biz hala onunla aynı ağacın altında iki kara önlüklü masum çocuktuk. Geçsin dedim yıllar ne olmuş yani. İnsan isterse zamanı durdurabiliyormuş meğer. Bunu da onunla anladım.

Denizin kıyısında oturdu benimle. Kimsenin yapmadığı birşey değildi elbet ama kimse onun gibi değildi. Dünya üzerine yağsa kollarını açıp bir şemsiye oluşturacakmış gibiydi. Sustuk bir süre. Kelimelerin kiyafetsiz kaldığı yerlerden birindeydik galiba... 

O bana bir masal armağan etti. Hiç kimsenin bilmediği. Dünya yüzünde hiçbir çocuğa ya da büyüğe anlatılmayacak bir masal. Sonun mutlu ya da mutsuz bitip bitmediğini umursamayacağın türden bir masal. Kelimelerden kelebekler yaptık birlikte rengini ne o ne de benim tarif edebileceğimiz. Hepsi zamanla birlikte gökyüzüne karışıp gitti. 

Bir ad koymanın ne manası var diye düşündüm o denize bakarken. Adı her neyse ne. Kimin umurunda. Buradayız ve varız. İşte deniz, salata tabağı, balık kılçığı, sigara, su ve garson çocuk. Sahi kimin umurunda. Gerçek dedim kendi kendime. Değilse bile kimin umurunda. 

Hem vallahi hem billahi böylesi uçup giden bir zaman görmedim. Zalimdi hep ya zaman bu kez daha da beterdi. Hayatımın iki gününü dişlerinin arasında ezdi, çiğnedi ve ayaklarımın dibine tükürdü. Ah ki ahhhh... İnsan ne zavallı ne sefil... Zamanın çiğneyip tükürdüğünü bile koynuna alıp saklıyor. Ve her düşündüğünde "ah" diyor... Kalbinin her ezildiğinde "ahhh"...

Zamanında demiştim ki Tanrı'ya "bana bir işaret yolla ki yeniden kendim olabileyim... Unuttuğum ne varsa hatırlat bana... Ben kendimi yitirdim ve o yitirdiğim herşeyi çok ama çok özledim..." Beni duydu... ve bana çocukluğumu yolladı... O kocaman adamın hala masum gözlerinin aynasında baktım kendime... O küçük ve mutlu kızı gördüm.... Gülümsedim sonra... Yüzümün derinine yerleşip kalmış ne kadar acı varsa hepsi kelebeklerin kanatlarına takılıp gitti...

O bana bir masal armağan etti... İçindekilerin hep çocuk kaldığı bir masal...

Resim: Herbert Draper

12 Haziran 2014

Olur ya...

Ön sıradaki koltukta kıpırdanıp duruyor. Arada bir babasını dürtüyor birşeyler anlatıyor. Babası pek oralı değil kah etrafı izliyor kah elindeki telefonda birşeyler yapıyor. Babasından istediği tepkiyi alamayınca koltukta ters dönüyor. Göz göze geliyoruz. Beş yaşında var yok. Kısacık saçları özenle taranmış. Kocaman gözlerini açmış bana bakıyor. Gülümsüyorum utanıyor başını eğiyor. Yan tarafında bir balerin edasıyla oturan ablasına bakıyor. Ablası tepesinde topuzu süslü elbisesiyle bir prenses gibi oturmuş alt koltuklardaki tebaasını süzüyor. Çocuk fena halde sıkılıyor. Ben de öyle. Tekrar bana bakıyor. Yüzünde kırmızı iki dudak. Belli ki sevgisini yanağa yapıştırılan iki dudakla gösterebilen bir teyze ya da abla öpmüş onu. Parmağımla kendi yanağıma pıt pıt vuruyorum. Ne demek istediğimi anlamıyor. Muhtemelen "beni öp" dediğimi sandı. Kendi kendime gülüyorum. Ben gülünce çocuk daha da utanıyor. Daha fazla utanmasın diye sahneye bakıyorum. Konserin başlamasına çeyrek saat var daha. 

Birazdan yanıma bir anne ile kızı gelip oturuyor. Kız da çocukla aynı yaşlarda. Annesi diğer tarafa ufaklık benim yanıma oturuyor. Kız öyle sevimli ki insanın sarılıp öpesi geliyor. Gülümsediğimi ancak o da bana gülümseyince fark ediyorum. Kız gözünü ayırmadan saçıma bakıyor. Ben de onun saçına bakıyorum ve anlıyorum neden gülümsediğini. Bana baktığı vakit aynada gördüğü kendi saçlarını görüyor. İkimizin de bukleleri var. Annesine bakıyorum. Kadının ipek iplikler gibi uysalca aşağı inen saçları var. Bu kızla ikimizi yan yana gören pekala onu benim kızım sanabilir. Bu çocuk benim olsaydı diye geçiyor bir an içimden. Pek emin olamıyorum bir çocuğa bakıp bakamayacağımdan. Tek emin olduğum onu çok fazla seveceğim. Ama elbet bu yetmez.

Birazdan konser başlıyor. Işıklar kapanıyor ve koro peşrevle açıyor konseri. İliklerime kadar içime doluyor müzik. Tüylerim diken diken oluyor.  Birbiri ardına sanat müziğinin en güzel şarkılarını söylüyor solistler. Amatörler ama bu işi gönülden yaptıkları belli. Samimiyet, her zaman olduğu gibi, herşeyin önüne geçiyor. Birazdan arka sıradan biri kulağıma eğilip fısıldıyor "iki tek atılmaz mı şimdi bu şarkılarla" Dönüp bakıyorum çok sevdiğim bir arkadaşım. Gülümsüyorum "Hiç atılmaz mı?"

Çocuklar kıpırdanmaya başlıyorlar. Öyle ya onların ne işi olur sanat müziğiyle. Daha öyle küçükler ki isteseler bile uzun süre dinleyemezler. Öndeki çocuk babasını dürtüp duruyor. Adam pür dikkat koroya bakıyor. Anneleri yok yanlarında. Kendi kendime "be adam çocukları evde bıraksaydın ya" diyorum. Aklımdan bin tane ihtimal geçiyor, ya eşi ölmüş de bu adam iki çocukla kalmışsa, ya çocukların şimdiden sanat müziğini sevmesini istiyorsa... Ben bunları düşünürken bir kadın solist sahneye geliyor. Adam hemen telefonunu çıkarıp çekime başlıyor. Şimdi anlaşıldı. Anne koroda şarkı söylüyor. Çocuklar kıpırdamayı kesip annelerine kilitleniyorlar. Akıllarından ne geçtiğini deli gibi merak ediyorum. Gurur mu heyecan mı? Yoksa evde onlara kek yapan anneyi süslü bir tuvalet içinde sahnede şarkı söylerken görmenin şaşkınlığı mı?

Yanımdaki kıvırcık durmaksızın hareket ediyor. Ya koltukların altına giriyor ya öndeki çocuğun kafasına vurup saklanıyor ya koltuğun tepesine çıkıp oturuyor ya da ayaklarıyla ön koltuğun sırtını tekmeliyor. Annesi en ufak bir tepki vermiyor. Gerçi verse ne olacak bu küçük cadıyı durdurmak pek mümkün görünmüyor. Konser bitiyor küçük kız çılgın gibi alkışlıyor. Işıklar yanınca fark ediyorum ki salon hınca hınç çocuk dolu. Bir yandan garibime gidiyor bir yandan da hoşuma... Belki diyorum onların müzik zevkine bir katkısı olur bu konserin...Öyle ya "biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık" şarkısı belki dillerine dolanır belki... Kimbilir belki onlar bu şarkıları öğrenirlerse eski güzel günleri de geri getirirler kendi zamanlarına... Olur ya....

Resim şuradan

10 Haziran 2014

bisikletle ağır ağır...

Pencerenin önünde ne yapacağını bilmez bir şekilde duruyorum. Ne kadar zamandır buradayım hiç bir fikrim yok. Bisikletlerini ağır ağır süren o iki çocuk ne zaman geçmişti? İşte onlar geçtiğinden beri buradayım. Onların sanki dünyada herşey yolundaymış gibi sakin hallerini gördükten sonra birşey kopmuş olmalı aklımın içinde. Başka bir tarafa kayıp gitmiş olmalı ruhum, dünyanın en kederli köşesine atmış olmalı beni bir dalga...

Bu mümkün mü? Olup bitene kayıtsız kalmak. Sanki herşey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi devam etmek mümkün mü? Bunca şey olurken dünyanın bir alev topu değil de yeşil mavi bir gezegen olduğunu düşünmek, hayatın bir armağan olduğuna inanmak, aslında insanların özünde iyi olduklarını savunmak gerçekten olası mı?

Eskiden pek saf ve pek iyi niyetliyken ben ya da şöyle diyelim dünyanın hala iyi olacağına ve hatta biraz çalışırsak bir şeyleri düzeltebileceğimize inanırken ve inatla, ısrarla bunu korumaya uğraşırken griye çalan bu gezegenin bir zamanlar olduğu gibi mavi yeşil olacağını bilirdim. Bilirdim diyorum çünkü aklın yolu bir sanırdım. Ama şimdi ne gerçek ne yalan ne doğru ne yanlış hiç bir fikrim yok. 

Bu, içinde yaşadığımız, artık kesinliklerin olmadığı bir dünya gibi geliyor bana. Herşeyin kaypak bir zeminde durduğu en ufak bir sallantıda herkesin ve herşeyin aniden yerinin değiştiği ve bu yüzden de ne zaman başımızı çevirsek gördüklerimizin yerine yeni başka birşeylerin gelip oturduğu bulanık, kaygan bir dünya. Dolayısıyla amaçlarımızı yitirdiğimiz ve hayatın anlamı konusunda durup düşünmeye bile mecalimizin kalmadığı bir hayat.

Belki de o iki bisikletlinin yaptığı en doğrusudur. Sakince ilerlemeye devam etmek, güneşli bir günün altında yanında kim varsa onunla havadan sudan söz etmek, birşeylere gülmek ve herşeyi boşvermek. Bunca boş şeye kafa patlatmamak...  En doğrusudur... Bilemiyorum...

Fotoğraf