08 Mart 2019

bisküvi

Bir reklam var sinir oluyorum görünce. Kızın biri bir bisküvi yiyor o sırada bir arkadaşı yaklaşıyor ve neredeyse yalvarırcasına ona da bir tane vermesini rica ediyor ama kızımız kırk dereden su getiriyor, allem ediyor kallem ediyor ve bir tane bile koklatmıyor karşısındakine. Ne bu şimdi? Bisküviler bizi insanlıktan çıkaracak kadar güzel mesajı mı almalıyız bu reklamdan?

Bana ne kadar tepkiselsin, neden takılıyorsun diyorlar. Takılırım kardeşim. Reklamları kim izliyor en çok? Çocuklar. Siz en çok neden şikayet ediyorsunuz? Çocukların benmerkezci olduğundan, bencilliğinden. Doğru mu? Doğru. Benim çocuğum yok ben bu reklama takılıp gıcık oluyorsam ve siz olmuyorsanız sorun bende değil sizdedir. Bir çocuğun büyürken minicik birşeyden etkilenebilme kapasitesinin farkında değilseniz benim yapabileceğim birşey yok zaten. 

Biz çocukken tüm ailede çocuklara şu öğretilirdi; elinde iki elma varsa en büyük ve en parlak olanını karşındakine ver. Çünkü bu önce ben değil önce sen demeyi gerektiren bir davranıştı. Bırak elindekini paylaşma demeyi elindekinin en iyisini ona ver diyorlardı kısaca. Çocuksun sonuçta, içinden o koca kırmızı elmaya bir ısırık atmak geçiyordu geçmez mi ama yapmıyor, yapamıyordun işte. Çünkü biliyordun ki o elmadan alacağın ısırıktan çok daha güzeldi karşındakinin mutlu yüzü. 

Ama devir değişti elbet. Büyük elmayı karşındakine verirsen sana ya salak der ya da elmanın zehirli olup olmadığı konusunda içinde bir kuşku uyanır öyle mi? Çakallığın zekayla ilişkilendirildiği, iyi olmanın ise budalalıkla eşdeğer görüldüğü bir zamanda şu söylediklerimin ne anlamı var değil mi?

Aslına bakarsan artık böyle toplumsal meselelere takılmayayım, kitabımı okuyayım, resmimi yapayım arada ağaç, kuş, bulut izlerim, insanlar üzerine de kafa patlatmam diyordum demesine de içimde bu konulara takılıp kalan ve inanlır gibi değil ama hala insanlığın dünyanın iyiye gideceğine inanan tuhaf bir parça var. Söküp atılmıyor ki kahrolası, neylersin?

Fotoğraf: Pexels

01 Mart 2019

tomurcuk

Bunu hep yaptım ve sanırım yapmaya da devam edeceğim. Baharın ilk gününü bir başlangıç günü olarak belirlemekten söz ediyorum. Yeni bir yıla başlarken alınan kararlardan vazgeçen ben bundan bir türlü vazgeçemiyorum. Çünkü öyle hissediyorum ki nasıl ağaçlar tomurcuğa duruyorsa içimizde de hayat öyle minik minik tomurcuklanıyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü "ben artık değişmem" "böyle gelmiş böyle gider" "benden artık ne köy olur ne kasaba" "yaşım kaç oldu artık ne değişebilir ki?" gibi umut kırıcı cümlelerin üzerine kalınca bir çizgi çekiyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü bu gerçekten heyecan verici. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü her yıl yeniden başlamak, düşmüş hissediyorsak ayağa kalkmak için kendimize yarattığımız bir fırsat bu. 

Kış haliyle depresif bir mevsim. Yapraksız ağaçlar, kirli gri bir hava, kapalı kapılar ve pencereler. Deli gibi akıp insanı serseme çeviren bir hayat da cabası. İnsan nedense bu mevsimde olumsuzluğa pek bir meyilli. Ama bahar öyle mi ya? Dün mesela pembe pembe çiçeğe durmuş bir ağaç gördüm. "Oh" dedim "sonunda." Doğanın bir parçasıyız ne de olsa o çiçeğe durmuşsa benim ruhumda durur. 

Önce güzel bir temizlikle başlarım ben bahara mesela. Öyle kapı baca silmekten söz etmiyorum. Elbete o da var ama asıl söz ettiğim gereksiz olan şeylerden kurtulmak. Hani bize ağırlık veren hayatı daha sıkıcı hale getiren eşya, düşünce, insan artık ne varsa. Çünkü nasıl kışlık kazakları, paltoları bir kenara atıyor ve daha hafif giysiler giyiyorsak aynını ruhumuza da yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonra yeni planlar yapıyorum. Listeler hazırlıyorum ilk okunacak kitaplar, öncelikle izlenecek filmler falan filan gibi. Bunları yapmak bile iyi geliyor. Kim sevmez içinde tomurcuklanan hayatı seyretmeyi ya da kim heyecan duymaz bundan.

Bu bahar her bahar olduğu gibi bana iyi gelsin istiyorum. Ama hepimize iyi gelmesini daha da çok diliyorum.  Şu koca dünyanın minik bir parçası olan ben'in hepimiz iyi olmadan zinhar iyi olamayacağını biliyorum.