01 Şubat 2019

maya

Sabahları, daha hava karanlıkken uyanmak, ruh halimi hiç de iyi etkilemiyor. Söylenerek kalkıyor ve uzun bir süre kendime gelemiyorum. Ama o boş sokağa çıkıp, aydınlanmaya yüz tutmuş, kurşuni bulutlarla kaplı gökyüzü ile yüz yüze gelince içimde birşey değişiyor sanki. Dolmuş beklerken derin derin nefes alıyorum. Her sabah önümden  iri vücudunu o bisiklet üzerinde nasıl dengede tuttuğuna şaştığım adam geçiyor, sonra hafif adımlarla koşan lacivert eşofmanlı başka bir adam, ekmek almış dönerken avucunun içine sakladığı sigarayı sanki çok gizli bir iş yapıyormuş gibi içen bir deri bir kemik kadın, mahallenin çok ama çok yaşlı, bol tüylü, canından bezmiş köpeği... Aralarından birini görmesem endişeye kapılıyorum başlarına birşey mi geldi diye. Bu çok tuhaf birşey. 

Her sabah dolmuşta aynı kadınlarla karşılaşıyorum. Birbirimize 'günaydın' diyor bazen kısa sohbetler ediyoruz. Birinin adını biliyorum ama diğerininki konusunda bir fikrim yok. Onlar da muhtemelen benim adımı bilmiyorlar. Uyuyakaldığım ve dolmuşu kaçırdığım günün ertesi günü yine onlarla dolmuşta karşılaşıyoruz. Bana dün nerede olduğumu ve beni merak ettiklerini söylüyorlar. Nedense şaşırıyorum. Kendi rutinimin parçası olan biri ortada görünmediğinde endişelenen bir tek ben değilmişim demek diye düşünüyorum. Kadınlardan biri "hergün görüyoruz ya birbirimizi, o yüzden insan merak ediyor" diyor. Başımı sallıyorum. 

Sürekli bencillikten, herkesin kendi bacağından asılmasından, kimsenin birbirini umursamamasından söz edilen bir toplumda kıyıda köşede kalmış bir "başkasını gözetme" duygusu hala mevcut demek. Bu, insanlığın kötü gidişine bakıp bakıp hayıflanan benim gibi insanlar için güzel ve umutlu birşey. 

Bütün bunları düşünürken, aklımı bu kötü gidişe odakladığım için mi sürekli kötü şeyleri gördüğümü yoksa aslında güzel olan şeyler az olduğu için mi böyle olduğunu tartıyorum. Bütün kalbimle birincisi olduğunu umut ediyorum.  Ve dolmuşta o sıska bacaklı, çok ama çok yaşlı adam ayakta dururken hemen önünde oturan ergen kıza bağırmamak için kendimi zor tutmamı, elindeki peçeteyi yemyeşil çimlerin üzerine kayıtsızca atan kadının saçını başını yolmamak için sıktığım dişlerimi, koridorda duran kadınları omuzlarından iterek geçen ve onları korkutan adamın sakalına yapışma isteğimi hatırlamak yerine yorgunluktan ıslak banka oturmak zorunda kalan yaşlı kadının koluna girerek bina içinde sıcak bir yere götüren o güzel kalpli adamı, şuursuzun birinin yere attığı ekmek parçalarını toplayıp kimse basmasın, kuşlar yesin diye duvarın üzerine özenle dizen o kadını, yolda bulduğu paranın sahibini arayan o insanları, yağmurlu havada dükkanının önünde titreyererek gelen o köpeği battaniyeye saran esnafı hatırlamak istiyorum. 

Ben yeniden insanoğluna dair umudum olsun istiyorum. Tıpkı kötülük gibi iyiliğin de bulaşıcı olduğuna, gözümüzü kulağımızı bütün bu güzel kalplere açık tutmamız gerektiğine, şahit olduklarımızı herkese anlatmamız gerektiğine inanıyorum. Belki böylece mayamızda, hamurumuzda olan o tertemiz özü yeniden yakalayabiliriz.

Fotoğraf: günhaber