17 Aralık 2012

Murakami, karanlık kuyu...

Son zamanlarda gecem gündüzüm Murakami oldu. Haftasonu yataktan çıkmadan 1Q84 okuyunca bu çok doğal elbette ama bir de yan etkiler var. Kitabı okuyanlar bilir, Little People kitabın en çekici noktalarından biridir. İnsanı tedirgin ederler hem de meraktan delirtirler. Benim gibi kitabın içine dalanların da rüyasına girip korkudan öldürürler. 

Size de olur mu bilmiyorum ama ne zaman Murakami'nin kitaplarını okusam tedirgin bir hal sarar beni. Onun çok acaip bir dünyası var. Hep merak ederim biz okurken bunun içine girip böyle tedirgin oluyorsak o yazarken ne hale geliyor acaba? Mesela ben uyuyan birine bakınca hele de ağzı hafif aralık kalmışsa ağzından dışarı Little People çıkacak sanıyorum. 

Bu adamın karakterleri hep yalnız ve yalnızlıktan rahatsız olmayan tipler. Müziksiz yaşayamıyorlar ve alkolü seviyorlar. Muhtemelen Murakami her birine kendi parçalarını yapıştırıyor. Çok doğal. Ama nedense karanlık ve tekin olmayan bir yanları var. Tengo'nun, Aomame'nin hele ki Fukaeri'nin. Hiç gülümsemiyorlar, istemezlerse sorulara cevap vermiyorlar ve kafalarına göre takılıyorlar. 

Ben biraz neşeli ve umutlu karakterleri mi seviyorum acaba da bu insanlar bana robotlarmış gibi geliyor. Aslında Aomame'nin saklandığı evde kendi başına hiç rahatsız olmadan zaman geçirdiği bölümlerde tuhaf bir huzur hissediyorum. Kendine yeşil çay yapıp Kayıp Zamanın İzinde'den bölümler okuduğu sayfaları, balkonda oturup Tengo'nun gelmesini umut ederken kafasından geçenleri okumayı da...

Kitapların ruhları var. Muhtemelen bu ruh aslında onu yazanın ruhu. Mesela Paul Auster ne anlatırsa anlatsın "aslında hayat güzel, tamam bazen zor ama yine de güzel." dermiş gibi. Murakami ise "hepimizin içinde çok acaip şeyler oluyor olmasına ya yine de normalmişiz gibi yaşıyoruz, ne budalalık" dermiş gibi. Bazı yazarların ruhlarından gereksiz bir nezaket ve sahtelik akıyor ya da. İsim vermeyelim üzülmesinler. Bazılarının satırlarından da "dünya umurumda değil, ben böyle algılıyorum, böyle yazıyorum"... Mesela Dostoyevski beni intihar duygusuna sürükler. Tolstoy ise "eğer basit görmeyi ve düşünmeyi başarırsan çözülemeyecek birşey yok, herşey ortada" dedirtir. Marquez  "aslında herşeyin komik bir yanı var, biraz masalsı ve biraz uçuk bir yanı da" 

Ama Murakami'nin çok karanlık bir yanı var. İçine bakıp hiçbir şey göremediğiniz ama bakmaktan kendinizi alamadığınız dipsiz karanlık bir kuyu gibi... Bu da bir hüner.

FOTOĞRAF: mürekkephaber

7 yorum:

  1. Ya da Zemberek Kuşu her gün dünyayı yeniden kurar der, Murakamı...Gerçeklikle gerçek üztülük arasında beni oradan oraya savuran,satrların altından altından müzik gelen, satır aralarında kedi dolanan,koşar gibi yazan bu adamı seviyorum.

    YanıtlaSil
  2. Zemberekkuşu'nun güncesi en sevdiğim kitaplardan biridir. Baskısı tükenmişti onu keşfettiğimde 1 yıl bekledim yeniden basılsın diye. Alır almaz okudum. Aradığıma, beklediğime değdi. Murakami'yi ben de çok seviyorum. :)

    YanıtlaSil
  3. nasıl da güzel özetlemişsin, keşke o üzmekten çekindiklerini de yazsaydın:( bence çok bilgilendirici bir yazı kitap okumayı seveneler için

    YanıtlaSil
  4. Evet, çok yerinde tespitler olmuş gerçekten. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  5. Oyle güzel anlatmissinki insanin hemen okuyası geldi

    YanıtlaSil
  6. Ne güzel bir yazı, okuyunca mutlu oldum, ben de en çok İmkansızın Şarkısı ve Zemberek Kuşu'nu beğendim, öykülerini hiç okumadım aslında, merak ediyorum.
    Sevgiler :)

    YanıtlaSil
  7. GUGUK KUŞU: Teşekkür ederim. Yok yazmayayım onları. Zira hayli okuyucuları var. Sırf onlar değil okurları da üzmek var işin ucunda.

    KİTAP KURDU: Ben teşekkür ederim :)

    TOSBAĞALAR: Çok güzel bir kitap tavsiye ederim.

    SERPİL: Sahilde Kafka da harikadır. Onu da çok sevmiştim. Ama 1Q84'ü okuyun derim :)

    YanıtlaSil