22 Aralık 2013

körlük

Bence yavaş yavaş güzel olan herşeye kör oluyoruz. Ve iyi olan herşeyden şüpheleniyoruz. Bu hastalık değilse nedir ki? Bir tek çok ama çok yaşlılar yani iyi olanın normal olduğu zamanlarda yaşamış olanlar şüpheci değiller. Onları karşıdan karşıya geçirmek istediğinizde cüzdanlarını çalacağınızı düşünmeden teşekkür edip gülümsüyor ve kollarını uzatıyorlar. Bir de haberleri izlemeyip kendi küçük dünyalarında yaşayanlar hala iyiliğin olduğuna inanıyorlar. 

Sokakta bebek arabası ile giden bir kadının çocuğunun başını okşamayı deneyin ve görün ne demek istediğimi. Kalıbımı basarım kadın önce gözlerini kısarak bakar size, sonra ani bir refleksle çocuğunu kucaklar ve bu sırada aklından sizin çocuğu kaçıracağınızı, erkekseniz sapık olduğunuzu geçirir. Hatta kadının hali vakti yerinde ise çocuğu kaçırıp fidye isteyeceğinizi bile düşünebilir. Bu yüzden içinde hala merhamet ve iyilik kalmış olanlar o şüpheyle kısılmış gözlerle karşılaşmamak için hiçbir çocuğun başını okşamıyorlar. İyiliğinin ya da içindeki şefkatin böyle iğrenç düşüncelerle yaftalanmasını kim ister ki?

Teknolojiden şikayetim yok. Karşı da değilim. Hatta internetin muhteşem birşey olduğunu düşünenlerdenim ama bu kadar kötülüğü bilmenin beni manyak olmaya ittiğine inanıyorum. Kim kafasında kırk bin ihtimalle yaşamak ister ki? Kim küçücük ve önemsiz bir gülümsemenin üzerine onlarca senaryo yazmak ister ki? Abartıyorsun diyorsunuz biliyorum. Tamam o zaman şöyle düşünün. Pencereden bakıyorsunuz ve oğlunuz dışarda bir adamla konuşuyor. Adam ona elindeki simidin yarısını verip veremeyeceğini, karnının çok aç olduğunu söylüyor. Ama siz bunu duymuyorsunuz elbet. Sizin o merhametli tatlı oğlunuz elindeki simidin bütününü adama uzatıyor. Adam sevinçle gülümsüyor ve çocuğun elini tutuyor. Ne o? Hala merdivenlerden can havliyle koşmaya başlamadınız mı? Adamın çocuğu kaçırıp böbreklerini çalacağını, onu dilendireceğini düşünmediniz mi patır kütür inerken. İndiniz diyelim ve adam çoktan gitmişti. O kadar korktunuz ki çocuğu fena halde haşladınız. Yabancılarla konuşmaması gerektiğini, onların kendisine dokunmasına izin vermemesi gerektiğini bin kez söylediğiniz halde hala neden böyle davrandığını falan içeren uzun bir nutuk çektiğiniz. Nutukla kalmadınız çocuğunu kulağını da bir güzel çektiniz. Değilse böyle sizi tebrik etmek isterim ancak haber okuyan ve izleyen biri iseniz hele bir de bizim şahane televizyonlarımızın "tüm insanlar kötüdür" temalı dizilerine sardıysanız muhtemelen yukarıdaki senaryo birebir gerçek olacaktır.

Yeniden sahneye dönelim. Çocuğunu bir güzel yıkadınız adam pisti ve çocuğunuza dokunmuştu çünkü. Odasına yolladınız ve ceza verdiniz. Çocuğunuzun merhametini pek de umursamadınız. Umursamayın da zaten. Çünkü muhtemelen siz böyle davranmaya devam ettiğiniz sürece o merhamet törpülenecek ve pek birşey kalmayacaktır.

Ne öneriyorsun diyeceksiniz. Birşey öneremem çünkü bir çocuğum olsa ben de aynı şekilde davranırdım. Aynı telaşı aynı korkuyu duyardım. Önümüzde kocaman bir sorun var. Ve bu sorun bireysel çaba ile çözülecek gibi görünmüyor. Televizyon, internet, kulaktan kulağa yayılan kötücül hikayeler olduğu sürece ne biz içimizdeki iyiliğe güven duygusunu koruyabileceğiz ne de çocuklar dünyayı güvenli olarak algılayıp insan olduklarını unutmadan tüm insanca duyguları ile yaşayabilecekler. Sahi bir de iyi olanın salak olarak kabul edildiği bir dünyada yaşadığımıza dair bir düşünce var değil mi? Ben bilemiyorum ne yapılması gerektiğini. Ama dünyada iyi insanların olduğunu biliyorum. Ve şüphe duymadan yaşamanın nasıl birşey olduğunu çocukluktan hayal meyal hatırlıyorum. 


20 Aralık 2013

4

Birkaç gün önce dayım öldü. Dünyanın en tatlı insanlarından biriydi. Şimdi dönüp bakıyorum son dört yıla, olup biten şu: Ölü bir baba, ölü bir anneanne, ölü bir dayı ve bir ölü dayı daha...

Yılın şu son günlerinde ölümden söz eden biri itici  ve karanlık gelebilir lakin niyetim karanlıklara bulanmış kelimeleri yazmak değil tam aksine karanlığın içinden bulup çıkardığım yıldızların anlatmak.

Babam bir Ağustos çarşambasında bizi bırakıp gitti. Bu yüzden Ağustos ve çarşambalardan uzun zaman nefret ettim. Çünkü tıpkı babamın yaptığı gibi hep kötü süprizler getirirler sandım. İstediğiniz kadar kabul etmeyin hepimiz korkağız. ve korkak olduğumuz için batıla inanmaya meyyaliz. Bunun eğitimli olmakla cehaletle hiç ilgisi yok. Başımıza gelecek kötü şeylere engel olamıyorsak başka çaremiz var mı? Kulak mememizi çekip tahtaya vurmak en azından içimizi rahatlatır. Kendimizi kandırırız o kötülükleri uzaklaştırıyoruz diye. Kime ne zararı var. Ama benim gibi günlere, aylara işaret koyuyorsanız işte bu tehlikeli. İnsan acı çekince bildiği herşeyi unutuyor inanın bana. Asıl cehalet ve korkaklık acıyla geliyor.

Her neyse. Son dört yılda her yıl biri veda edip gitti. Ölümle baş edemeyen, onu anlayamayan biri için çok ağır bunlar elbette. Ama insanın hamurunda acının içinden fışkıran bir başka şey var. O şey yoğun güzel bir çikolata gibi. Ölü bir baba yerine, dünyanın en harika adamının baban olduğunu, sana tek bir kez bile değil vurmak bağırmadığını, 6 yaşındayken "sen benim kızımsın ama herşeyden önce ben senin arkadaşınım" dediğini, bildiğin herşeyi öğrettiğini; asla haram lokma yememeyi, insanları sevmeyi incitmemeyi ve asla okumaktan, öğrenmekten vazgeçmemen gerektiğini düşündürüyor o acının içinden fışkıran yoğun şey. Ve anneannem öldü demek yerine, iyi ki o olmuş anneannem, dünyanın en şefkatli kolları ile bana sarılan bu bal ve tütün kokulu kadın hayatımın en büyük şanslarından biriydi dedirtiyor. Sonra dünyadaki en yakışıklı iki adamın dayıların olduğunu söyletiyor sana, kafanın içinde kara kara dört çift göz, gülümseyen yüzleriyle daha 30 yaşında her ikisi de. Hiç düşünmüyorsun toprak altında yatan dört bedeni. Sen somut elle tutulur bir dünyanın insanı olmaktansa, onların anıları ile hala var olduklarını, göremesen de yanında bir yerlerde olduklarını düşünmeyi yeğliyorsun. Acıdan kaçmak mı bunun adı? Değil. Bu tamamen bir tercih meselesi. Zaten acıya karşı gitgide kalınlaşan bir zırh edinmişsin neyinden kaçacaksın. Kitabında yok kaçmak, sen kalıp savaşanlardansın. 

Kocaman güçlü bir ordu var kafanda şimdi. Ölü adam ve kadınların, yaşarken sana ekledikleri bir dolu şeyle oluşturulmuş bir ordu. Kimseden korkun yok artık, kimseye eyvallahın yok. Hayatın çenesinden tutup gözünün içine bakıyorsun ya hiç de sandığın kadar korkunç değilmiş yüzü. Sevebilirsin bile onu. Tüm kötülüklerine rağmen onu affedebilirsin. 

Sevdiklerinin ölümü her insanı başka birşeye dönüştürür. Kimi giderken seni cesede çevirir, kimi ise tıpkı benim ailem gibi, giderken tüm yaşam ışığını, umudunu, güzelliklerini ve cesaretini sana miras bırakır. 

Resim Lori Mcnee


08 Aralık 2013

kuş gölgesi

Cuma sabahının körü. Hava güneşli ama buz gibi. Böyle havalar bana içinde bir canavar saklayan palyaçolar gibi gelir. Pencereyi açarsın aman Yarabbi muhteşem bir güneş vardır. Hem de kış ortasında böyle pırıl pırıl. Gönlün sıcaklıktan yana ya güneşin güzelliğine kanıp çıkarsın dışarı, o an yüzüne çarpan soğuk gürültülü korkutucu ve alaycı bir kahkaha gibidir. Ulen yine mi be yine mi... Bir kez de aldanma be... Ama olsun. Hala içimdeki cennetin yeryüzüne birgüncük olsa bile yansıyacağına inancım var. 

Neyse yine dağıttım konuyu. Güneşli ve buz gibi bir havada duvarın önünde sabahın köründe duruyordum di mi? Evet. İşe giden her insan gibi ben de nemrut bir suratla dikiliyordum orada tabi. Karşı apartmanın duvarına bakıyordum. Aklımın içinde neler geçiyordu Allah bilir. Birden duvarda kuş gölgeleri belirdi. Daireler çizerek dönüp duruyorlardı. Gökyüzüne baktım. O ne kayıtsızlıktı öyle. Dünya yansa sanki böyle neşeli bir grup olmaya devam edecekmiş gibiydiler. İki kanat peydah olsun sırtımda istedim o an. Karışayım aralarına. Çocukluğunu kuş olup uçmak hayaliyle heba etmiş yetişkinler gibi yüksekten yere çakılacağımı bilsem de iki kanat istedim.

Bütün bunlar aklımda işe gittim. Ekrana baka baka akşamı ettim. Sırt ağrısından öle öle eve geldim. Acıyla buruşturduğum suratıma bakıp "ne oldu" diyenlere de "kırılmış kanatlarımın yeri ağrıyor" dedim. Belki de o kanatlar kırık değildi diye düşündüm sonra, belki de hiç çıkamadılar yerlerinden... 

Resim: Pablo Picasso

01 Aralık 2013

sızlanma blogu

Hep dikkatimin dağınık olmasından şikayet ediyorum ya aslında şöyle bir düşünürsek, benim dikkatimin dağılması çok normal. Her şeyi merak edip her şeyi aynı anda öğrenmeye ve yapmaya çalışırsan olacağı bu. 

Aslında belki de o olağanüstü yetenekli kadınlardan biri değilimdir. Hem çalışıp hem evdeki işleri halledip üstüne üstlük çocuk yetiştiren o muhteşem kadınlardan söz ediyorum. Benim bir işim var (ki o iş beyin hücrelerimi ne yazık ki ele geçirdi.) okumak istediğim binlerce kitabım üstüne üstlük bitirmem gereken bir okul (ikinci üniversite okuyacağım diye tutturunca böyle oluyor) var. Bakmam gereken bir çocuk yok, işleri bitmek tükenmek bilmeyen kalabalık bir ailem olmadığı gibi muhteşem bir aşçı, her şeyi anında çözebilen, her işe nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde yetişen bir annem var. Nasıl oluyor da ben her şeyi yarım yamalak yapıyorum peki? 

Son iki gündür düşünüp duruyorum. Bütün bu işleri bitiremediğim gibi yorgunluktan ölüyorum ve bunun sebebi muhtemelen bir yerlerde yanlış bir şeyler yapıyor olmam. Aklıma şöyle bir şey geldi, ben sanıyorum ki ne önemli ne önemsiz ayırt edemiyorum. İş önemli sanıyorum, evet önemli elbet insan işini layığıyla yapmalı ama eve geldiğin vakit işi dışarıda bırakıp bir hayatın olduğunu hatırlamalı. Ben bunu yapabildim mi? Elbette hayır. 

Okul meselesi var bir de. Yahu arkadaşım, sen sosyoloji okumayı hep istedin. Şimdi okuyorsun. Zaten bir mesleğin var ve bunu zevk için yapıyorsun. İnsan zevk için yaptığı bir şeyi neden stres haline getirir. Çekinmeyin çekinmeyin söyleyin, bence de büyük bir salaklık bu. Paşa paşa oku di mi? Weber ne demiş Comte sosyolojiyi nasıl din haline getirmeye çalışmış, sanayi devrimi sonrasında işçi nasıl ezilmiş, sosyal politikalar nasıl değişmiş, Simon De Beavuar neden "kadın doğulmaz kadın olunur" demiş. Oku işte yahu. Sınav da neymiş? Hey Allah'ım.

Ay sevsinler bir de kocaman bir battaniye örüyor bu kedi. Sanki dersin her işin altından kalkabilmiş, zamanı sebilmiş de bir de ona bulaştı. Her şeyi merak ediyor, her işe el atıyor ya. Yerim ben senin kuyruğunu kedim benim. 

Bence benim zamanımı düzenlemekle ilgili bir sıkıntım var. Mesela her gün diyorum ki bloguma uzun zamandır yazmadım yazayım. Nerdeeeee? O anda başka bir şey çıkıyor, sonra başka bir şey ve inanmazsınız başka bir şey daha. Mesela ben aslında buraya annemin Çin malı eşyalarla ilgili yaptığı yorumları yazacaktım. Şimdi okudum yazdıklarımı ve sızlanma blogu yazmışım. Amaaan demeyin vallahi çok sızlanasım varmış ki bunlar çıkmış. Aman canım siz de kaç yıllık yazan okuyan ilişkimiz var çekiverin azıcık nazımı. Vallahi sonra komik, acaip şeyler yazacağım ve bir daha sızlanmayacağım. (Yani sızlanmam herhalde. Söz vermeyeyim de)

Görüşürüz... umuyorum ki daha sık...

29 Eylül 2013

Çıplak ayaklar, pembe ayakkabılar, Sartre ve Marquez

Kitapçının raflarından birinin önünde, elimde Jean Paul Sartre'ın Bulantı'sıyla duruyorum. Bulantı'dan ne kastettiğini tam olarak bilmiyorum. Bu yüzden kendi bulantımı düşünüyorum. Bu hafta insanlığın haline bakarken hissettiğim şeyin adı bu. Bu zamana kadar hiç böyle bakmadım onlara. Halleri komedi ve dram karışımıydı. Oysa şimdi içim ezilerek bakıyorum. Geçen haftaki çıplak ayaklı çocuk mesela. İki yaşında var yok. Sarı saçlı, tombul ayaklı, pasaklı ve çok ama çok tatlı bir çocuktan söz ediyorum. Z. ile bahçede otururken önümüzden annesi ile geçen çocuğun ayaklarına bakakalmıştık. Z. dayanamadı, "Ayakkabıları yok mu bu çocuğun?" diye sordu. Annesi bize dönünce çocuk da dönüp gülümsedi. Kim olsa içi ezilirdi o gülümsemeye. Sefaletin, yokluğun, acının farkında olmadan hala gülümseyebilen yegane canlıdır çocuklar. Ve bu yüzden de ne zaman gülümsese böyle bir çocuk içinizden bir cenehhem alevi geçip yakar kalbinizi. "Yok babam yok" dedi çocuğun annesi, utandı galiba biraz da çocuğu kucağına alıverdi. Öptü bir de kocaman. Mesaj açıktı, "ben onu sefil etmem etmesine de elde yok avuçta yok" demekti o öpücük. Hızlı adımlarla geçip gittiler. İçimize bakmaktan, sarsılmaktan aklımıza gelmedi kadıncağıza ayakkabı alsın diye para vermek. Aslında bunun kararını vermek de zor birşey. Birine yardım etmeye çalışırken onun gururunu incitmek var işin ucunda. Alır mıydı o parayı almazdı büyük ihtimal. Çocuklarının ayaklarının çıplaklığından utanıp onu kucağına alan ana bunu kendi suçu sayıyorsa başkasından para almak da gücüne gider muhtemelen. İşte bu gibi şeyler yüzünden Sartre'ın bulantısıyla benimki aynı mı diye kafa yorup duruyorum. Okur görürüz diyorum sonra. Belki de aynı yerden yaralanıyoruzdur.

Ben bunları düşünürken iki küçük kız önüme geçiyor. 6 ya da 7 yaşında olmalılar. Biri Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk'ını alıyor eline. Boyları ancak o rafa yetişiyor. Kitabı evirip çeviriyor, yanındaki arkadaşına gösterip "Sence annem bunu sever mi?" diyor. Elimdeki kitaba bakıyor gibi yapıp bir yandan da onları izliyorum. Küçük kızların sohbetlerini yetişkinler bölmemeli. Sesimi çıkarmıyorum. Diğeri omuz silkiyor "Bilmem ki" diyor. Annesine hediye almak isteyen kız hecelereyerek kitabın adını okuyor, "ko-le-ra-gün-le-rin-de-aşk" Kıkırdıyorlar. Sanırım aşk kelimesi kıkırdatıyor onları böyle. Kitabı almaya karar veriyorlar. "Bence annem bunu sever" diyor giderken "içinde aşk geçiyor." Kızların arkalarından bakakalıyorum. İkisini de tutup şapır şupur öpesim var. 

Bulantım geçiyor şimdilik. Aklım bu kez şansa takılıyor. Çıplak ayaklı çocuklar ve annesine kitap alan pembe ayakkabıları kızlar neye göre belirleniyor?

Foto: Radikal

25 Eylül 2013

kazkafalılar güruhu...

Size birşey söyleyeyim mi, tam olarak tanımlanamayan ve sırf birilerinin hayatını berbat etmek, sinirlerini bozmak için var olan bir güruh var. Bunları suratlarına bakınca hemen tanıyamıyorsunuz, ancak bir süre geçmesi ve sizin onları gözlemlemeniz gerekiyor. Bu güruh muhatap olduğu insanları kızdırmak, sinirlendirmek ve germekle besleniyor. Yaşam enerjilerini bundan alıyorlar. Ve ne kadar korkunç ki bunlardan pek çoğunu tanıyorum. 

Bugün bu tiplerden birinin gırtlağını sıkacaktım. Gereksiz konuşmalarla kafamı beynimi yedi koskoca adam. (pardon adam mı dedim, lafın gelişi işte) Bu toplumun sorunu bu işte, hayat ve olaylar üzerine kafa yormayıp, işi gücü insanlar olan salakların sayısı çoğunlukta. Sen bunu neden dedin, o bunu neden öyle yapmış vıdı vıdı vıdı... Olayın bütününü görmekten aciz olana, cahil lafının iltifat sayılacağı denli beyinsiz olana, seni dinlemeden, anlamadan kendi minicik zekasıyla yorum yapmaya kalkana ne denir? (yine pardon zeka mı dedim? yine lafın gelişi diyelim o halde...)

Allah belanızı versin ya... Bu sabah sakin olacağıma, kimseyi pek fazla umursamayacağıma, kendi işime gücüme bakıp bunlara kafa yormayacağıma, zihnimi bu küçük adamlara değil de büyük olaylara odaklayacağıma söz vermiştim. İnsana kendini mahcup ediyor kazkafalılar. Şuraya okkalı okkalı laflar yazasım var ama değmezler.

Bunlar benim sınav sorularım galiba yoksa bunca peş peşe gelmezler. Ama başaracağım. Sakin olacağım ve öfkeden elim dilim dolanmayacak. Sorun şu ki, bu kadar cahil ve kafasız olmayı kabullenemiyorum. Kafatasının içindeki o kıvrımlı gri organın her insanda kullanıldığına dair yersiz bir inanca sahibim. Ama hepimiz biliriz ki bazı bardaklar kullanılır bazıları ise vitrin süsüdür. İşte ben bu vitrin süslerine bir türlü anlam veremiyorum.

Yazmak sahiden teskin edici bir güce sahipmiş bu arada. Klavyenin tuşlarını baya bir zedelesem de kelimeler sakinleştirdi... Ama kararlıyım yarın çok sakin olacağım. Eğer sakin olmazsam bu beyinsizlerin tuzağına yeniden düşümüş olacağım ki tuzağın tuzak olduğunu bilerek düşmek aptallığın daniskası olur. Umarım aptalın teki değilimdir...

01 Eylül 2013

canı cehenneme...

Yaz bitti. Bugün Eylül teşrif etti ve ben Ağustos'tan kurtuldum. Benim lanetli ayımdır kendisi. 

Tüm yaz boyunca paket paket sigara içtim, kutularca ice-tea. Bol bol kendimle kavga ettim. Sövdüm saydım kendime. "Tembelsin" dedim "herşeyi erteliyorsun" dedim. Kendimden utanmam gerekirdi ama hiç utanmadım. "Ben böyleyim" deyip omuz silktim, sonra böyle devam edemeyeceğime karar verdim. Hergün işimden nefret ettim. Hergün sabah uyanmaktan da... Günleri kendime zehir ettim. Yaz bitsin de kurtulayım diye dua ettim.

Tüm yazlık kıyafetleri bahçeye yığıp yakmak istedim mesela. Kitaplarımı (düşünebiliyor musunuz kitaplarımı bile) yakıp kül etmek istedim. Kıyamadım. Hatta hayalini bile kuramadım. Buna "kadın tırlatmış" yorumunu getirecek olanlara bir çift sözüm olacak (sahi sinirlenince söz neden çift olur? Karısı komşuyla kavga eden adamın dışarı çıkıp karısına destek olması gibi birşey mi bu?) Neyse dağıtmayalım, dağılmayalım. Ne diyorduk? Bir çift sözüm vardı bana delirmiş diyene. Sahi kuzum siz hiç bıkmadınız mı tüm hayatınızdan. Herşeyin külliyen yok olmasını yeni bir hayata sıfırdan başlamayı gönlünüz hiç arzu etmedi mi? Şanslı bir hayatı yaşıyor ya da akla zarar bir iyimserliğin sularında yüzüyor olmalısınız. 

Cep telefonumu parçalara da ayırmak gibi bir hayale sahiptim tüm yaz bir de. Kimse beni bulamasın, yitip gideyim istiyordum. Sukunet ancak cep telefonsuz bir dünyada mümkün değil midir azizim? Tüm bunları düşünürken "ulan ne güzel şey yaşamak" diyen insanlarla tek tek tanışıp röportaj yapmayı planladım. Ama bir tekini bile bulamadım. Bence o insanlar tüm kanallarda konuşmalı gazetelerin pazar eklerinin orta sayfası onların röportajına ayrılmalı. Dünyanın bizim gibi manyaklara değil onlar gibi iyimser güzel yürekli adamlara kadınlara ihtiyacı var çünkü.

Her gece dua etmeyi denedim ama dua yerine Tanrı'yla sohbet ederken buldum kendimi. Zaman zaman kavga ettik. Daha doğrusu ben ettim. O her zamanki yüceliği ile benim gibi bir sefilin saçmalıklarına gülüp geçti muhtemelen. "İyi olacaksın endişelenme" diyen bir ses duydum rüyamda bunun Tanrıdan bir mesaj olduğuna kanaat getirdim. 

Sıcak havadan ölesiye nefret ettiğimi bu yaz da tüm yazlarda olduğu gibi bir kez daha anladım. Soba başı, çay, kitap, saçma sapan diziler filmler, portakal ve elma, mercimek çorbası, cumartesi öğleden sonra sıcak çikolata bu cehennem sıcağında cennetin parçaları gibi gözüktü gözüme. Kışı deli gibi özledim. 

Bu sabah Eylüle uyandım sonra. Mis gibi bir sonbahar olacak bu dedim. İnşallah demeyi de ihmal etmedim tabi. Kalktım tüm evi silip süpürdüm. Battaniye örmeye karar verdim. En sevdiğim kitapları çıkarıp oradan buradan okudum ve geçmişte kalan ne varsa "canı cehenneme" dedim. İyi geldi...

29 Ağustos 2013

beddua

Kalbin sıkışır. Bilirsin ki kötü birşeyler oluyor ya da olacak. Bu fena bir histir. Ve çok acaiptir ki asla yanılmaz. Mesela sen böyle kalbini tuta tuta dolanıyor ve hiçbir yere sığmıyorken baban bir yerlerde kalp krizi geçiriyordur. Birazdan adamın biri babanın telefonundan arayıp sana acil olarak hastaneye gelmen gerektiğini söyler. Sonrası rüya gibi geçip biter. Tek hatırladığın ölü bir babanın buz gibi alnını öptüğündür.

İşte bu yüzden deli gibi korkarsın kalbinin sıkışmasından. Hele bir de hayatının en kötü zamanlarının yaşandığı Ağustos ayındaysan daha da fena... Batıl inançların vardır evet. Hele sevdiklerin söz konusuysa dünyanın en batıl inançlı insanı bile sayılabilirsin. Kendi ölümünden hiç korkmazsın ama sevdiğin birilerinin tırnağına taş değecek diye aklın çıkar.

Son zamanlarda bu hissi sık sık yaşıyorsun. Kalbin sıkışıyor. Ağlamaklı oluyorsun ya, çok insan var çevrede, ağlamıyorsun. Utanıyorsun çünkü göstere göstere ağlamaktan. Ağlamak ayıp değil ayıp olmasına ama biliyorsun ki artık bambaşka anlamlar yükleniyor tüm insani olan duygulara. Tıpkı güzel olan ne varsa kirli bir çamurun içinde yitirilip yok edilmesi gibi bu duygularda alet ediliyor şuna buna. 

Bir de miden bulanıyor sürekli. İnsanlığından çıkmış kim varsa bir bir boy gösteriyor baktığın ne varsa. Utançtan ölecekmiş gibi oluyorsun, yer yarılsın da içine gireyim diyorsun. Elin kolun var, var olmasına da bağlı olduktan sonra hiçbir şey yapamadıktan sonra olup olmamasının ne değeri var diye düşünüp duruyorsun. 

Kahrolası bir kabusun içine uyanıyorsun her sabah. Dünya buram buram ceset kokuyor çünkü. İki dudak arasından çıkıyor binlerce kişinin yaşayıp yaşamayacağının kararı. Kadın-çocuk, yaşlı-genç kimin ne olduğun önemi olmayan bir dünyada hepimizin bir toplu iğne kadar bile değeri olmadığını şaşkınlık ve dehşet içerisinde görüyorsun ya ölmek ya da yaşamanın değeri ne? 

İnadına umut inadına yaşamak diyen sen kendi sesine inanmıyorsun artık. Sonra bir kitabın içinde binlerce yitik hayatı, binlerce güzel kalpli insanı okuyup göz yaşlarına boğuluyorsun. Çünkü tüm bu güzellikler geçmişin senin. Hepimizin. Atalarımız iyi insanlardı diyeceksin belki birgün. Ama biz şimdi birbirimizin kanını içen vahşileriz. Ceplerimizi doldurduğu sürece kimin ölüp kimin kaldığının bizim için değeri yok. 

O zaman batsın dünya. Batsın da yeniden daha insanca kurulsun diye geçiriyorsun içinden. Kan emicilerin gözünü toprak doyursun diye okkalı bir anneanne bedduasını da es geçmiyorsun. Sıkışan yüreğin azıcık ferahlıyor. Belki kabul olur diyorsun bedduam. Kimbilir bu katillerin, ahlaksızların hepsi batar yerin dibine de masumlar birazcık nefes alır diyorsun. Kimbilir...

Fotoğraf: Şuradan

25 Ağustos 2013

zaman zaman zaman...

Kökten değişim! Evet olup biteni bu şekilde adlandırmak en doğrusu. Bu yüzden son günlerde bana "nasıl gidiyor?" diye soranlara "kökten değişiyorum" demek geliyor içimden. Ama insanları bilirsiniz, "ne demek istiyorsun?"dan tutun da" delirdin mi?"'ye kadar binlerce soruyu ceplerinde hazır bulundururlar ki benim o soruları cevaplayacak ne zamanım ne de yüreğim var. Zira odak noktam insanlar ve soruları değil. Eskiden belki ama şimdi kesinlikle değil. 

Şöyle düşünün; kelli ferli bir yaşa gelmişsiniz ve birden fark ediyorsunuz ki, ne önsezileriniz size gerçeği söylüyor ne de gözlemleriniz, tahminleriniz sizi gerçeğe götürüyor. Şahane değil mi? Kocaman bir kadınsın ve hala hiçbir nane öğrenememişsin. Sanki bugün dünyaya fırlatılmış gibisin ve yeryüzünde yaşayan bunca insan asla çözümlenemez bir bilmecenin birer parçası. 

Sakallı haklı. Kaçıp gidip bir ormanda yaşamak en iyisi, en doğrusu. Onun gibi senin de miden bulanmaya başlar yakında. İnsanların suratlarının ortasına kusmak isteyeceğin zaman çok yakında hatta. Yalan ve riyaya alışırım sanıyordun ya palavra evlat. Kalbi ve vicdanı olan kimse bunlara alışamaz. Sen bu kör inadı sürdürdükçe, bildiğin gibi yaşamakta direndikçe böyle olacak. Zira senin doğru bildiklerin eski kitaplarda kaldı artık. Bu çağ senin çağın değil. Bu dili bilmiyorsun. Bu yüzden de anlamıyorsun hiçbir şeyi.

Madem bunları biliyorsun o halde neyi kökten değiştiriyorsun diyeceksiniz. Ah siz caaanım insanlar, soru sormakta üstünüze yok. Zaman dostum zaman. İşte neyin değiştiğini zaman bize gösterecek... 

Resim: Şuradan

15 Ağustos 2013

Ağustos ve yine kediler...

Tam tepemde üçte biri düzgünce kırılmış beyaz bir tabak gibi görünen Ay var. Ayaklarımda eskimiş siyah spor ayakkabılar, yürüyorum. Yalnızım ve bu yalnızlıktan memnunum. Asfalt ağustos güneşini gün boyu içine çekmiş, şimdi tam şu an, ben üzerinde yürürken, uyuyan yaşlı bir adam gibi o sıcak, ölümcül nefesini üflüyor ayaklarıma doğru. 

Bahçe duvarının tam köşesinde daha önce hiç görmediğim bir kedi duruyor. Boynunu ileri doğru uzatmış, bir şeye dikkatle bakıyor. Yanından geçip gidiyorum. Bugün kedilere hiç yüz vermek istemiyorum. Onlar da bana bulaşmasalar iyi olur. Huzursuz değilim. Huysuz hiç değilim. Sadece ne yapmak istediğimi bilemez bir haldeyim. Sanırım sadece sessizlik istiyorum. Gün boyu saçma sapan sözcükler duyan bu kulakların sadece sessizliğe ihtiyacı var. 

Ben bunları düşünürken yavru kedi oynamak istiyor. Ama halim yok. Benden yüz bulamayınca kendine kabuklu siyah bir böcek buluyor. Böceğin sert kabuğuna küçük patisiyle vurup duruyor. Böcek acayip bir tıslamayla yanıt veriyor. Böceği kurtarıp, kedinin eğlencesine son verebilirim, ama yapmıyorum. Doğanın işine karışmam genelde. Yavru kedi bir süre sonra böcekten sıkılacaktır. Onun derdi böceğin canını almak değil. Sadece oynamak istiyor. Ama tüm yavru kediler gibi o da kendisi ile oynanmak istenmediğini anlamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor.

"Kediler hakkında bu kadar kafa yormaya devam edersem yakında onlardan birine dönüşeceğim" diye homurdanarak yürümeye devam ediyorum. Hava hala çok sıcak. Ağustos'un tek güzel yanı söylenişi. Ağustos. Keşke söylenişin gibi ılık olsaydın.

Resim: şuradan

bir kedinin diğer kedilerle imtihanı...

Gece saat 01.30. Aniden uyanıyorum. Bu, benim gibi uykusu lime lime olmuş bir çarşafa benzeyen biri için oldukça doğal. Yatakta oturup beni uyandıranın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Kapının hemen önünde bir karaltı duruyor. Oraya kazara düşmüş bir giysi sanıyorum önce. Sonra hafiften bir kıpırdanma oluyor benim giysi sandığım o yığında. Rüzgar yok. Bir tişörtün kolu uçuşamaz. Sonra bunun bir kuyruk olduğunu fark ediyorum. Ardından basıyorum çığlığı. Eve asla adımını atmayan Otello bu. Kapkara tüyleri ile alev alev yeşil gözleri ve burnu havada yürüyüşü ile bu gece eve girmeye karar vermiş. Ben bağırınca Otello en ufak bir korku belirtisi göstermeden ağır ağır salona yürüyor ve ben kendime gelene kadar çoktan pencereden bahçeye atlıyor.

Kedilerin sağı solu belli olmaz. Asla evcil olamayacak denli özgür yaradılışta olan Otello'nun ya bu gece çok sıkıldı canı ya da insanlar aleminin nasıl uyuduğunu, evlerinin içinde neler olduğunu merak etti. Bilirsiniz hayvanlar aleminin en meraklısı olarak bilinir kediler. O da merak etmiş olmalı bizim nasıl, ne şekilde yaşadığımızı. Benim odamın önünde duruşunu da pekala her akşam yaptığım yürüyüşlerde beni takip etmesiyle, bahçe duvarının üzerinde tembelce uzanıp alay eder gibi beni süzmesiyle ilişkilendirebiliriz. Ona ara sıra takılıp "naber Otello" demem de onu aramızda bir dostluk olduğuna inandırmış olabilir. Bu nedenle beni korkutacağını tahmin etmeden gece sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiş olmalı. 

Otello pencereden atladıktan sonra "çok mu bağırdım" acaba diye bir endişe kaplıyor içimi. Onu korkutmuş olabilirim. Ama öyle ağır adımlarla çıktı ki sanmıyorum korktuğunu. Olsa olsa darılmış olmalı. Ya da belki şöyle düşünmüştür, "korkak aptal, sürprizimi mahvettin. Ah insanoğlu korkunca kendin olmaktan nasıl da uzaksın. Her gün bize sevgi sözcükleri söyleyen şu aptal kadın şimdi onu uyandırıp korkuttuğum için bastı çığlığı." Otello kızmışsa bana, haklı. Kim misafir olduğu bir evde böyle karşılanmak ister ki? Ona ziyaret saatleri konusunda uzun bir söylev çekmeye karar veriyorum. Dinler ya da dinlemez. Ama bunu yapmam gerek. Gerçi Otello tüm kediler gibi kafasına göre takılan bir tür olduğu için muhtemelen çenemi boşuna yormuş olacağım ama olsun.

Yatağın ortasında oturup düşünüyorum. Sahiden korktuğumuz zaman nasıl da başka birine dönüşüyoruz. En sevdiğimiz insanlara, hayvanlara nasıl da başka biriymişiz gibi yaklaşıyoruz. Korkudan arınmanın bir yolu olmalı ama ne? Canımız pek mi tatlı? Tüm bu korku o canı savunmak için mi? Ve hayat o canı korumak için korka korka yaşamak demek mi? Bütün bu korkularla yaşamaya yaşamak denebilir mi?

Ah Otello. Yeşil gözlü mağrur kral. Senin gibi korkunca tırnaklarımı çıkarıyorum ben de. Sana bağırmam bu yüzdendi. Umarım affedersin...

Foto: şuradan

12 Ağustos 2013

Reyhan kokusu...

Sabah reyhan kokan bir adam yanımdan geçti. O geçip gitti ama arkasında karmakarışık anılarla yüklü, beni sarıp sarmalayan bir bulut bıraktı. O bulutun içinden önce anneannem çıkıp geldi sonra da  gözleri kehribar rengi olan o adam.

Anneannem başına bağladığı tülbente reyhan takardı. Ona huzur verdiğini söylerdi. Sadece ona değil yanından geçtiği herkese aynı duyguyu yaşatırdı o koku. Ellerinde bir dal reyhanı ovalar, saçlarına boynuna sürerdi. Misler gibiydi anneannem. Huzur demekti, sonsuz şefkat demekti ve benim hayattaki ilk öğretmenimdi. Şimdi sonsuz uykusunda kimbilir belki de reyhanlarla dolu bir bahçede dolaşıyordur. Dilerim öyle olsun.

Bulut dağılmaya başlarken içinden süzülüp gelen adamsa bir zaman çok acıtmıştı kalbimi. Bana aşka dair içinde reyhan geçen bir hikaye anlatmıştı. Kusuruma bakmayın ama o hikayeyi kendime saklayacağım. Çünkü o hikaye benim aşkımın en özel hikayelerinden biriydi. O reyhan kokusunu duyunca artık ona kızmadığımı farkettim. Sevgi daha ağır basınca insan öfkesini, kızgınlıklarını unutuyor. Her ne kadar canı yanmış olursa olsun yaşanmış güzel günler hatrına hem onu hem kendini affediyor ve nefretle hatırladıklarını güzel anılar kutusuna yerleştirip artık öyle anımsamaya karar veriyor.

Sabah sabah sevindim bütün bunlara işte. Anneannemi yeniden hissettiğime, sevginin ve affetmenin içimde nefretten daha çok yer kapladığına sevindim. Kalbi temiz tutmak gerek. O temiz kalbin içine azıcık reyhan kokusu sürmek de gerek. Hayatın güzel şeylerini hatırlatsın diye....

05 Ağustos 2013

benim hala umudum var...

Uzun zamandan beri ilk defa içimde umut yeşermeye başladı. Sebepleri söze dökmek zor olsa da bunu hissetmek güzel. Tıpkı uzun bir kıştan sonra gelen bir bahar gibi bu umut; tatlı, ılık ve mis kokulu. 

Birşeylerin değişmek üzere olduğu hissinin ne demek olduğunu unutmuşum. Teslim olmuşum. Ve işin acı yanı bunu şimdiye dek hiç farketmemişim. Ama bugün anlıyorum ki, insan teslim olmadığı müddetçe, kalbi cesaretle attığı sürece her zaman birşeylerin değişme olasılığı mevcut. 

Tek tek bunu hissedebiliriz her birimiz. Kendi küçük dünyalarımızda, aptalca işlerimizde hissedebiliriz. Neyin neden olduğunu bilmeden rüzgarla gelen bir değişimin o tatlı kokusunu tadını çıkara çıkara duyabiliriz burun deliklerimizde. Amaaa bir de kocaman bir değişimin gürül gürül bir çağlayan gibi uzaktan gelen sesi vardır ki hayatlarımızın arka planında işte o ses hem bizim küçük hayatlarımızı hem de bizi çepeçevre kucaklayan havayı sarar sarmalar. İşte bu bizi hem tek tek kucaklar hem de toplu halde.

Bazıları bu umudu aptalca bir iyimserlik olarak yorumluyor. Hiç sakıncası yok. Her ne olursa olsun umut iyidir ve herkese herşeyden çok lazımdır. O cesur insan yüreğinin yakıtıdır. Bizi ayakta tutar, uyuşmuş ellerimize kollarımıza bacaklarımıza kan pompalar. Aptalca ya da değil, dayanaktan yoksun ya da sağlam temelli, ne olursa olsun inanın bana umut her zaman herşey için lazımdır insanoğluna.

Bu yüzden öfkeden ve küfürden ziyade, büyük ya da küçük işlerde o umut ateşine küçük bir dal parçası da olsa atmalıyız. Biri birşeyden şikayet ettiğinde, dünya bir başkasının sırtına tüm gücüyle bindiğinde, herşey arap saçına döndüğünde ısrarla ve inatla umudu zerketmeliyiz birbirimizin kollarına. 

Dünya yanmadığı ve kıyamet kopmadığı sürece, nefes aldığımız sürece her zaman küçük de olsa doğru olmayanı değiştirebilme şansımız var bence.

foto: şuradan

02 Ağustos 2013

Şimdilik...

Tepemdeki ışıkların bir bölümü lıp lıp yanıp sönüyor. Bozulmuş. Kalkıp kapamaya üşeniyorum. Aslında üşenmekten ziyade bana kendimi bir film karesinde hissettirdiği için kapamıyorum. Şöyle bir şey hayal edin (muhtemelen izlediğiniz filmlerden birinde denk gelmişsinizdir böyle bir görüntüye) yarı kasvetli bir ofiste ya da evin salonunda, ( gündüz olmasına rağmen ışıkları yakmak zorunda olduğun her yer zaten yarı kasvet yüklü değil midir?) bir kadın elini çenesine dayamış oturmaktadır. Birşeyler kırılıp kopmuştur içinde ve aklı karışmıştır. Yaşı hayli büyük olmasına rağmen dostluklarını, arkadaşlıklarını sorgulamak zorunda kalmış, tüm yakınlıkların aslında kendi kafası içerisinde yaşandığını, herşeyi yanlış algıladığını, en yakın olduklarının bunca zaman sonra bile nasıl da yabancı olduklarını görmüş ama bunu anlamakta oldukça zorlanmıştır. Hüznü gereksiz, öfkesi aşırı, bunca üzüntü ise abartılıdır. Bunu bilmekte ama duyguları aklına her zamanki gibi galip gelmektedir. Kadın aslında en çok da çoktan başardım sandığı birşeyi hala başaramadığını gördüğü için dertlenmektedir. O hala ve ısrarla insanlardan samimiyet beklemekte, bunun bir hata olduğunu bilmesine rağmen, beklentilerin hem kendisine hem de karşısındaki insanlara çok ağır bir sorumluluk yüklediğini mantığıyla çözmesine rağmen yine de bunun üstesinden gelememektedir. İçindeki hüznün gelip geçeceğini bilir ama asıl dert bu insanlara yeniden yakınlık duyup duyamayacağıdır ki kolay kırılmayan kalbi donduğunda böyle, çok zor çözülmekte ve çözülse bile bir daha asla eskisi gibi olamamaktadır.

İşte bu kadın o lıp lıp yanıp sönen bir ışığın altında büyülenmiş gibi oturmakta şu an. O ışık gibi içindeki duygular da göz kırpmakta. Aklı toparlanıp mantıklı düşünmeye ihtiyaç duymakta, kalbi sarılıp sarmalanmaya... Belki biraz yalnız kalmaya, herkesten uzak olup neyin neden olduğunu anlamaya çalışmaya... Ya da en iyisi tüm bu şeyleri bir bavula kaldırıp demlenmeye bırakmaya... Çünkü kadın biliyor, bazen üzerine çok düşünülen şeyler işleri arap saçına çevirmekten başka bir şeye yaramaz. Çünkü kadın gerçekten biliyor bunca hüzün aklı ve kalbi ziyan etmekten başka birşeye  getirmez...

Karar veriyor kadın şimdi, onları seviyor evet. Onlar onun arkadaşları evet. Ama biraz uzak olursa daha iyi olur diyor. Demlensin çay gibi dostluğumuz da diyor. Eğer varsa gerçek anlamda bir bağ kırılmaz kolay kolay elbet diyor. Konuşup duruyor ya yine kalbindeki kederi biraz zor atar bunu biliyor...

28 Temmuz 2013

dünyanın tüm kahraman kadınları ve erkeklerine...

Bence dünyadaki en güzel hikayeler, herşeyin bittiği anda yeniden başlayanların hikayelerdir. Kir pas içinde bir evin ortasında duran ve ne yapacağını bilmeyen bir adam getirin gözlerinizin önüne. Elinde ne var ne yoksa kaybetmiş olsun. Yas tutsun hayatının bitenleri için. Hayatına son vermekten başka bir şey geçirmesin aklından. Hatta belki denesin bile. Ama sonra birşey olsun. Tıpkı o adam gibi o olan şeyin ne olduğunu biz de bilemeyelim. Titreyen bacaklarına birden can gelsin. Hayat ondan birşeylerini çalmışsa o da hayattan başka şeyleri dişleriyle tırnaklarıyla kaza kaza almaya karar versin. Sözcüklere dökmese bile gözlerinin içinde çakan şimşeklerden, kalbini yakıp kavuran ateşten anlayalım biz bunu. İnsanın ne olursa olsun hayata tutunuşunun, mağlubiyeti kabul etmeyip sonsuza kadar direnişinin gücüdür işte bu. Bu yüzden de dünyanın en güzel hikayeleri bu adamların ve kadınların hikayeleridir. Çünkü ister inanın ister inanmayın tüm kadınların ve erkeklerin içinde üzeri tozlarla örtülmüş bir kahraman gizlidir. Kimi gün yüzüne çıkar kimi ise kendine inançsızlığından toprak altında kaybolur gider. 

Ben insanın içindeki kahramana inanıyorum. Her ne olursa olsun, kaç yaşına gelmiş olursa olsun, her ne kaybetmiş olursa olsun o kahramanın onu kurtaracağına inanıyorum. Tırnaklarımızın başımızı kaşımaya değil hayata tutunmaya, dişlerimizin hayatın neşesinden kocaman bir ısırık almaya yaradığına ve ruhumuzun kederlerle değil neşeyle, huzurla dolu olduğuna inanıyorum. Tüm olup bitene, dev canavarlara, sayıca çok olana, haksızlık ve zalimliğe inançla, umutla direcek kadar cesur, kuvvetli adamlar ve kadınlar olduğumuzu biliyorum. Gerçeğin ve hakkın, doğrunun ve adaletin boyun eğmeyecek kadar güçlü olduğunu da öyle...

İşte tüm bunlar yüzünden, dünyanın tüm kahraman kadın ve erkeklerini yüreklerinden öpüyorum.

foto: şuradan

24 Temmuz 2013

karpuz çekirdeği

Üzerinde beyaz fanila ve çizgili pijamasıyla kapının önünde duruyor. Tıpkı eski filmlerdeki ekmeğini taştan çıkaran, babacan, hep gülümseyen adamlara benziyor. Elinde bir kap var. Kedileri çağırıyor. Onun kedileri çağırdığını bilmeyen biri çocuklarını çağırıyor sanabilir. Sesinde öyle bir şefkat var. Bu adamın kedilere olan sevgisini etrafındakiler anlayamıyorlar. Neden gidip onlar için balık tuttuğunu, cebindeki parayı onlara ciğer almak için harcadığını, tatilini geçirmek için gittiği yayladan üç güne bir inip kedilerinin yanında soluğu aldığını gerçekten kimse anlamıyor. 

Şöyle bir düşününce anlamayana da hak veriyor insan aslında. Her gün şiddete ve kana boğulmuş bir dünyadan haberler duyan kulakların bu adamın sesindeki şefkati duyunca bocalaması pekala anlaşılabilir. Birbirine bağırıp çağıran insanlarla dolu bir mahallede yaşayan, horoz ötüyor diye horoz ve tavukların tünediği ağacı taş yağmuruna tutan bir adamın normal bir insan gibi dolaşabildiği bir sokakta oturmak zorunda kalan, hırsız, arsız ve uğursuzun bolca bulunduğu bir ülkede yaşamaya mahkum insanların böyle katıksız ve kusursuz merhamet sahibi bir yüreği anlamasını beklememiz biraz fazla olur sanki. Ona "deli" diyebilirler, kafayı sıyırmış diyebilirler ve normal olmadığını vurgulamak için pek çok sıfat bulabilirler. Zira üzerinde yaşadığımız topraklar sürüden ayrılanı "deli" diye nitelemek için oldukça yaratıcı ve üretken.

Bazen düşünüyorum da hep birlikte delirsek, dünya daha iyi bir yer olur sanki. Öyle delirsek ki her canlıya anamıza babamıza saygı gösterir gibi saygı göstersek. Mesela önyargılarımız olmasa, herşeyin mümkün olduğuna inansak. Dinlesek ve anlamak için özen göstersek. Sevgi ilk önceliğimiz olsa ve sevgi lafını olur olmaz kullanıp içini boşaltmasak. Sadece insanları değil tüm doğayı içine alsa "biz" kelimesi. Hayata saygı duysak. Sanki o zaman hep birlikte rahat bir nefes alacağız. Ama hamurumuzda var huzursuzluk bizim. Elimiz ayağımız rahat dursa fesat kalplerimiz harekete geçiyor. Dile hakim olsak kaşımız gözümüz oynuyor. Korkarım dünya bir gün bıkıp usanacak bizden hepimizi karpuz çekirdeği gibi tükürüp atacak.

Foto: şuradan

22 Temmuz 2013

ay çarpması...

Yürüyüşe çıkmıştım akşamüstü. Gökyüzü Ayvazovski tablolarından birine benziyordu. Gördüğüm en güzel şeylerden biri diye düşündüm. Aslında belki son zamanlarda buna benzer pek çok şey görmüştüm de fark edememiştim. İnsan bazen açık gözlerle dolaşıp kör olabiliyor, bilirsiniz. (dilerim bilmiyorsunuzdur nasıl olduğunu) İçine baka baka kör olursun ya, bundan söz ediyorum. 

"Bana bir şey çarpmış olmalı" diye düşündüm. Gözleri görmeyen Türkan Şoray misali bana bir şey çarpmış ve gözlerimi açmış olmalıydı. Kaza ya da değil. İyi olmuştu sonuçta. Bir insan, bir sözcük, bir durum ya da duygu. Ya da hepsinin karışımı bir şey. Ne olduğunu bilmenin bir önemi var mı? Belki. Ama bilmesem de olur diye düşündüm.

Yürüyüşümü bitirdim, eve döndüm, çamaşırlar yıkanmış, makineden çıkardım ve sepeti kucakladığım gibi dama çıktım. Bulutlara baka baka asarken çamaşırları tabak gibi bir dolunay çıktı bulutların içinden. "Bu ne şimdi?" dedim sevinçle sırıtarak. Sürprizler bitmiyor. Biraz rüzgar esti, elimde bir tişörtle aya bakakalmış beni kendime getirdi. Bu romantizmin bir sebebi olmalı. Beni yeniden böyle hülyalı hülyalı aya baktıran bir şey olmalı. İyi böyle dedim. Kesinlikle çok daha iyi. Yeni halimi yeni bir elbise gibi giyindim. Pek de yakıştı.

Bulutları, gökyüzünü ve ayı sindiremeden daha gürültücü komşulardan biri (ki iyi ki var ve iyi ki benim komşum) Neşeli Günler'in sesini öyle bir açtı ki, filmi neredeyse izliyor gibi hissettim.  Çamaşır asan birine bundan güzel hediye mi olur? En sevdiği filmlerden birinin sesi eşliğinde kocaman bir dolunayın altında böyle şahane bir akşam mı olur? Ve tüm bunlar nasıl bir anda, kendiliğinden bir araya gelir? Yüzümdeki gülümseme kulaklarıma kadar varmış olmalı.

Yan tarafta bir açık hava sineması var gibiydi. Bilir misiniz bilmem tahta sandalyelerinde oturup çekirdek yiyebildiğin, gözlerini kocaman perdeye diktiğin ve tepende çatı olmayan sinemalar vardı eskiden. Dünyadaki en harika şeylerden biriydi. Elvan gazozu, çekirdek, film ve günlerden cumartesi. İnsan çocukluk günlerini sanki dün olmuş gibi nasıl böyle net anımsayabiliyor?

Her neyse... İnsan neyi nasıl görmek isterse öyle mi görüyor ne? Ya da illa bir şeyin çarpması mı gerekiyor gözlerimizin açılması için. Bana bir şey çarptı. Kimbilir belki aydır...

21 Temmuz 2013

okumak, yazmak ve diğer şeyler

Kitap okuyan birinin yazmaya karşı bir sempatisi olduğuna inanırım ben. Bugüne dek tek bir kelime yazmamış olsa dahi içinde bir yerde, belki kendisinin bile bilmediği, bir yazma aşkı saklanıp, uyuyor olabilir pekala. Siz, şu an bu kelimeleri okuyanlar, çoğunuz blog yazıyorsunuz, yazmıyorsanız bile muhtemelen hayatınızın bir yerinde bir zaman belki günlük yazdınız, bu da mı yok, peki mektup yazmadınız mı hiç? Daha genç olanlarınız e-mail de mi yazmadı? 

Anlatmak, öykülemek bizim hamurumuzda var. Hatta anlatarak, yazarak, ölümü inkar etmek, kemiklerimiz un ufak olduktan sonra bile, en azından birinin eski bir bisküvi kutusunda sakladığı bir mektupta dahi olsa var olmak tüm istediğimiz. Kim hiç olmamış gibi dünyanın kitabından silinip gitmeyi ister ki? Hangi insan bunu kabullenebilir? Belki de yazmak başta olmak üzere yaratıcı olan her iş dünyaya bir çizik atmak için, "ben yaşadım, bir zamanlar buradaydım, beni hatırlayın" demek için var. Belki de insanlar, yaratıcı olmayanlar, bu yüzden okullar yaptırıp isimlerini bu okullara veriyorlar.

Konuyu fazlasıyla dağıttım. Asıl anlatmak istediğim yazmakla olan ilişkimdi aslında. Son zamanlarda yazıdan ne çok uzaklaştığım üzerine düşünürken bu sabah, bunun altında yatanın kayıtsızlık olduğu kanısına vardım. Kayıtsızlık benim sözlüğümün en korkunç ve uzak durulması gereken kelimeler bölümünde yer alır ki şu anki ruh halimi ancak korktuğumun başıma gelmesi olarak açıklayabilirim. Olup biten her şeyden usanmış ve bakıp gören ama elinden hiçbir şey gelmemesinin dehşeti içinde kalakalmış biri oldum. Son zamanlarda hepimizin gördüğü mantık dışı gidiş, aklın sınırlarını zorlayan saçmalıklar, zorbalık ve insani olan hiçbir şeyi içinde barındırmayan katılıklardan bıktım. Çoğunuzun olduğu gibi benim de içimde kusma isteği var. Gazetelerin, haberlerin, fotoğrafların üzerine kusmak istiyorum ben de. Bütün bu saçmalıkların içinde doğru düşünmeyi unuttum. Kendimi doğru ifade etmeyi, kelimelere dökmeyi, unuttum. 

Bütün bu olan karşısında iki seçeneğiniz var. Ya umudunu yitirmeden mücadele etmek ya da elinden bir şey gelmeyeceğini anlayıp tüm duygular ve düşüncelerden arınıp kalakalmak. Aslına bakarsanız bir üçüncü seçenek daha mevcut, kayıtsızlık içinde duruyor gibi görünüp, bireysel mücadele tekniklerini bu sırada kafanın içinde geliştirmenin yollarını aramak. Bu çok daha akıl karı gibi görünüyor.

Her neyse yine konuyu dağıttım. Sanırım kayıtsızlıktan kurtulmak adına biraz daha sık yazacağım. Disiplin edinmek adına, kendimi yeniden eskisi gibi umutlu hissetmek adına bir de... Dolayısıyla bazen saçmalayabilirim. Bir önceki yazdıklarımla ters düşebilirim. Fikir değiştirip, kafa karışıklı yaşayabilirim. Ama ne olursa olsun, buraya, defterlere, kağıtlara, peçetelere yazmalıyım. Bu kayıtsızlıktan, bu durgunluk ve teslim olmuşluktan kurtulmanın başka çaresi yok çünkü. 

Resim: Şuradan

20 Temmuz 2013

bahçe

Akdenizli olmaktan her zaman gurur duymuşumdur. Her ne kadar yazları, Akdeniz'in göbeğinde cehennemin tam ortasında yani, yaşadığım için pişman olsam da yine de Akdenizli olmayı hep sevmişimdir. Portakal ağaçları vardır mesela, sonra yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklarda sanki az önce yaratılmış gibi birden bire ortaya çıkmış tuhaf renkli zararsız böcekler. Kısaca, şaşırmayı seviyorsanız birebirdir Akdeniz.

Her akşam içi hamama dönmüş evinize dayanamaz bahçeye çıkar oturursunuz. Benim gibi şanslılardansanız eğer tek katlı minik evinizin önünde küçük bir bahçe, bahçede onlarca çiçek, bir köşede nane, maydanoz az ileride biberiye ve caaanım portakal ağaçları vardır. Kocaman bir masaya çiçekli bir örtü serersiniz. İçeriden güvecin kokusunu alır taşırsınız ki masa masa olsun. Üzerine tabaklar, bardaklar ve çeşit çeşit yemekleri koyar kulağınız dostlarda beklersiniz. Az sonra en sevdiğiniz insanlar yolun başında görünürler. Onları her gün görürsünüz görmesine ya bu akşam bir başkadırlar işte. Hava enfestir, yemek güzel kokuyordur, dostlar ise hiç olmadıkları kadar güzeldirler. İçinize hayat dolar dolar. 

Masanın etrafında oturur Akdeniz'in gürültücü çocukları. Kadim zamanlardan bu yana iyi ve güzel olan ne varsa hepsinin özü, suyu içlerindedir bu insanların. Gülmesini bilirler, en ağır sözlerinin içine sevgilerini bir güzel harmanlar öyle söylerler, gülümseyince gözleri çizgi gibi olanından, dudaklarının arasındaki incileri sergileyenine, gözlerini kocaman kocaman açarak kalbini ortaya koyanından, hüzünün sevgisini boğmasına izin vermeyenine kadar gece boyu bu insanları öpüp kucaklamak istersin. Ay ışığında yıkanırsın onlarla, bir daha unutulmayacak bir güzellik kazırsın hayata. Uzun ve sıkıcı bir hayata atılmış bir çelmedir bu gece. Dostlukların bittiği, vefanın yittiği yalanına okkalı bir şamardır ayrıca. 

Onlar gurur duyarlar mı bilinmez Akdenizli olmaktan ama sen bilirsin onların içlerinde Akdeniz'i dolu dolu taşıdıklarını. Kimse bundan söz etmese de tuzlu tenlerinde, süzülüp gelmiş zeytinyağı gibi parlak, altınsı gözlerinde, konuşurken ellerini kollarını sallayışlarında, heyecanlarında, sevgilerinde, coşkularında ve dahi aşklarında...

Foto: şuradan

01 Temmuz 2013

yılan hikayesi...

Tepenin yamacındaydı ev. İki katlı, güzel bir bahçe içinde, akla ziyan ölçüde cennetvari. Bu kadarını tahmin etmemiştim. Karşındaki ne kadar iyi bir anlatıcı olsa da bazı şeyleri görmeden güzelliğini kavrayamıyorsun. Büyük demir bir kapıdan geçtik ve kuzenlerin cennetine adım attık. Hercai menekşeler ve adını bilmediğim pek çok çiçek... İnsan sıkılıp daraldığı bir kalabalıktan geçip de böyle bir yere varınca güzellikten aklımı oynatırım diye korkuyor. Ne var ne yoksa içine çekip hapsetmek ve daraldıkça dönüp bu gerçekdışı güzelliği anımsamak istiyor. 

Bahçede oturduk. Kuzenim bir yılan hikayesine başladı. Geçen gün kümesin önünde bir yılan görmüş. Yılan telden başını sokmuş ve küçük civcivlerden birini tam boynundan yakalamış. Tel çok dar olduğu için çıkaramıyormuş ama inat etmiş bırakmıyormuş da. Kuzenim çok korkmuş tabi. Onu öldürebilirmiş çünkü evde av tüfeği varmış ama bakmış ki yılan kara yılan öldürmemiş. Çünkü kara yılanları öldürenlerin başına geleceği az çok biliyormuş. Anneannemin anlattıklarını anımsadım hemen. Rahmetli, "Kara yılan asla öldürülmez kızım" derdi "eşi gelir seni bulur ve asla intikamını almadan bırakmaz. Eğer onu öldürürsen başına geleceği de göze alman gerekir. Yıllar geçse de ölmediği sürece seni unutmaz ve intikamını alır." Kuzenim bir taş atmış ve yılanı korkutmayı başarmış. 

"Sahi" dedim "yılanın eşi gelir mi acaba?" Gelirmiş elbette. Hatta geçtiğimiz yaz S. ablalar bir kara yılanı öldürmüşler. Her gece eşi gelip pencerelere kırbaç gibi vuruyormuş gövdesini. Çıldıracak gibi oluyorlarmış. Onu da öldürmek zorunda kalmışlar. Geçen yaz kuzenlerin evini boyayan usta da bahçede görmüş bir tane. Adam küreği indirmiş ikiye bölmüş hayvanın gövdesini. Kuzen görünce korkmuş tabi. Aklının bir yanında S. ablanın hikayesi bir yanında babasının verdiği öğüt. Koşa koşa mutafağa gitmiş ve bir parça un alıp yılanın ağzına doldurmuş. "İyi de neden böyle birşey yaptın?" dedim. Meğer kazara öldürürsen bir kara yılanı ağzına bir parça yiyecek koymalıymışsın ki eşi gelip ona baktığında hırsızlık yaptığı için öldürüldüğünü görsün ve intikamını almasın. 

Kuzen anlattıkça anlattı bu yılan hikayelerini, büyülenmiş gibi dinledim. Seviyorum ben bu tür masalımsı hikayeleri. Gerçek olabilecekleri ihtimalini aklımdan çıkarmadan merakla dinliyorum. Asla kestirip atmıyorum "mantıksızca" "saçma" diyerek. Çünkü ben sanırım dünyanın en çok bu masalsı halini seviyorum. Söylediklerime gülenlere ise dünyayı gösteriyorum "şöyle bir bakın olup bitene, asıl saçmalıklar, mantıksızlıklar, akıl dışı olan her şey bizim hayatımızda." Ama insan alışageldiğini, kabul ettiğini akıl sınırları içinde sanmakla öyle meşgul ki mantıksız ve saçma olanı masallarda sanıyor...

Fotoğraf: artindia

29 Mayıs 2013

belki de

Bazen bir kitapta hiç kimsenin üzerinde durmadığı bir cümle hayatınızı değiştirebilir. Tamam hayatınızı demeyelim bakış açınızı diyelim. Bu daha akla yatkın değil mi? Hoş, bakış açın değiştiğinde hayatın da değişecek ya, neyse...

Geçen gün böyle bir cümle okudum ben. O cümleyi ve hangi kitapta olduğunu söylemeyeceğim elbet. Zira o cümleyi şu an burada dillendirmek benim için bir çeşit büyü bozumu olacağı gibi neden o cümlenin beni bu kadar etkilediği anlatmaya çalışmak da hayli yorucu olur. 

Size de olmuş mudur bilmem. Böyle bir cümle ile karşılaşınca o cümleyi tutup öperim ben. Yazarına uzaktan gönderilmiş bir teşekkür öpücüğü de diyebiliriz buna. Ve iyi ki kitaplar var derim. Başka ne denir ki?

Bu ara tek satır yazmak istemiyor canım. Ama okumak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ne bulursam okuyasım var. Kitapların hepsini yalayıp yutasım var. Öyle geliyor ki beni bıraksalar yataktan çıkmayıp okur dururum hiç de sıkılmam. Bu şimdilik böyle. Biliyorum ki bir zaman sonra elime kitap almak istemeyeceğim. O zaman muhtemeldir ki filmlere saracağım. Ne bulursam izleyip, izlemek istediklerimden oluşan bir liste yapacağım. Sonra filmlere de veda edip dalacağım insanların arasına. Konuşup duracağım dört kulak açıp dinleyeceğim anlattıklarını. Ve hepsi yine dönüp dolaşıp başlayacak ve bitecekler. 

Bütün bunların sebebi arayıp durmak galiba. Ne aradığını bilmeden, sanki bir gizem, bir büyü ya da bir hazine gizliymiş hayatlarımızın içinde de anahtar bir yerlerdeymiş gibi arayıp durmak. Belki de o sayfalar dolusu kitapları ne olduğunu bilmediğimiz tek bir cümle için arayıp duruyoruzdur. Filmleri tek bir yüz ifadesini görmek ya da ne bileyim başka birşeyi bulmak, keşfetmek için izliyoruzdur. Bu hikayeyi alıp içimizde saklama olasılığımız olmadığına göre benim aklıma gelen tek sebep bu.

22 Mayıs 2013

annem ve çizgi romanlar

Annem iyi bir okuyucudur. Ara sıra bana okuduğu kitaptan beğendiği bölümleri okur ve üzerine konuşuruz. Geçen gün okuduğu kitapların konularının ve karakterlerinin aklında kalmadığını, bunun kendisini endişelendirdiğini söyledi. Ailede alzeimer olunca unutkanlık konusunda herkesten daha fazla endişelenirsiniz. Bu çok doğaldır. Anneme bu konuda endişelerinin yersiz olduğunu çünkü benim de konuyu ve karaterleri anımsamadığımı söyledim. "Bence" dedim "Biz kitapların bazı bölümlerini tutuyoruz aklımızın bir köşesinde. Ve zamanı gelince o bilgileri kullanıyoruz. Tıpkı bal gibi düşün. Çiçek tozlarının hepsini görebilir misin bala bakarken?" Sanırım hoşuna gitti bu benzetme. 

"Peki" dedi "Sen nasıl vardın bu sonuca?" Biriyle sohbet ederken, konu konuyu açmışken, bazı film sahneleri ya da kitaplardan bölümleri anımsadığımı, anlattığımı, arkadaşlarımla üzerine konuştuğumuzu, böylece tümüyle unutmamış olduğumu söyledim. "Mesela" dedim "Sen de ben de Doğu'dan Uzakta'yı okuduk. Ve orada petrolü bulunan ülkelerin lanetliği olduğu gibi birşeylerden söz ediyordu yazar. Biz de  haber dinlerken, o bölümleri hatırlayıp üzerine konuştuk." Gülümseyerek "Doğru." dedi. "Bu arada ne güzel bir kitaptı o." Bu kez ben gülümsedim, "Kitabın güzel olduğunu hatırlıyorsun, gördün mü? Demek ki unutmamışsın. Üstelik o kitabın üzerine kaç kitap okudun."

Aslında üst üste kitap okumak ya da bir kitabı kısa sürede bitirmek de unutmada etkili bence. Ben Karamazov Kardeşler, Anna Karenina ve 1Q84'ü uzun sürede okudum. Hepsi çok kalın kitaplardı. Karakterlerle uzun süre geçirmiş oldum böylece. Bu nedenle de onları detaylarıyla olmasa da anımsarım. Mesela Anna Karenina'nın tüm kahramanlarını sayabilirim isimleri ile ki benim isim hafızam ciddi bir biçimde kötüdür. 

Ben bunları düşünürken annem dizi ve filmleri daha iyi anımsadığını söyledi. "Görsel bir hafızan var" o zaman dedim. "Benimki de öyle çünkü. Gördüklerimizi unutmuyor ama kelimeleri ya da duyduklarımızı unutuyoruz." Başını salladı. Gülerek istersen "çizgi roman oku bundan sonra, örümcek adam, süperman falan ne dersin?" dedim. Zamanında okumuş onları. Ders kitapları arasında  çizgi romanlar saklı dururmuş. Anneannem deli gibi ders çalıştığını sanırmış. Gülerek anlattı. Annemi o şekilde hayal edemedim. 


21 Mayıs 2013

DÖRTLER ÇETESİ VE SISKA TARZAN

"KIZ  İŞTE OLUM, BİŞEY BİLMİYOR, BAKSANA TAVUKTAN BİLE KORKUYOR"

Dün akşamüstü zil çaldı. Pencereden baktım dört velet. "Efendim çocuklar" dedim "civcivler nerede?" diye pat diye lafa başladılar. Çocukların en sevdiğim yanı da bu dolaysızlıkları. Bilmiyordum nerede olduklarını "sanırım kümesteler" dedim. "Biz onları sevmek için geldik" dedi en büyük olanları. Büyük dediysem en fazla 7 yaşındadır.  "İyi ama onlar daha yeni yumurtadan çıktılar" dedim. "Şimdi elinize alırsanız hasta olabilir hatta ölebilirler. Azıcık büyüsünler öyle sevin olur mu?" dedim. Beriki çenesini ovuşturdu karşısındakine hak veren ama istediği olmadığı için hayal kırıklığına uğramış birinin ses tonuyla "oluuur" dedi. Büyük olan istediği olmadığında hemen başka bir fikir üreten türdendi, "O zaman tavukları sevelim." Güldüm. "Yakalayabilirseniz sevin" dedim bahçede sakin sakin yemlerini yiyen tavuklara bakarak. Çocuklar yakalamayı gözlerine kestirememiş olacaklar ki "Belki sen onu bizim için yakalarsın" dedi. Sanmadığımı söyledim zira tavuklarla aram pek iyi değildir. "Korkuyor musun? "dedi bilmiş bilmiş biri. Aklı sıra beni gaza getirip "ne korkması görün bakın nasıl yakalıyorum" dedirtecek. "Korkuyorum tabi" dedim. "Gagalarıyla gözümü oyabilirler." Şaşkın şaşkın baktılar. Şortlu sıska bacaklar vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip geldi. "Peki o zaman" dedi büyük olan. Mantıklı bir çocuğa benziyordu. Tam giderlerken "bu arada sen kimsin?" diye sordum büyük olanına diğer üçü bizim veletlerdi. Çocuk yüzünde, sanki balıkların suda yaşadığını bilmiyormuşum gibi bir şaşkınlıkla, "Sen beni tanımıyor musun?" dedi. Başımı iki yana salladım. "Nasıl tanımazsın?" diye ısrar etti. "Seni hayatımda ilk defa görüyorum" dedim. Çocuk daha da şaşırdı. Sanırım biraz da kızdı. Bilmem kimin oğluyum dedi ki annesinin adını da ilk defa duydum. Arkalarını dönüp gittiler. Giderken diğerinin tanınmayanı teselli etmek için şöyle dediğini duydum, "Kız işte olum, bişey bilmiyor. Baksana tavuktan bile korkuyor..."

SISKA TARZAN, TATAR RAMAZAN
Geçen gün gördüğüm çocuk da bu çocuklardan az acaip değildi. Kıspetini giymiş diğer uzun çocukların arasında duruyordu. Biraz sonra mindere çıkıp güreşecek, hünerini herkese sergileyecekti. En fazla 6 yaşında olmalıydı. Sıska bir vücudu ve ayan beyan gözüken kaburga kemikleri vardı. Kara gözlerindense yaşından beklemeyen bir öfke ateşi tütüyordu. Gelen geçen "sıska tarzan" diye başını okşuyor o da öfkeyle "basın gidin lan" diye çıkışıyordu. Öfkesini anladım. İnsan kendini Tatar Ramazan sanarken başkalarının onu sıska bir Tarzan olarak tarif etmesine elbette kızardı. Biri çocuğu işaret ederek, "Bu büyünce tam bir psikopat olur, demedi deme" dedi. Vurdulu kırdılı bir hayatı olacağını ben de tahmin ediyordum diğer çocuklara sataşıp durmasından ama yine de onun için dua ettim. Başı belaya girmesin, iyi bir hayatı olsun diye. Belli ki zeki bir çocuktu. Bu öfkesinin sebebini merak ettim. Ya evde çok dayak yiyorsa diye düşündüm. Büyüyüp, bir daha dayak yememek için kendini savunmayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorsa ya. Daha da fenası kimse ona zarar veremesin diye belanın ta kendisi olmaya karar vermişse. 6 yaşında bir çocuk bu boyutta düşünebilir mi? Gidip yanaklarını sıkmak istedim, belki de bir öpücük... Ama muhtemelen dizime tekmeyi yerdim. Öylece durup onu izledim. Güzel tatlı bir çocuktu. Biraz sonra biri arkasından dürttü. O da yumruğu yapıştırdı. "Ah be çocuk" dedim. "Dilerim bunlar sadece çocukluğunda kalır."

fotoğraf: Ara Güler

30 Nisan 2013

kuşlar ve budalalar...

Bahçede birkaç gündür bir kuş var. Adını bilemiyorum. Biri sığırcık dedi ama emin değilim. İnsanın içini coşturan, "hayat ne güzel" dedirten bir sesi var. Dakikalarca bıkmadan usanmadan dinleyebilirim. Bu sabah da beni bu kuş uyandırdı. Aklıma o karikatür geldi. Biz "kuş sesleri ne güzel" derken kuşlar kendi dillerinde bize ana avrat... Olur mu olur. İnsanın budalalığına şahit olan tüm canlılar ana avrat küfür ediyorlardır zaten, bunda şaşıracak birşey yok. Pencereden bir süre izledim kuşları. Hiç umurlarında değiliz aslında galiba. Kendi kendilerine çamların dallarında oynayıp duruyorlar. Aşağıda ne olup bittiğinden onlara ne ki zaten. Belki de bu umursamazlık yüzünden böyle şen şakraklar. Dünya üzerinde cenneti insandan ve insana yakın olan tüm canlıların dışında kalan varlıklar yaşıyorlar bence. Çünkü cehennem insanın ta kendisi. Cennet ise insan dışında kalan heryer. Elektrik tellerinin üzerinde, ağaç tepelerinde uçup duruyorlar. Bize dair hiçbir şey yok. Gök ve ağaçlar yetiyor demek mutlu olmak için.

Aklımı kurcalayıp duran şeyi, geceden sabaha da taşımışım. Bütün gece düşündüğüm yetmezmiş gibi sabah gözümü açar açmaz aynı şeyleri evirip çeviriyorum kafamın içinde. Çiğnenmekten çamura dönmüş sakız gibi olan düşünceyi nedense çıkarıp atmayı bir türlü beceremiyorum. Bunu düşünüp durmaktan haz alıyor olmalıyım ki vazgeçemiyorum. Tıpkı sigara gibi zarar verdiğini biliyorsun ama içmeye devam ediyorsun. Kuşlara bakıyorum. En fazla birkaç dakika uzaklaşıyorum düşüncelerimden. Bahçeye çıkayım diyorum. Güller, ağaçlar, portakal çiçekleri ne salak olduğumu hatırlatsın diyorum ama yok. Bir kez düşüncenin çamuruna saplanmışsan sen elini uzatmadığın sürece hiçbirşey kurtaramıyor seni. Ben neden süreklilik arzeden saçma sapan düşüncelerin içinde yuvarlanıp durmaya bayılıyorum acaba? Fena halde canım sıkıldığından mı, hiçbir şey beni oyalayamadığından mı, bin tane şeyi aynı anda düşünmekten yorulduğumdan mı? Pek çok sebebi olabilir. Bilmiyorum aslında bilmek de istemiyorum galiba. Tek istediğim bu düşüncelerden zaman zaman sıyrılmak ve kuşlara bakarak hiçbir şey düşünmeden durmak. Dinlenmek için daha iyi bir yol bilen varsa beri gelsin...

Fotoğraf: şurdan

17 Nisan 2013

kitaplar, kabaklar ve lahanalar...

Selim İleri katıldığı bir programda "Edebi eserlerin marketlerde kabakların, lahanaların arasında satılması hoş değil. Sebzeleri çok severim ama kitabın yeri orası değil."demiş. Murat Menteş'in yazısında okudum. Kitaplar kabakların, lahanaların arasında satılmasın ha? Biri bedeni beslerken diğeri ruhu besliyor, demek ki ikisi de gıda maddesi. O halde ne sakıncası var?

Küçük kentlerde doğru düzgün kitabevleri yoktur. Ama büyük marketler mutlaka vardır. Eğer kitaplar bu marketlerde satılmazsa tek seçeneğiniz kalır, o da internet üzerinden almak. İnternet üzerinden alışverişi kimi beceremez kimi güvenmez kiminin kredi kartı yoktur kimi kredi kartı numarasını vermek istemez. Bunun için kitap marketlerde satılsın diyorum ben. Satılsın ve herkes okusun. Hatta hiç eline kitap almamış adamlar ve kadınlar, sırf can sıkıntısı ya da meraktan da olsa, gitsin kitaplara baksınlar, bir kaç cümle okusunlar ve sararsa kendilerini alsınlar. 

Ben Selim İleri'nin yerinde olsam kitaplar marketlerde satılmasın diyeceğime kitaplar daha ucuz olsun derdim. Cafcaflı ciltler yerine ucuz kağıt ucuz kapak kullanılsın, fiyatlar düşsün böylece herkes alabilsin derdim. 

Belki görmüşsünüzdür, metrolarda kitap okuyan insanların fotoğrafları yayınlanır zaman zaman. İnternette bolca bulunur bu fotoğraflar. Hatta yanılmıyorsam sırf bu fotoğrafların bulunduğu bir blog bile var. Hayranlıkla bakarım o insanlara. Zamanını boşa harcamayan, kitaba kapılıp gitmiş o insanların fotoğrafları görülebilecek en güzel fotoğraflardandır benim için. Bizim gazetelerimizde de bu fotoğraflar kadar sıkça yayınlanan "Türkiye okumuyor" başlıklı haberler çıkar. Gelişmiş ülkeler, gelişmemiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler karşılaştırması yapılır ve bunun okuma ile ilgisi arasında paralellik kurulur. Geliştiğimiz zaman insanlarımızın daha çok okuyacağı sonucuna varılır ki ben buna çok gülerim. Yahu arkadaşım okumadan nasıl gelişeceğiz? Senin derdin buysa eğer, ülke gelişsin, insanlar gelişsin istiyorsan kitapları ucuz yap, her yerde satılmasını sağla, mahallelere küçük kitaplıklar kur. Mesela hep merak ederim yazarlar kitaplarından bir bölümünü okul kütüphanlerine, halk kütüphanelerine gönderiyorlar mıdır? 

Yayınevleri bir ara aynı kitabın daha uygun fiyatlı versiyonlarını basıyorlardı. Çok akıllıca. Bir kitabı her keseye göre bas. Ne kaybedersin ki? Kimi ciltlisini alsın, kimi karton kapaklısını kimi de cep versiyonunu. Sizi bilmem ama benim için çevirisi düzgün olduktan sonra yazıları okunabildikten sonra kitabın nasıl göründüğünün hiç önemi yok. Yeter ki okuyabileyim. Zira yollardaki çamurlu kitap sayfalarını, gazete parçalarını bile okumuşluğum vardır. Onun için kitap ucuz olsun ve her yerde bulunabilsin. Gerisi dert değil. Bunun için yazarlar da kitabın nerede satıldığı ile uğraşacaklarına kitapların nasıl daha çok insana ulaşabileceğine kafa yormalılar bence. 

Unutmadan Selim İleri bir de şunu söylemiş aynı programda, "Twitter çağında edebiyata daha çok ihtiyaç var. Edebiyatın fonksiyonlarını keşfetmek birçok toplumsal sorunu çözebilir." Eh haklı elbette. Madem edebiyata daha çok ihtiyaç var, kitaplar sadece marketlerde değil bakkallarda, manavlarda, tuhafiyelerde, hırdavatçılarda da satılsın. Kitabın kime ne zararı var?

Fotoğraf: şurdan

05 Nisan 2013

Marquez'le beş dakika...

Gri gökyüzünün altında uçan bir kaç kuşa nedense hayretle bakıyorum. Sanki kuşlar mavi gökyüzüne aitmiş gibi tuhaf bir his bu. Anneannemin dediği gibi sanki "herşeyin bir yakışığı var." Gri göğe kuşlar neden yakışmayacaksa? Aynı duyguyu pırıl pırıl güneşli havalarda yaşanan kederde de yaşıyorum. Sanki insan ancak yağmurlu, fırtınalı, karanlık havalarda kederlenirmiş gibi. Sanki içimizin havası ile dünyanın havası birbirine paralelmiş gibi.

Sigaramın dumanı bulutlara karışıyor. Dumanı izlerken bir adam beliriyor yanımda. Sanki birden bire orada bitivermiş gibi irkiliyorum. Adam bir şekilde tanıdık geliyor. Yan gözle bakıyorum. Farkediyor, hemen gözlerimi çekiyorum. Düşünüp duruyorum kime benziyor diye. Ama bunu bulabilmem için ona bir süre bakmaya gereksinimim var. Sigaranın külünü bahçedeki koca kültablasına silkeler gibi yapıp adama bir daha bakıyorum çaktırmadan. Buldum. Adam Marquez'e benziyor. Tıpkısının aynısı. İnsan sahiden ikiz yaratılmış. Adamı kucaklayıveresim geliyor. Aptalca heyecanlanıyorum sanki adam sahiden Marquez.

Adam elindeki kağıtları incelemekle meşgul şimdi. Onu rahatça seyredebilirim. Sigara olan elindeki evraklar kırış kırış. Diğer eliyle şakağını hafif hareketlerle kaşıyor. Birşeye takılmış belli. Ya da birşeyin içinden çıkamıyor. Elindeki kağıtlar onu daha bir Marquez yapıyor. Yeni romanının taslaklarına bakan bir Marquez. O ve Onu gizlice, manyakça bir hazla izleyen ben gri bulutların altında duruyoruz. 

Marquez kağıtlarından başını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz. Utanıp hızlıca başımı çeviriyorum. Bana yaklaşıp "kızım" diyor "bana yardım edebilir misin?" Sana elbette yardım ederim canım Marquez. Anlatıyor derdini. Bitirdiğinde kocaman dişleri sergileyen kocaman muzip bir gülümseme ile bakıyor yüzüme. Bu adam ne yaparsa her hareketiyle daha da Marquez oluyor. Bilebildiğim kadarıyla yardım ediyorum. Esmer kocaman elini uzatıyor, elimi sıkıyor "Sağol evladım, işin rast gitsin" diyor. Arkasından izliyorum. Ne iş yapar, gençliğinde nasıl biriydi, hiç Marquez okumuş mudur diye merak ediyorum. Marquez'in fotoğrafını ona göstersem ne der daha da çok merak ediyorum. Sabahımı güzelleştiren bu adamla karşılaştığıma için için seviniyorum.

Fotoğra: şurdan

31 Mart 2013

heyhat...

Marketin önünde indim. Hala bırakmayı beceremediğim sigaralardan iki paket aldım. Bir de bakkalın çok övdüğü ayçekirdeğinden. Film izlerken iyi gidermiş. Öyle dedi bakkal. Eyvallah dedim. 

Okul paydos etmiş, çocuklar bağıra çağıra sokaklara dökülmüştü. Her çocuğun yanında annesi babası. Ben de aynı okula gittim diye düşündüm. Ama okuldan bizi almaya kimse gelmezdi. Çünkü başımıza birşey gelme olasılığı yoktu o zamanlar. İnsanlar birbirine güvenirdi ve kötü insanların sayıca az olduklarına inanırlardı. Tabi bu asırlar önceydi. Bu yüzden çocuklarının ellerinden tutmuş giden anne babaların hali içime dokundu. Dünyanın nasıl da gitgide güvenilmez berbat bir çöplüğe dönüştüğünü falan filan düşündüm. Bu çok acıklı ve içinden çıkılmaz bir düşüncedir. Romanlardan öğrendiğim "bir düşünceyi kovmak ister gibi elini salladı" cümlesini hayata geçirdim. Sahiden de gitti. Acaip işler bunlar. 

Beyin tuhaftır. Bir düşünceden kurtuldum sanırken o olayı başka birşeye bağlar. Elbette diğer insanlarınki gibi benim de beynim tuhaftı ve bu yüzden de benim düşüncem de başka bir yere aynı kökten bağlandı. H.'nin anlattığı kasabayı düşündüm. Kimsenin kapısını kilitlemediği ve yıllarca tek bir hırsızlık vakasının görülmediği ama kasabalıların geçtiğimiz yıl göçle gelenlerden sonra kapılarını kilitlediklerini çünkü hırsızlıkların arttığı o kasabayı. İnsanın evini kilitlememeye ihtiyaç duymaması nasıl bir duyguydu acaba? Bunu asla bilemeyeceğiz. Biz sadece şunu bileceğiz, kapılarımız bir karış kalınlıkta on kilitli kapılardan olsa bile evimize  hatta biz uyurken bile hırsız girme tehlikesi her daim var. Sadece eşyalarımızın değil canımızın bile tehlikede olduğunu da hiç aklımızdan çıkarmayacağız. İşte bu ve bunun gibi şeyler yüzünden ne birbirimize güveneceğiz ne de dünyanın iyi bir yer olduğuna. Böyle yaşayaıp adına da yaşamak diyeceğiz. Çok acaip.

Yine elimi salladım. Bu sefer daha sert. İş çıkışı yorgun bir gün için pek uygun olmayan düşünceler bunlar. Karşımdan gelen anne ve kızına odaklanıp düşünmemeye çalıştım. Anne kızının elini sıkı sıkı tutmuş muhtemelen ona öğüt veriyordu. Seslerini ancak yaklaştıklarında duyabildim. Anne kızına ".... yaparsan cennete gidemezsin" diyordu. Muhtemelen yedi sekiz yaşlarındaki kız ise yüzünde isyankar bir ifade ile "iyi ama ben cennete gitmek istemiyorum ki zaten" dedi. Gülmeye başladım. Yahu bu hayat yakamı bırakmayacak mı? Gel de şimdi bu laf üzerine, annenin çocuğunu eğitme biçimine, kızın haleti ruhiyesine takılıp kalma, düşünme... Hey Allahım...

Fotoğraf: şurdan

28 Mart 2013

güzelim hayat...

Karşımda hüngür hüngür ağlıyor. Bense onun kollarından tutup sarsmak ve "kendine gel ulan" diye bağırmak istiyorum. Ama benden beklenmeyen ölçüde sakinim. Sessizce duruyor ve bakıyorum. Çünkü söylenecek tek bir kelime yok. Durun durun "seni zalim" demeden önce bir dinleyin. Anlattıklarım bittiğinde siz de onu kollarından tutup sarsmak ve "kendine gel ulan" diye bağırmak hatta hızınızı alamayıp okkalı bir Osmanlı patlatmak isteyebilirsiniz. Zira bu yazının konusunu teşkil eden kişi, inadından hayatını zehir eden bir insan evladı .

"Bir seçim yapmak zorundasın" dedim. O da bana "ben hayatımı başkalarına göre yaşamak istemiyorum" dedi. Elbette haklı. Ama bazı durumlar vardır ki bu durumlar hayatı başkalarına göre yaşamak anlamına değil birilerinin hayatını kurtarmak için kendinden hayallerinden feda etmek anlamına gelir ki hayali bol olan insanoğlu kendine yeni hayaller bulabilir. Yeni hedefler edinip küllendiği yerden yeniden alevlenebilir. İnsan sandığından çok daha güçlü, kararlı ve inatçı bir yaratıktır çünkü.

Seçimini yaptığını söyledi. Ben de eğer seçimini yaptıysa durumu kabullenip yeni bir yol çizmesi gerektiğini sakince söyledim. O ağlamaya devam etti ve ne yapacağını bilmediğini söyledi. Ben de herkesin bazen kendini çaresiz umutsuz hissedebileceğini lakin bunun geçici olduğunu acıya uzun süre dayanıklı olmadığımızı bunun için de kendimizi kurtaracak birşeyleri bulmada çaresizliğin yaratıcılığını körüklediğini anlattım. O ağlamaya devam etti ben de kendimi söylediklerine inanmayan, ezberden konuşan kişisel gelişimciler gibi hissettim. Doğruları az çok bilen ama hayatın o doğrulara göre daha karmaşık olduğunu anlamış her insan evladı benim gibi hisseder sanırım. Ben de sustum. O ağladı ben de mendil verdim. Söylediklerimin kimse için bir anlamı yoktu nasılsa. Konuşmanın da kimseye faydası yoktu.Yapılacak en iyi şey susmaktı. 

Ama kızmaktan kendimi alamadım. Kendini bu kadar küçük görmesine, tek seçeneği olduğunu düşünecek kadar hayatı küçümsemesine, geçmişteki tüm travmaları sürekli ama sürekli yeniden yaşayıp durmasına kızıp durdum. Sessiz sakin ona mendil uzatırken kızgınlığımı pek güzel sakladım. 

Kötü olan şu ki, insan bazen biri karşısında göz göre göre kendini, hayatını mahvederken birşey yapamıyor. Karşındaki öyle inatçı ve kulakları öylesine sağır biri oluyor ki sen ne dersen de o duvara çarpıyor, iz bile bırakmadan kayıp yerdeki toza karışıyor. Sözcükler buhar olup uçuyor ve o hala aynı şekilde kendini didik didik yemeye devam ediyor. Sen bu arada intihara meyli var mı onu ölçmeye, eğer varsa onu nasıl ne şekilde engeleyeceğini düşünmeye başlıyorsun. Kan çanağı gözlerine, titreyen çenesine bakıp hayretler içinde kalıyorsun, bir insanın kendi hayatını nasıl böyle cehenneme çevireceğini bir türlü anlayamıyorsun. Ama biliyorsun ki bazıları cehennemi yuvaları beller ve acıdan başka bir yaşam yolu bilmezler. Böyle çözümü basit konularda bile sabah hiç uyanmamayı dileyerek yataklarına yatarlar. İşte sen de insanı böylesine hafife alan anlayışa kızar köpürürsün. Kendi gücünün, neler yapabileceğinin farkında olmayan ruha okkalı Osmanlı tokatları sallamak istersin ki ruh oldukça kaygan olduğu için canı yanmaz diye düşünürsün. 

Ah güzelim hayat, ah akılsız başlar... siz ikiniz neden geçinemezsiniz bilmem ki...

Fotoğraf: şurdan

27 Mart 2013

iyi böyle..

Düzenli ve özenli blog yazanlara hayranım. Ben hiç böyle biri olamadım. Bazen kafamın içi anlatacak hikayelerle doldu bazen de boş bir çuval gibi yığılıp köşemde kalakaldım. Bazen her gün bir yazı yazıp kafamda başka yazı fikirleri ile dolaşırken bazen de tıpkı şu ara olduğu gibi uzuuuun ama çoook uzuuuuun süreler yazıyla çiziyle işi olmayan serserinin biri olup çıktım. Günlerin birbiri ile alakasız şeyleri okumakla geçtiği, yorgunluktan bitkinlikten çoğu zaman elimde bir dergi ya da gazete parçası ile uyuyakaldığım, "dün ne  yaptın?" diye sorsalar bir müddet düşünmeden cevap veremediğim tuhaf günler bunlar.

Yok içime düşmedim. Hayır hayır hiç mutsuz da değilim. Bilakis azizim, gayet iyiyim, gayet huzurluyum. Hep söylerim, yogunluk ve yorgunluk iyidir. Beynin fazla enerjisini tüketir ve sen de saçma sapan geçmiş saplantılarından aptalca gelecek hayallerinden sıyrılır sadece ama sadece şimdi de yaşarsın. Elimizde olan tek zaman dilimidir "şimdi". Bunu ancak böyle anlarsın.

Artık" şöyle olsa böyle olsa" ile başlayan cümleler kurmuyorum. Bütün bu saçmalıklara vakit ayırmanın aptallık olduğuna karar verdim. Tek istediğim içinde bulunduğum her ne ise onu dibine kadar yaşamak. Acı da olsa tatlı da olsa bu böyle. Hayatın sürekli yüzeyinden geçip duruyoruz bence. Çünkü çok fazla şey var ve herşey çok hızlı. Ama ben artık bunu yapmak istemiyorum. Var olan herşeyi görmek, duymak, dokunmak ve bilmek hırsından arınıp tek bir şeye odaklanmak istiyorum. Biliyorum bu hem daha dinlendirici ve huzur verici olacak hem de bu hız beni tüketmeyecek.

Bence biz insanlar fazla hırslıyız. Teklif edilse birkaç tane daha göz, birkaç tane daha kulak, daha fazla el ve kol isteriz. Yemekleri küçük haplarla geçiştirip, uyukuyu ve dinlenmeyi yine küçük haplarla halledebiliriz fırsatımız olsa. Neye yetişip neyi çözeceksek. İnsanın modern çağdaki en büyük kaybı birşeylerin tadını çıkarmayı unutması.Ben son günlerde her ne yaşıyorsam onun bilincinde yaşamaya çalışıyorum. Ne geçmişe yanıp yakılıyorum ne de gelecek günlerin kaygısından perişan oluyorum. Ne varsa şimdi var diyorum... İyi böyle...

Resim: şurdan

03 Mart 2013

hiç

Şimdi benim kalbim kapısı içerden kapanmış küçük düzensiz bir oda. Herşey dışarda kalsın diye, acıdan ve kederden gözleri kapkara olmuş adam ve kadınlar unutuluş kitabının sayfaları olsun diye, azcık nefes alayım ve kayıp gideyim zamanın içinde diye.

Şimdi kalbim kendi kanıyla yazılmış bir şiir. Günlerin bir damla kan olduğu ve yaşlı ömrümün binlerce kelimesinin kendini yazdığı pek kederli pek dokunaklı bir şiir. Şairini hiç görmediğim ama delicesine tüm kalbimle sevdiğim bu şiir kutsal bir metin gibi alnımın çizgileri arasında kargacık burgacık harflerle duruyor şimdi.

Şimdi benim ömrüm unutmak istediğim bir hikaye. Silip yeniden yazmak istediğim, yeniden başlamak isteyip de başlayamadığım, sırf bu yüzden de isyan ve öfkeyle yakıp kül ettiğim anlar bütünü ömrüm. Kabuğunu soyup özüne bir türlü ulaşamadığım tuhaf bir meyve ya da. 

Şimdi benim sözcüklerim bilinen hiçbir dile ait değil. Ne okuyabildiğim ne yazabildiğim bir alfabeyle anlaşılmayı beklemek gibi umutsuz bir çabanın çocuğum şimdi. Kaçıp saklanamayacak kadar korkmuş, şaşkınlığı korkusuna baskın gelmiş çıplak ayaklı bir çocuk.

Şimdi nefesim içime hayat üflemiyor. Şimdi nefesim beni her gün biraz daha karanlığa yaklaştırıyor. Şimdi artık ben ben olmaktan çıkıp dağılan bir kayaya dönüşüyorum. Ve vallahi billahi şu halimden kurtulmak için çırpındıkça daha da batıyorum. 

Şimdi ben bir hiçim. Öyle de kalmak istiyorum bir süre. Sessiz, sakin, sanki hiç var olmamış gibi gözlerden uzak, kendimden uzak, hayattan uzak bir yere demir atmak istiyorum. Kimse bana dokunmasın bir süre istiyorum. Kimse beni görmesin, kimse bana ilişmesin...Geri döneceğim biliyorum. Ama kim olarak dönerim ve ne zaman dönerim işte ondan pek emin değilim.

Fotoğraf: Şurdan

27 Şubat 2013

Haşim Bey ve Selvi Hanım

Haşim Bey iri ve dalgın bir adamdır. Öyle dalgındır ki etrafındaki tüm insanları kendisine sessizce yaklaşmakla ve onu korkutmakla suçlar. Öyle iridir ki karısı Selvi Hanım eğer böyle yemeye devam ederse oturdukları evin kapılarını iki katı genişliğe çıkarmaları gerekeceğini, çıkacak masrafın da Haşim Bey'in cebini hayli yakacağını söyler durur. Haşim Bey kaba düşünceleri arasından süzerek kendisine tek kelimelik bir felsefe edinmiştir, "Boşveeeeeer" Yaptığı herşeyi bu felsefe üzerine bina eder bu yüzden de kimsenin kendisi hakkında düşündüğü hiçbir şeyi umursamaz. Bu umursamamazlığın, yediği yemeklerin şişmanlatıcı özelliğini iki katına çıkardığını iddia eder, ama kilolarından kurtulmak için en ufak birşey yapmaz. Çünkü Haşim Bey'e göre yemek yemek dünyadaki en önemli hazların başında gelir. 

Haşim Bey'in karısı Selvi Hanım ise, eşinin aksine incecik dal gibi bir kadındır. Yine Haşim Bey'in aksine bir tavşan gibi uyanıktır. Öyle ki tek gözü açık uyur. En ufak çıtırtıyı, sokaktan evin içine dolan belli belirsiz sesleri, Haşim Bey'in nefes alışverişindeki belirsiz değişimleri herşeyi ama herşeyi duyar. Bu yüzden de mahallede olup biten herşeyden haberdardır. Ona göre herşeyi bilmek olası herşeye hazır olmak anlamına gelir ki bu da uzun ve iyi bir yaşam için şarttır. 

Haşim Bey ve Selvi Hanım birbirlerine asla küçük isimleri ile hitap etmezler. İlk tanıştıkları çay bahçesinde birbirlerinin isimlerinin arkasına hanım ve bey sıfatlarını yerleştirmişler ve yirmi yıllık evlilikleri boyunca da asla bu kuralı bozmamışlardır. İkisi de alışkanlıklarına bağlıdır ve bunun rahatlık getirdiğine inanırlar. Tek ortak özellikleri de budur zaten.

Haşim Bey ve Selvi Hanım, bir gece bu kelimeleri yazan parmakları uyandırmışlar ve artık bilinmek istediklerini parmakların sahibine ısrar ve inatla belirtmişlerdir. Parmakların sahibi susamış olarak kalktığı yatağından kalkıp mutfağa gitmiş, iri bir portakalı soyarken Haşim Bey ve Selvi Hanım'ın birbirleri hakkındaki şikayetlerini dinlemiş, bir yandan merak etmiş bir yandan da huzursuz olmuştur. Gece vakti kalem kağıt bulmaya üşenen parmakların sahibi hafızasına güvenerek Haşim Bey ve Selvi Hanım'a söz vermiş ve şu an onların ilk kısa hikayelerini buraya dökmüştür. Ve hatta belki demiştir parmakların sahibi "sizi tamamen anlatan bir kitap bile yazabilirim."    

Fotoğraf: şurdan