31 Aralık 2010

yeni yıl dilekleri

Herkes dilek ağacından bir yaprağa dileğini yazsın... Mutlu yıllar...

İlüstrasyon: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

30 Aralık 2010

sana ve yeni hayatına...

İnsan özlemini içtiği çayla, sigarayla bastırmaya çalışıyor. Özlem tıpkı gövdemizin içinde kaynayan sıcak yakıcı bir sıvıymış gibi orada öylece dururken, çıkmasın dışarıya diye bunca çay sigara içmem. Bana kızıyorsun biliyorum. Parmaklarımın arasında duran sigaraya bakarken "içme kuzum, canım yavrum"diyorsun duyuyorum. Sus ne olur, sen kulaklarımda uğuldadıkça ben ağlamaklı oluyorum.

Ben her gün sana benzeyen adamlar görüyorum. Biri senin gömleğinden giymiş oluyor, biri tıpkı senin gibi konuşuyor bir başkası senin gibi gözlerini kısarak şakacı bir ifade takınıyor. Ve ben onlara bakarken her gün kaynayan kazanlara giriyorum. Sesin her gün her gece kulaklarıma doluyor, "kızııııım" diye çağırdığını sanıyorum bazen cevap veriyorum.

Ben seni özlemekten bitap düşüyorum, bilmiyorsun. Orada yeni bir hayatın başlangıcında duruyor olduğunu hayal edip teselli etmeye çalışsam da kendimi yine de özlemekten çıldıran ilk insan ben olurum diye korkuyorum. Ben artık içimde bir yara ile yaşıyorum. Senin eşyalarına dokundukça kanayan, seni düşündükçe kanayan, sesin kulaklarıma doldukça kanayan bir yara ile... Ve beni nasıl bırakıp gittin anlayamıyorum. Bu fikre bir türlü alışamıyorum.

Şimdi yeni bir yıla girerken dünya, senin yeni dünyanda bir bebek olduğunu sanıyorum. Tüm bu hayatın keşmekeşinden kurtulduğun için senin adına mutlu oluyorum. Bütün bunları düşünürken arkama yaslanıyorum ve artık yaslanacağım en büyük, en yumuşak, en sıcak arka-taş'ımın yerinde olmadığını korkunç bir acıyla farkediyorum. Ve sana deli gibi kızıyorum. Keşke sadece babam olsaydın keşke en iyi arkadaşım olmasaydın diyorum. Benden hem babamı hem de arkadaşımı almasaydın diyorum. Ben senin yokluğuna bir türlü alışamıyorum. Orada mutlu bir hayata başlamış ol diliyorum. Ve yeni yılını değil yeni hayatını seni kalbinden öpe öpe kutluyorum.

28 Aralık 2010

Kederkovan

Sevgili H.
Sen benim bugün tüm karanlığımı çekip aldın üzerimden. Dirseklerimi masaya dayamış otururken, derin derin iç çekerken elini omzuma koydun ve bir insan elinin, senin eline dokunduğunda ruhundaki tüm o kederi sanki kara bir tahtayı silen keçe bir silgi gibi kolayca silebileceğini gösterdin.

Sen geldiğinde ben ağlamak üzereydim bilmiyorsun. Sana gülümserken nasıl zorlanıyordum bunu da bilmiyorsun. Bir denge kurmaya çalışıyor beceremiyordum. Anlatamıyordum da derdimi. Seninle öyle karşılıklı oturduk. Sessizce. Konuşmadan anlatabiliyor, biri konuşmazken onu dinlemeyi becerebiliyorduk çünkü seninle. Sırf bunu becerebildiğimiz için bile bu kadar yakın olabilirdik aslında. Ama çok daha fazlası vardı. Hem de çok daha fazlası...

İnsanlar geldiler. Konuştular, dinledik hatta güldük bile onlarla. Onlar, ya ben iyi saklanmayı becerebildiğim için ya da gözlerimin içine bakmayı beceremediklerinden, günü her zamanki gibi geçirdiğimi sandılar. Sonra gittiler. Saklanmadım daha fazla. Çünkü senden saklanmak istemedim. İçim neyse dışım da o olsun istedim. Yüzüm karardıkça karardı. "Kaçıp gitmek istiyorum" dedim. "Hayatın şu saçma düzeninden kaçmak..." Gidiyoruz dedin. Tek söz etmedim. Akıntıya kapılmış yaprakları bilirsin değil mi, teslim olmanın huzurunu taşırlar. İşte ben de senin peşinden bir yaprak oldum. Tüm akşam sokaklarda, yeniyetmeler gibi dolaştık. "İyi geldi mi?"dedin. Gelmez mi hiç?

Sana bakarken var olduğun için teşekkür ettim. İnsanların dostluk kelimesini ne çok kullandıklarını ama asıl anlamını çoğunun bilmediğini düşündüm. Ve "ben biliyorum" dedim. "Çünkü kendi gözlerimle gördüm."

Resim: Edward Hopper

iç dökümü

Bak şimdi, sen orada öylece dururken, yüzünü buruştururken hayata, ben burada kendini adam sananlara küfrü basıyorum senin dilinden. İstiyorum ki gel yan yana duralım da öyle kızalım bütün bunlara. Bıkıyorum usanıyorum ben laf anlatmaktan, öfkelenmekten yoruluyorum.

Sabahları iç çeke çeke uyanıyorum bir de. İnsan böyle uyanır mı diyorum. Sanki biri rüyamda efkarlı şarkılar söylemiş gibi, sanki tüm gece başka bir hayatın içinde dertlerle boğuşmuş gibi... Uyanır mı insan böyle? Ben artık güzel rüyalar görmek istiyorum. Tüm o rüyalarla yaşanmamış bir hayatın intikamını almak istiyorum belki, olamaz mı? Sen rüyalarımın izleyicisi ol istiyorum. Gülümseyerek bak tüm bu gelip geçen saniyelik rüyalara istiyorum. Kal orada hiç gitme istiyorum.

Ah benim canım ben şu hayatımı ters yüz etmek istiyor bundan bir o kadar da korkuyorum. Hep o lafı anımsıyorum; "nereden biliyorsun hayatının tersinin yüzünden iyi olmadığını" diyorum. Onun gitmeden önceki son sözlerini anımsıyorum, herşeyin güzel olacağına inandığı o sözleri. Bir tek o sözlerle teselli buluyorum.

Kelimelerden kafesler yapıyorum kendime bir de. Ancak o kafesin içine girip soluk alabiliyorum. Derin derin soluyorum kendimi, ben bir tek orada kendimin farkında olabiliyorum. Zamandan ve dertlerinden, insanlardan ve dillerinden ancak burada kurtulabiliyorum. Yaşlanıyorum diyorum. Bu kadar bıkmanın, usanmanın, yorgunluğun ve üşenmenin başka türlü bir açıklamasını bulamıyorum.

Ben bu sabah ne yapacağımı bilmiyorum. Öyle dirseklerimi masaya dayamış oturuyorum. Kendime teselliler arıyor bulamıyorum. Bomboş gözlerle bomboş bir hayatın içine sitemle bakıyorum. Ben bugün ben değilim diyorum, eğer bu ben olsaydım bir kezcik olsun gülümserdim diyorum. Durup durup iç çekiyorum. Durup durup iç...

Resim: Frederick Leighton

27 Aralık 2010

Dizi dizi inciler güzellikte birinciler

Dizilerde çok acaip kadınlar var. Her akşam başka bir dizi her akşam başka acaip bir kadın.  İşte haftanın 7 günü ve o günlerin kadın karakterleri.

1-EYŞAN: Şeytanın sevgili kızı. İçindeki kötülükle bir türlü başedemeyen, şeytani zekası ile etrafındaki koca koca adamları kukla gibi oynatan kadın. İzleyende önce "şartlar yüzünden bu hale gelmiş zavallıcık" izlenimi yaratan Eyşan dizinin ilerleyen bölümlerinde güç tutkusu ile bu zavallıcık elbisesinden kurtuldu ve izleyende gırtlağını sıkıverme duygusu yarattı. Etrafındaki adamları salak yerine koymaktan gizli bir zevk duyduğu gözlerinden belli olan Eyşan "Ben babamın kızıyım" diyerek kötülüğün DNA'larda gizli olduğu mesajını verdi. Bütün bu hain planları arasında zaman bulup anne olmayı başaran Eyşan'ın tuzaklarla dolu lüks yaşamında, "onu korumak için ondan uzak duruyorum" ayaklarına yatıp çocuğu bile olsa iyi yaşamaktan ve en güçlü olmak için oynamaktan vazgeçmeyeceği ortaya çıktı. Eyşan hala dizinin şeytanı olmayı sürdürüyor.

2-CEMİLE: Cemile nam-ı diğer sabır küpü. Fedakar bir anne olan Cemile dizi boyunca yıllarca evli kaldığı adamı nasıl olup da tanıyamadığı üzerine kafa patlatıyor, bu yüzden de yüzünde hep şaşkın ve dehşete düşmüş bir ifade ile dolaşıyor. Cemile birşeyi göz ardı ediyor, adam atlamış gemisine aylarca uzakta kalmış, senin yanında kaldığı gün sayısını toplasan evliliğiniz belki yeni bile sayılabilir. Cemile nazik ve tatlı bir insan ama kocası Ali'nin davranışları karşısında zaman zaman deliye dönüyor, yüzüne tükürerek "Köpeeeeek" diye bağırıp kendi nezaketine ihanet ediyor. İşte Cemile'nin Ali'den nefret etmesi için bir sebep daha. Cemile mazlum. Ve tüm dizi izleyicilerinde korunma, kollanma duygusu uyandırıyor. Diziyi izleyen kadınların çoğu ellerinde baston ve şemsiyelerle Ali'yi bir güzel pataklamazlarsa ne kendilerinin ne de Cemile'nin rahat ereceğine inanıyorlar hatta. Cemile hala dizinin mazlumu olmayı sürdürüyor.

3-MELTEM: Her daim bronz teni, derin dekoltesi ve yüksek ökçeli ayakkabıları ile evin içinde bir kağıt anne gibi dolaşıyor. Meltem depresyonda da olsa, hasta da olsa, hatta uyumak için yatağa bile giriyor olsa hiçbir zaman güzel görünmekten ödün vermiyor. Çoğu kadının bara bilmem nereye giderken giyeceği kıyafetleri o evde televizyon izlerken giyiyor. Her zaman şıkır şıkır hali ile kocaların karılarına örnek olarak gösterdiği ve sırf bu yüzden de kadınların sinir olduğu bir tip olarak televizyon tarihine geçti. Meltem kokoş olarak dizide görünmeyi sürdürüyor.

4-MUKADDES: Eyşan şeytanın sol bacağı ise Mukaddes Yenge de sağ bacağıdır. En sevdiği oyun başkalarının yaralarına çomak sokup o yaraları kanatmak, geçmişe dair yaraların kapanmamasını sağlamaktır. Rahmi gibi bir adamı koca değil kukla olarak almıştır. Mukaddes her daim dekolte giyinir. Bahçede herkes kaban montla hatta yıldızımız Fatmagül kalın örgülü hırkalarla dolaşırken Mukaddes dekoltesini cömertçe sergiler, sabahları kırmızı sabahlığıyla konu komşuya seyirlik malzeme yaratır. Mukaddes'in tuhaf bir mizah anlayışı vardır. Bol bol güler bembeyaz dişleri ile ve gülerken gözlerinde şeytani ışıltılar oluşturur. Eyşandansa Mukaddes'in daha sempatik bir yanı vardır. Mukaddes şeytanın sağ bacağı olarak dizide var olmayı sürdürüyor.

5-GÜLLÜ: Güllü başlarda aşık bir genç kızdır. Güllü'dür sadece. Pamuk fabrikasında çalışır, havada pamuklar uçuşur, o baş örtüsünü ağzına siper eder ve kocaman kara gözleri ile Kemal'ine bakar. Ama gün olur devran döner Güllü Muzaffer'le evlenir, çiftliğin hanımı olur, adını Serap olarak değiştirir. Kemal ırgat olarak kalır. Serap zaman zaman Güllü olduğu vakitleri anımsar Kemal'i özler. Ama gün içinde çiftliğin hanımıdır o ve öyle de kalacaktır. Para mı aşk mı sorusunu yeniden gündeme taşımıştır Güllü.  Güllü para mı ve aşk mı çelişkisinde dizideki rolünü sürdüyor.

6-SİMGE: Simge sadece dizinin başrol oyuncusu Cazibe'nin papucunu dama atmakla kalmayıp tüm bu ağlak suratlı, gamlı, kederli kadınların hatta şeytan kadınların arasından sıyrılıp pek çok insanın sevdiği bir tip haline geldi. "Zaten bir sürü dert var hayatta, bir de kederli birşeyler izleyemem" diyenlerin en sevdiği tip olan Simge komedyenlerin sadece erkeklerden çıkmayacağının bir kanıtı oldu. Onca süsüne püsüne rağmen ağzı tıka bas doluyken konuşan, kendini bir sürü garip davranışlarla kepaze eden Simge yine de çekiciliğinden pek birşey yitirmedi. Simge dizi de "mağdurum ben mağdurum çok mağdurum mağdurum" şeklinde abuk sabuk şarkılarıyla kahkaha yaratmaya devam ediyor.

7-ASMİN: Nam-ı diğer Bayan Ağlak Surat. Dizi boyunca ağlamayı sürdüren Asmin'in güldüğü kare sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Asmin'in rolüne kendisini fazla kaptırmış olmasından endişe ediliyor. Günlük hayatında da kontrol edemediği bir ağlak ifadenin gelip suratına yerleşip yerleşmediği de bir diğer merak konusu. Asmin durmaksızın ağlayan yüzü ile izleyicilerin psikolojisini mahvetmeyi sürdürüyor.

Son bölümde bir kadın dergisi sorusu soralım; Haydi bakalım hanımlar söyleyin siz yukarıdaki karakterlerden hangisisiniz?

26 Aralık 2010

Yeni yıl mimi

Mim bu kez Sevgili Müge'den.

2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?

Oturup şöyle bir düşününce sanıyorum genel olarak hala nefes alıyor olmak diye cevaplayabilirim bu soruyu. Belki kullanıla kullanıla cılkı çıkmış bir söz bu ama ben bunu duyarak değil bizzat yaşayarak öğrendim. Hayatın sen hesap kitap yaparken seni kolundan tutup oyun dışına atıvereceğini, bu nedenle yaptığın tüm planların anlamsız olduğunu, her ne kadar zor olsa da anı yaşamak gerektiğini, dünya seni her ne kadar şaşkına çevirse de kötü şeylere gebe olduğu kadar mucizelere de gebe olduğunu, inatla ve umutla mucizelere inanmak gerektiğini... Ve daha pek çok şeyi. İnsan hala nefes alıyorsa, her an gidebilme ihtimali sandığından çok daha fazla iken inatla hala her sabah yatağından uyanıyorsa o halde başımıza gelen tüm dertlerin de bir çaresi yok mudur? Hayat aslında kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyma fırsatı tanımıyor mudur bize? Belki sorun geçmişin içine saplanıp kör olmaktan kaynaklanıyordur ve bu yüzden bize tanınan fırsatları göremiyoruzdur, olamaz mı? Hayat bence sandığımız kadar zalim değil. O sadece iki eşit parçaya, karanlığa ve aydınlığa sahip. Önemli olan hangi tarafa odaklandığımız. Ama daha da iyisi, onu o karanlık ve aydınlık yanıyla bir bütün olarak kabul edebilip edemediğimiz. Ben 2010 yılında damla damla bunları biriktirdim. Şimdi sıra 2011'i bütün bunları, tek bir an unutmadan yaşabilmekte.

2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?
2010 yılı hep başkalarının başına gelir sandığımız şeyin bir gün bizim de başımıza geleceğini öğrendiğim bir yıldı.

2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?
Benim gibi aklı ve etrafı dağınık insanlar illa ki birşeyleri unutur, yetiştiremez. Elbette benim de var yapmak isteyip de yapamadıklarım. Ama oturup onlar üzerine kafa patlatacak değilim. 2011 üzerine düşünmeyi tercih ediyorum. Ve 2011 için tek planım şu, ne istiyorsan yap ve asla erteleme.

2010 muhasebesi yapmak ve 2011 planlarını anlatmak isteyen varsa, mim sizindir. Hepinize mutlu bir yıl diliyorum. Ve hayatın, zamanın kıymetini unutmadan yaşadığınız güzel bir hayat.


Resim: Alphons Maria Mucha

24 Aralık 2010

Hep burada...

Gün içinde ben hep seninle konuşuyorum, duymuyorsun. Sana komik öyküler anlatıyorum mesela. Ben gülünce sen de gülüyorsun. O öykünün benzeri pek çok öykü anlatıyorsun sen de, benimle dünyanın trajik değil komik tarafına bakıyorsun. Öfkelendiğimde edemediğim küfürleri sen hiç sakınmadan ediyorsun. Göğsümün içinden çekip alıyorsun o alevli öfkeyi sonra. Ben sakinleşiyorum, sen üzerimdeki yatıştırıcı etkinin farkında bile olmuyorsun. Sanki hep böyleymiş gibi, sanki sen bilmediğim bir dünya ile aramda köprüymüşsün gibi hem mucizevi hem de bir o kadar gerçek oluyorsun.

Bana bir şairin ruhunu giydiriyorsun, farkında bile olmuyorsun. Sabahın ilk saatlerinde yıldızlı bir gök altında yürüdüğümü sanıyorum ben bu yüzden. Ve yine bu yüzden herkesin yüzünde açan nergisler görüyorum. Geçtiğim yollar üzerine gökkuşağından köprüler kuruluyor. Ben o köprülerin renklerine bulanıyorum, yine bu yüzden.

Sen baktığım her yerde var oluyorsun, ah bilmiyorsun. Şu karşı masada oturan adamın gülüşüne gelip yerleşiyorsun mesela. O her gülümsediğinde binlerce beyaz kuş olup başımın etrafında uçuşuyorsun. Bahçedeki çimlerin üzerinde esen rüzgar oluyorsun sonra. Sen o çimlerin üzerinde dolandıkça ben ellerini görüyorum. Nasırlarını saklıyorsun "utanma" diyorum "bu utanılacak birşey değil." Gülümsüyorsun. Ellerinden gelen toprak kokusunu sevdiğimi hiç ama hiç bilmiyorsun.

Ah sen ne çok insanın yüzünde yansıyorsun, bilmiyorsun. Bin parçaya bölünmüş de yeryüzüne dağılmış gibi, aldığım her nefeste bir parçanı ciğerlerime çekiyormuş gibi, biraz daha baksam utanmadan hıçkıra hıçkıra ağlayacakmış gibi oluyorum. Biliyor musun?

Resim: İlya Repin

22 Aralık 2010

Sen ve ben...

Sen ve ben sözcüklerden besleniyoruz. Bazen kederli sözcüklerden, bazen de kırık olanlardan... Bu yüzden ikimiz aynı anda gülerken, senin kahkahan benim kulağımda, benim kahkaham senin kulağında aynı anda çınlarken, birden o kırılıveren billur kürenin sesini duymamız. Sanki gülmek çok ender yaptığımız birşeymiş gibi, sanki güler gülmez pişmanlık duymamız gereken birşey yapmışız gibi öyle bir kaç saniye susmalarımız hep bu yüzden. 

Bunların sen de benim kadar farkındasın. Öyle misin emin değilim aslında. Ama şunu bilmediğinden eminim Bayım; ben senin o kırık sözcüklerini, kederin kremasına bulanmış kahkahalarını pek çok ama pek çok seviyorum. Sesinin o tok tınısında saklanan küçük çocuğun kocaman kederli gözlerine bakmaktan hiç ama hiç yorulmuyorum. Ve inan bana ben nereye gideceğimize değil nerede olduğumuza bakıyorum.

Neşe, Bayım, keder kadar yakışıyor sana. Birlikteyken de ikimize. İki kişilik bir elbise giymiş gibi oluyoruz bu kederli neşeyi paylaşırken. Sesimiz kırıklaştığında, acılardan, hem kendimizinkinden hem de yüklendiklerimizden söz ederken yani, yine de araya sıkıştırıveriyoruz hayatın ışıklı tarafını ya, işte o zaman, tüm acıların kralı ve kraliçesi oluyoruz. Işıklardan taç takıyoruz birbirimizin dumanlanmış başına. Sonra sen o taçla başı dumanlı kocaman, mağrur bir dağ oluyorsun. Ben tutup senin yamaçlarına saklanıyorum. Kimse bulmasın beni istiyorum. Sakla beni orada, yerimi de kimseye söyleme istiyorum. Bunu yapar mısın?

Bir de ben burada böyle sana bakıyorken, sanki karşımdaymışsın gibi gözlerini kırpıştırdığını, dudaklarının kıyısına davetsiz bir misafir gibi yerleşmiş gülümsemeyi görüyorken aklımın kıyılarında, sen oradan bunu bil istiyorum. Hani bazen insanın göğsünün ortasına gelir oturur ya birşey. Adını bile koyamazsın onun hani. Heyecan desen değildir, korku desen hiç değil... İşte ne zaman onu orada hissetsen benim sana uzun uzun baktığımı anla istiyorum.

Ah benim Sevgili Bayım, o kaçıp durduğumuz kederi bu ülkenin tozuna toprağına yüz sürerek seninle yaşamak istiyorum. Senin kederinden benim kederimden harmanladığımı o yaşlı kadının saçımızı okşayan ellerinde unutmak istiyorum. Yollara diktiğimiz gözlerimize ağaçlar, toprak, bulut, gök dolsun diyorum. Çok mu şey istiyorum?

Resim: John Singer Sargent

20 Aralık 2010

Eleni neden kaçıyor? MİM

Bazılarının hayatı gitmek üzerine kurulmuştur. Neden gittikleri önemli değildir. Tek dertleri zamanı geldiğinde alıp başlarını gitmektir. Bir yerde onlarca yıl kalabildikleri gibi bir haftanın dolmasını beklemeden de oradan ayrılabilirler. Eleni de onlardan biri. Hayatının uzun bir bölümünü Yunanistan'da bir balıkçı kasabasında geçirdi. Ona, çok değil bir kaç hafta öncesinde sorsanız, tüm ömrünü burada geçireceğini söylerdi ama zaman geldiğinde ve Eleni gitmek için içinde dayanılmaz bir istek duyduğunda, ilk aklına gelen yere, babasının toprağına, Napoli'ye gitmeye karar verdi.

Napoli sokaklarında onu oraya çeken şeyin sırrını aradı durdu haftalarca. Ne tanıdık bir yüz, ne tanıdık bir sokak, ne tanıdık bir ses... Hiçbir şey bulamadı. Rüyalarını yazdığı defteri defalarca okudu. Ama hiçbir şey yoktu. Bir bağ hissediyordu kente dair ama o bağın ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Babası mıydı? Burada, bu kentte ne vardı? Babasından Napoli'ye dair pek çok hikaye dinlemişti. Belki de o hikayelerdeydi anahtar. Şimdi düşününce... Hatırlamıyordu hiçbirini.

"Burada öleceğim" dedi kendi kendine. Yarısını anne toprağında geçirdiği ömrünün kalanını baba toprağına mı adıyordu? "Anneni mi çok seviyorsun yoksa babanı mı?" diye sorarlardı çocukken "ikisini de" derdi. Şimdi de bunu mu göstermeye çalışıyordu yoksa. "Saçmalama" dedi kendi kendine. "Çaresizlikten saçmalıyorsun."

Günlerini, haftalarını onu oraya çekenin ne olduğunu bulmaya adadı ve bir sabah uyandığında bütün bunlardan bıktığını hissetti. Sokaklarını arşınladığı bu şehirde aramaktan yaşamaya fırsat bulamadığını farketti. Geçmiş günlerini yaşayarak geçirmiş biriydi. Şimdi ise öğrendiklerinin, bildiklerinin hepsini çöpe atıyor yeniden başlangıç yerine dönüyordu. Her ömür aramaya adanmıştı ve Eleni yaşadığı yarım yüzyılda hiçbir şey aramamış, buna adanmamış ve belki de bu yüzden eksik kalmıştı. Şimdi o eksiği mi tamamlıyordu? Pek çok sorusu vardı Eleni'nin. Ama belli ki bu soruların cevabı bu kentte, Napoli'de değildi. Bu kent başlama yeriydi. Eleni nedenini bilmeden başlama yerine gelmişti. Bildiği tek şey vardı, başka birine dönüşüyordu. Elli yıllık bir ömrü neye nasıl harcadığının bir önemi yoktu. Şimdi her neye dönüşüyorsa onun taslağıydı o elli yıl. Eleni artık Eleni değildi. En azından bildiği Eleni...

Kentin dışına çıktı. Başlama yerinin kapısına. Şimdi nereye gideceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Bekleyecekti. Nasıl bu kentin başlama yeri olduğunu günü gelip anladıysa, nereye gideceğini de günü gelince anlayacaktı. Parmaklarını beyaz saçlarının arasından geçirdi. Henüz hayatının gitmek üzerine kurulduğunu bilmiyordu. Gideceği yerin öneminin olmadığını, önemli olanın gitmek, gitmek ve gitmek olduğunu da öyle...

NOT: Aynadaki Aksim'in MİM'ine cevaben yazılmıştır.

Resim: Modigliani

19 Aralık 2010

Bir köy var uzakta, çok uzakta...

Bağır bağır bağırıyor adamın biri. Gözlerimi açıyorum. Perdeyi aralıyorum. Yan evin balkonunda sakallarını çekiştiren adama bakıyorum. Haberlerin baş aktörlerine sayıp döküyor. Yüzü kıpkırmızı olmuş. Öfkeden deliye dönmüş. Güne böyle uyanıyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Gri bir metal kütlesi. Öyle ağır. Adama kızmıyorum. Kızamıyorum. Böyle uyanmaktan nefret etmeme rağmen hiç ama hiç kızamıyorum. Neden? Bu hava bazılarımıza öfke yağdırırken, bazılarımız öfke sahiplerine nasıl oluyor da bunca anlayış gösteriyor, onu düşünüyorum.

Adam susuyor ve evine giriyor. Ortalığı tuhaf bir sessizlik kaplıyor. Kafamın içinde bir panayır kuruluyor. Tanıdığım herkes o panayırda yerini alıyor. Kiminin gülümseyen yüzü kiminin öfkeli bakışı kiminin hüzünlü duruşu. Bu nereden çıktı şimdi, hiç ama hiç bilemiyorum.

Hepimizin aklının içinde tanıdığımız tüm insanlardan oluşan küçücük köyler olduğunu düşünüyorum. Mesela benim köyümün delisi şu yandaki adam. Çıkıp ara sıra bağıran ama kimsenin bir türlü kızamadığı karmakarışık sakallı adam.  Bunları düşünürken aklımda müthiş bir hızla bir köy inşaa ediliyor. Bir tepenin yamacına kurulmuş, göğünde kuşları olan, çam ağaçları arasında bir köy. Köyün ilk evine köyümün delisini yerleştiriyorum. Çıksın ormana doğru çılgın gibi bağırsın diye. Avazı çıktığı kadar göğsündeki öfkeyi boşaltsın da kuşlar o öfkeyi alıp götürsünler diye.

Toprak bir yol yapıyorum sonra. Yanına bir de çeşme. Muzipliğim tutuyor, çeşmenin üzerine "su içtikten sonra çeşmeyi kapamayan eşektir" yazıyorum. Sonra köyün eşeklerine ayıp olur diye yazıyı silip "su içtikten sonra çeşmeyi kapamazsanız kafanızı kırarım" yazıyorum.

İleriye P.'nin evini yapıyorum. P. her sabah heybetli boyuyla kapıya çıkıp geriniyor ve yoldan gelip geçene gülümsüyor. Kimin akla ihtiyacı olursa ona gidiyor. P. hiç kimseyi geri çevirmiyor. Yılların ona öğrettiklerini herkesle paylaşıyor. P. her akşam kapı önüne tahta bir masa çıkarıyor. Kuruyor sofrasını, aslan sütü içiyor. Hiç tek başına kalmıyor, kalmakta istemiyor zaten. Onu burada hep mutlu hayal ediyorum.

Onun hemen yanına H.'nin evini konduruyorum. H. ve P. birbirlerini tanımıyorlar ama komşu olurlarsa tanırlar ve eminim çok da iyi anlaşırlar diye düşünüyorum. H.'nin çılgın kafası ile P.'nin dinginliği harika bir ikili yaratabilir. Bu ikisinin evinin yanında da M.'nin evi olsun diyorum. Ve M.'nin evinin yanında da benim evim. M. şiirler yazsın gün boyu bahçede ben ona pencereden bakayım diyorum. Bir ağaç altında nasıl böyle uzun uzun oturduğuna, neden bu kadar az konuştuğuna şaşayım diyorum. Hep merak edeyim M.'nin aklının hangi dağlarda dolandığını diyorum.

Sonra başka başka sokaklar yapıyorum o köye. Tüm sevdiğim insanları yerleştiriyorum. Kiminin bahçesine güller dikiyor, kiminin bahçesine salıncaklar yerleştiriyorum. Kedileri dolduruyorum birinin evinin önüne, bir başkasınınkini sebze bahçesi yapıyorum. Hepsinin yüzüne kocaman gülümsemeler çiziyorum. Kalplerinin içine "yaşamak bu" cümlesini yazıyorum. Acılardan yoksun bir köy çiziyor ve gerçekliğe kafa tutuyorum. Bir nevi intikamını alıyorum olup bitenlerin. Sevdiğim insanların başına gelmiş ve geleceklerin intikamını hem kendim için hem de onlar için alıyorum. Bu hayalin içine onları çekemem biliyorum. Ama herkesin aklının içinde kendi köyleri var bunu da biliyorum.

Pazar sabahı, yataktan henüz kalkmamışken, aklımın köyünde dolanıp duruyorum. Bir evin önünde dikiliyor, gelip geçene selam veriyorum. Uzakta oynayan çocuklara bakıyorum, sohbet eden adam ve kadınlara, şu ilerideki evin balkonunda kahvaltı eden iki sevgiliye, onların gözlerindeki hayallere, çıplak ayaklarını çimlere uzatmış yaşlılara bakıyor bakıyor bakıyorum.

Aklımın içindeki köyün delisi yine bağırmaya başlıyor, perdeyi aralıyorum, sakallarını çekiştiren kızarmış yüzlü adama bakıyorum. Beni görüp gülümsüyor. Ben de ona gülümsüyorum. Bir gün o köy rüyasına girsin istiyorum. Dağlara karşı, ormana karşı böyle bağırsın ve kuşların onun öfkesini alıp götürdüğünü kendi gözleriyle görsün istiyorum. Sabaha mutlu uyansın ve gerçekliğin belki de bu gördüklerinden ibaret olmadığını düşünsün, ne zaman kızasa kendi kalbinin, kafasının içine baksın istiyorum. Bu köyü belki de sırf bu yüzden...

Resim: Bruegel

17 Aralık 2010

Hepsi yağmurdan...

Dışarıda yağmur var ve ben seni düşünüyorum. Parmaklarını saçlarının arasından geçiriyor musun merak ediyorum. Kaşların çatık mı yoksa yüzüne kelebek gibi konmuş bir gülümseme mi var buradan göremiyorum. Üşüyor musun, aç mısın ya da susadın mı, bunları bilmek istiyorum. Ve biliyorum çok fazla soru soruyorum.

Bildiğim iki dizeyi sabahtandır tekrar ediyorum: "Balkonlarınız çok yüksek sizin baş döndürüyor, dünya pek alçak bir yer olacak yakında, öyle görünüyor."* İçimi keder basıyor okudukça ve içimi keder bastıkça okuyorum. Ben ancak öfkemden böyle arınıyorum.

"Öfke ateşler kalbi" dedim ya sana "ve öfke dengede tutulduğunda insana enerji verir."dedim ya, ama bu nasıl yapılır bilemiyorum. Çünkü ben sık sık dengemi kaybediyor, eski düzeni bulana kadar akla karayı seçiyorum. Dişlerimi gıcırdatıyorum geceleri. Gündüzleri sızısını çekiyorum. Ve ben tüm bu sızıdan olur olmaz şeye gülerek kurtulmayı deniyorum.

Dışarıda hala yağmur var ve ben seni düşünmeye devam ediyorum. İyi misin, merak ediyorum. Toprağın altına sızan suları düşünüyorum. Seni üşütüp üşütmediklerini bilmek istiyorum. Gelip kulağıma iyi olduğunu fısılda istiyorum, göğe bakıyorum, sonra yerde biriken suya bakıyorum ve hayatım boyu senin iyi olup olmadığına dair iz süreceğimi düşünüyorum. Ve seni her zamankinden çok daha fazla özlüyorum.

Dışarıda yağmur var ve ben düşünüyor düşünüyor düşünüyorum. Tüm iyi insanlar erkenden gidecekler biliyorum. Ve "dünya pek alçak bir yer olacak yakında" biliyorum.

Resim: Claude Theberge
Birhan Keskin

15 Aralık 2010

Memleketimden maganda manzaraları

Kurşunlar sizi her yerde bulabilir. Mesela;

Okulda,
Siz kimya sınavına girmiş güzel güzel sorularınızı çözerken, 16 yaşındaki kafanıza kurşun isabet edebilir. Kanlar içinde kalabilir, şok içinde hastaneye yetiştirilebilirsiniz. Eğer şanslıysanız, ki böyle bir durumda şanstan ne kadar söz edilebilir, hayatınızı kaybetmez, başınızda dikişlerle eve dönebilirsiniz. SABAH

İşinizi yaparken,
İşiniz düğünlerde davul çalmaktır. İnsanları eğlendirir az da olsa paranızı kazanırsınız. İşinizin tehlikesi yoktur mantıken, bu işin güzel tarafıdır. Üstelik karşısınızda hep gülen oynayan insanlar vardır ki bu işin güzelden de güzel tarafıdır. Ama göz ardı ettiğiniz birşey vardır. Bazı manyaklar vardır ki düğünlerde eğlenmenin havaya rastgele ateş açmak olduğu gibi saçma bir kanıya sahiptirler. O manyaklar sizin kafanıza kurşun isabet etmesine neden olabilirler. Hatta bu kuşbeyinliler her yıl yüzlerce insanın bu şekilde hayatlarını kaybettiğini duyar ama hala aynı saçmalığa devam ederler. Eğer şanslıysanız, ki böyle bir durumda şanstan ne kadar söz edilebilir, hayatınızı kaybetmez ama gözünüzün birini yitirirsiniz.CNNTURK

Evinizin balkonunda,
Yaşınız 3,5'dur ve meraklının tekisinizdir. Dışarıdan gelen ses nedir mutlaka bilmek istersiniz. Annenizden izin alır balkona çıkarsınız. Yan tarafta düğün vardır, müzik vardır, eğlence vardır. Ama manyaklar yine iş başındadır. Yaşınız 3,5 olduğu için düğünde neler olabileceğini kestiremezsiniz. O sırada kafanıza kurşun isabet eder ve siz kesinlikle şanslı değilsinizdir. Tüm ömrünüz hepi topu 3,5 yıl olarak mezar taşınıza yazılır. Ve babanız tüm bu olup bitenin ardından şöyle haykırır: "Düğün var diye kimse kapıya pencereye çıkmasın mı ? Düğün var diye kapıyı pencereyi kapatıp, kurşun geçirmez cam mı taktıralım." STAR 

İnternet Cafede,
İnternet Cafede oyun oynayan 13 yaşında bir çocuksunuzdur. Siz oyun oynarken sokakta iki adam kavga ediyordur, öyle öfkelidirler ki sağa sola rastgele ateş etmeye başlarlar. Ve havada süzülen kurşunlardan biri gelir sizi bulur. Apar topar hastaneye kaldırılır ve 12 gün yaşam mücadelesi verirsiniz. Ama kaybedersiniz. Gelecek için tüm hayalleriniz, düşleriniz sizinle birlikte toprağın altına gömülür. Bu da diğer maganda kurşunu haberlerinden biri olarak kayıtlarda yerini alır. REUTERSTURK, BUGÜN

Bir motosikletin üzerinde otururken,
15 yaşında oğlunuzun kullandığı motorsikletin arkasına oturur, 2 yaşındaki bebeğinizi kucağınıza alır ve kayınbabanızın evine gitmek üzere yola çıkarsınız.  Sizin geçmek üzere olduğunuz sokaklardan birinde iki kişi alacak verecek kavgasını çoktan silahlı kavgaya dönüştürmüşlerdir. Öyle şanssızsınızdır ki tam o kurşunlardan biri havaya fırlamışken oradan geçiyorsunuzdur. Gelir kafanıza saplanır. Kucağınızda bebeğinizle birlikte yer yığılırsınız. Oğlunuz çığlık çığlığa bağırırken sizi hastaneye kaldırırlar. Ama yapılacak birşey yoktur. Hayat sizin için bitmiştir. Çocuklarınıza miras olarak kanlar içindeki görüntünüzü bırakırsınız. HABERVİTRİNİ

Bahçenizde,
Küçük bir çocuksunuzdur ve bahçede oynamak en doğal hakkınızdır. Bahçe güvenlidir ne de olsa, o yüzden anneniz ses çıkarmaz, canınız ne kadar isterse o kadar oynarsınız. O çocuk aklınıza bile gelmez bir manyağın silahından çıkan bir kurşunun gelip belinize saplanacağı. Neyse ki şanslısınızdır, buna ne kadar şans denebilirse, hayati tehlikeniz yoktur.  Sadece bahçede oynamaktan korkar hale gelmişsinizdir artık, hepsi budur. POSTA


Bunların hepsi olur. Seçeneklerinizi düşünürsünüz; penceresiz evlerde yaşayabilirsiniz mesela. Güvenli olur. Boşverin güneş girmesin. Güneş girmeyen eve doktor girer ama güneş giren eve kurşun da girebilir. Artık seçinimizi yapın. Çelik yelek giyer, başınıza kask takarak dolaşırsınız ya da. Hem bakarsınız yeni bir moda akımına öncülük edersiniz, olur mu olur. Ya da eğer birikmiş paranız varsa evden hiç çıkmaz, balkonları da bir güzel ortadan kaldırırsınız. Hem ne işiniz var dışarıda, silahlı bunca adam dolaşırken. Ya da en iyisi siz kendinizi bir yerlere hapsetmek yerine kurşunlarla nasıl başedeceğinizi öğrenin. Mesela Matrix'i bir kaç kez izleyin. Morpheus'a kulak verin. O nasıl Neo'ya öğrettiyse size de öğretebilir. Hepiniz birer kahramansınız aslanlarım benim. Güvenin kendinize. Ama bir dezavantajınız var, onu baştan söyleyeyim; siz kurşunların nereden geleceğini asla bilemezsiniz. Çünkü sizi kimse hedef almıyordur aslında, siz serseri kurşunların hedefi oluyorsunuzdur. Yani Morpheus'un yöntemleri de işinize yaramayabilir. Bu açıdan kendinize yeni yöntemler bulmanızı tavsiye ederim, zira benim aklıma gelenler bunlardan ibaret. Ama acele etmenizi tavsiye ediyorum, çünkü aldığım haberlere göre silahlı adamların ah pardon silahlı çocukların sayısında artış olacakmış.




12 Aralık 2010

herkes gitti

Herkes gitti ve ben şimdi tüm yüzleri birbirine karıştırıyorum. Birinin gülüşü başka birinin yüzüne yerleşiyor, başkasının kelimesi diğerininin dilinin ucunda beliriyor ve ben onların hepsine yabancılaşıyorum.

Herkes gitti, belki de ben gitmelerini istedim, bunu bilemiyorum.  Dışımda duran boşluk içimde de olursa belki tam olabilirim hayatla diye saçma bir plan yapmışımdır herhalde. Dedim ya bilemiyorum. Sanmışımdır ki tek başıma daha güçlü olurum. Kimseye bağlanmadan, kimse aklımı başımdan almadan daha güçlü... Oysa şunu hatrımdan çıkarmışım;  Hayat o kadar ağır ki, iç boşluk dış boşluğun baskısına dayanamaz. Bu yüzden de içe doğru çökme ihtimalin kaçınılmaz olabilir. Bunu ancak şimdi görebiliyorum.

Herkes gitti ve ben şimdi içimdeki boşluğa pamuklar dolduruyorum. Dış boşluğun baskısına ancak bununla dayanabilirim sanıyorum. Esner ve yumuşak durursam hayata karşı, dayanırmışım gibi geliyor. Bu yüzden derimi her gün cilalıyorum ve de. Olabildiğinde yumuşak durayım istiyorum. Herşeyin olası olduğunu kabul edersem eğer yumuşak bir direnç elde ederim sanıyorum. İşte ben her sabah bu konuda egzersiz yapıyorum. Sert kaslar yerine yumuşacık bir kalp için ter döküyorum.

Herkes gitti ve ben bunu artık hayretle karşılamıyorum. Özlemek desen deli gibi özlüyorum, gözyaşı desen ne zaman yağmura ihtiyacım olsa o zaman kendiliğinden... Ama inan bana artık ben hiç ama hiç şaşırmıyorum. Kendimi anlamak uğruna hiç didiklemiyorum. Herkesin gitmesinin ve burada böylece duruyor olmanın ne olduğuna ve nedenine kafa patlatmıyorum.

Herkes gitti. Ve ben burada böylece duruyorum. Galiba ben artık pek fazla birşey bilmiyorum.

Resim: Thomas Benjamin Kennington

10 Aralık 2010

Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın!

Biz çoğumuz, ülkenin halinden şikayet ediyoruz. Ve pek çoğumuz bu koca ülkeyi kocaman adımların kurtaracağını düşünüyor kılımızı kıpırdatmıyoruz. Öyle ya biz ne yapabiliriz ki? Öyle ya herşey zaten olabileceğinin en kötüsü olmuş, değil mi? Olsa olsa daha kötüye gider ve bu yüzden de birşey yapmanın pek bir anlamı yoktur.

Bir de kahraman bekleyenlerimiz var. Onlar istiyorlar ki o kahraman ufuktan bir güneş gibi doğsun ve gelsin bizi kurtarsın. Ama o gelene kadar hiçbirimiz hiçbir şey yapmadan elleri kavuşturup bekleyelim. Hayır efendim öyle değil. Olmamalı da. Kendimizi bu kadar etkisiz, önemsiz görmekten vazgeçmeliyiz herşeyden önce ve neler yapabileceğimize bakmalıyız. Mesela televizyon dizilerinin kahramanı küçük çocukların çektiği acılara hüngür hüngür ağlamayı vicdan ve merhamet göstergesi sanmaktan vazgeçmeliyiz. Asıl etten ve kandan yapılmış çocukların nerede, nasıl, ne şartlar altında yaşadığına açmalıyız gözümüzü kulağımızı. Size de bunun aksi müthiş bir iki yüzlülükmüş gibi gelmiyor mu? Osman için ciddi ciddi gözyaşı döken birinin komşusunun yırtık ayakkabılı kızını görmezden geliyor oluşu çok tuhaf değil mi?

Jonathan Safran Foer'in "Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın" adlı kitabının kahramanı Oscar ile babası arasında, insanın evrendeki önemi konusunda bir konuşma geçer. Çöldeki tek bir kum tanesinin yerini değiştirmekten söz eder babası ve bunun aslında sadece çölü değil tüm dünyayı ve evreni değiştirmek anlamına geleceğini söyler. Bir kum tanesi bile dünyada bir değişikliğe yol açıyorsa bir insan için yapılan birşeyi hayal edebiliyor musunuz?

Bir Milyon Kalem, yine güzel bir kampanyaya imza atmış. Kampanyanın adı "Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın." Yapacağınız şey çok basit. O çocuklar için ayakkabı ya da eldiven yollayacaksınız. Kendiniz için küçük ama o çocuklar için çok sıcak birşey yapacaksınız. Mesela sizin sayenizde ayakları ve elleri hiç üşümeyecek, soğuk yüzünden başlarına gelecebilecek bir hastalığı savuşturmuş olacaksınız. Bu ayakkabı ya da eldivenleri yılbaşında alacakları için yeni yılın onlara şans getirdiğini düşünmelerini sağlayacaksınız, umut olacaksınız belki de. Asıl en önemlisi her gün televizyonlarda korkunç şeyler gören ve insanların kötü olduğuna dair yavaş yavaş bir inanç geliştiren bu çocuklara herkesin kötü olmadığını ispatlayacaksınız. Onların yeniden iyi şeylere inanmaları az şey mi?

Kimileri benim aşırı romantik olduğumu düşünüyorlardır şu an muhtemelen. Çünkü, çoğu insan bıkıp usandığı bu dünya için kılını kıpırdatmak istemiyor. Onların bıkkınlığını ve umutsuzluğunu anlamıyor değilim. Zaman zaman ben de aynı umutsuzluk içinde yüzüyor ve herşeye olan inancımı yitiriyorum. Fakat insan direnmeli. Hatta zaman zaman kendine bile olsa direnmeli.

Kahraman bekleyene not: Beklediğiniz kahraman o çocuklardan biri olabilir.
Birşeyleri düzeltebileceğine inancını kaybetmiş olana not: Senin düzeltmekten vazgeçtiğini o çocuklardan biri düzeltebilir.

Kampanyanın ayrıntılarını buradan öğrenebilirsiniz.

Fotoğraf: Ara Güler

09 Aralık 2010

jöleli saçlar, akılsız başın işareti midir?

Ben lisede okurken saçımıza sürdüğümüz jöle yüzünden okkalı şamarlar yerdik. Kot montla gelen çocukları tüm okulun önünde tokatlarlardı bizim eğitim neferi öğretmenlerimiz. Kızlardan biri kazara kulağında küçük bir küpe unutsa kulaklarını koparana kadar çekerlerdi. Azıcık süslenen kızlara o...pu, biraz saçına başına dikkat eden erkeklere ise sapık muamelesi yapılırdı. Bizi öyle bir hale getirmişlerdi ki yeryüzünde en kılıksız lise öğrencileri yarışması yapılsa hepimiz dereceye girebilirdik. Saçlarını inatla jöleleyen kızların kafaları kışın en soğuk gününde bir güzel yıkanır, o kız orta çağda kırmızı haç işareti taşıyan biri gibi ıslak saçla gezmek zorunda bırakılırdı. Hasta olabilme ihtimali mi dediniz? Hiç önemli değildi, madem utanmadan saçına jöle sürmüştü öyleyse bunun cezasını çekmeliydi. Saçları hafif uzun olan erkeklerin kafalarına boydan boya bir tren yolu yapılır, o çocuk tüm gün orada burada saklanmak zorunda bırakılırdı. Öyle ya aşık olduğu kız onu görürse yerin dibine geçerdi ki bu da saygıdeğer eğitimcilerimiz için önemli değildi. Aşk da neydi? Bu yaşta aşk mı olurdu? Ne utanmazlık ne rezillikti. Eğer biri birine aşk mektubu yazmışsa bu mektup da o psikopat kadın müdür yardımcısı tarafından yakalanmışsa mektubu yazan erkek değil de mektubu alan kızcağız akla hayale gelmeyen şekilde aşağılanırdı. E kuyruk sallamasa o çocuk yazmaya cesaret edebilir miydi o mektubu? Velhasılı lise mi esir kampı mı belli olmayan iğrenç bir yerde okudum ben. Okuldan ve okul ile ilgili herşeyden nefret ediyor olma sebebim de budur. Ve öğretmenlerimin çoğunu sevgi ve saygıyla değil de lanetle anıyor olma sebebim de... Öğretmenler şu söylediklerim üzerine sakın alınmasınlar (öğretmenleri genellemem imkansız zira annem, babam, kardeşim, kuzenlerim, pek çok arkadaşım öğretmen ve hepsi de çok sağlam iyi öğretmenler. Pek çok iyi öğretmen olduğundan da kuşkum yok.) ne bahtsızım ki benim payıma en korkunçları düştü. Her neyse, biz asıl konumuza dönelim. Ne diyorduk, saç jölesi ve kot montla okula gitmek. Evet.

Bu çocuklar içinde bu saçmalığa isyan edenler yok muydu? Tek tük vardı elbet. Mesela Hasan diye bir çocuk vardı. Yöntemi yanlıştı belki ama içinde ciddi bir isyan taşıyor ve bunu da göstermekten hiç çekinmiyordu bu çocuk. Hasan elinde lise kitapları olan bir mafya babasına benziyordu. Ders kitaplarının arasında masonlukla ilgili kalın siyah bir kitap, ceket cebinde maltepe sigarası, diğer ceket cebinde siyah bir tespih, pantolon cebinde bir bıçak taşırdı. Kısaca öğretmenler dahil hepimizi korkuturdu. Çünkü ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Sonunda okuldan atıldı. Atıldıktan sonra kalıcı bir iz bırakmak için de hocalardan birini bir hayli patakladı.

Bütün bu korkunç şeylere karşın Hasan öğrencilerin kahramanıydı. Çünkü öğretmenlerin hiçbiri ona haksızlık edemiyor, saçındaki jöleye kimse karışamıyor, Hasan her gün başka bir kot montla okulda boy gösteriyordu. Muhtemelen Hasan'ın gözünde hepimiz korkak bir tavuktuk. Ve muhtemelen Hasan bu konuda kesinlikle haklıydı. Elbette Hasan gibi cebimizde bıçak taşımamalı, öğretmenleri dövmemeli, sigara gibi yasak olan şeyleri okula sokmaya teşebbüs etmemeliydik. Ama şunu mutlaka yapmalı; haksızlıklara karşı durabilmeliydik. Mesela birimiz çıkıp kot montun bizim eğitim hayatımıza ne tür bir hasar verebileceğini sorabilirdik. Muhtemelen bu sorunun cevabı olarak tokat yerdik ama en azından susmamış olurduk. Ya da saçımıza jöle sürmenin bizde nasıl bir ahlaki yozlaşma yaratacağı konusunda sorularımız olmalıydı. Ama yapmadık. Hep birlikte korktuk hatta aklımıza bile gelmedi bunları sorgulamak. Öğretmenlerin hepimizi kılıksız aptallara çevirmesine izin verdik. Tüm mezunlar çok mu harika insanlar oldular bu yapılanlardan sonra. Elbette hayır. Çoğu okuldan nefret etti ve okulu bir daha hayatına sokmamak üzere terketti. Kimi okul bitince yasak olan şeylerden fazlasını yaparak abuk sabuk şeylere girdi. Sonuçta hepimizde berbat izler bıraktı tüm o öğretmenler. Bugün hala pişmanım o zamanlar sustuğuma. Diğerleri de pişman mı bilmem.

Az önce bir haberi okurken hem gülümsedim hem de gözlerim doldu. Siverek'te 50 lise öğrencisi, kendilerini saçları uzun ve jöleli olduğu gerekçesiyle okula almayan okul müdürünü, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü önünde protesto etmişler. Hepsinin alnından öpesim geldi. Yaptıkları açıklamada; "Biz okulumuza gidip geliyoruz, saçlarımız yüzünden neden eğitim görmemiz engelleniyor. "demişler. Aferin çocuklar. Artık birilerinin saç, baş, kılık, kıyafet değil de çok daha başka şeylerin eğitim ve öğretimde önemli olduğunu anlatması gerekiyor. Saçı uzun ya da jöleli olanların bunu serserilik nişanesi olarak yapmadıklarını anlatması gerekiyor birilerinin. O yüzden korkmayın, söyleyin ne düşünüyorsanız. Haksızlıklar karşısında sessiz durmayın. Birlikte durun ve daha çok çıksın sesiniz. Ve asla kendiniz olmayı yasaklayan bu kafalara teslim olmayın.

Resim: Norman Rockwell

07 Aralık 2010

Sevgili Kuzey,

Sen isminin tüm soğuğunu, yağmurunu ve ürperticiliğini taşıyorsun ki muhtemelen bunun farkında değilsin. Benim, Güney'in yani, o soğuğa alışamayacağımı hiç aklına getirmiyorsun. İşte bu yüzden Sevgili Kuzey, seninle aramızda sadece paraleller değil içinden çıkılamaz derin oyuklar var. Düşe kalka gidiyor olmamız ve sonun belirsizliği işte bu yüzden.

Sen kelimelere dökmeye alışkınsın içinden geçeni. Oysa Sevgili Kuzey'im, biz güneyliler kah ellerimizi sallayarak, kah sesimize cıvıltı katarak anlatırız içimizdekileri. Senin sebepsiz sandığın o gülüşler birşeyler anlatıyordur aslında. Ve senin sırf bakış olarak nitelediklerin yani senin üzerinden yağmurla kayıp giden şeyler salt bir bakış olmaktan çok daha fazlasıdır.

Sen Sevgili Kuzey istiyorsun ki Kuzey ve Güney yaklaşsın bir olsun. Senin buzulların benim güneşimle erisin. Ve benim güneşim azıcık o buzlarla serinleyip ferahlasın. Oysa olmazı istiyor ve bundan inatla vazgeçmiyorsun. Herkesin söylediği zıt kutupların birlikte iyi oldukları yalanına inatla inanıyorsun. Sen kalbinle düşünüyorsun Sevgili Kuzey oysa hayat ancak akılla anlaşılır bilmiyorsun. Kalbinden baka baka olması gerekeni görüyorsun. Oysa ben kafamın içinden taşan gözlerle bakıyorum hayata. Tüm o kirli gerçeklere, olamayacaklarla, olmak zorunda olanlara, olmazsa olmazlarımıza cesaretle bakıyorum. Bu yüzden bunca kızıyorsun ya bana. Ve ben bu yüzden bunca hırpalanıyorum ya, sen bunu hiç ama hiç bilmiyorsun.

Ah Sevgili Kuzey, hiç okumayacaksın sözlerimi biliyorum. Okusan bile buruşturup ceplerine koyacak, unutacaksın. Kelimelerin güneyliyken sen hep öyle Kuzeyli kalacaksın. Adının tılsımından hiç ama hiç kurtulamayacaksın. Ah benim Canım Kuzey'im biz ikimiz hep eksik birşeylerden... eksikliklerden...

Resim: Rogelio DE EGUSQUIZA

06 Aralık 2010

pazartesi pazartesi

Adam dükkanının kapısına iki beyaz kağıt asmış. Bir tanesinin üzerinde "tatlıcıya" diğerinin üzerinde "zehirciye" yazıyor ve her ikisinin de altında birbirinin aksi yönü gösteren ok var. Muhtemelen pek yerinde duran bir adam değil. Bu yüzden o yazılarla "beni bulmazsanız ya soldaki tatlıcıya ya da sağdaki zehirciye sorun" demek istiyor. Adamın bir yanında tatlı bir yanında zehir bulunmasındaki acaiplik üzerine kafa yorup yormadığını merak ediyorum.

Bu sabah sarı yapraklarla kaplı bu yoldan yürümek iyi geliyor. Sükunet, huzur, keyif gibi kelimelerden oluşan ikna cümleleri kurup dururken yanımdan geçen iki adamın sözleri takılıyor kulağıma. Bir tanesi "Abi neden bu kadar kızdın?" diye soruyor diğeri neredeyse böbürlenir bir ses tonuyla "ben sinirlenince ayarım yok aslanım" diyor. Ben içimdeki öfkeyi yenmeye bunca çabalarken bir başkasının belki de benimkinden çok daha korkunç bir öfke ile gurur duyuyor olmasını bir türlü anlayamıyorum.

Dolmuş ben daha durağa adımımı atar atmaz gelince "tamam bugün şanslı bir gün" diyorum. İnsan ne tuhaf. Saçma sapan şeylerden olumlu bir işaret kapmaya hazır. Her an tetikteyiz. Bir mucize olsun, dileklerimiz gerçek olsun, en azından bunların olacağına dair bir işaret olsun ki geleceğe dair umudumuz olsun. "seni sersem Pollayanna" diyorum kendi kendime "Şimdi önünden kara kedi geçseydi bugüne kötü mü başlayacaktın yani?"

Dolmuşta uyuyan insanları sayıyorum. Sonra yanımızdan geçen arabaların plakalarındaki rakamları topluyorum. Harflerden isimler üretiyorum. "Bir kelime bir işlem"in fena halde iliklerime işlediğini farkediyorum. Bu arıza muhtemelen oradan kalma çünkü.

Bir kıza gözüm takılıyor. Sıskacık bir kız. Beyaz gömleğinin yakasından isyankar bir kravat sarkıyor. Eğreti bağlamış. Belli ki isyanı var ama bir o kadar da bıkmış. Benim yarı yaşımdaki bu kızın nasıl bu kadar bıkkın olabileceğine, bu kıza benzer ne çok çocuk gördüğüme ve onları neyin bu kadar tükettiğine kafa patlatıyorum. Şimdi onların başlarının etrafında pembe bulutlar dolanıyor olmalı ama neden böyleler? Ben kendi çağımı hatırlayamıyorum. Ama bu kadar bıkkın bir ifadem olmadığından eminim.

Şimdi var ama bıkkın ifadem. Bazen hissediyorum yüzümde. Hemen değiştiriyorum ama farkında olmadan gelip zaman zaman yerleşiyor yüzüme. İnsan yaşlandıkça bıkıyor mu yoksa sen yaşlanırken olan şeylerin ne olduğuna mı bağlı bıkman? Güllük gülistanlık yaşayan biri de bir tür bıkkınlık hissedebilir öyle değil mi? Her neyse. Bugün günlerden pazartesi. Ve bıkmak için henüz çok erken.

Resim: Carl Larsson

05 Aralık 2010

Puzzle Aşkına

Kardeşim ve ben çocukken annem bize bir puzzle almıştı. Türkiye haritası. Haritada şehirler renk renkti. Her bir şehrin üzerinde orada yetişen tarım ürünleri vardı. Bir de çıkarılan madenler. O puzzle'ı kaç kez bozup yaptık hatırlamıyorum. Tek hatırladığım aynı puzzle'ı defalarca yapmamıza rağmen çok eğlendiğimiz ve nerede ne yetişiyor, hangi maden nerede çıkıyor o puzzle sayesinde öğrendiğimiz.

Yıllar sonra yeniden aklıma düştü puzzle yapmak. Siz deyin çocukluğun o keyfini yeniden yaşamak istedim ben diyeyim aklımı bir yerde odaklamak ve hiçbir şey düşünmemek istedim. Sonuçta her ikisi de bir puzzle sayesinde gerçek oldu. Keyif miydi? Evet. Puzzle'ı yapmak annemi çıldırttı mı? Yine evet. Puzzle'ın başına oturup da kalkamayanların sayısı çok muydu? Yine yeni yeniden evet.

Geçen cuma akşamı koca kutuyu açtık annemle birlikte. Annemin ilk tepkisi "bu biter mi kızım?" oldu. "Başlamak bitirmenin yarısıdır önce renkleri ayırmaya ne dersin?" dedim. Renkleri ayırmak bile saatler sürdü zira 1500 parçalık bir puzzle bunca karışık bir resmin parçası olunca aksi zaten düşünülemezdi. O gün akşam saat gece yarısını bulana kadar ve bizim beynimiz bulanana kadar didindik durduk. Salonun hali görülmeye değerdi. Tabakların içinde puzzle parçaları, yemek masasının üzerinde kocaman bir örtü ve ne idüğü belirsiz birleştirmeler, kenarlardan oluşmuş yarım yamalak bir resim. Daha ilk günden annem "burası böyle hep dağınık mı olacak?" dedi ki dağınıklık onu çıldırtmak için tek yeter sebeptir.

Puzzle'ı bitirmek tam 9 gün sürdü. Sabah kalkar kalkmaz başına geçmeler mi dersin, günlerce aranmış bir parçanın saçma sapan bir yere oturmasına şaşmak mı dersin, zaman zaman yerleştiremediğin parçalara deli gibi öfkelenmek mi dersin hepsi bir bir oldu.

Sonuçta bitti, yapıştırıldı ve yukarıdaki şahane resim ortaya çıktı. Annem bir daha puzzle alırsam beni evden atmakla tehdit etti, ben ona puzzle'ın ne kadar eğlenceli olduğunu anlatmaya çalıştım, annem beni bu kez yeni alacağım puzzle'ı çöpe atmakla tehdit etti, ben ona boşuna tehdit etmemesini onun da benim kadar puzzle'dan keyif aldığını ve bunu inkar etmekle bir yere varamayacağını söyledim, annem inkar etmeye devam etti ve puzzle yüzünden ne kitabını okuyabildiğini ne de başka bir işle uğraşabildiğini, buna çok sinirlendiğini söyledi ben de onun yönteminin yanlış olduğunu, bitsin bitsin diye tüm zamanını buna harcamamasını, inşallah bir daha ki puzzle da bu yöntemi uygulayacağını söyledim, annem çenemi kapamamı ve sakın inat etmememi beni tanıdığını sırf inat için bile gidip puzzle alacağımı, bunu yaparsam o puzzle'ı odama götürmemi ve o soğuk odada yapmanın bana iyi bir ceza olacağından emin olduğunu söyledi, ben de o soğuk odada kendisinin de bana eşlik edeceğinden adım gibi emin olduğumu, gelip inat etmemesini, zorluk çıkarmamasını şu keyfi birlikte yaşamayı önerdim, nuh dedi peygamber demedi. Sonuçta kimse galip gelemedi.

Sanırım yeni bir puzzle alacağım. Bunu sırf annemin o puzzle'a dayanamayıp başına oturduğunu görmek için bile olsa yapacağım. Çok mu fenayım ne?

Resim: Jean Leon Gerome

01 Aralık 2010

Calvino Mimi

İtalo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu isimli kitabının birinci bölümüne çok ilginç bir biçimde başlar. Benim yaptığım gibi, kitaba şöyle bir bakıyor olsanız bile o bölümü okumaktan kendinizi alamazsınız. Yazarın kitabını almak üzere gittiğin kitabevine hayali bir yolculuğa çıkarır seni. Öyle ki o cümleleri yazarken sanki sen kitap rafları arasında dolaşıyorken peşinden bir gölge gibi gelmiş hatta bununla da kalmamış kafanın içinden geçenleri bir bir görmüş sanır ve şaşırarak gülümsersin. "Okumadığın kitaplar kalabalığı" arasında tüm bu raflardaki kitapları çok ilginç bir biçimde adlandırır. Ve bu da pekala kitapseverler için güzel bir mim konusu haline gelebilir.

Calvino'nun kitapları sınıflandırması ve benim cevaplarım aşağıda:

Okumana gerek olmayan kitaplar: Çalakalem yazılmış tüm kitaplar.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar: Daha önce okumam gereken kitapları düşünmekten bunları düşünmeye pek fırsatım olmadı.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Mesnevi, Karamazov Kardeşler, Teneke Trampet, Savaş ve Barış.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Zemberek Kuşunun Güncesi tam bir yıl aradım. Yeni baskısı çıkana kadar sormadığım kitabevi, arkadaş, internet sitesi kalmadı. Şu anda bulamadığım herhangi bir kitap yok.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Şu anda üzerinde çalıştığım bir konu yok ama bu ara Zen'e merak saldım. Benim gibi merak konuları sürekli değişen biri için ne kadar sürer bilmem ama bir şekilde üzerinde çalıştığım konu bu diyebiliriz. Ya da şöyle diyelim merak ettiğim ama henüz üzerinde çalışmaya başlamadığım konu.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar: Birhan Keskin'in şiir kitapları, Osho'nun herhangi bir kitabı, Aylak Adam, biraz gülümsemek için Erken Kaybedenler.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar: Henüz gelip gelmeyeceği belirsiz günler için plan yapanlardan değilim.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar: Birinci cildi kaybolmuş bir kitabı ikinci cilde eşlik etsin diye alabilirim. Belki o kitabı hiç okumam bile ama yine de yarım kalmasını istemem.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Çılgın Kalabalıktan Uzak. (Reca ederim Issız Adam filmi ile bağlantı kurmayın zira o filmden nefret ederim ve ismini bunca sevdiğim kitabın da o filmin içinde yer alıyor olmasına sinir oldum.) Kitabın ismini seviyorum çünkü bana kaçıp sakin bir yere gidebilme ihtimalini çağrıştırıyor.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Anna Karenina, Kurt Vonnegut'un tüm kitapları, Auster'in Ay Sarayı, Suç ve Ceza. Mutlaka daha çok vardır. Ama aklıma gelenler bunlar.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar: Ah Don Kişot. Ah Mesnevi. Ama ikisinde de numara yapmadım. Başladım ama bir türlü sonunu getiremedim. Sevmediğimden de değil oysa. Hep araya birşeyler girdi. Ama artık oturup okumalı. Zamanıdır.

Mimi Hayat İzlerim, Psikopati, Ozan Kayra, Aynadaki Aksim ve Zuihitsu'ya paslayalım. Eğer kabul eder ve yazmak isterlerse...

Fotoğraf: Italo Calvino

29 Kasım 2010

Kan kardeşlerime

Bizim artık ortak bir yaramız var. Öyle ki kanadıkça kanadıkça hepimiz kan kardeşi oluyoruz...

Kimimizin babası, kimimizin anası, kimimizin kardeşi gitti birbirine yakın zamanlarda. Dağ gibi bir babayı verdim ben toprağa. O ise, anası olmanın yanı sıra babası da olmuş annesini. Diğeri kardeşinden oldu üç beş günün içerisinde. Bu günler içinde biz yas tutarken yani; şaşakaldık çalınan düğünlere, yükselen neşeli kahkahalara, sokakta ılık güneş altında dolaşan kaygısız insanlara. Dünya bizim için dururken hayatın nasıl böyle dur durak bilmeden devam ettiğine... İçimizden, "haksızlık bu?" diye düşünen oldu mu bilemiyorum ama ben katılaşmakla kaldım yalnızca. Öyle durup bütün bunların arasında göğsümün tam ortasında kızıl bir nar çiçeği gibi kanayan yaraya işaret parmağımı bastım "sus" diye.

Sonra diğerleri gitti. Tek tek. Anneler ve oğullar, babalar ve kızlar, büyük kardeşler ve küçük kardeşlerden sadece bir oğul, bir kız ve büyük kardeş olarak yarım kaldık. Birbirimize ne söyleyelim telefonda bilemedik. Bu yüzden "alo" dedikten sonra susup kaldık. Ortak yaramızı sessizlikle zedeleyip, akan kandan medet umduk. Anladık ki ancak böyle durabiliriz ayakta. Ve yine anladık ki bizim artık ortak bir yaramız var. Öyle ki o kanadıkça kanadıkça hepimiz kan kardeşiyiz...
 
Resim: Sir James Guthrie

27 Kasım 2010

aylak aylak...


Saat sabahın sekizi ve ben dişçiye gitmek üzere yola koyulmuşum. Sandığımın aksine gıdım gergin değilim. Tam aksine işe değil de dişçiye gittiğime memnunum bile. (Düşündüm de işe gitmektense dişçiye gitmeyi tercih ediyorsam ciddi bir sorun mevcut. Neyse bu bahsi kapayalım zira cumartesi iş hakkında konuşmayı tercih etmediğim bir gündür.)

Dükkanlarını yeni açan adamlar, dershaneye geç kalmış öğrenciler, canı sıkkın işsizlerin arasından geçiyor, ağır ağır sabah güneşinin keyfini çıkarıyorum. Nereden geçsem herkes bana bakıyor. Hayır hayır ne ışık saçıyorum ne de dünyalar güzeliyim. Sadece o gereğinden fazla sessiz sokaklarda çok fazla ses çıkaran topuklu ayakkabılarımla yürüyorum. Ben bile kendi çıkardığım sese sinir oluyor adımlarımı hızlandırıyorum. Sonunda gideceğim yere varıyorum.

Kızlar temizlik yapıyorlar. Henüz uyananamamış bir kaç surat bana hoşgeldiğiniz diyor, teşekkür ediyorum. Randevumun kaçta olduğunu soruyorlar sekiz buçuk olduğunu söylüyorum. Beni koyu yeşil deri koltuklu bir odaya alıyorlar. Bir yanı ağaç diyebileceğiniz bitkilerle dolu odada ne var ne yoksa inceleyecek tonla vakit buluyorum. Tam karşımda mavinin tüm tonları kullanılarak yapılmış bir tablo var. Üzerinde birşeye benzetemediğim tuhaf bir desen. O mavi renklerin arasında atılmış altın renklerine gıcık oluyorum. Ne anlamı ne de güzelliği olan böyle birşeyi duvara neden asmış olabilecekleri üzerine kafa yoruyorum. Ben bütün bunları düşünürken odaya sol yanağını tutarak bir adam giriyor. Elli yaşlarındaki adam başıyla selam veriyor, ben de aynını tekrarlıyorum. Adam tam karşıma oturuyor. Nereye bakacağımı bilemiyorum. Arada bir göz göze geliyoruz, o ısrarla yüzüme bakmaya devam ediyor. Geriliyorum. Bu gerginlikten kurtulmanın tek yolunu onunla konuşmakta buluyorum. Geçmiş olsun diyorum, sağol diyor ve başlıyor anlatmaya. Kendi tarihindeki diş hikayelerinden başlıyor ve bu kentte adam gibi dişçi olmadığından yakınıyor, en sonunda her kentin bir zanaatta ustalaştığı kanısına vardığını söylüyor. Gülümsüyorum. Ona göre dişte usta olan zanaatkarlar H. kentindeymiş. "İyi ama bu bakırcılık, kalaycılık, telkari değil ki" diyorum. "Olsun" diyor. Ne diyeyim bilemiyorum. Biz konuşurken kızlardan biri canımızın sıkıldığını düşünmüş olacak ki televizyonu açıyor. Odaya sinir bozucu haberler doluyor. Sabahın ışığı, sükuneti hepsi televizyon tarafından yutuluyor.

Doktorum saat sekiz otuziki itibariyle teşrif ediyor. Önce kocaman bir gülümsemeyle günaydın diyor sonra geç kaldığı o iki dakika için özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Gel bakalım diyor. Bu kez gergin değilim. Çünkü doktorumu sevdim ve ona güveniyorum. Hem komik hem de neşeli biri. Üstelik işinin ehli olduğu belli.

Kontrol ediyor dişlerimi ve herşeyin beklenildiği gibi olduğunu söylüyor. Sorun olmamasına seviniyorum. Bundan sonra yapacağı işlemleri tek tek anlatıyor. Bir kez daha uyuşturuyor sol tarafımı. Dudaklarımın sol tarafını hissedemiyorum. Sol yanağım katılaşmış gibi. Dişlerime birşeyler yapıyor ve bir yandan da konuşuyor. Arada bir şarkı söylüyor, espriler yapıyor. Gülümsüyorum ve kendi kendime dişlerim yapılırken gülümseyeceğim hiç aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. "Eveeet Fulya Hanımcığım, bugünkü işimiz bu kadar, çarşamba günü sizi tekrar misafir edeceğiz."diyor. Peçeteyle yüzümü gözümü silerken başımı sallıyorum.

Çıkarken yine o adamla karşılaşıyorum. Dişini çektirmiş. Acıyor der gibi bakıyor yüzüme. Ben de ona seni anlıyorum ama merak etme geçecek der gibi bakıyorum. Konuşmadan anlaşıyoruz. Acının ortaklığı oluyor bizimkisi. Sözcüklere gerek duymadan paylaşılan bir ortaklık.

Dışarıda ılık bir kasım günü var. Canım hiç işe gitmek istemiyor. Hissini kaybetmiş sol yanağıma bastırıyorum elimi. Ve böyle elim yanağımda, aylak aylak dolaşmak istiyorum. Dışarıda ılık bir kasım günü var. Ve ben elimden aylaklık etme özgürlüğüm alınmış, istemez adımlarla işe doğru gidiyorum.

Resim: Elizabeth Sonrel

26 Kasım 2010

Anılar, eşyalar ve hafıza- MİM

Ozan Kayra, "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum." demiş. Elbette dedim ben de. Eşyaların ağırlıkları üzerine bir de kendi anılarının ağırlıklarını yığan ve onları atılamaz hale getiren birinin bu konuda edecek bol miktarda lafı vardır değil mi?

"Çöpçü gibisin" der annem bana. Küçücük notları, aldığı armağanların kurdelelerini, üzeri yazılı peçeteleri bile saklayan başka biri için yapılabilecek doğru bir tanımlama onunki belki ama birşeyi göz ardı ediyor; Ben, başkası için çöp olan, benim için kısa ya da uzun bir hayat dilimini üzerinde taşıyan şeyleri biriktiriyorum. Biriktirmek demeyelim de atamıyorum. Elbette tüm anıları da toplamıyorum. Bana çok acı veren ve hayatımdan silip attığım insanlara ait ne varsa çöpü boyluyor. Fotoğraflar bin parçaya ayrılıyor, bana verdikleri armağanlar ortadan yok ediliyor, hatta günlükte onunla ilgili olan sayfalar bile koparılıyor. Ama ben tüm bu acıları silmeye çalıştıkça, onlara dair somut verileri ortadan kaldırdıkça, inadına her biri beynime iyice kazınıyor. Bir gülümseme, bir sözcük, bir bakış sanki daha az önce var olmuşlar gibi gözlerimin önünde duruyor. Sanırım acı olan herşey insanda çok daha derin bir iz bırakıyor.

Bir de saklayıp da hiç bakamadıklarım var. Babamın günlüğü hala çekmecemde duruyor ama cesaretimi toplayıp da onu okuyamadım henüz. Acıdan deliririm diye korkudan kelimelerine dokunamıyorum. Ama onun da zamanı gelecek. Sadece şimdi değil. Şimdi bunu yapamam.

Evde bir kutum var. Kitaplığın tam üzerinde duruyor. Onu o kadar uzun zamandır açmadım ki içinde tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. Bir fotoğraf var. Bunu anımsıyorum. Bir zamanlar çok sevdiğim birinin fotoğrafı. Ölmediği halde her baktığımda ölmüş gibi içimi sızlatan, kırık bir hikayenin kahramanı olan birinin fotoğrafı. Tek söz etmeden hayatımdan uçup giden, beni belirsizlikler içinde bırakan birinin fotoğrafı. Ona çok kızgın olduğum halde atamadım bu fotoğrafı. Oysa ben dediğim gibi kızdığım zaman herşeyi çöpe atanlardanım. Ama onun fotoğrafını atamadım. Belki de yarım kalan hikayelerin kahramanlarının bir zaman hayatımızın bir yerinden yeniden karşımıza çıkacağına inanmış olmaktan kaynaklanıyor bu.

Bir de yeni ve güzel anılar var. Mesela mektupların öldüğünden söz edilen şu günlerde nefis bir şiirle başlayan iki sayfalık bir mektubun kelimelerini okşaya okşaya okuyarak oluşturulmuş anılar. Hala yaşadığına, hala güzel şeylerin olduğuna dair inancını tüm o iki sayfada gördüğünden habersiz olan bir adamın mektubu alıp almadığını soran tatlı sesi var. Sana yolladığı kitaptan, küpelerden, filmlerden daha çok o mektubu sevmiş olmana şaşıran o adam var. Ve her zaman saklayacağın o mektup var. Başka mektuplar da var elbet. Sevdiğin insanların parmaklarının dokunduğu, gözlerinin değdiği o beyaz sayfalar. Kimisinde şiirler, kimisinde anılar, kimisinde kederli sözcükler var.

Eşyaya dair daha pek çok söz edebilirim. Ve anılara dair de öyle. Bazılarının içlerinden keder sızabilir ve bazılarının içlerinden de özlediğim o mutlu zamanlar. Ve hepsinin toplamı olan hayatım... Ama bu kadar yeter. Zira geçmişe dönüp bakmaktan korkan biriyim ben. Bugünle bağlantımın ne kadar ince bir ipe bağlı olduğunu düşünürsek bu korku hiç de boşuna değil. Çünkü, geçmiş insanı içine çekmeye gönüllü bir girdaptır.

Mim; Deepblueeagle, ekmekçikız ve içimden çağlayanlar'a gitsin. Eğer kabul eder ve yazmak isterlerse...

23 Kasım 2010

masa da masa değil ha!

Çareler tükenmez. Eğer şu an, yani sabah saat 10.35 itibariyle iş yerinde değil bir rakı sofrasında oturmak istiyorsan, fonda Müzeyen Senar'ın kederli sesi duyulurken dakikalarca ama dakikalarca denize bakarak yudum yudum içmek istiyorsan ve bu imkansızsa yapılacak olan şudur; kendine bir bardak rezene (rezene rakı gibi kokar azıcık.) söylersin, çay bardağında olacak, ki böylece salaş bir sofranın rakısı tamamlanmış olsun, internetten Müzeyen Senar'ın "Ben Küskünüm Feleğe" adlı şarkısını bulursun, ekranına bir deniz manzarası koyarsın. Ve şunu unutmazsın; Zihin aldatılmaya çok müsaittir. Ve bir de şunu; Bazen seve seve aldanır...

Son söz:  İşin garibi ben içki içmeye düşkün biri değilimdir. Öyle ki en son ne zaman içtiğimi bile anımsamıyorum. Hatta öyle ki hayatım boyunca içmesem özlemem. Kısaca bu hayalin odak noktası içki değil, Müzeyen Senar da değil. Temel nokta şu; Ben keyif insanıyım, burada bu masada ne işim var? Benim yerim diğer masa. Üzerinde rakı bulunan, denizi gören masa. Bu masa değil. Bu masa kesinlikle değil. Hele bugün hiç değil...

Fotoğraf: Ara Güler

22 Kasım 2010

yirmi soru, yirmi cevap

Soru sormaya da sorulara yanıt vermeye de bayılırım. (Tamam soru sormaya daha çok. Hatta etrafımdaki insanlar "neden sürekli 'neden?' diye soruyorsun?" diye şikayet ederler.) DEEPBLUEEAGLE büyük ihtimalle bu özelliğimin farkında olmayarak bu mimi yollamış, iyi de etmiş. Güzel mim doğrusu. Mimimiz 20 sorudan oluşuyor. Sorular şöyle;

En sevdiğiniz kelime: Bulut

Nefret ettiğiniz kelime: Zaaf

Ne sizi heyecanlandırır: Uzun zamandır görmediğim birini beklemediğim anda karşımda bulmak

Heyecanınızı ne öldürür: İnandığım bir projeyi anlatırken olabilecek kötü ihtimallerin sayılıp dökülmesi

En sevdiğiniz ses: Kaynayan çaydanlık sesi

Nefret ettiğiniz ses: Saat sesi

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Bana kalırsa hiçbirini. 

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Hastalıkları iyileştirebilme gücü.

Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Böyle iyiyim, başka kimse olmak istemezdim.

Nerede yaşamak isterdiniz: Çok kalabalık olmayan, bir sahil kasabası fena olmazdı.

En önemli kusurunuz: Ani öfke.

Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Sigara içmek.

Kahramanınız kim: Babam

En çok kullandığınız kötü kelime: Angut (bu aralar onun yerine Angus diyorum)

Şu anki ruh haliniz: Mutlu

Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: İyi yaşa, iyi yaşat, hayatın boşuna geçmemiş olsun. 

Mutluluk rüyanız: Herkesin eşit olduğu, kimsenin birbirini dili, dini, ırkı nedeniyle ayırdetmediği bir dünya. (Kabul ediyorum bu imkansız.)

Sizce mutsuzluğun tanımı: Yeteneklerin ve aklın tam olarak kullanılamaması, bu şekilde yaşanmak zorunda kalınması.

Nasıl ölmek isterdiniz: Birden bire, hiç sağlık sorunu yaşamadan.

Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz: Merak ettiğin tüm soruların cevaplarını alacaksın.
 
Mimi, mimleri çok seven HAYATİZLERİM'e, BUZCEVHERİ'ne ve HAYATTAN VE MASALLARDAN BİRAZ'a postalayalım. Tabi yazmayı arzu ederlerse. Ne derler; teklif var ısrar yok.
 
RESİM: Rosina Wachtmeister

21 Kasım 2010

Acı yok kedi acı yok...

Unutmuşum nasıl olduğunu. Keşke hiç hatırlatmasaydı kendini lakin bu gece geleceği tuttu. Yüzümün sol yanında ince ince gezindikten sonra çene kemiğime, burnuma, elmacık kemiğime sinsi sinsi yayılarak benim ızdırabımı keyifle izlemeye koyuldu. Diş ağrısı böyledir. Sinsidir ve sizin acınızı izlemekten derin bir haz alır. Dilerim asla yollarınız kesişmez de ne demek istediğimi anlayamazsınız.

Dediğim gibi diş ağrısı mendeburun tekidir. Tam yakanızı bıraktığını sanırken ve uykuya dalmaya hazırlanırken korkunç bir Erol Taş kahkahasıyla geri döner ve şöyle der; "Nıhahahahhaha benden bu kadar çabuk kurtulacağını mı sandın?"  Ve öyle zalimdir ki, bunu defalarca tekrarlar. Her seferinde çaresizce gitti sanırsınız, rahatlar ve uykunun o sıcak kokusuna teslim olmak istersiniz, ağrısız sızısız uyuduğunuz gecelerin ne büyük nimet olduğunu böyle gecelerde farkedersiniz en çok. Bütün bunları düşünürken şu sözü tekrarlar durursunuz: "İnsanın neresi ağrıyorsa, canı orasındadır." Canınızın şu anda tam olarak dişinizde olduğunu düşünür ve "canı burnunda olmak" deyimiyinin "canı dişinde olmak" şekilinde değiştirilmesi gerektiğini savunur ve kendinizi bu tip saçmalıklarla eğlendirmeye çalışırsınız. Diş ağrısının mizah anlayışı olmadığı için sizin saçma sapan esprilerinize derin bir zonklamayla karşılık vereceğini hatırlar, gülmemeye çalışırsınız. Yüzünüzde çarpık, aptal bir gülümsemeyle otururken birden karanlığın içinde bir müzik yükselir. Dıdın dıııııın dıdın dııııın, dıdıdııt dıdıdıt... "Risin’ up, back on the street, Did my time, took my chances..." Ve Rocky'nin antrenörü bir diş doktoru önlüğüyle karanlığın içinde belirir; "Acı yok kedi acı yok..." der. Oysa acı bal gibi vardır.

Diş ağrısının bir başka özelliği de şudur; size abuk sabuk hayaller gördürür, saçma sapan şeyler düşündürür. Ama hemen hemen hepsi kendisini kıyısından köşesinden içine alan şeylerdir. Mesela, uyuyamayacağınızı anlayıp yataktan kalkar bir ağrı kesici daha alırsınız ve ağrı kesici etkisini gösterene kadar kitap okumaya karar verirsiniz. Kütüphanenizde elinizi attığınız kitabın kapağında şu yazıyordur: "Acının Antroplojisi" En iyi zamanlamadır. Bu kitap ancak bir yerlerin ağrıyorken okunabilir. Elbette onu daha iyi anlamak istiyorsan. Sonra aslında kitap okuma eylemini ağrıyı unutmak için yaptığınızı hatırlar, başka bir kitap alırsınız elinize, bakın şu işe ki kitabın kahramanı bol bol dayak yiyen bir ufaklıktır. Bir sayfada kolu kırılır, başka bir sayfada saçları yanar, bir diğerinde kulağını çeken bir adam yüzünden kulağının arkasında bir yırtık meydana gelir. "Acı her yerde dostum acı her yerde" diye fısıldar diş ağrısı o kırçıl, sinir bozucu sesiyle. "Kes sesini ve çık hayatımdan Allah'ın belası" diye sessizce bağırırsınız, çünkü evdekiler uyuyordur ve onları da o enfes uykularından etmenin alemi yoktur. Siz sessizce bağırsınız fakat diş ağrısı kulağınıza daha da yaklaşarak o alevli soluğunu yüzünüze iyice yayar. Hayır ondan kurtulamayacaksınızdır ve evet bu gece onun gecesidir. Siz bunları düşünürken o çoktan bir şarkının sözlerini bozup kendine göre düzenlemiştir bile; "Bu gece benim gecem, bu geceee benim gecem, köke vuran her acıda seni mahvediyorum, beter ol inşallaaaah..." Allah cezanı versin demek istersiniz ama bu talebin sizin başınıza kara bir karga gibi konacağından korkar susarsınız. Zira diş sizindir, ağrı da öyle.

Sonunda birşeyi farkedersiniz, yataktan kalktığınızda dişiniz ağrımıyordur, uyumaya çalıştığınızda başlıyordur herşey. İşte diş ağrısının zayıf noktası. Tüm gece uyumaz bir zombi gibi dolaşırsanız, ağrı sizinle ilişiğini kesecektir. Tespit doğrudur zira zombilerin bir yerlerinin ağrıdığından şikayet ettklerini görmedim, en azından filmlerdeki zombilerin öyleydiler, gerçek hayatta bir zombi ile henüz müşerref olamadım. Bir vampirle ve bir kurt adamla da öyle. Onlara sorulacak pek çok sorum var bunlardan söz etmek isterdim, beni okuyanlar içerisinde bir vampir, bir kurt adam, bir zombi olur da yıllardır içimi kemiren sorulara yanıt bulur diye ama konumuz bu değil. (Size diş ağrısının insanı saçmalatma gücünden söz etmiş miydim sahi?)

Bütün gece bir Zombi gibi dolandım. Sigara içtim midem bulandı, akşamdan kalmış bayat çayı içtim iyi geldi, Orhan Pamuk'un Nobel röportajını okudum, yazarların konuşmak yerine oturup yazmalarının daha iyi olacağını düşündüm, gerçek yazarların yaptıkları iş üzerine konuşmayı saçma bulmaları gerektiği gibi bir his oluştu içimde. Ama röportajın bazı yerlerini sevdim hatta diş ağrısını bile unuttum o sırada. Sonra yine uyumaya çalıştım. Saatlerin geçişindeki hıza şaşıp kaldım. Güneşin doğuşunu izledim, sabah ezanını dinledim. Ve tekrar uyumayı denedim, ben deneyip dururken güneş iyice yükseldi, ben de umutsuz uyuma çabamı bırakıp kalkıp bunları yazdım.