08 Ocak 2019

insanlar hep insanlar...

Kurşuni bulutlarla kaplanmış bir gökyüzü altında dolmuş bekliyorum.Sabahın bu karanlık saatinde kırmızı şemsiyem olmasa; siyah montum, siyah pantolonum, siyah botlarım ve siyah saçlarımla,  etraftaki karanlığın içinde tamamen görünmez olacağım. Yağmur usul usul yağıyor. Pencereleri buharlanmış dolmuş  nihayet geliyor. İçerisi nem, parfüm ve sigara kokuyor. Kimse konuşmuyor, tek duyulan ses radyodan yükselen Müslüm Gürses'in sesi. Onu sesi herkesin yüzüne acıklı bir hava veriyor. Tıpkı kurbanlık koyunlara benziyoruz. Sabah sıcak yataklarından uyandırılmış ve zorla işe götürülüyoruz, daha ne olsun. 

Dolmuştan iniyor ve diğer dolmuşa binmek üzere durağa doğru yürüyorum. Dolmuş gelmiş bile koşturuyorum. Binip paramı uzatıyorum. Şoförün arkasında tek başına oturan kadın yanındaki boş yere eliyle pıt pıt vurarak oturmamı işaret ediyor. Gülümseyip oturuyorum. Sonra gözlüklerinin ardından o sevimli kocaman gözlerini açarak "Tanımadın mı?" diye soruyor. Başımı hayır anlamında sallıyorum. Yüzünü daha önce hiç görmedim, eminim. İsimleri unutan hafızam şaşırtıcı bir biçimde yüzleri asla unutmaz çünkü. "Ben seni daha dolmuşa gelirken tanıdım" diyor geldiğim yönü işaret ederek. O kadar emin ki beni tanıdığına hafızam bana oyun mu oynuyor diye kendimden şüphe ediyorum. "Sen .... okulunda çalışmıyor musun?" diyor sonra. Evet beni biriyle karıştırıyor. Biliyordum. "Hayır" diyorum "karıştırdınız sanırım" Yüzüne yıllardır kendi adını yanlış biliyormuş gibi bir şaşkınlık dalga dalga yayılıyor. "Nasıl olur" diyor "sesin bile aynı" Ben ise varlığından henüz haberdar olduğum ikizimi fena halde merak ediyorum. "İnsan insana benzer" gibi birşeyler diyorum, O ise "ama nasıl olur?" diye şaşkınlıkla kendi kendine mırıldanıyor.

Paşa paşa işime gidiyor paşa paşa çalışıyor ve delicesine bir özlemle saatin 5 olmasını bekliyorum. Saat 5 olunca nemrut nemrut oturan ben bir kelebeğe dönüşüyor ve sevinçten nereye konayım bilemiyorum. Dışarda çılgın bir yağmur var. Beni iliklerime kadar ıslatmakla tehdit eden bir yağmur. Şemsiyemi açıp taksi durağına kadar koştura koştura gidiyorum. Kendimi taksinin içine atınca şoför yıllar önce ölmüş annesini görmüş gibi bakakalıyor suratıma. Acaba bu taksi değil miydi başka birinin arabasına mı atladım diye şüpheye kapılıyorum. Bu insanların yüzündeki şaşkınlık neden beni sürekli kendimden süpheye düşürüyor acaba? Adam kendine geliyor "hoşgeldiniz" diyor ve nereye gideceğimizi soruyor. Tanrı'ya şükür meşhur dalgınlığımın kurbanı olmamışım. Adresi söylüyorum. Adam benden yolu tarif etmemi istiyor çünkü bugün işteki ilk günüymüş. Şimdi anlaşıldı şaşkınlığının sebebi. Zavallıcık ne bilsin taksilere paldır küldür binen müşterilere alışık değil ki. Ona kazasız belasız bir iş hayatı diliyorum. Teşekkür ediyor ve birden acaip bir sohbetin içine giriyoruz. Sohbet etmeden araba süremeyen taksi şoförlerinden olacak belli. Oysa ben kafamdaki bir meseleyi yol boyunca çözmeyi planlıyordum.  Çünkü en iyi yolculuk ederken düşünebiliyorum. Ama sohbeti güzel kendisi de saf bir sevimliliğe sahip. "Aman" diyorum "ne diye inciteyim adamı belki gün boyu arabanın içinde oturdu patladı sıkıntıdan. Hem ilk günüymüş, nemrut yolcu olup da onu işinden nefret ettirmeyeyim." Yolları pek bilmediğini söyleyen adama nerede ne var yol boyu rehberlik ediyorum. Tamam diyor hepsini kafasına yazmış. Öyle söylüyor. Havadan sudan oradan buradan konuşa konuşa yolu bitiriyoruz. Birbirimize iyi akşamlar diliyoruz. Arabadan inerken bana sevinçle gülümsüyor. İlk yolcuydum belki. Bilemiyorum.

Ben insanlardan sürekli kaçmaya çalışırken neden yabancıların benimle konuşmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Sürekli gülümseyen biri olsam haklılar. Ama genelde etrafı görmeden kafasının içine bakan biriyim ya da telefona eğilmiş çatık kaşlarla birşeyler okuyan biri. Buna rağmen neden onca insan arasında bana adres ya da saat soruyorlar, kaldırımda yürürken bile yanıma gelip konuşmaya, daha da ötesi dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. Çok ilginç bir örnek anlatayım; geçen gün işten çıkmış yürürken bir kadının yanından geçiyordum. O benden daha yavaş yürüdüğü için onu geçmek üzereydim ki dönüp bana "araban yok mu senin" dedi. Şaşkınlıkla "yoo" dedim. Onun da yokmuş. Çok uzun yol yürümüş, çünkü duraklar arası mesafe uzakmış. Şimdi neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerde çalışıyormuş, orada çok yorulmuş zaten bir de bu yol çok fazlaymış. Ne diyeceğimi bilemediğimden "durak biraz ileride" dedim "az kaldı." Sonra hızlandım duraktaki dolmuşa yetiştim. Arkama baktım ama gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini anlayamadım.  

O söz doğru galiba; neden kaçarsak o daha çok üzerimize geliyor. Ben insanlardan sıtkı sıyrılmış biri olarak yalnız ve sessiz kendi kendime kalmaya çalıştıkça bütün bu insanlar nereden nasıl gelip beni buluyorlar bilemiyorum. Ama bu insanları seviyorum galiba. Benim kaçtıklarım onlar değil. Belki de bu insanlar dünya üzerinde sadece hoşlanmadığım o insan türünün var olmadığının kanıtı olarak bir yerlerden çıkıp geliyorlardır. Bu bir nimet. Zira içimde bu hisle yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum. Onları kızmadan, öfkelenmeden, oldukları gibi ayırdetmeden sevmek istiyorum. Ben galiba aslında insanın temelde iyi olduğuna inandığım zamanları özlüyorum. Bu inancımı sarsan tüm olayları ve insanları, haberlerde gördüklerimi unutmak istiyorum. Öyle...

Resim: Paul David

02 Ocak 2019

bulutlar, ağaçlar ve gören gözlere dair...

Eskiden yeni yıl kararları alırdım. Bilindik şeyler, yok sigarayı azaltayım, hergün yürüyüş yapayım falan filan gibi alındığında mutlu eden ama iş uygulamaya gelince hiç de öyle olmadığı görülen kararlardan söz ediyorum. Bir süredir karar marar almayacağım diye bir kararım var. (Yine de karar almışım ya pes) Çünkü şunu farkettim benim beynim "yapılacakları bir kenara yaz, sonra disiplinli bir şekilde uygula ve sonuç al" şeklinde çalışmıyor. O kararlar, her daim hatta uyurken bile, arka planda benden habersiz çalışıyor, kendi kendini dokuyor ilmek ilmek ve hayata geçiyor. Disipline zorlamaya karşı duran benim gibi insanların çoğununki de böyle çalışıyordur sanıyorum.

Her neyse beynimin arka planında neler döndüğünü bir yana bırakalım da bu yıl neler yaptığıma bakalım. Bu yıl hiç planlamadan resim yapmaya başladım. Sulu boya. (Belki birgün buraya da birkaç resim koyarım. Ama şimdi değil çünkü henüz istediğim düzeye gelemedim.) Planlamadan diyorum ama aslında aklımın bir köşesinde birşeyler üretme fikri her daim vardı. Birgün bir arkadaşım, ona kendimi pek iyi hissetmediğimi söylediğimde şöyle dedi, "Eskiden birşeyler çiziyordun. Neden bıraktın ki? Belki yeniden başlasan sana iyi gelir." Ertesi gün gittim suluboya, kağıt, fırça falan aldım. Suluboya hakkında en ufak bir fikrim olmadan ve neden suluboya yapmak istediğimi bilmeden. Bugün hala düşünüyorum neden bu boyayı tercih ettiğimi. Resim öğretmeni bir arkadaşım "neden sulu boya ile başladın, o en zorudur" deyince "zoru sevdiğimden mi?" diye düşündüm ama hiç değil zira zor şeyler beni usandırır. Ama bundan usanmadım. Bu da beni hayrete düşüren bir başka nokta aslında. Annemin deyimi ile tam bir maymun iştahlı olan ben kendimdeki bu istikrara şaşırmaktan alamıyorum kendimi. 

Resmin bana kattığı en güzel şey yarı kör olan gözlerimi açmış olması diye düşünüyorum. Nasıl olduğunu anlatayım; gökyüzünü boyamaya çalışıyordum. Pembe bulutlu, insana huzur veren bir gökyüzü istiyordum. Ve o an şunu fark ettim, bulutlara bakmışım ama aslında onları görmemişim. Gece nasıl görünürler, günün hangi saatinde güneş neredeyken nasıl bir renk alırlar, gölgeleri ne zaman toprağın üzerine düşer hiç ama hiç dikkat etmemişim. Bir de ağaçlar var elbette. Renkleri nasıl değişiyor, her mevsim yeşil kalanlar, kışın yaprak dökenler hangileri, hangi ağacın gövdesi hangi renk, boyları ne uzunlukta, dalların kalınlıkları nasıl hepsinden bihabermişim. İnsan hep tepesinde duran gökyüzüne, hergün önünden geçtiği ağaçlara, yaprakların dokusuna, güneş ışıklarının bulutların ardından süzülüşüne, dolunaya, çiçeklerin rengine sadece bakıyor galiba çoğu zaman. Görmeden sadece bakıyor,  "zaten orada duruyorlar" mantığıyla hiç dikkat etmiyor. Ne yazık. Ne büyük kayıp. 

Resimlerim nasıl bilmiyorum ama dünyayı böyle bir gözle görmek bana iyi geldi. Uzun uzun gökyüzüne bakmak, zarifçe dans eder gibi kayan bulutlardan gözlerini alamamak, yapraklarını gün be gün döken dallara dikkat kesilmek, hergün önünden geçtiğin ağacı selamlamak ve bazen ululuğu karşısında kendini minicik hissettiğin çınar karşısında saygıyla eğilmek bana gerçekten iyi geldi. 

Sanat bu yüzden belki de ruhumuza ışık saçıyor. Güzelliğiyle büyülendiğin bir tablo, birden bir yerlerden çıkıveren ve içini ısıtan bir şarkı, akla ziyan ayrıntılarla donatılmış bir heykel, bir mimari şaheseri,  her gözünü açıp kapadığında gözlerinin önünde beliren sahneleriyle izledikten sonra aklını alamadığın bir film, kahramanlarını arkadaşların sandığın bir roman ve daha pek çok şey. Bu yüzden hangi dalı olursa olsun insan sanatın bir dalı ile ilgilenmeli bence. Daha güzel yaşamak için, kör, sağır, dilsiz yaşamamak için, içinin ısınması, ruhunun parıldaması için mutlaka ilgilenmeli. Eğer içimizde Tanrı'dan bir ışık varsa onu parlatan tek şey bu çünkü.

Resim: Jean Alphonse Roehn