06 Haziran 2017

büyü bozumu

Dünyanın büyüsünün bozulması diye bir terim var. Dünyanın aslında eskiden beri aynı olduğu fakat insanların "bilgisizlikleri" yüzünden dünyayı büyülü bir yer olarak gördüğü, yaşanan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin herşeyi "aydınlattığı"na dair bir görüş. Ben de aynı fikirdeyim, dünyanın büyüsü bozuldu. Ama ben bunun, en azından kendi açımdan, pek de matah birşey olduğuna inanmıyorum artık. 

Bence insan gerçekle çok da baş edebilen bir tür değil. Ayakta durabilmek için biraz akıldışılığa ihtiyacı var. Çok ama çok korktuğu bir görüşmeye giderken uğurlu mavi kazağını giydiğinde herşeyin yolunda gideceğine inanmaya ihtiyacı var mesela. Ters dönmüş terlikleri çevirdiğinde ailesini bir kazadan koruduğunu sanmaya, bir hastalıktan söz edildiğinde duvara üç kez vurursa başına gelemeyeceğini düşünmeye gerçekten ihtiyacı var. Bu tıpkı pastaya konan şeker gibi. Zararlı belki birilerine göre ama çok tatlı ve bir o kadar da mutluluk verici ve rahatlıtıcı.

Marquez okumaya bayılırdım eskiden. Onun o büyülü dünyası beni içine çeker, okurken kendimi kaybettirirdi. Şimdi çok daha ciddi şeyler okuyorum. Toplumların başına tarih boyunca neler geldiğine dair şeyler. Mutlu muyum? Hiç değilim. Okuduklarımın özeti şu; insanoğlu asla ders almayacak. Dönüp durup birbirimizi, doğayı katledip, kitleler halinde öleceğiz. Birileri sürekli bize yalanlar söyleyecek. Lağım kokan düşüncelerinin üzerine güller serpecekler ve biz kokuyu unutup güllerin kan kırmızı renginden gözlerimizi alamayacağız ve ne gariptir her defasında aldanacağız.

Bu kadar gerçekle baş edemiyorum ben. Sizi bilmiyorum. Bu kadar yalanın içinde herşey ayan beyan ortada dururken insanların bana sanki halüsinasyon görüyormuşum gibi davranmalarından bıktığımdandır belki de. Bu yüzden de herşeyin iyi olacağına dair birşeyler kuvvetle inanmaya ihtiyaç duyuyorum. Dünyamın büyüsünü geri istiyorum kısacası. Mesela pencereden içeri beyaz bir kuş tüyü düştüğünde güzel birşeyin habercisi olduğuna inanmak istiyorum yeniden. Penceremin önünde adını bilmediğim harika sesli bir kuş şakımaya başladığında dikkatle ne dediğini anlamaya çalıştığım günleri geri istiyorum. Bir kedinin belki de kedi görünümünde dolaşan mucizevi bir varlık olduğu fikrine bayıldığım zamanları, şarkılardan fal tuttuğum günleri, kahve falımda çıkan bir kalbin beni gün boyu mutlu ettiği dönemleri hepsini geri istiyorum. Şu an olduğum gibi kahveyi içip bir kenara koymayı, kedilerin sadece kedi olduğu fikrini, perncereden kuş tüyü girdiğinde  aklıma ilk "kuş gribinin" gelmesini, pencere önünde öten kuşu farkedemeyecek kadar kafamın dolu olmasını hiç ama hiç istemiyorum. Bana öyle geliyor ki bu ben değilim...

Bir kitap okuyorum. At Çalmaya Gidiyoruz. Adı bu. Kitabın kahramanı Norveç'in uzak bir köşesinde tek başına bir kulübede yaşayan yaşlı bir adam. Lyra isimli bir köpeği var. O kitabı okumayı çok seviyorum. Çünkü bir gün ben de tıpkı o adam gibi herşeyi ardımda bırakıp uzak ama çok uzak bir yerde bir başıma yaşayabilirim. Belki bir köpek bile alırım. Bu güzel kitabın anısına köpeğimin adını Lyra bile koyabilirim. İşte o zaman belki de kaybettiğim büyüyü yeniden bulabilirim. Tüm teknolojiden sıyrılırsam, tüm çevrem orman, birkaç küçük sincap, tavşan ya da başka hayvanlar, değişik kokulu bitkilerden oluşursa ve tek arkadaşım Lyra olursa belki onun konuşabileceğine bile inanırım.  Belki o zaman dünya yeniden büyülü bir yer olur... Kimbilir...

Fotoğraf: Pinterest