30 Aralık 2008

YENİ YILDA...

Yeni Yılda her biriniz için;
Kaygısız nefesler diliyorum. Ruhlarınıza huzur ve sükunet, kalplerinize sevinç, akıllarınıza berraklık, ellerinize coşku, gözlerinize parıltı, dilinize tatlı sözler, kulaklarınıza hayatın müziğini diliyorum.

Ve yeni yılda dünya için;
Şu an hayal bile edilemeyen barışın gelmesini diliyorum.

29 Aralık 2008

KONTRAT

Sevgili Haşim "Hayatınızla ilgili yapmış olduğunuz kontratlar" başlığı altında bir mim yollamış. Şöyle demiş: "sizden yaşadığımızdan daha farklı bir dünya hayal etmenizi istiyorum. Hayal edeceğiniz bu dünya öyle bir dünya ki, hayatınız da neyi, kiminle, nasıl ve ne için yaşayacağınıza siz karar veriyorsunuz ve bunlarla ilgili olarak kontratlar hazırlayıp imzalıyorsunuz."

İşte benim kontratlarım;

Öfkem ve ben;
1-Zamanlı zamansız ortaya çıkıp beni burnundan dumanlar çıkan bir boğaya çevirmeyeceksin.
2-Mantığımın kapılarını kapamayacaksın.
3-Sesimin tonunu yükseltmeyeceksin.
4-Geri alamayacağım sözler etmeme yol açmayacaksın.
5-İlk dört maddeyi boşverip beni terketmeye ne dersin?
Anlaştık mı?

Tembelliğim ve ben:
1-Zaman zaman yakamdan düş ki gözlerim parlayarak oflayıp puflamadan iş yapabileyim.
2-Sen de en iyisi temelli git. Evet git.

Hafızam ve ben:
1-Aklıma takılan şeyleri hatırlamama izin ver ki ben de gecenin bir saati şu soğuk havada kalkıp bilgisayarı açıp google'dan o anımsayamadığım şeyi aramakla uğraşmayayım.
2-Yanından geçtiğim ve hiç tanımadığım insanların sözlerini neden depoluyorsun anlamış değilim. Bir de utanmadan bunu bana harfiyen tekrarlıyorsun. Rica ediyorum bunu yapma. Yüzlerini anımsamadığım insanların cümlelerini anımsamanın kime ne faydası var.
3-Yüzleri en küçük çizgilerine kadar kaydediyorsun bari o yüzlerin altına kim olduklarını da yaz. İnan bana çok zorlanıyorum karşımdakilerle konuşurken. Yüzünü ezberlemiş gibi biliyorum hepi topu beş harften oluşan adını bir türlü anımsayamıyorum. Neden bu kadar zalimsin?

Arkadaşlarım ve ben:
1-Telefonla konuşmaktan hoşlanmayan bu zavallı kediyi arayıp "beni neden aramıyorsun?"diye sormayacaksınız. O size sormuyor, dikkat ettiniz mi?
2-Aramıyorsa bile sizin hep aklında olduğunuzu aklınızın bir köşesine not edeceksiniz.
3-Kendini eve hapsettiği zamanlarda sıkıldığı yanılsamasına kapılıp yaka paça dışarıya bir yere götürmeye çalışmayacaksınız. Onun bazı zamanlar bu yabani hayatından keyif aldığını bileceksiniz.

Evet sevgili Haşim benim kontratlarım bunlar. Biliyorum formata uymadı ama parmaklarımı bunları yazmaktan alıkoyamadım.

28 Aralık 2008

ELLER...

-Kim o?
-Abıla Allah rızası için bir sadaka ver?
Kapıda uzun mu uzun boylu, yapılı otuz yaşlarında bir kadın duruyor. Kadına bakıyorum o da bana. Öfkeme hakim olmaya çalışarak kadına soruyorum.
-Sana iş bulsam çalışır mısın?

Omuz silkiyor.
-Bak bir arkadaşım temizlik yapacak birini arıyor. İyi de para verecek.
Eee ne diyorsun. Bak olur dersen hemen ararım. Sen de gidersin. Evet?
Hala bakıyor yüzüme.
-Abıla boşver sen işi de bana bir emek parası ver.
Öfkeden delirecek gibi oluyorum. Artık çenemi tutamıyorum.

-Sen de hiç utanma yok mu? Gururun onurun yok mu? Hadi işsizlikten dileniyorsun diyelim ,sana iş buldum diyorum oradan para kazanabilirsin diyorum sen hala benden ekmek parası istiyorsun. Ben sana artık tek söz bile etmem.

-Abıla para vermeyeceksen bari şeker, bulgur falan ver.
Kapıyı yüzüne kapatıyorum.
Anneannem bana kızıyor. Kapıya gelen insan geri çevrilmezmiş. Sinirlerim iyice geriliyor.
-Bak anneanneciğim. Sabahtan beri kapıya 3 dilenci geldi. Ve bu 3 kadın sapasağlam kadınlardı. Gençlerdi. Az önce duydun. Sana iş bulayım dedim utanmadan benden sadaka istemeye devam etti. Eh tabi ister kolay para, emek yok çalışmak yok.

-Tamam tamam diyor anneannem. Haklısın. Onlara para vererek kolaycılığa alıştırıyoruz.

-Tabi ya. Sen ben ve diğerleri para verdikçe bu adamlar neden çalışsınlar? Çalışmazlar tabi. Hatırlamıyor musun haberlerde çıkan dilencileri. Adamların ceplerinden dünyanın parası çıkıyor. O kadar parayı çalışarak kazanabilir misin kazanamazsın. Bugün el kadar çocuklar canları çıkana kadar çalışıyorlar. Aldıkları para ne kadar? Bu dilencinin bir günde topladığının kaçta kaçı? O çocuğun günahı ne peki? O çocuk da mı dilenci olsun? O da mı onurunu ayaklar altına alsın da kapı kapı dolaşıp ondan bundan para istesin? Bu adil değil. Hiç adil değil. Ve biz bu adamlara para verdikçe onlar Allah'ın adını kullanıp bizi sömürdükçe toplumun çürüyüşünü hızlandıracağız. Yarın bir gün dilenciliğin çalışmaktan daha karlı olduğunu düşünen bir tembeller ordusu ile karşı karşıya kalabiliriz.

-Tamam tamam haklısın. Haydi beni güneşe çıkar. Biraz bahçede oturalım. Sen de sakinleş bari.

Bahçe duvarına dayıyoruz sandalyeleri. Güneşin altında bir süre susuyoruz. Anneannem'in kafasını karıştırmış olduğumu okuyorum yüzünden. Gülüyorum. Bir yanı beni haklı buluyor bir yanı ise kapıya gelen insanının geri çevirilip çevirilmeyeceğini düşünüyor.
-Anneanneciğim eğer o adam açsa, kapına gelen adam yani, onun karnı doyurulur. Onu öylece sokakta bırakamazsın. Susuzsa su verirsin. Açsa yemek... Ama ben aç ve susuz olan insanlardan söz etmiyorum. Ben tembelliği ve insanların duygularını sömürmeyi adet haline getirmiş olanlardan söz ediyorum. Merak etme torunun zalim değil.

Gülüyoruz. O sırada sokağın başından çok ama çok yaşlı bir adam görünüyor. O kadar yaşlı ki ikiye bükülmüş neredeyse. Yüzü kırışık içinde, kolları bacakları incecik. O incecik kollarında mavi bir sepet. Sepetin üzerinde bembeyaz kar gibi bir bez. Adam yaklaşıyor. Duruyor yanımızda. İncecik sesiyle birşeyler söylüyor. Duyamıyoruz. Anneannem:

-Ne dedin gardaş duyamadım, diyor.

Adam yeniden mırıldanıyor. Anneannem elini uzatıp sepetin üzerindeki bezi kaldırıyor. Simitler ortaya çıkıyor. O an anlıyorum adamın simit sattığını. "Bu kadar da olmaz" diye geçiyor aklımdan. "Az önce gelene bak bir de şu zavallı adamcağıza. Sanki bu ikisi bir hikayenin olmazsa olmaz parçaları gibi ard arda geldiler. İnanılır gibi değil."
Kalkıyorum sandalyemi ona veriyorum. Anneannem küçük cüzdanından para çıkarıyor. Alabildiği kadar simit alıyor. Adamın şaşkın bakışlarına cevap veriyor hemen anneannem:

-Çok kalabalığız biz. Torun torba bir sürü adam. Hepsine alayım da eksik kalmasın kimse.
Adamın yüzünde ışıklar büyüyor büyüyor büyüyor. İncecik sesiyle benden su istiyor. Ona hem su hem de bir bardak çay getiriyorum. Defalarca teşekkür ediyor. Ellerine bakıyorum sarılıp öpülesi ellerine. Kışın bu soğuk gününde titreyerek alın teriyle ekmeğini kazanmaya çalışan bu adama sonsuz bir saygı duyuyorum. Çayını içip usul usul geldiği yoldan geri dönüyor. Anneannem kucağında simitlerle ardından bakıyor.
-Şimdi anladın mı anneanne söylemek istediklerimi diyorum. Bu kadar yaşlı bir adam alın teri ile para kazanırken ben diğerlerine para vermem.
Anneannem başını sallıyor. Hala adamın ardından bakıyor. "haklısın kızım"diyor "haklısın"

RESİM: Albrecht Durer

27 Aralık 2008

YÜZÜN GÜNEŞE, GÜNEŞ YÜZÜNE...

Gün güneşli olunca sokağa attık kendimizi. Kocaman ağaçların olduğu o sokaktan ağır adımlarla geçtik. O ağaçların adı neydi acaba? Kaç kez geçtiğin sokaktaki o ağaçları adını bilmemek ne tuhaftı. Sordum. Diğer üçü de bilmiyordu. Kim bilirdi ki?

Uzun bir yürüyüşün sonunda iki numara markete gitmesi gerektiğini söyledi. Bir, dört ve ben peşine takıldık. Diğer ikisini bilmem ama güneşi bırakıp marketin o parlak ışıkları altında dolaşmak hiç cazip gelmedi bana. Mızmızlanmadım. Bu kadar güzel, bu kadar güneşli bir günde mızmızlanamazdım. Parlak ışıkların altından reçel kavanozları, adını bilmediğim garip krakerler, plastik kap kacak, eflatun, pembe, sarı ve başka renklerde temizlik ürünleri, çikolatalar, peynir ve sütler geçip gitti. Marketin dar koridorunda nereye bakacağımı bilmeden öylece durdum. Sol yanımda peçete, tuvalet kağıdı ve kağıt havlular sağ yanımda gökkuşağı gibi temizlik malzemeleri.

Ben orada öylece dururken şenlikli bir dörtlü gözüktü koridorun başında. Çılgın gibi oraya buraya dağıldılar. Biri arkada kaldı. Koltuk değneklerini sürükleyerek ilerledi. Yüzünde kocaman bir gülümseme. Sahte değil en samimisinden ve hiç kaybolmayanından. Uzaktan baktım. Farkettirmeden. Korktum değneklerine baktığımı sanır diye. Oysa ben gülümseyişinin sebebine bakıyordum. Koltuk değnekleri yaklaştığında biri ona uzaktan seslendi: "Koş koş mumları buldum." Küçük sevimli bir kahkaha attı. "Koşayım mı?" diye cevapladı diğerini. "Evet koş"dedi uzaktaki. Gülümseyişi daha da genişledi, bana dönüp: "Koş diyor duyuyor musun?" dedi. Gülümsedim ben de gördüğüm en güzel gülümsemeye. Uzaktakinden yana çevirdi başını sonra: "Koşuyorum koşuyorum."


O giderken arkasından baktım baktım baktım. Hayat ne garipti. Kiminin içine herşeye rağmen doluyor ve gözlerinden, ağzından güneş ışıkları gibi etrafa yayılıyordu. Kimi ise herşey yolunda olmasına aldırmadan içine dolmaya çalışan hayatı kovalarla dışarıya boşaltıyordu. Sahi, hayat ne garipti...

Fotoğraf: www.thegreenhead.com

25 Aralık 2008

CUMA MEKTUPLARI

Perşembe günleri hep böyle. Öyle arada kalmış bir gün. Ne başlangıca dahil ne de sona. Pazartesi, salı ve çarşamba için haftanın başlagıcı demek mümkün. Cuma, cumartesi ve pazar için de son günleri.. Peki ya perşembe... O, ne sonda ne başta... Ben de tüm hafta boyunca kendimi Perşembe gibi hissettim. Sanki ne başındaydım hayatın ne de sonunda. Orta bile denilmeyen bir yerde dikilip durdum, anlayacağın.

O tahta sandalyelerde oturuyordum. Yetmiş beş yaşında hayata veda etmiş o adamın ardından konuşulanlara kulak veriyordum. Bir kadın sessizce ağlıyordu. Yüzünü bile bilmediğim bir adamın yasını tutuyorduk. İş arkadaşımdı oğlu. Kan çanağı gözlerini yere eğip teşekkür etti orada olduğumuz için. Başın sağolsun dedim ve sustum. Ölenin ardından, yakınlarının acısını paylaşmak için başka ne denileceğini bilmiyordum.

O adamı, şimdi toprağın altında uyuyan o adamı düşündüm sonra. Nasıl bir ömrü olduğunu, yaşarken mutlu olup olmadığını, ölüme mi yoksa yaşama mı yakın durduğunu, ölmekten korkup korkmadığını, kendi ölümünü hayal edip etmediğini... "Hayatının pazar gününü yaşadığını biliyor muydu acaba?" dedim kendi kendime sonra, "ya o pazar gününü perşembe, cuma veya cumartesi sandıysa. Son güne bu kadar yakın durduğunun hiç farkında olmadıysa?" Olmamıştır da muhtemelen. Kim kendisine yakıştırırdı ki ölümü? Herkes ne kadar yaşlanırsa yaşlansın kendini hiç hayatının pazar gününde düşünmezdi. Olsa olsa cuma derdi ya da cumartesi. Ama asla pazar değil.

Yanımdakine sordum: "Bugün günlerden ne?" "Çarşamba" dedi. Gülümsedim: "Dilerim benim hayatımın da çarşambasıdır."

FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU

24 Aralık 2008

SAHTE BİLET

-bir kitapta şöyle diyordu: "aşkla tanışma olasılığının, piyangodan para kazanmaktan daha az olduğuna inanmıştı..."
-peki ya sen? Sen hiç bilet aldın mı?
-Evet aldım.
-Kazandın mı peki?
-Kazandım sandım diyelim.
-Nasıl yani?
-Bilet sahte çıktı.

23 Aralık 2008

NEFRETADAMLAR

Kısacık bir filmdi. Sanıyorum alacakaranlık kuşağının kısa filmlerindendi. Gecenin geç vakitlerinde kardeşim ve ben, annemin tüm itirazlarına rağmen oturup izlemiştik.

Siyah beyaz bir bar sahnesiyle açılıyordu film. Barda orta yaşlı bir adam durmadan konuşuyor ve konuştuğu gibi de içiyordu. Şöyle diyordu: "Hepsinden nefret ediyorum. Onların bu dünyada yaşamaya hakları yok." Bu ya da buna benzer şeylerdi sözleri. Sözünün muhatabı olansa siyah insanlardı. O elbette onlara siyah demek yerine "zenci" demeyi tercih ediyordu. Karşısında duran adam ise ılımlı biriydi. "Onlar sana ne yaptılar ki?" diye soruyordu. Muhtemelen şöyle düşünüyordu: birinin nefreti haketmesi için mutlaka kötü birşey yapması gerekir. Diğerinin mantıklı bir açıklaması yoktu elbette bu sözlere. İçi nefretle dolmuştu ve nefretinin mantığını sorgulamak aklına bile gelmemişti.

Yeterince içtiğini düşünen nefretadam bardan çıkıyordu sonra. Daha kapıdan pek uzaklaşamadan bir grup insan ona doğru koşmaya başlıyordu: "İşte orada, koşun yakalayın, seni pis zenci." Nefretadam önce neye uğradığını anlayamıyordu elbette. Çünkü, sözlerin muhatabı olan insanı etrafta aramaya başlıyordu.Daha sonra diğer nefretadamların kendisine doğru koştuğunu görüp kaçmaya başlıyordu. Kaçarken bir yandan da bağırıyordu: "Hayır ben zenci değilim. Ben de sizler gibi beyazım." Öfkeden deliye dönmüş nefretadamlar topluluğu kahkahalar atıyordu. "Şu zenciye de bakın, kendisini beyaz sanıyor." Kaçmak ve kovalamak üzerine dönüyordu film. En son bir yere sığınmış adam öfkeli kalabalığın sesini duyuyor ve düşünüyordu. Kimbilir belki de ilk defa sorguluyordu nefretinin anlamsız nedenini.

Şimdi düşünüyorum da; hayatın tıpkı o filmdeki gibi bir adaleti olsaydı. Çok değil sadece 10 dakika kim neden nefret ediyorsa ona dönüşseydi. O zaman insanlar seçemedikleri şeyler için birbirlerini yargılamaktan vazgeçip, insanları sadece insan olarak düşünmeyi ve öyle kabul etmeyi becerebilirler miydi?

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

22 Aralık 2008

GÜN NASIL BAŞLARSA...

Yıllardır buna inanmamaya çalışıyorum ama hayat asla bu inancı tersine çevirmeme izin vermiyor. "gün nasıl başlarsa öyle gider" diyenlere "olur mu canım öyle şey. Bir gün içinde pek çok şey saklar. Kötü başlarsa kötü gider, güzel başlarsa da güzel diye birşey yok." desem de hayat kıkır kıkır gülüyor bana ve "sen öyle san" diyor.

Ben bu sabaha sakar başladım. Bulduğum bütün köşelere çarptım, açılır kapanır kapılara ayağımı sıkıştırdım ve merdivene takılıp yere kapaklandım. Ve tüm bunlar olduktan sonra ısrarla "hayır hayır bunlar tesadüf, sakar başladım diye sakar gitmeyecek" dedim ama öyle olmadı. Sakarlığım tüm yaratıcılığını kullanarak gün içinde tekrarlandı tekrarlandı ve tekrarlandı.

Şu an saat tam olarak 15:07 ve ben artık şöyle diyorum: "yaralanıp berelenmeden eve gitmeyi başarabilsem bari." Sahi gün nasıl başlarsa öyle mi gidiyor yoksa günü buna inanmak mı yönlendiriyor? Artık bundan pek emin değilim...

21 Aralık 2008

HAYAT...

Akşamüstleri eve dönüş yolunu seviyorum. Şehrin tam kalbinden o cıvıltıdan, gürültüden ve akıp giden hayatın ortasından yürüyorum her akşamüstü. Kalabalık yollarda öylece sallana sallana... Saçlarıma akşam fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu bulaşıyor. Parklardan geçiyorum koşuşup duran çocukların neşeleri siniyor soluğuma. Ben böyle kaygısız ve gülümseyerek yürüdüğüm yolları seviyorum.

Aklımda binbir fotoğrafla eve dönüyorum. O fotoğrafların çoğu dolmuş durağında çekiliyor. Beni hüzünlendiren gülümseten insan yüzleri, hafızamın o ince iplerine kurumaya bırakılmış fotoğraflar gibi asılıyor. Çoğu zaman duraktaki o tahta bankta hiç şikayet etmeden bekliyorum. Çünkü, etrafımdan kayıp giden hayatı ancak bu şekilde hiç kimseye hesap vermeden izleme şansını ancak orada buluyorum. İnsanlar geçip gidiyorlar ya da durup birşeyler konuşuyorlar. Kelimeler, ifadeler ve mimiklerle doluyor aklım.Ve ben buna bayılıyorum.

Bu akşamüstü yine o tahta bankın üzerinde oturuyorum. Tam karşımda iki dolmuş şoförü bezgin bir ifade ile birşeyler konuşuyorlar. Bir tanesi elindeki tesbihin tanelerini usul usul kaydırıyor. Kelimeleri de aynı düzende çıkıyor ağzından. Diyor ki: "Parayı alamadık yine. Vermeycek galiba." Yüzündeki umutsuz ifade gözlerinden akıp sakallarına, göğsüne, ellerine ve tüm bedenine bulaşıyor. Adam tepeden tırnağa umutsuzluğa boyanıyor. Sahi umutsuzluğun rengi nedir? Karşısındaki, üzerindeki gömleğin iki düğme arasındaki boşluğundan soktuğu eliyle göğsünü kaşıyor. Yüzünde "ben sana demiştim" ifadesi var. Diyor ki: "Belliydi abicim bu işin böyle olacağı." Baştan aşağı umutsuzluk olan adam başını sallıyor. Birazdan yanlarına kısa boylu bir adam sallana sallana geliyor. Selam veriyor onlar da karşılık veriyorlar. Üçü hiç konuşmadan öylece sokağa bakıyorlar. Sıska bir kız beliriyor sokağın başında başlarını sanki bir refleksmiş gibi ona çeviriyorlar. Kızın öyle bezgin bir hali var ki biri çantasını kapıp götürse o yine de ağır ağır yürümesine devam edecekmiş gibi görünüyor. Doğruca ileriye bakıyor. Kendisine bakan o üç adamı farketmiyor bile. Diğer ikisi kızı görüyorlar ama baştan aşağı umutsuzluk olan adam sadece bakıyor. Onu görmediğinden eminim.

Birazdan dolmuş geliyor ve hepimiz biniyoruz. Dolmuş ağır ağır gidiyor. Bunu seviyorum. Hayatın bunca koşuşturması içinde zamanı ağırlaştıran ve insana tuhaf bir huzur veren bir havası var çünkü. Yol boyu herşeyi rahat rahat görebiliyorum. İşlerinden evlerine dönen insanlar, bakkaldan ekmek almış çocuklar, yol kenarlarında sohbet eden tombul kadınlar, bebekleri kucağında usul usul akşam yürüyüşü yapan anneler... "Bu hayat" diyorum içimden. Birazdan dolmuş şoförü aşka gelip bir de kaset atıyor eski moda teybine. Dolmuşun camlarından Orhan Gencebay'ın sesi yağmur damlaları gibi ağır ağır süzülüyor. Camlara damlalarla "Mevsim bahar olunca, aşk gönüle dolunca, sevenler kavuşunca, yaşamak ne güzel" yazılıyor. Aynadan şoförün yüzüne bakıyorum kaşları Orhan Gencebay gibi bıyıkları da öyle ve yüzündeki ifade de. Bu hoşuma gidiyor.

Yol bitiyor. Tüm o şehir ardımda kalıyor. Eve giden yolu ne çok sevdiğimi düşünüyorum. Kafamın içinde Orhan Gencebay devam ediyor şarkısına: "Mevsim bahar olunca..."

Fotoğraf: Engin Güneysu

19 Aralık 2008

CUMA MEKTUPLARI

Bugün aklımda sana masalsı sözcükler yazmak vardı. Hani gözlerin o kelimeler üzerinde dolaşırken seni bu dünyanın gerçeğinden bir anlığına koparacak ve güzel bir dünyanın varlığına, yalan da olsa, inandıracak sözcükler... Evet aklımdalardı. Ama olup bitenden sonra sözcüklere dökülemediler. Rüzgara kapılan yapraklar gibi bir başka zamana uçup gittiler.

Bilirsin, hayatın planları hiçbir zaman bizimkilere uymaz. Ve çoğu zaman da bizi omuzlarımızdan tutup silkeleyecek ve gerçeği o kalın parmağıyla gösterecek kadar da acımazsızdır. Bugün olup bitenin özeti bu. Ama eğer ayrıntıyı merak ediyorsan, ki ben olsaydım ederdim, dinle o vakit.

Güzel bir sabahtı. Herşey ve herkes olması gerektiği yerdeydi. Yadırganacak en ufak birşey yoktu. Ve bu yüzden tüm alışıldık şeyler içinde olduğu gibi rahattım. Ta ki o adam eline yazdığım metni alıncaya kadar. Bana türkçe dersi vermekle başladı işe. Ki T harfinden bile haberi olmayan biriydi bu. Ama önemli olan bu değildi. Türkçeyi biliyor olması ya da olmaması diğer tavırlar yanında hiç ama hiç sözü edilecek birşey olarak düşünülemezdi. Alanı olmayan birşeyde sırf benim üstüm diye bana akıl veriyor olması ve üstüne üstlük sırf eleştirmek, öfkesini çıkarmak amacıyla kaba bir şekilde konuşuyor olmasıydı asıl sorun. Eleştirilerin hiç birinin içini dolduramıyordu. Çünkü, yapılan işte en ufak bir hata yoktu. Eğer eleştirileri haklı olsaydı özür dilemeyi ve hatamı telafi etmeyi bilir, şu an burada bunun sözünü ediyor olmazdım. Ve Bay Kendinibilmez de bu mektupta aslında hiç de hak etmediği yeri kaplıyor olmazdı. Gereken cevapları verdim öfkeme hakim olmaya çalışarak. Ki adil olmayan hiç birşey karşısında hakim olamadığım öfke sesime, sözcüklerime, yüz kaslarıma yansıdı ne yaparsam yapayım. İşin yolunu konuşmayı kısa kesmekte buldum çünkü öğrendim ki bazı insanlara ne kadar açıklama yaparsan yap kafalarının duvarından tek taşı oynatamazsın. Ve ben hiçbir zaman bu kadar ağır taşlardan örülmüş duvarlarla mücadele etmem.

Daha sonra öğrendim ki bizim Bay Kendinibilmez aslında başka birine öfkelenmiş. Öfkesine kurban ararken ben çıkmışım karşısına ve uğramışım gazabına. Çok fazla sorumluluk varmış üzerinde de, hepsini taşıyamıyormuş da, o nedenle bu kadar sinirliymiş de, bazen yanlış kişilerden çıkarıyormuş öfkesini de benden çok özür diliyormuş. Önemli değil dedim. Ama önemliydi. Çünkü, bunu daha sonra bana ya da bir başkasına yine yapacak, sonra yine pişman olacak ve özür üzerine özür dileyecekti. Ve kalpler kırıldıktan sonra yapılandan ders alınmadıktan sonra da özürlerin hiç bir anlamı olmayacağını asla öğrenemeyecekti.

Evet sana masalsı sözcükler yazacaktım. Hepsi aklımdaydı. Ama hayat masallardan yana değildi bu sabah. O gerçekleri gözümüze sokmaktan yanaydı...

Resim: http://www.hp-lexicon.org

17 Aralık 2008

TERLİK VE ÇAYDANLIK

"İşlerimiz ters gitmesin diye" dedi. O yüzden geri dönüp çevirmiş terlikleri. Eğer terlikler ters durursa, yani olmaları gerektiği yöne bakmazsa yüzleri, işler ters gidermiş. Mahçup mahçup gülümsedi sonra: "Biliyorum anlamı yok ama yine de içim rahat etmiyor." Güldüm ben de. "Boşver" dedim "senin terlikleri düzeltmenin kimseye bir zararı olacağını sanmıyorum."

"Şaşırdın mı?" dedi. "Neye?" deyip gülümsedim. Gülümsedi o da. "Yok şaşırmadım" dedim "annem de çevirir terlikleri." Bir süre sustuk. "Aslında" diye başladım lafa "daha başka şeylere şaşırıyorum ben galiba." Derdim şaşkınlıklar üzerine konuşmak değildi. Sadece yol boyu susarak gitmenin ikimize uygun olmayışı nedeniyle rahatsız olmuştum. Çünkü henüz birlikte susacak ve bundan gocunmayacak kadar yakın değildik. İkimiz de birbirimizin, "ne sıkıcı insan" demesinden korkuyorduk galiba. Evet, saçmaydı ama öyleydi.

Ben şaşırmaktan söz açında nefes alıp gülümsedi. Az önce henüz birlikte susmak için çok erken olduğuna dair aklımdan geçenler belli ki onun da aklında geçiyordu. "Evet" dedi "neye şaşırırsın mesela?" Neye şaşırırdım sahi? Hayatın bütününe şaşıyordum ya bunu söylemekten vazgeçtim. Sanırım sıradan, klişe bir laf etmekten korktum ya da genel birşey söylemekten. "Ölümlere ve ölümden kurtuluş biçimlerine..." dedim. "Nasıl yani?" diye sordu. Ona şunları anlattım: "Zamanın birinde bir aile varmış. Akdenizin sıcağını bilirsin, çok insan o sıcaklarda yaylalara kaçar ve tüm yazı orada geçirirler. Bu aile de yaz tatillerini yaylalarda geçiren ailelerdenmiş. Eylül ayında, sıcaklar çekilince dönmüşler evlerine. Evi temizlemiş, eşyalarını yerleştirmişler. Çok da yorulmuşlar. Evin hanımı hemen bir çay koymuş. Ayaklarını uzatıp çaylarını içmişler. Kadın, adam ve çocuklar. Yorgunluktan olsa gerek hepsi olduğu yerde uyuyakalmış. Ama sabah hiçbiri uyanamamış." Gözlerini ayırarak merakla sordu: "Neden?" "Çünkü, çaydanlığın içinde akrep varmış. Kadın çayı demlerken görmemiş onu. Akrebin zehri kaynayan suya akmış. Ve hepsini zehirlemiş." Yine şaşkınlıkla sordu: "Bu gerçek bir öykü mü?" "Anneannem anlatmıştı. Gerçektir sanırım. Belki o da bir yerlerden duymuştur."

Yine sustuk. Sanırım ikimiz de öykü üzerine düşünüyorduk. Ya da garip ölümler üzerine. Sessizliği bozan yine ben oldum: "Bu öyküyü duyduğumdan beri ne zaman çay koysam mutlaka içine bakarım, çaydanlığı iyice yıkarım." Onun terlikleri düzeltme meselesine döndüğümü anlayıp gülümsedi. "Bu bir batıl inanç değil ama. Benim terlikleri çevirmeme benzemiyor." Doğruydu, bu bir batıl inanç değildi ama batıl inançların da bu tip garip olaylardan doğmadığını kim söyleyebilirdi. "Evet." dedim. "Eğer biri bir zaman ters dönmüş terliklere takılıp başını yere çarpmış ve ölmemişse."

Fotoğraf: http://www.perksdg.com

15 Aralık 2008

BAY VE BAYAN ÇİKOLATALI PEYNİR

Önce adam bindi dolmuşa. Hemen ardından da o incecik kadın. İkisinden biri çikolata gibi kokuyordu. Ve ikisinin de yüzü bembeyazdı. Peynir gibi.

Kadın yanıma oturdu. Adam da hemen onun yanına. Bayan çikolatalı peynir çantasından çıkardığı sakız paketinden bir tane attı ağzına. Sonra paketi Bay çikolatalı peynire uzattı. Adam eliyle "hayır" dedi. Kadın omuz silkip paketi çantasına attı.

Hiç konuşmadılar. Bayan çikolatalı peynir sakızını cakırdattı ben camdan hızla gelip geçen görüntülere baktım. Çocuğunu okuldan almış eve dönen dağınık saçlı bir kadına, herşeyin bedava olduğunu ilan eden reklam panolarına, "bedavadan biraz pahalı" yazan bir dükkan vitrinine, inat etmiş bir köpeği sürüklemeye çalışan genç bir çocuğa, kızlı erkekli kalabalık bir grubun kahkahalar attığı dolmuş durağına, bir direğe yaslanmış sigara içen adama baktım.

Apartmanlardan başka bakacak birşey kalmadığında bayan çikolatalı peynir ,susmaktan sıkılmış olmalı ki, şöyle dedi: "Sakız istemediğinden emin misin?" Adam bir süre sessiz kaldı sonra: "Sen ikimizin yerine de çiğniyorsun zaten." Bayan çikolatalı peynir sakızını çantasından çıkardığı bir kağıda tükürdü. Sustular.

Evler, geçti camdan. İnsanlar, ağaçlar, kedi ve köpekler... Ve karanlık. Ve elektrik direkleri. Ve yine karanlık. Bayan çikolatalı peynir hafifçe burnunu çekti. Adam ona döndü. Elini tuttu. Bayan çikolatalı peynir gülümsedi: "Sakız ister misin?" Adam elini uzattı. Güldüler. İlk durakta indiler. Bay çikolatalı peynir Bayan çikolatalı peynirin beline doladı kolunu. Karanlıkta kayboldular.

Fotoğraf:
www.allposters.com

14 Aralık 2008

AĞAÇ KOVUĞUNDA...

Saklambaç bu. Biri ebe olmuş, ben saklanmışım, oyun bitmiş ama benim saklandığım yerden çıkmaya niyetim yok. Rahat gelmiş o ağacın kovuğu. Öyle rahat gelmiş ki "tüm ömrü buracıkta çürütebilirim." demişim. Gündüz olmuş hep göğe bakmışım gece olmuş yine öyle... Öylece kalakalmışken aklımdan geçirmişim: "Saklanıp kalayım burda, kendime öyküler anlatayım, biraz nefes alayım. Kaçmaktan kovalamaktan ve yine kovalamaktan kaçmaktan ayrı durayım..."

Böyle görünüyorum ruhumu çıkarıp göğe astığımda. Tepeden bakınca kendime böyle... O ağaç kovuğunda oturmuş, kalakalmış, hali olmayan halime bakıyor da bakıyorum. Gizlendiğim yerle, gizlendiğim yerin dışında gürül gürül akan hayat arasında duran boşluğa çıkıyorum sonra. "Ya kal ya git karışıver içine" diyorum. Öyle ya; ya yaşar insan ya da yaşamaz, ötesi var mı ki? Yok...

Önce "Korkuyorum "dedim. "Tüm gördüklerimi yeniden görmekten ve dahasını görmekten ödüm kopuyor." Ve "İnandığım herşeye ters düşen bir dünyanın içinde nasıl yaşayayım?" dedim. Bunca kötülük varken ya o kötülüğün bir parçası oluverirsem günün birinde ya o kötülüğün bir parçası olduğumun farkında olmazsam... Dahası, dahil olduğumda ona, yerimi buldum sanırsam... "Yok yok" dedim "saklan. Olmazsın böylece hiç birşeyin parçası..." Kendime yalan söylemişim, sonradan anladım.

İnsan bir yerde çok uzun kalırsa, hele de dışında bırakırsa kendini dünyanın, anlıyor aslında saklanmış olmadığını. O saklandığı yerin gizlenmek için değil soluklanmak için olduğunu anlıyor. Güç toplamak, karşı durabilmek için, kızdığı ya da öfkelendiği ne varsa onlarla yeniden savaşabilmek için durup beklediğini, beklemenin korkaklıkla uzaktan ya da yakından ilgisi olmadığını anlıyor.

Ve yine anlıyor ki; insansa uzak kalamaz iyi kötü ne varsa dünyadan. Böyle ağaç kovuklarında ömür çürütemez. Özler ucundan kıyısından hayatı. Sonra şaşar kalır kendine. Nasıl da derin derin soluklar aldığına, tek başına da olsa karşı durmak için elinden geleni ardına koymayacağını söyleyen haline şaşar kalır. Çıkar o kovuktan ve bakar ormana. Diğer kovuklardan çıkan adam ve kadınlara... Güçlü bacaklar ve güçlü soluklar, parlayan gözler ve kendi çokluklarına şaşıran insanlara bakar kalır.O insanların içlerindeki ses kocaman bir koro olur sonra, şöyle der hep bir ağızdan; saklanmak her zaman korkudan değildir. Saklanmak bazen soluklanmak içindir. Dinlenmek, kendini dinlemek, yeniden kendisi olmak içindir.

Saklandım ve soluklandım ben de. Saklandım ve korkudan sandım. Ve anladım ki ben korkak değil sadece yorgundum...

Fotoğraf: Engin Güneysu


13 Aralık 2008

BİR KUTU TOPRAK ALIR MIYDINIZ?


Çocukluğumuzda en sevdiğimiz oyun başkalarını aldatma ve hallerine gülme üzerineydi. Çocukluk işte… O küçük çıkmaz sokağı caddeden ayıran tahta perdeli kapının ardından, elleri yüzleri toprak içinde 3–5 çocuk, büyüklerin o şaşkın ifadelerine neden o kadar gülerdi acaba?


Akşam olmadan hazırlıklara başlanırdı. Önce gösterişli bir kutu, paket kâğıdı ve kurdele edinmek gerekliydi. Tüm çocuklar buldukları kutuları, kurdeleleri, paket kâğıtlarını getirip koyarlardı ortaya. İçlerinden en güzeli, oy birliğiyle seçilirdi. Seçilen kutunun içine nemli bir toprak konurdu. Ama toprağın ıslaklığı iyi ayarlanmalıydı. Eğer çamur olursa kutunun yanlarından su sızar ve foyamızı meydana çıkarırdı. Bu konuda uzmandık. Toprağın ne kadar su katılırsa istenilen kıvama geleceğini bilirdik.


Toprak konan kutu güzelce paketlenirdi. Bazı arkadaşlarımız paketleme ve paketi süsleme konusunda çok iyiydiler. Her zaman bu işi onlar üstlenirdi. Paket hazır olduktan sonra akşam olmasını en azından alaca karanlığı beklerdik. Paketi yolun kenarına koyar gizlenirdik. Biri paketi görünce sevinçle alsın, şanslı gününde olduğunu düşünsün ve paketi açtığında yüzü şekilden şekle girsin diye.


Yazın o sıcak günlerinde mahallenin sakinleri çocuklarıyla birlikte, dondurmaları ellerinde yol boyunca yürürlerdi. Akşamın ilk saatleri Akdenizin sıcağından bunalmış kendini evin dışına atmış insanlarla dolup taşardı sokak. Sokağın bu hali oyun için hiç de elverişli olmazdı. Yakalanma olasılığımız çok fazlaydı. Tek başına yürüyen insanlardı bize eğlence sağlayanlar. Çünkü şaşkınlıklarını, kızgınlıklarını paylaşacakları kimse olmazdı yanlarında. Tek başlarına olduklarında, oldukça tuhaf bir biçimde gösterirlerdi duygularını. Kimi paketi büyük bir hırsla açar içindekinin toprak olduğunu görünce yere fırlatırdı, kimi sinirli sinirli başını sallar kutuyu aldığı yere bırakırdı. Bazıları ise çok öfkelenir, etraflarına bakar kimsenin kendisini görmediğinden emin olmak ister ve sonunda utanma duygusları öfkelerini bastırırdı. Bir kısmı ise paketi sokakta açmaz alır götürürdü. Böyleleri eğlencemizi kursağımızda bırakırdı. Bize düşen onun evinde paketi açtığı zaman yüzündeki ifadeyi hayal etmek olurdu.


Şimdi düşünüyorum da, o zaman o çocuk aklımızla onlara sunduğumuz bir kutu toprak şimdi insanları kızdırır mı? Mesela topraktan, ağaçlardan, bahçelerden yoksun yaşayan binlerce kent insanı sokakta böyle bir paket bulsa, paketi açtığında mis gibi bir toprak kokusu duysa kızabilir mi? Özlediği birşeyleri bulmaz mı o pakette, belki büyüdüğü yerlerin kokusunu, sevdiği toprak insanlarının ellerinin kokusunu... Bulmaz mı birşeyleri? Kimbilir?


Ya siz? Siz bir kutu toprak alır mıydınız?


Fotoğraf: http://www.nitrate.com/potting_soil.jpg

12 Aralık 2008

CUMA MEKTUPLARI

Onlar hep buradalar Sevgili Dostum. Ve asla ihanet etmiyorlar bize. Evet, kelimelerden söz ediyorum. Tıpkı sadık bir sevgili gibi, tıpkı her zaman dönebileceğin bir ev gibi orada öylece duran, şikayet etmeyen ve de yakınmayan kelimelerden...

Ben bir kaç gün uzak kalmışken alışkın olduğum herşeyden, telefonlarımı hayata ve insanlara kapamışken, bir kablo ucundaki görülmeyen hayatı koparıvermişken pat diye ve üstüne üstlük hayatın üzerinde pudra şekeri gibi duran kelimelerin bile tatlılığından vazgeçecek kadar kaçıyorken herşeyden (ya da onlardan bile vazgeçebileceğimi sanma gafletindeyken), şimdi, tam bu anda, geri döndüğümde yani, böyle eğreti oturduğum bu koltukta anlıyorum neye güvenip gittiğimi.

Hep güvenmek istiyoruz Sevgili Dostum. Yollara çıkarken, istiyoruz ki hep dönebileceğimiz bir yer olsun, hep koynuna sığınabileceğimiz birşeyler olsun... Bunu cümlelerle geçirmesek de aklımızdan kalbimizin kıyıcığında durup duruyor o istek. Ve ne yazık ki sanıyoruz ki sığınılacak, güvenilecek tek şey kendi türümüz. Unutuyoruz içinde ihanet olan türün bir tek bu tür olduğunu. Biz nasıl giderek ihanet ediyorsak beklemesini istediğimizin de gidenlerden olabileceğini unutuyoruz. Ve zalim diyoruz onlara. Ah dostum bizler aptallıkta sınır tanımıyoruz.

Gidiyorsan eğer bir gün bir yerden ya da herşeyden bilmelisin döndüğünde neye sığınacağını. Ve yine bilmelisin ne zaman ve neden olursa olsun bir gün mutlaka dönmek isteyeceğini. Bilmeli ve öyle gitmelisin. İnsanız hep dönmek isteriz bilirsin. Dönmekle de kalmayıp hep bulmak isteriz bıraktığımız gibi. İşte bu yüzden bunca sığınışım kelimelere. Gidip dönüşlerim dönüp hep bulacağını bilmelerim bu yüzden.Ve yine gitmekte bunca gözü kara oluşum bu yüzden. Kendimi kandırışım, tüm gemileri yaktım sanırken küçük bir sal bırakışım bu yüzden.

Çok olmadı gideli ve çok olmadı döneli. Limanda çocuklarım gibi bekleyen o kelimeleri kucaklayalı da çok olmadı. "Birşeyleri içinde, aklında, parmak uçlarında götürürsen ondan gitmiş sayılır mısın?" diyeli de çok olmadı. Bu eğreti koltukta otururken, içimde hiç keder kırıntısı yokken ondan böyle belki hem yabancı hem de aşina oluşum. Hayata o incecik kelime iplikleriyle bağlanışım da bu yüzden belki...

Şimdi, parmak uçlarımdan güneş altında eriyen karlar gibi damlayan kelimeler var. Hep içimde olan, ben giderken farkında olmadan bir gölge gibi ardımda olan, bunca yabancı olduğumu hissettiren dünyanın bir kıyısına beni tutturacak çengelli iğneler gibi kelimeler ...

Belki yine giderim bilmiyorum. Belki dönerim de... Tek bildiğim gitsem de dönsem de beni ne bekler biliyorum. Ve dostum kelimeleri bu yüzden seviyorum.

Resim: http://etc.usf.edu/

09 Aralık 2008

PARMAK UÇLARINDAN KAĞIDA...

N.E.S. sormuş: "Aşk neye benzer?" "Tek cümle ile cevaplamanızı istiyorum, üzerinde fazla düşünmeden aklınıza gelen cevabı verin" demiş. Tek bir cümle ile cevap vereceğim ben de ama o cümle peşinden pek çok cümleyi de sürükleyip getirdi, bu sayfanın üzerine küçük kelebekler gibi kondular.
Aşk, kontrol edemediğin parmak uçlarından şu kelimelerin dökülmesidir;


Seni yorgun bir günün akşamında yatağına uzanmış ayak parmaklarına bakarken düşünüyorum. Hani o sesindeki sebebini bilmediğin kederi kimsenin duymasını istemediğin akşamlarda... Loş bir ışık yüzüne vurmuş oluyor... Sen öylesine uzaklaşmış oluyorsun ki hayattan, benden, hatta kendinden... Susuyorum...

Seni masaya ayaklarını uzattmış elindeki kitaba dalmışken düşünüyorum. Kaşların inip kalkıyor... Saati unutuyorsun... Hava kararıyor sen o kör ışıkta hala okumanı sürdürüyorsun... Biri gelip seni uyarana ve ışığı açana kadar...

Seni bir de, sonbahar akşamlarında, şehrin onca gürültüsünün içinden sıyrılıp geldiğin, deniz kıyısında düşünüyorum. Parıldayan yıldızlara bakarken, ayın nasıl böylesine kusursuz olduğuna şaşarken oturup kalıyorsun kıyıya... Ve ben o sırada seni düşünüyor oluyorum...

Seni o koyu gecelerde sokaklarda yürürken düşünüyorum. Geniş adımlarından vazgeçip küçük adımları tercih ettiğin, uzun ağaçların serin gölgelerinde bir başına yaptığın yürüyüşlerde yanında yürüyor oluyorum. Ama sen yalnız olduğunu sanıyorsun... Oysa ben yanında yürüyorum... Bilmiyorsun...

Kendi kendine konuşmalarını görüyorum bir de. O tatlı sesinle, kendi kendine verdiğin tesellilere inanmaktan çoktan vazgeçmişsin.Bunu biliyorum... Oysa ben seni dinliyorum... Ne dediğine aldırmadan, sırf sesindeki o tatlı tınıyı duymayı istediğim için her sözcüğe ayrı bir sevgi duyarak dinliyorum... Ve sen hala kendi kendine konuştuğunu sanıyorsun...

Seni günün her saatinde düşünüyorum... Oysa sen hala yalnızlığın içinde kaybolduğunu sanıyorsun... Bilmiyorsun ben o anda elini tutuyor oluyorum...

Evet, aşk budur.

Resim: http://www.compassrose.com/contact.html

05 Aralık 2008

CUMA MEKTUPLARI

İyisin değil mi? İyi ol. Hep ama hep iyi ol. Ben mi?

İyiyim ben. Zaman zaman nehri yadırgayan bir balık olsam da yüzüp gidiyorum. Erken uyanıyorum hep olduğu gibi. Mavi günlere açıyorum gözlerimi. Öylece duruyorum sabahın ışıklarının içine içine aktığı nehrin tam ortasında. Suya süzülen gün ışığında yıkanıyor, pullarımın üzerinde oynaşan ışıkla sarhoş oluyorum.

"Yüz yüz yüz" diyorum kendime sonra, tıpkı inat eden bir arabayı iten birine benziyorum. O ilk gayret olunca dostum gerisi gelir, biliyorum. Artık direnmeyi bırakınca akıntıya nehir senin annen oluyor bunu da biliyorum. Bu yüzden artık bilerek ve direnmeden yüzüyor, yüzüyor ve yüzüyorum.

Sonra gün ortası taşkını oluyorum. Yüzdükçe coşuyor, coştukça yüzüyorum. Tutamayıp kendimi bir nara patlatıyorum nehrin göğsüne sonra, tüm balıklarla kardeş oluyorum. Turuncu pullar ve gümüşler, altınla sırmalanmış olanlar ve menekşe gibi insanın içine işleyen mor pullarla karışıp harman oluyorum. Bu taşkınlar korosuyla ben de kendimden taşıyorum.

Ve akıyor sular akıyor zaman, lacivert bir battaniye ile üzerimi örtüyorum. Göğün yıldızları yansıyor sulara onlardan kendime gerdanlık yapıyorum. Yıldız tozlarına bulanıyorum sonra rüyalara dalıyorum.

Ben iyiyim dostum, böyleyim işte. Nehrin göğsünde yaşayıp gidiyorum...

04 Aralık 2008

SESSİZ SESSİZ...

Kırık bir testiden sızan su gibi zaman. Ağır ağır sızıp akıyor. Geçiyor gün, gecenin içinde yitip gidiyor. Hep olan bu. Buydu daha doğrusu.Ama bugün bir gariplik var. Akıp gitmeyen birşey... Duran ve durdukça içe işleyen... Sessiz ve korkutucu birşey. Herşey fazlasıyla yolunda, herşey fazlasıyla düzenli.

Şu karşı koridordaki kadın mesela. Bu sabah kimseyi azarlamadı, kimseye bağırmadı. Oysa sabahları çok gergin olur. Karşısına kim çıkarsa onu kurban eder öfkesine. Ve diğer adam. Hemen yan odadaki. O da sessiz sularda yüzüyor. Sabah gelir gelmez dinlediği o kalbe keder şarkılar bugün havada dolaşmıyor. Ve hiç bağırmıyor. Çünkü konuşmuyor. Öylece eli çenesinde karşısındaki ekrana büyülenmiş gibi bakıyor. Neden sessizler bu kadar? Ve bugünün nesi var? 4 Aralık 2008 tarihinin nesi olabilir?

Tuhaftır ya da tesadüftür ki; kimsenin cep telefonu çalmıyor. Odalardaki telefonlar da öyle. Sanki tüm bina insanları ince, kadife gibi bir sesle, kimseyi rahatsız etmeden konuşmak için ağız birliği yapmışlar. Öyle sessiz her yan. O özlenilen sessizlikte. Ama... Ama bu sessizlikte ürkütücü bir yan var. Kabul edilemez, alışılamaz belki... Öyle yabancı...

Ne garip; o çok kızdığım karmaşayı şu an özlüyor olmam gerçekten çok garip. Bu sessizlikten böyle rahatsız oluşum... O gürültü patırtı arasında hem rahatsız olup, hem de kendimi ait olduğum yerde hissetmişim, şimdi düşünüyorum da. Sanki hep var olan o karmaşa, sürüp giden, kesintiye uğramayan bir zamanın işareti gibi gelmiş olmalı. O karmaşa devam ettiği sürece ne iyi ne kötü birşey olmayacak, bildiğimiz sularda kulaç atacağız ve biliyor olmanın rahatlığını duyacağız içimizde. Böyle düşünmüş ya da böyle hissetmiş olmalıyım. İnsan alışmış olmakla sevmeyi birbirine karıştırıyor. Muhtemelen ben de öyle. O alıştığım karmaşayı seviyorum sanıp özlüyorum şimdi belki. Bilemiyorum. Ama bildiğim birşey var, bu sessizlik içinde yüzemiyorum...

01 Aralık 2008

ÇAMUR

Tıpkı bir metale yansıyan görüntü gibi, günden geceye kalan. Aklımın içinde sesler, yüzler, eşyalar... Hergün böyle mi yoksa bugün daha mı çoklar? Bilmiyorum. Ama ışık değiştikçe canlanıp soluyorlar.

En yoğunu, tıpkı yağmur sonrası bir çamur gibi oturuvermiş içime. Tüm kahkahalar yağmur suyu gibi buharlaşmış, öfke çamur gibi sıvandıkça sıvanmış göğüs kafesime. Bu güneşli günden, mavi gökyüzünden bu çamurun kalması ne tuhaf, ne kötü. Günü bununla anımsamak, soluyup soluyup tekrar içine çektiğin öfkeyi günden kalan hanesine yazmak... Yazık...

Hep böyle aptal hep böyle mantıksız ve hep böyle bencil olmak zorundalar. Kaç kişiler onlar? Hem kendilerinin hem de etraflarındakilerin günleri ziyan eden ve bunun hiç farkında olmayanlar, yaşamanın bu olduğunu sanan bu adam ve kadınlar sahi kaç kişiler?

Tüm günü ardlarında bırakıp uykunun masumiyetine sığınmış olabilirler mi? Kimbilir?Peki o çamur kafa derilerinden gözlerine süzülürken rahat uyuyabilirler mi?

Belki...


Resim: http://www.centreflow.ca/wp-content/uploads/2008/06/footprint.jpg

30 Kasım 2008

KİTAP OLSUN BANA YAKIN...



Önce Nilly'de sonra Vladimir'de gördüm. Ve en yakınımdaki kitap adlı bu mimin en keyifli mim olduğunu düşündüm. Kurallar şöyle:

Kendinize en yakın kitabı alın.
Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.

Şu an okumaktan büyük keyif aldığım kitabın ( Küçük Şeylerin Tanrısı- Arundhati Roy) elli altıncı sayfasını açıp beşinci cümlesini buldum.

"Kocasının şiddet nöbetleri çocukları da içermeye başlayınca ve Pakistan'la savaş çıkınca Ammu kocasını terk etti, hiç hoş karşılanmasa da Ayemenem'deki ailesinin yanına döndü."

Kadına, çocuğa ya da herhangi birine yönelik şiddet üzerine uzun uzun yazmaya gerek kaldı mı bu bir tek cümlecikten sonra. İçinde bunca yarayı, acıyı, sonuçları içeren bu biricik cümleden sonra...

Peki sizin en yakınınızda hangi kitap duruyor?

27 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Sana yazalı altı gün olmuş. Kimine göre kocaman bir zaman dilimi kimine göre ise sabun köpüğü. Ama herkes için derin ya da ince izler taşıyan altı gün... Bende kalan ise;

1. gün
-Ama sen 42 yaşında görünmüyorsun ki?
-Değilim zaten.
-Ama ben öyle sanıyordum. Özür dilerim.
-Dileme. Nüfus cüzdanımda öyle yazıyor.
-Yani?
-Ama ben 35 yaşımdayım. Çünkü, insanlar aslında 7 yaşlarından itibaren yaşamaya başlarlar. 7 yaş, dünyayı öğrenip anlamaya başladıkları zamanlarıdır. Bu yüzden ben hep yaşımı söylerken 7 yaş eksik söylerim.
-Bunu sevdim.

2.gün
O adam kimdi bilmiyorum ama aklımın duvarına asılı kaldı fotoğrafı. Yan masada oturan birine birşeyler anlatıyordu. Kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir sesle ve kimsenin gözünden kaçmayacak kadar kederli bir yüzle anlatıyor da anlatıyordu. Sonra ağlamaya başladı. Gözyaşları tıpkı bir duvardan süzülen yağmur suları gibi yanaklarından çenesine oradan boynuna aktı uzun uzun. Bu kadar güzel ağlayan birini hiç görmediğimi düşündüm.

3.gün
İki kişiydiler. Sehpanın üzerinde üç bardak su, üç kahve fincanı tabağı vardı. Ve biri kahvenin son yudumunda şunu söyledi: "Ben günümü doldurmak için yaşıyorum." diğeri ise "bitse de gitsek, değil mi?" İlk cümleyi söyleyen başını salladı. Ben şaşkın şaşkın baktım. İkisi de benden beş yaş küçüktü.

4.gün
Bir şiir okudum. Ve o şiiri, tıpkı bir çocuğun pembe bir akide şekerini ağzının içinde yuvarlayıp tadını çıkarması gibi, aklımın içinde yuvarlayıp durdum.
"Kışa girdik, kıştan çıktık
ama değişmiyor insan
karınca duası diyorlar ördüğüm yola." *

5.gün
Bütün gün deniz fotoğraflarına baktım baktım baktım. Balıklara, dalgalara, kumsaldaki ayak izlerine, güneş altında ışıldayan denize, yağmur altında dalgalanan denize... O kadar çok baktım ki saçlarım deniz koktu. Yıkamadım.

6.gün
Günler bende izler bıraktı. Tutup onları kelimelere döktüm...

Fotoğraf: http://www.peacefulmind.com/images/white_stones.jpg
*Şiir: Birhan Keskin

26 Kasım 2008

NASIL OLDUĞU DEĞİL, NASIL GÖRDÜĞÜN...

Çayını dalgın dalgın karıştırırken önündeki gazete sayfasını pür dikkat okuyor. Kaşının biri, okuduklarına cevap verir gibi yukarı kalkıyor önce sonra eski halini alıyor. "Önemli birşey mi var?" diyorum yanına yaklaşırken. Okuduğu sayfaya göz atıyorum. Başını bana çevirip gülümsüyor: "Her sabah ilk işim burcumu okumaktır." diyor. Gülümsüyorum. Ben gülümseyince hemen ekleme ihtiyacı hissediyor: "Aslında inandığımdan değil de." Onu bu şekilde bir açıklama yapmak zorunda bırakmış olmak canımı sıkıyor.

Burcunu soruyorum. Söylüyor. Burcunun karşısında şuna benzer şeyler yazıyor: "Bugün duygusal bir yoğunluk yaşayabilirsiniz. Para konusuna dikkat. Aşk hayatınızdaki monotonluk bu ay tanışacağınız biriyle son buluyor." Bir iyi bir kötü bir de nasıl değerlerlendireceğini henüz bilemediği haber aldı. Muhtemelen para hep başına dert oluyor. Bu yüzden bu kötü haberi, çok kötü bir haber olarak değerlendirmeyecek. Aşk için küçük bir umudu var artık. Bu iyi bir haber. Ve duygusal yoğunluk... Muhtemel ki bugün yaşayacağı pek çok şeyi aşırı duygusal bir gözle karşılayacak belki bir kaç damla bile akacak gözlerinden. O kendini, gününü bu üç küçük cümle ile kurdu.

Aslında bunu hepimiz yapıyoruz. İlla o günün planını yapmak için burç yorumlarımıza ihtiyaç duymuyoruz elbette. Başka, belki de kendimizin bile farkında olmadığı yöntemler kullanıyoruz. Sabah uyandığımız vakit ilk iş gökyüzüne bakıyoruz mesela. Mavi ve güneşli bir gök güzel bir güne, bulutlarla kaplı, yağmura gebe bir gök ise kasvetli bir güne işaret olarak yazılıyor aklımıza. Ve şunu hiç düşünmüyoruz; güneşli bir günde hiç mi mutsuzluklar yaşamadık ya da yağmurlu bir günü kahkahalarla geçirdiğimiz olmadı mı hiç? Ah o filmler ve kitap sayfaları... Mutlu filmleri masmavi gökyüzü ile başlatan, felaketleri gökteki zavallı, masum bulutlarla, yağmurla anlatan o filmler... Nasıl da kazınmışlar hayatlarımıza. Hatta bununla da yetinmeyip gördüğümüz anda ruh hallerimizi değiştiren birer sembole bile dönüşmüşler.


***
Biz insanlar, geleceği görmek, sabah uyandığımız vakit o güne dair işaretleri yakalamak için çırpınan kelebek avcıları gibiyiz. Kepçemizi gökyüzüne atıp işaretleri toplamaya o işaretlerden o güne dair ön bilgileri almaya çalışıyoruz. O kepçenin içinde güzeller güzeli bir kelebek bulduğumuz, uğur böceği bulduğumuz da oluyor bir kara sinek, bir zehirli böcek bulduğumuz da. Ve gün o işaretlerle bilinçli ya da bilinçsiz şekil alıyor.

Ben bu sabah, pencere önünde çayımı yudumlarken iki beyaz kumru ile karşılaştım örneğin. Toprağın üzerinde kıpır kıpır dolaşıyorlar, tepelerindeki gri bulutlarla kaplı "ha yağdım ha yağacağım" diyen havayı umursamadan günün ve zamanın içinde kaygısızca geziniyorlardı. İki beyaz kumru kim için iyi bir güne, şansa ve uğura işaret değildir ki?

Ve işime giderken, yol boyu düşündüm. Bu işaret, gün gerçekten güzel olacağı için bana sunulmuş bir armağan mıydı yoksa ben o güne dair iyi bir işaret aldığım için mi günü güzel biçimlendirip olan herşeyi iyiye yoracaktım? O günün güzel olacağına dair inancım hayatın içindeki güzel şeyleri yakalayıp, olumsuz olanları kaygısız bir ruh haliyle görmezden gelmemi mi sağlayacaktı? Eğer böyleyse, ki ben böyle olduğuna inanıyorum, her sabah uyandığım vakit kendime güzel işaretler bulmalıydım. Bulmalı ve o işaretlere var gücümle sarılmalıydım. Bunun da tek yolu aklımda bunca zamandır kodlanmış olan olumsuz tüm sembolleri silip atmak onlara yeni ve güzel anlamlar yüklemekten geçiyordu ki bunu yapmak, yapabilmek hem çok zaman istiyordu hem de sabır. Ama denemekten zarar gelmez diye düşündüm. Denemek kime ne kaybettirmiştir ki? Hem de böyle bir konuda.

***
Dediğim gibi hayatlarımız aslında bizler farkında bile olmadan işaret avcılığıyla geçiyor. Olan herşeyi, olacak olan herşeyin bir başlangıcı, tohumu ve işareti gibi görüyoruz. Sabah uyku mahmurluğuyla elimizin çarptığı çay bardağı tüm günümüzün sakarlıklarla geçeceğinin işareti oluyor mesela. "Gün nasıl başlarsa öyle gider" cümlesiyle yola çıkıyor ve sabahtan karar veriyoruz olacak olan herşeye sanki. Oysa gün hiç bir zaman nasıl başlarsa öyle gitmiyor, biz sadece o günü o sabah karar verdiğimiz gibi algılıyoruz. Ya da biri bize o gün kötü davrandığı zaman sanıyoruz ki o gün herkes aynı şekilde davranacak. Belki bir ya da iki tesadüf üst üste geliyor ve içimizdeki o küçük şeytan "aman kendine dikkat et bugün." diyerek inancımızı iyice pekiştiriyor. Oysa olan biten, sadece insanları ve olayları algılayış biçimimizden ibaret. Ve ne yazık ki en çok da böyle günlerde incinip kırılıyor söylenen sözler üzerine düşünmeden kendi içimizde küskünlükler yaşıyoruz. Ve daha sonraki günlerde insanlardan "İnan bana niyetim kötü değildi. Seni incitmek için söylemedim. Beni yanlış anladın." cümlesini çokça duyuyoruz.

***
Bu işaretlerden ve inançlardan vazgeçmek belki mümkün değil. Öyle ya; çoğu işareti farkında olmadan topluyor ve aklımızın içinde birer başlangıç noktasına dönüştürüyoruz. Eğer inanç ve işaretlerden vazgeçmek mümkün değilse ya da onları ortadan kaldırmak çok uzun zamanlar alacaksa yapılacak en doğru şey o işaretleri bilinçli bir şekilde ve olumlu yorumlayarak seçmek galiba. Mesela yağmurlu günlerde surat asarak güne başlamak yerine o günün tıpkı suyun toprağa hayat verdiği gibi tıpkı toprakta yeni tohumların büyümesini sağladığı gibi bizim de içimizde yeniliğe yol açacağını varsaymak gibi.

Ve bu yüzden sabahları uyandığım vakit kepçemi havaya savurduğumda içinde kelebek, uğur böceği, karınca, örümcek, sivrisinek ne olduğunu önemsememeye karar verdim. Çünkü anladım ki; o kepçenin içinden çıkan değil asıl önemli olan, benim onu nasıl gördüğüm...

24 Kasım 2008

YAĞMUR...

Son bir kaç gündür aralıksız yağmur yağıyor. Böyle havalarda insan içindeki romantizme hem şaşırıyor hem de seviniyor. Dünya böylesi bir karanlığa boğulmuşken, bizler böylesine derilerimizi yüzmüş ve canımız daha çok acımasın diye tam derimizin altındaki taşı, kendimizi dünyaya karşı savunmak için ortaya koymuşken; bu yumuşak, sıcak ve buharı üzerinde kahve kokulu romantizm yağmur gibi ruhlarımızdaki kiri pası yıkıyor.

Bir fincan kahvenin buharına bakarken, bir battaniye altında o kalın kitabın sayfaları içinde yitip gitmişken, yağmur alabildiğine yağıyorken ve ayaklarımız hala böyle sıcakken, mutfaktan güzel bir çorba kokusu her yanı kaplamışken, bir yere gitmek zorunda değilken, yatakta gün boyu kalma özgürlüğüne sahipken, salondaki televizyondan hiç beklemediğin anda sevdiğin bir şarkı kulaklarına erişmişken, saçların darmadağınıkken ve dağınık olmasının hiç bir sakıncası yokken, nefes alabiliyorken ve nefes almakla da kalmayıp hiç bir sızı, ağrı duymuyorken, sevdiğin herkes hayattayken, bin sebepli ama dillendirilemeyen bir coşkuyla doluyken yağmur soyduğun derinin altındaki taştan sızıp böyle içine doluyor.O doldukça ve sen böyle coştukça birileri gelip kalbin kapısını çalıyor.

Ayakları üşümeseydi diyorsun bir kap çorba belki... Baş üzerinde bir dam hiç olmadı bir şemsiye... Üzerine bir battaniye, bir hırka ya da... Daha iyisi yünlü bir manto. Soba başında otursa birileri... Bir kahveci alsa onu içeriye... Gel ısın dese... Soba şöyle gürül gürül yansa... Adamın yanakları kızarsa kızarsa kızarsa... Kimse anlamasa sevinçten mi ısındığı için mi kızardığını... Ah öyle olsa... Kimseler sokakta kalmasa...

Yağmur önce romantikleştiriyor sonra da kurumlu bir keder gibi yağıyor üzerine... Yüzünde ellerinde simsiyah izi kalıyor...

FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU

23 Kasım 2008

DÜNYA ÜZERİNDE BİR YERLERDE...

Calanon sormuş: "En sevdiginiz 10 yer; ülke, şehir, semt, oda vs benim icin önemli degil. Dökülün bakalım resimleri ve cevapları."1-ODA: İnsan aslında bir kamlumbağa gibi. Ne zaman sıkılsa hayattan, insanlardan ya da olan biten herşeyden bir kabuk arıyor kendine. O kabuk da çoğu zaman evlerimiz, odalarımız oluyor. Bu yüzden benim de en sevdiğim yer kendi kabuğum.

Kabuk dışında ise;
2-BAHÇE: O küçük portakal ağacının altında oturmayı... Tüm bahçenin en küçük ağacının tüm bahçeye kafa tutan, kış geldiğinde, boyuna posuna bakmadan başını portakallarla donatmış halini... 3- DENİZ: Deniz kenarında uzun uzun yürümeyi ve kendimi unutmayı... 4- KİTAPLAR: Kitapçılar, kütüphaneler, sahaflar, içinde kitap olan her yerde zamanı unutmayı, kitaplığımın önünde halıya bağdaş kurup oturarak, bir o kitaptan bir bu kitaptan okuyup dağılmayı... 5- SÜPRİZ KAHVALTILAR: Sabahın erkeninde gelen telefonu, "çabuk hazırlan kahvaltıya gidiyoruz" cümlesini, güneş altında simit, çay ve peynirle yapılan bol kahkahalı kahvaltıları...6- BEBEK ELİ: Mutluyken ya da değilken, gülerken ya da ağlarken, farkındayken ya da dalgınken o minik bebeğin gülerek elimi tuttuğu zamanları...7-FİLMLER: Tüm haftasonunu siyah beyaz filmlerin içinde geçirmeyi...8-YAĞMUR: Yağmur altında şemsiyeli ya da şemsiyesiz yürümeyi...9-GÜN SONU: Tüm günü yorgun ama mutlu bir şekilde bitirip ayaklarımı uzattığım zamanları... 10- UYKU: Erken kalkmak zorunda olmadığım sabahları...

SEVİYORUM...


mimi paslayalım: Zeynep Everi, Rehav@ ve Haşimce bakalım nerelerde olmayı seviyorlarmış.


1- Vincent Van Gogh

2-http://www.addo-goodhope.co.za/pics/big/orangetree.jpg
3-http://www.execkeys.com/Graphics/Sea%20shore%20Icon
4-http://www.tempe.gov/LIBRARY/events/images/books.jpg 5-http://www.yenilikleronline.com/wp-content/uploads/2008/04/cay-simit.jpg 6-http://ppasg.com/images/baby_hand.jpg
7-http://www.oldmovies.com
8-http://www.patlewisart.co.uk/
9-http://middlezonemusings.com/wp-content/uploads/2008/04/feet.jpg
10-http://www.ruyabilim.com/img/uyku.jpg

20 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Kalbin kıyısında duran o sandal Sevgili Dostum... Kaç kişi alır, batmadan?

O kadın geldi önce. Saçlarında dünyanın gamı kederiyle geldi. Kuru ellerinde buruşuk bir kağıt. Titrek kelimelerinde kocaman bir ömrün özeti. "Ah bacım ah..." diye başladığı cümlelerle kalbimi deldi.

Sonra o adam. Saçı sakalı girmiş birbirine. Kara kuruydu o da. Kocaman kara gözlüydü. Ağzında kara ömrüne tezat bembeyaz incilerle, dünyanın çiğneyip tükürüp attıklarından biriydi.

Ve o çocuk. Akşamın karasında, sokaklarda gezen o çocuk. Elleri ceplerinde öyle efe yürüyüşlü. Ölçsen bir avuç gelmez göğsü. Yağmur altında sırılsıklam yanıma geldi.

Sahi dostum kalbin kıyısında duran o küçük sandal... Kaç kişi alır, batmadan?

Fotoğraf: www.otshows.com

19 Kasım 2008

DALDAN DALA, DALDAN DALA...

Sigarasının dumanını üfleyip, uzun zaman sürmüş o sessizliği bozuyor: "Konsantrasyon bozukluğu..." Kesinlikle kızından söz ediyor. Çünkü ne zaman başı sonu belli olmayan bir cümle kursa hep kızından söz ediyor oluyor. Bunu bildiğim için cümlenin aslının "kızımın konsantrasyon bozukluğu var." olduğunu anlıyorum. Çok ilginçtir bunu başka hiç birşeyden söz ederken yapmıyor, sadece kızından söz ederken aklının içinden geçenleri sanki o düşünürken herkes duymuş gibi davranıp konuya ortasından giriyor. Neden? Geçen gün de "mor balon" dedi. Elbette bunun Sezen'le (kızının adı bu) ilgili olduğunu anladım ama mor balonu anlamlı bir cümle içine koyamadım. Sonra anlattı okulda bir çalışma için tüm çocuklara balon getirmesini söylemişler. Sezen'e de mor renk verilmiş. Onun için mor balon alması gerekiyormuş.

"Evet" dedim o yine dalmışken "konsantrasyon bozukluğu?" Sigarasını söndürürken cevap verdi: "Tıpkı sana benziyor; bedeni seninki kadar tembelken zihni tıpkı seninki gibi hiperaktif." Şaşkınlıkla bakıyorum. Tamam ben tembelim de zihnim neden hiperaktif? Bunu ona soruyorum. "E senin de konsantrasyonun berbat değil mi?" Evet haklı. Benim de konsantrasyonum berbat. "Neden sence?" diyor. Bilemiyorum. "Hadi gel o zaman bir gününü ele alalım." Peki diyorum. Eğlenceli gözüküyor ama sonuçları ne olacak şimdiden bilemiyorum. "Tamam" diyor "başla bakalım anlatmaya." Benden o sabah ne yaptığımı anlatmamı istiyor. Hem de tüm ayrıntısıyla...

"Sabah geldim. Bilgisayarımı açtım. Gazetelere bakayım dedim. Nur Çintay'ı okumaya başladım. Yazının adı "Bağırsaklı Medya Yalanları"ydı. Önce yaklaşan kurban bayramı üzerine düşünmeye başladım. Bağırsak lafı geçiyor ya. Sonra midem bulandı bağırsak lafından gidip kendime kekik söyledim. O sırada biri geldi bana bir fıkra anlattı." Hangi fıkraydı o diye lafımı kesiyor: "Temel'i trafik polisi durdurur. "Beyefendi" der "bugün yaptığımız kontroller sırasında emniyet kemeri takan sadece siz olduğunuz için size bir ödül vermek istiyoruz. 300 YTL. Peki bu ödülle ne yapmayı planlıyorsunuz?" Temel cevap verir: "Hemen gidip ehliyet alacağım" Polis şaşkınlıkla "neeeee ehliyetsiz araba mı kullanıyorsunuz?" O sırada yan koltukta oturan Fadime atılır "siz ona bakmayın memur bey içince ne dediğini bilmez o." Polis iyice şaşırır "Bir de alkollü müsünüz?" Arka koltuktaki Dursun lafa girer "Arkadaşlar ben size dedim çalıntı arabayla yola çıkmayalım lanetli olur bunlar" Polisin iyice tepesi atar "İnin arabadan" diye bağırır. Kapıların açılıp kapandığını duyan İdris bagajdan fırlar "Arkadaşlar sınırı geçtik mi?" Gülüyor. Ben de öyle. Sonra anlatmaya devam etmemi istiyor. "İyi de nerede kaldım?" diyorum. Anımsatıyor.

"Evet. Yazının başlığını es geçip okumaya başladım. Ortalarda bir yerde Ayla Dikmen'den söz ediyordu. Ayla Dikmen'in yüzünü anımsayamadığım için google'dan baktım. Sonra Ayla Dikmen'in sesini de anımsayamadığımı farkettim youtube'a girdim. " Zehir gibi aşkın var" adlı şarkısını dinledim bir yandan da söyledim. TRT'nin 1978-1979 yılbaşı programında söylemiş şarkıyı. O yıllarda kaç yaşında olduğumu nerede olduğumu düşündüm. Yıllar sonra internet diye birşeyin olacağı ve benim o yılbaşı programını yeniden izleyeceğim aklıma gelir miydi diye düşündüm, sonra 2008 yılında tam buradayken 20 yıl sonra şu an hayal bile edemeyeceğimiz bazı şeylerin kullanılıp kullanılmayacağını ve bunların neler olabileceğini düşündüm. Şarkıyı dinlemeye devam ettim.Sonra sabah babamla dinlediğimiz şarkı aklıma geldi. "Gülyanaklım" Şarkının adı buydu. Ben şarkıyı söyleyenin Kartal Kağan olduğunu iddia ettim. Babam ı" ıh o değil" dedi. Sonra Ayla Dikmen'i bıraktım o şarkıyı aramaya başladım. Coşkun Demir söylüyormuş. Coşkun Demir'i ne kadar sevdiğimi anımsadım. Başka hangi şarkıları varmış diye baktım. Koca Çınar isimli şarkıyı anımsadım. Onu bulup klibi izledim. TRT tarzı bir klip yapmışlardı. Sonra eski sanatçılar üzerine kafa yordum aklıma Erol Evgin geldi. Erol Evgin'in "Ah bu hayat çekilmez" şarkısını dinlemek istedim. Küçük bir kızken Erol Evgin'e aşık olduğum aklıma geldi. Hatta Erol Evgin'e küçük bir çocukken tüm kız arkadaşlarımın aşık olduğunu öğrendiğimde nasıl şaşırdığımı düşündüm. O şarkıyı ararken karşıma Hababam Sınıfı görüntüleri geldi. Onları izledim. Sonra gözlerim ağrıdı biraz dışarı çıkıp bir sigara içeyim dedim. Çıktım bahçede birileriyle konuştum. O adam yine geldi bana bir fıkra daha anlattı. Ama onu unuttum şimdi. Sonra içeriye girdim. Az önceki yazıyı okuyayım diye düşündüm. Nur Çintay'ın fotoğrafını görünce Nursuna Memecan'ın verdiği yemek ve gazeteciler arasındaki tartışmalar aklıma geldi. Oray Eğin'e bir bakayım dedim. Akşam gazetesinin yazarlar bölümünü açınca Serdar Turgut'u gördüm. "Önce bunu okuyayım sonra dönüp Oray Eğin'i okurum "diye düşündüm. Serdar Turgut'un yazısında geçen kitapları google'dan aradım. Onlar hakkında yazıları okurken Jose Saramago adını gördüm "Körlük" ve "Görmek" kitapları hakkında yazılanlara baktım. Sonra başka bir kitabı vardı bir blogda görmüştüm dedim ve onu bulmaya çalıştım. O kitap satışta değildi. Satışta olan yerler var mı diye baktım. Canı sıkılan biri geldi ve bana gazeteden bulduğu Kızılderili sözlerini okumaya başladı. Başımı salladım. Sonra eskiden odamda duran poster aklıma geldi. O posterin nerede olduğunu düşündüm. Bir kızılderili vardı üzerinde ve şöyle yazıyordu: "Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak." O posteri bulup bulamayacağımı düşündüm. Sonra ekrana geri döndüm. "Bütün yazarlara baktım Yılmaz Özdil ne yazdı acaba?" dedim. Onu kesintisiz okudum. Ece Temelkuran ne yazmış diye bakarken bir arkadaşım aradı. Onunla konuştum. Mail geldi ben teldeyken onu açtım ama okumadım. Tüm bunlar olurken elektrikler kesildi. Beş dakika sonra geldi. Ben yeniden gazeteleri açtım. Sonra..."

"Ay tamam ben yoruldum sus" dedi. Güldüm. "Sen hep böyle mi okursun gazeteleri" Dudak büktüm "galiba emin değilim" dedim. "Senin probleminin nedenini biliyorum galiba" dedi başını sallayarak. "Eeee doktor, neymiş" dedim. "İnternet" dedi. "Eğer gazeteleri internetten okumazsan sanırım bir yazıyı sonuna kadar okumayı başarabilirsin. Böylece konsantrasyonun da bozulmaz." Eh haklı olabilirdi, birşey diyemedim.

Fotoğraf:
http://www.philly.com/