31 Ağustos 2008

LENS MESELESİ

Karşıda harfler var. "Bu ne, şu ne, bunu görüyor musun, şunu okuyabiliyor musun?" diye sorup duruyor. Ben de yarısını görüp yarısını görmediğim harfleri sıralayıp duruyorum bıkkınlıkla. "Bitse de gitsek" der gibi oturuduğum koltuktan düşmek üzere olduğumu farkedip toparlanıyorum. Bu doktor neden gülümseyip duruyor?

Harfleri söylüyorum: "A değil mi o? E evet evet kesinlikle E. Bunu okudum. T olabilir mi? p herhalde ama belki de değildir." Doktor gözümde farklı gözlük camları deniyor. "Bununla okuyabiliyor musun? Şununla net görebiliyor musun? Bu mu iyi az önceki mi iyiydi?" Ona cevap verip duruyorum. "Galiba bu iyi ama emin değilim, az önceki mi netti acaba? " Doktor "evet" ya da "hayır" deyin" diyor. "Neden kafan mı karışıyor?" diyesim geliyor ama sırıtmakla yetiniyorum. Birazdan yine sormaya başlıyor. Ben kendimi tutamayıp evetler ve hayırlar yerine yine uzun uzun karmakarışık cevaplar veriyorum. Beni yeniden uyarıyor "evet ya da hayır deyin lütfen" "Denerim" diyorum. "Lütfen" diyor yeniden.

"Hımmm..." diyor gözümün içine bakarken. Ona şöyle demek istiyorum: "Bana hımmm deme doktor ben hımmm'layan doktorlardan çok korkarım." Ama demiyorum. Gülümsüyor nazikçe. Yukarı kalkmış kaşlarımı indiriyorum. "Eveeeeet..." diyor bu kez de. Ben de sabırsızlıkla "evet?" diye soruyorum. "Miyop ve astigmatsız." Biz mi? "Yaşasın miyop ve astigmat kardeşliği" diye bağırmam gereken sahne bu muydu? Bu doktorlar neden böyle konuşurlar ki? Hastasının hastalığını kendine mal edip "ciğerlerimizi üşütmüşüz, böbreğimizde taş var, miyopuz, bademciklerimizin alınması gerekiyor..." falan gibi... Bu bir çeşit empati mi?

"Lens kullanmak istiyorum" diyorum. Yüzünde "seniiii seniii" dermiş gibi bir ifade beliriyor. "Renkli herhalde" diye gülümsüyor. "Elbette değil" diyorum "bence renkli lens ölü balık gözü gibi görünüyor." Başını sallıyor. "Neden o halde?" diye soruyor "çünkü gözlük kullanamıyorum" diyorum. Yine bir "hımmmm" geliyor. "Hı hı" diyorum ben de. Böyle garip bir dilde konuşmayı sürdürüyoruz. "Lens için göz yuvarlağının uygun olması gerektiğini söylediler" diyorum "Evet" diyor "bir kontrol edelim" deyip kaleme benzer bir şeyi önce gözümün altına sonra göz kapağıma batırıyor. "Evet evet uygun" diyor. Ama ben lens için uygun muyum? Bunu o an için elbette bilemiyorum...

*****
Lensler iki gün sonra geliyor. Hemen denemek için hazırlıklara başlıyorum. Tırnaklar çoktan kesildi zaten. İnternetten lensin nasıl takıldığını anlatan fotoğraflara bakıldı ve eller antibakteriyel sabunla defalarca sabunlandı. Kulağımda gözlükçünün lafları çınlayıp duruyor: "Hanımefendi sakın sağ ve sol olanı karıştırmayın" "Aman efendim solüsyonu ihmal etmeyin."

Evet sağ göz. "Pek zor olmasa gerek "diye geçiyor aklımdan. Ne aptallık... Uğraşıyor da uğraşıyorum. Onbeş dakika geçiyor lens hala elimde, yarım saat sonra durum aynı ve sonunda kırkbeş dakika sonra gözümde yaşlarla sağ lensi takmış bulunuyorum.Deli olmamak işten değil. Şimdi bir kırkbeş dakika da sol göz için mi uğraşacağım? Neyse ki insanların sadece iki gözü var. Ya sekiz on tane olsaydı. Biri miyop biri astigmat biri hipermetrop biri başka birşey olan bir sürü göz. O zaman gözlükçü yine "Aman hanımefendi lensleri karıştırmayın" cümlesinin sonuna şu cümleyi eklerdi herhalde "öyle diyorum ama sekiz gözle bu biraz imkansız hoho hohhohohoooo"

"Evet, cesur ol başarabilirsin" diyorum sol lensi elime aldığımda. kırkbeş dakikalık maratonu başlatıyorum. Bu kez yarım saatte bitiriyorum işi. Allah'ım ne kadar da hızlıyım. Kendimle gurur mu duymalıyım? Tepem atıyor iyice. Lens takma işi için bir saat onbeş dakika harcadığımı düşünüp sabah için plan yapmaya koyuluyorum. Kaçta uyanıyorum: 7:15. kaç dakikada hazırlanıyorum: yarım saat. Lensleri takmam ne kadar sürüyor: bir saat onbeş dakika. Buna göre bir hesap yaparsak saat 6'da uyanmam gerekiyor. Bir saat onbeş dakika lens takmak yarım saat hazırlanmak ve tam vaktinde işte olmak. Aman Tanrım dünyayı net görebilmek için katlandıklarıma bak. Aptal olmalıyım...Hayır aptal değilim. Miyop astigmatım sadece.

Ertesi gün elbette işe geç kalıyorum. Müdürüm "Küçük hanım hoşgeldiniz sefalar getirdiniz. Siz zahmet buyurmasaydınız, biz evinize getirirdik yapılacak işlerinizi" diyerek gülüyor. Kızarmış gözlerime bakınca kendini kötü hissedip densiz bir şaka yaptığını düşünüyor. "Birşey mi oldu?" diye soruyor endişeyle. "Yok birşey" diyorum tüm huysuzluğumla. Lensler tepemi attırmış zaten. Aklımda her sabah bununla uğraşıp uğraşamayacağım, bir süre sonra bu aptal lensleri kısa sürede takmayı öğrenip öğrenemeyeceğim var. "Kızım söylesene bir şey mi oldu?" diyor. "Lens" diyorum. Şaşkınca bakıyor. "Lensler yüzünden geç kaldım." Suratıma eğiliyor "Hani göremedim gözünde" diyor.Ona böyle sersem bir bahane sunduğumu düşünüyor olamaz değil mi? Yani onun gözünde bulup bulabileceği bahane bu olan bir aptal imajım yoktur değil mi? Hey büyük Allah'ım... "Yok yok göremezsiniz saydam bu." diyorum. "Renkli alsaydın ya" diyor. Töbe Yarabbim töbee.

Yukarıdaki mavi gözlerden ders almaya çıkıyorum. İkisi de donuk mavi bakıyorlar suratıma. "Ahahahah çok basit hayatım" diyor lens konusunda deneyimli olan. Diğeri de "ben de ilk taktığımda çok zorlanmıştım" diyor. Bilmiş ablalar ders verme konusunda pek bir istekliler. Biri gözünün kapağını tutuyor, işaret parmağında olmayan lensi gözüne yerleştirir gibi yapıyor. "İşte bu kadar basit" diyor. Yahu ben neden bu kadar uğraştım o zaman? Tamam diyorum arkamdan sesleniyorlar: "Keşke renkli alsaydın."

Neden herkes bunu söyleyip duruyor: "Keşke renkli alsaydın." Hayır efendim ben renkli lens takmam. Öyle donuk donuk bakmak istemiyorum. Üstelik hiç doğal değil. Kendi göz rengimizin nesi var ki? Siyah, kahverengi. Nesi var da illa yeşil ya da mavi gözlere sahip olmak istiyoruz? Hem bir insan gözleri sapasağlamken gözlerine sırf değişik ya da kendi çapında güzel görünmek için neden lens takar? Bunu hiç anlayamıyorum.

Aradan bir hafta geçiyor. Lens takma sürem değişiyor. Bazen bir dakikada bazen onbeş dakikada bazen de yarım saatte. Artık uzaktan gelen insanların yüzlerini görebiliyorum. Bu duyguyu unutmuştum. Bir bana uzaktan selam verdiğinde selamına karşılık verebiliyorum ve göremediğim ve dolayısıyla selam veremediğim için insanların arkamdan "pis soğuk nevale" demesinden de kurtulmuş bulunuyorum. Bir de şu süreyi azaltırsam herşey daha da güzel olacak ya neyse...

Lens aile meselesi haline geliyor. Beni gören herkes: "Eeee kaç dakika?" diye soruyor. Hepsine gününe göre yanıtlar veriyorum hepsi olaya değişik bir yaklaşım getiriyor. Kimi gözlük kullanmamı tavsiye ediyor kimi bilgisayara bu kadar çok bakmamamı kimi ise gözümde lensi hissedip hissetmediğimi. Son noktayı ise Anneannem koyuyor: "Sana dedim ben salak kızım o kadar okuma diye. Bak işte o kadar okumasan şimdi bununla uğraşmak zorunda kalmayacaktın."

Fotoğraf: http://www.ntvmsnbc.com/news/277402.jpg

29 Ağustos 2008

CUMA MEKTUPLARI

Hep bakarım ya bugün daha da çok baktım insanların yüzlerine. Neden? İşte bunu bilemiyorum. Ama bugün farkında olmadan insanların yüzlerinin içine içine bakarken yakaladım kendimi. Dalgındım. Konuşuyorlardı ben onların yüzlerini soyuyordum. Doğru değildir belki de bunca saklamaya çalıştıklarının ardını görmeye çalışmak. Bu tıpkı perdeleri kapalı birinin evinin içine bakmaya çalışmak gibi öyle değil mi? Sence utanmalı mıyım kendimden? Belki. Ama inan bana kötü bir niyetim yoktu Sevgili Dostum. Gerçekten. Sadece merak ettim. Sadece...

O kadın mesela. Hani beni şaşırtan o cümleyi söyleyen. Şöyle diyordu: "Bugün ne kendim için ne işim için ne de Tanrı için birşey yaptım." Evet tam olarak söylediği buydu. Sarı bir bankta oturuyorduk. Sigara içiyor, havdan sudan konuşuyorduk. Sonra birden o cümleyi söyledi. "Bugün ne kendim için, ne işim için ne de Tanrı için birşey yaptım." Neden? Onun mesela. Öyle çok baktım ki yüzüne... O kendi cümlesinin bağırsaklarını deşerken kafasında, ben onun altı morarmış gözlerini, uçları aşağı sarkmış dudaklarını ve kederli kaşlarını inceliyordum. Sanki baka baka o cümlenin içini dışını dahası söylenme nedenini görebilecekmişim gibi. Ne aptallıktı yaptığım. Baka baka insan denen düğüm çözülür müydü ki?O düğümün bir ucu varsa bile ve ucu tutunca kendiliğinden çözülecekse bile bunun yolu bakmak olabilir miydi? Bakmadım daha çok ,bunları düşününce. "Yapma" dedim "soymaya çalışma onların yüzlerinin derisini." Görünür olsun istese kapar mı perdelerini insan? Kapamaz.

Bir de o adam vardı. Eli çenesinde oturan, bıraksan tüm ömrünü böyle bitirip tüketecekmiş gibi görünen adam. Belli ki canı sıkılıyor. Yok üzüntüden değil onun sıkıntısı, yapacak bir iş bulamamaktan. Gelişigüzel birşeyler geveledim. Poğaçalarla ilgili birşeyler. Hani sabahtan kalmış olan ve "atılmasına üzülürüm" dediğim poğaçalar. "Kuşlar var dışarıda" dedi. Doğru ya kuşlar... Üşüşüverirlerdi pencere önüne koysam. Sonra elini çenesinden çekti o adam. Anlatmaya başladı. Köyde yaşıyormuş. "Afedersin bizim hayvanlar var. Onlar sayesinde hiç bir yiyecek çöpe gitmiyor." dedi. Neyi affedecektim ki? Hayvan demesini mi? Öyle deyince daha çok baktım yüzüne. Ne tuhaftı insanlar ağıza alınmayacak küfürleri ediyorlardı da "hayvan" deyince utanıp "affedersin" diyorlardı. Sorsa mıydım sence ona? Sorsam ne olurdu ki? Yüzüme bakardı ben de ona bakardım. Sonra o benim yüzümün derisini soymaya çalışırdı ben onun. Usanırdık. Uğraşmaya değer miydi ki birbirimizle? Yok.

"Artık yapma" dedim. Oysa biliyordum yine farkında olmadan yapacaktım da yine de dedim "yapma" diye. Yine soyacaktım yüzlerinin derilerini, altında ne var görmeye çalışacaktım. Sonra kızacaktım kendime. "Dur" diyecektim. Ama durmayacaktım. Hep merak edecektim neyi neden söylüyorlar, neyi neden yapıyorlar. Ama yine de "dur" dedim "artık yapma. Rahat bırak gizlensinler kendi bildiklerince. Dur. En azından bugünlük..."

Resim: Kathe Kollwitz

28 Ağustos 2008

BİNBİR BLOG MASALLARI- son

Kördüğüm Dağı uzaktan bakıldığında sivri dikenleri olan bir canavara benziyordu. Kendisine yaklaşanı oklarıyla parçalamak üzere hazırlanan bir canavara... Rüzgar, Dağın doruğuna baktı, sivri bir kule gibi yükselen dorukta bir an için yanıp sönen bir ışık gördüğünü sandı. Kediye baktı. Kedi haritaya eğilmiş, son çizgileri dikkatle inceliyordu. O ışığı görüp görmediğini sormak için ağzını açtı, ama vazgeçti.

Kedi haritayla işini bitirdiği vakit Rüzgar'a dönüp sordu: "Hazır mısın?" Rüzgar kaygıyla gülümseyerek; "Hazır olmasam birşey farkeder mi?" Farketmezdi elbette. Bu onun kaderiydi ve kaderinin sonunda ne olduğunu bir türlü kestiremiyordu. Korkuyor muydu? Elbette korkuyordu ama kaderinin onun sonunu hazırlamasından değil, kendisine duyulan güveni boşa çıkarmaktan. "Hayır bu olmayacak" diye mırıldandı kendi kendine. "Olmamalı..."

Yola koyuldular. Dağın alt bölümüne tırmanmak pek o kadar da zorlamadı Rüzgarı. Ne de olsa çocukluğu dağlara tırmanarak, kuşların peşinde koşarak, anasının söylediği bitkileri toplayarak geçmişti. Fakat bu sivri kayalıklar... Daha önce böylesini hiç görmemişti.

Kedi çevik adımlarla sanki düz bir yolda yürür gibi tırmanıyordu kayaları. Rüzgar ise zorlanmaya başlamıştı. Kayalar sivrileştikçe ellerine batıyor, ellerinin derisi yüzülüyor, parmakları o sivri taşları kavramaya çalışıyor, düşmemek için sıkı sıkı tutunduğunda ellerinden omuzlarına acı yayılıyordu. Bu tırmanış ne kadar sürecekti, bitecek miydi? Biraz dinlenemezler miydi? Atlayıp zıplayarak ilerleyen kedinin ardından yalvarırcasına baktı. Kedi tırmanışını kesmeden seslendi: "Biraz sabırlı ol, az sonra dinleneceksin." Fakat Rüzgar'ın kollarında bacaklarında güç kalmamıştı. Daha fazla dayanıp dayanamayacağını bilmiyor, dişlerini sıkıyor, o dişlerini sıktıkça acı vücuduna daha da yayılıyordu. Kayalar git gide sivrileşiyor, tırmanmak daha da zorlanıyordu. Dağ yükseldikçe nemin etkisinde bastıkları yerler daha da kaygan hale geliyordu. Rüzgarın ayağındaki ayakkabıların altındaki açılan deliklerden ayaklarına küçük sivri taşlar giriyor, ayaklarına batıyor, ayağındaki kanları geçtiği yerlerde birer iz gibi bırakıyordu. Yolculuk zorlaşıyor, Rüzgar'ın aklı bulanıyordu. Tepelerin sivriliği gözlerine yönelmiş birer oka dönüşüyordu. Yolculuk git gide git gide...

Gözleri kararmaya başladı. Bir hafiflik duygusu sardı her yanını sonra, elleri kaydı kaydı ve kaydı... Artık mavi gökyüzünden başka birşey yoktu. O hafiflik duygusu, gökyüzü ve rüzgar...

***
Gözlerini açtığında Kedi ona bakıyordu. Düz bir yerde yatıyor, olup bitenin gerçek mi rüya mı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kedi ona biraz su verdi ve kendini toparlamasını bekledi. Rüzgar doğrularak oturdu ve sordu: "Ne oldu? Başaramadık mı?" Kedi onu sakinleştiren bir ses tonuyla: "Düşüyordun. Kaydın ya da başka birşey ama düşüyordun." Rüzgar nasıl kurtulmuş ve buraya nasıl gelmiş olabileceği konusunda fikir yürütmeye çalıştı. Kedinin o köye giderken onu nasıl bir anda olmak istediği yere ulaştırdığını düşününce onu kedinin kurtarmış olabileceğini düşündü. Ama kedi aklından geçenlere hemen yanıt verdi: "Hayır ben değildim." Rüzgar soran gözlerle baktı. Kedi tuhaf bir biçimde gülümsedi; "Seni kurtaran Virgilius'tu." Rüzgar'a bu isim hiç birşey ifade etmedi. Aklı kedinin tuhaf gülümseyişine takıldı. Kedi devam etti: "Ama seni kurtardığına aldanıp da Virgilius'un tarafımızda olduğunu sanma. O Buzcevherini almak için gelenin kendisiyle karşılaşmadan ölmesini istemediği için kurtardı seni. Uzun zamandır kimse karşısına çıkmaya cesaret edemedi. O oyuncu bir kraldır. Bunu karşılaştığında daha iyi anlayacaksın." Rüzgar ne düşüneceğini bilemedi.

***
Rüzgar birden duyduğu acının kesildiğini hissetti. Tek bir sızı, acı ya da buna benzer bişey yoktu. İyi uyunmuş bir uykudan uyanmış gibi taze ve rahattı. Bunu anlayamadı. Kalkmaya yeltendi. Kedi onu durdurdu. "Kısa bir süre daha. Etkisini göstermesi için." Rüzgar şaşkınca baktı. Kedi Rüzgar'ın ellerini, ayaklarını işaret etti. Ayakları yapraklarla sarılmıştı, elleri de öyle. Kedi: "Bu Akıllara Ziyan sarmaşığının yaprakları. Sadece Kördüğüm Dağında yetişir. Bir yaraya sararsan onu iyileştirir ama yara olmayan bir yere sararsan o yer yaraya keser. Yaralıydın ve o yaprakları sardım ayaklarına ellerine. Kısa bir süre sonra sanki hiç yaralanmamış gibi olacaksın."

Kedinin dediği gibi oldu herşey. Rüzgarın elleri ayakları sanki hiç yaralanmamış gibiydi. Kedi artık gidebileceklerini söyleyince kalktılar. O sivri dikenlerin ortasında saklanmış olan düz bir vadide yürümeye başladılar. Bir mağaranın önüne kadar yürüdüler. Kedi mağarayı işaret ederek: "Geldik." dedi. Rüzgarın içini tuhaf önü alınamaz bir heyecan kapladı. Uykusuz Dev, Buzcevheri ve oyuncu kral Virgilius... Neydiler, neye benziyorlardı ve onlarla karşılaştığında ne olacaktı. Bütün bunları şimdiden kestirmek güçtü. Tek bildiği Uykusuz Devin Buzcevherinin koruyucusu olduğu ve Kral Virgilius'un da Cevher'i sahiplendiğiydi.

***
Mağaranın girişi serin ve loştu. Anlaşılmaz kelimeler yankılanıyordu duvarlarda ve bir kahkaha. Rüzgar gerildiğini hissetti. Kedi ise o kayıtsız hali ile yürümeye devam ediyordu. Rüzgar ne olacaksa olsun bitsin istiyor, gerilen kaslarına söz geçiremiyordu. Yürüyorlar yürüyorlar ve kakhaha daha da artıyordu. Kedi aniden durdu. Rüzgar etrafına bakındı. Görünürde hiç birşey yoktu. Hatta kahkaha bile kesilmişti. Sessizce durup kediyi izlemeye başladı. Kedinin dikleşen sırtı, kabaran tüyleri tehlikeyi işaret ediyordu etmesine ya neden birşey göremiyordu. Bir göz kırpışı kadar kısa bir sürede karşısına dikildi Virgilius... O korkunç buz yeşili gözleri ile ve yüzündeki garip gülümsemeyle...

Çözüldüğünü hissetti Rüzgar. Çözülüp dağılacak dağın taşlarına kumuna karışıverip yok olacakmış gibi hissetti. Birden aklının içinde bir ses duydu, bu kedinin sesiydi. "Onunla aklının içinde savaş ve sadece gözlerini kullan. Sakın kolların, ellerin, bacakların hareket etmesin. Sadece gözlerin..." Rüzgar gözlerini Virgilius'un buzdan gözlerine dikti. Onun gözleri buz ise Rüzgarınki ateş olmalıydı. Ya buz ateşi söndürecekti ya ateş buzu eritecekti. Kedi "öfke" dedi Rüzgarın aklının içinde... "Ancak öfke ateş saçar." Rüzgar anne ve babasının öldürülüşünü düşündü. Göğsüne ateşler yürüdü. O ateşler gözlerinin kıyılarından alev pınarları akıttı. Virgilius'un yüzündeki gülümseme yerini kaygılı meraklı bir ifadeye bırakmıştı. Gözlerinin o parlaklığı gitmişti gitmesine ya deliler gibi direniyordu. Kedi mırıldandı: "Virgilius bırak artık. Gözlerini kaybedeceksin." Virgilius kulakları yırtan bir kahkaha attı. Gözlerinden buz gibi yaşlar akıyordu. Yenilgiyi kabullenemeyenlerdendi o. Yenilip arkasını dönüp gidemeyenlerden. Anlaşılmaz bir dilde bir sözcük söyledi. O sözcük söylenir söylenmez Buzdan bir dev peyda oldu mağaranın ortasında. Devin saydam gövdesine bakakaldı Rüzgar. Gövdede sadece kalbin olduğu bölümde çelik bir kutu vardı. Kalp şeklinde çelik bir kutu...

Virgilius ve Uykusuz Dev karşısında dikiliyorlardı. Kedinin sesi aklının içinde yankılandı: "Öfkee Rüzgar Öfke... Öfkenin ateşi ile karşı koy onlara." Rüzgar eski zamanlardan beri içinde birikmiş öfkenin bir bomba gibi patladığını, göğsüne öfkenin lavlarının yayıldığını duydu. O lavlar onu değiştirip dönüştürüyordu. Ellerinde, kollarında, bacaklarında ama özellikle gözlerinde kendisini bile dehşete düşüren bir güç peyda oluyor, kalbinde daha önce hiç duymadığını bir his onu harekete geçiriyordu. Her yandan korlar yağıyor, mağaranın içini alevler kavuruyordu. Ateşin içinde kedi öylece duruyordu. Kıpırtısız ve kaygısız. Virgilius duvarlardan birinin çatlaklarından süzülüp gitti. Geride sadece kahkahası kaldı oyuncu kralın. Uykusuz Dev ise bir su gölüne dönüştü. Eriyip yok olmuştu. Kedi, su gölünün ortasında duran çelik kalbi işaret etti. "Buzcevheri" dedi. Rüzgar çelik kalbi aldı. Sonunda başarmıştı.

***
Başladıkları yere dönmüşlerdi. Kedi ile ilk karşılaştığı geceki gibi yine ay vardı gökyüzünde. Kedi vedalardan hoşlanmazdı. Rüzgar da öyle. Kedi memnun gülümsedi: "Başardın" dedi "ve ben başaracağını biliyordum." Rüzgar utangaçca başını eğdi: "Ben pek emin değildim." Kedi ona uzun uzun baktı ve: "Öfke" dedi "öfke her zaman kötü değildir. Hayata, dünyaya ve düşman olanlara karşı öfke olumlu kullanılabilir. Öfke aynı zamanda adaletsiz olana karşı savaşmak için de en iyi silahtır. Haksızlıklara, hırsızlıklara karşı haklı olanı savunabilmek için öfkeyi çelik bir kap içinde muhafaza etmek gerekir." Rüzgar başını salladı. Bunca zaman içini yakan o ateşin bir anlamı olması gerektiğini hiç düşünmemişti, o ateşin ona yol göstereceğini ve o ateşin bir gün iyilik için kullanılacağını... Hala aklında sorular vardı. Cevher ne içindi, Durugörür'ün sözleri onu ortaya çıkardığında ne olacaktı. Kedi buzcevherinin olduğu çelik kalbi aldı ve "artık gitme vakti" dedi. Ben gittikten sonra aya bakmaya devam et. Göreceksin, aklındaki sorular yanıtlarını bulacak." Ve önce suyun üzerinde hafif adımlarla yürüdü sonra ise aya doğru hızla kayboldu.


***
Geceydi. Rüzgar kedi ile karşılaştığı o ilk geceyi düşündü. Ay aynı yerdeydi, nehir o geceki gibi sakindi. Ama farklı olan birşey vardı; Rüzgar aynı Rüzgar değildi. Yol onu değiştirmiş, başka biri yapmıştı. Daha güçlüydü, dünyayı eski gözlerle görmüyordu. Artık hayatın hiç de sandığı gibi durağan, sıradan olmadığını biliyor ve önünde uzanan hayatın renkleri gözlerini kamaştırıyordu.

Gözlerini gökyüzüne dikti. Ay yüzeyinden milyonlarca ışık parçası dağıldı gökyüzüne. Gök ışığa kesti. Rüzgar ömrü boyunca böyle bir parlaklık görmemişti. Dünya üzerine ışık yağıyordu sanki. Işıktan bir yağmur. Ve o yağmur tüm acıları yıkadı. Dünya üzerindeki adam ve kadınların, çocuk ve yaşlıların çektikleri tüm acılar o ışık yağmurunda yıkanıp toprağa karıştı.


Durugörür'ün sihirli sözleri cevheri ortaya çıkarmış dünyayı ilk günkü hali gibi masumiyetine kavuşturmuştu. Acı ve kederin silindiği topraklar tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibiydi. Rüzgar "dilerim" dedi "çok çok uzun sürer yeniden kirlenmek. Ve dilerim, dünya kirlendiği zaman seçilmiş kişi benden daha cesur olur."
-BİTTİ-
Resim: Sir Edward Burn-Jones

27 Ağustos 2008

BİNBİR BLOG MASALLARI 3

Kedi gün doğarken uyandırdı Rüzgar'ı. Önlerinde Rüzgar'ın ne olduğunu bilmediği uzun bir yol vardı. Rüzgar, uykusu açılmamış gözlerini ovalarken, Kedi önünde duran haritaya bakıyordu. Pencereden giren gün ışığında belli noktalar parıldıyor, parlayan her bir noktayı diğeri ile birleştiren kedi, önündeki haritaya zigzaglı bir çizgi çiziyordu. "Yolumuz belirlendi" dedi çizme işini bitirdiğinde. Rüzgar uykulu uykulu "kim belirledi peki yolu?" diye sordu. Kedi: "Kim belirleyecek elbette Güneş." dedi. "Yeni doğan bir gün her zaman gidilecek yolun klavuzudur." Rüzgar sabah güneşini hiç böyle düşünmemiş olduğunu farketti.

Kremalı ve annesine veda ederek handan ayrıldılar. Kremalının annesi onlara hazırladığı yolluğu verdi. Bir kaç çörek ve bir parça kek Rüzgar'ın içini sevgiyle doldurdu. Nasıl teşekkür edeceğini bilemediği için sadece gülümsedi ve Portakalmavisi Düşler Hanından ayrıldılar.

***
Uzun süre hiç konuşmadan yürüdüler. Olup biteni düşünmeye dalmış olan Rüzgar nereye gittiklerini hiç düşünmemiş olduğunu farketti. Soru aklından geçer geçmez kedi alaycı bir sesle: "Hiç sormayacaksın sandım." dedi. Rüzgar gülümsedi. İşte şimdi kendisine verilen Dikkatsiz sıfatını tam olarak hak etmişti. Gülümseyerek sordu: "Evet kedi cevap vermeyecek misin?" Kedi haritayı çıkarmasını söyledi Rüzgar'a. Rüzgar haritayı toprağa yaydı. Kedi bazı noktaları işaret etti ve "Noktalar Siminya Ormanlarından başlayıp Devrik Cümleler İmparatorunun sarayına kadar devam etti. Şu gördüğün çizgi yani." Rüzgar haritaya biraz daha eğildi. "İmparatorun sarayından sonra Portakalmavisi Düşler Hanı ve daha sonra Bitli Limon Kabilesi toprakları... Şu an bulunduğumuz bölgee..." Kedi haritanın üzerine bir noktayı işaret ederek: "şimdi bulunduğumuz bölge Kabakmeltemi'nin sihirli bölgesi..." Rüzgar kedinin sesindeki tereddütten huzursuz olsa da sesini çıkarmadı.

Yürümeye devam ettiler. Kedi düşünceli görünüyordu. Aniden durup Rüzgar'a şöyle dedi: "Bu bölgede neyin gerçek neyi çizgi olduğunu bilemeyebilirsin. Prenses Kabakmeltemi ülkesindeki her birşeye kalp gözüyle bakılmasını arzuladığı için bu bölgede gerçek olan şeylerin içine kendi çizdiği şeyleri de karıştırmış ancak dürüst olanın dünyaya kalbinin gözüyle bakanın tuzaklardan kurtulmasına izin vermiştir." Rüzgar kendini gergin hissetti. Bunca yolu gelmiş bunca sınavdan geçmişti geçmesine ya Prenses Kabakmelteminin sınavı zorluydu. Ve Rüzgar dünyaya hangi gözle baktığını bilemiyordu. Kedi birşey daha söylemek üzere ağzını açtı fakat düşünceli bir sessizliğe gömüldü. Belli ki ondan, seçilmişin sınavında kendi yolunu çizmesi için sırrı muhafaza etmesi istenmişti. Rüzgar onu anladığını belirten bir gülümsemeyle baktı.

Kalkıp yürümeye başladılar. İleri de ağaçların arasında birşey çırpınıp duruyordu. Rüzgar ona doğru koşmaya başladı. Bu dev bir pandaydı. Panda çılgınca çırpınıyor içinde bulunduğu ağdan kurtulmaya çalışıyordu. Rüzgar ani bir hareketle ağa parmaklarını geçirdi ve daha parmakları ona değer değmez ağ eriyip yok oldu. Rüzgar parmaklarına baktı. Ne bir ip ne bir tel...Etrafına bakındı Pandayı da göremedi. Hiç birşey yoktu. Sanki kısa bir öğle uykusu rüyasından uyanmış gibi şaşkınca baktı etrafa. Hafif bir meltem esti ve güzel bir kadın gülüşü yankılandı kulaklarında.

Kedi gülümsüyordu. Rüzgar rahatladı. Prenses Kabakmelteminin sınavını geçmişti. Kedi "Gülüşünü duydun mu?" diye sordu. Rüzgar başını salladı. Kedinin gülümseyişi iyice yerleşti yüzüne: "O halde Jazzistan'a gidebiliriz?" dedi.

***
Jazzistan düz bir ovaya kurulmuştu. Neşeli insanların bulunduğu dar sokakları, içinden geçen mavi bir nehri vardı. Mutsuzluk ve kederin yolu buraya hiç düşmemiş gibiydi. Rüzgar böyle bir yerin ancak hayallerde var olabileceğini düşündü. Kedi onun yine aklını okuyup şöyle dedi: "Buradan geçmemizin çok önemli bir sebebi var. Burası gerilmiş kaslarını gevşetecek, sana huzur verecek ve seni görevinin en zor bölümüne hazırlayacak. Burada geçireceğin zaman içinde iyice dinlenmeli ve yarın için hazırlanmasın. Çünkü yarın Kördüğüm Dağına vardığımızda Uykusuz Dev'in elinden Buzcevherini alacaksın. Şimdi İnandığım Masallar Hanına gitmeliyiz. Orada dinlenmeli ve yarın için hazırlanmalısın."

***
Rüzgar yarın tüm bu maceranın iyi ya da kötü bir biçimde sona ereceğini düşündü. Kördüğüm Dağının, Uykusuz Devin neye benzediğini, Buzcevherini onlardan nasıl alacağını hayal etmeye çalıştı. Ama öyle yorgundu ki, tüm bu düşünceler buhar olup havaya karıştı. "Yarın ola hayrola" diye mırıldandı uykuya dalarken ve bir de tüm kalbiyle Kedi'yi ve Durugörür'ü hayalkırıklığına uğratmamayı diledi...
DEVAM EDECEK...
RESİM: Richard Franklin

BİNBİR BLOG MASALLARI 2

İşte oradaydı; Devrik Cümleler İmparatorunun sarayı. Geniş görkemli bir bahçe içinde binlerce Vişne ağacının ortasında büyük, beyaz, kremalı bir pasta gibi duruyordu. Rüzgarın gözleri kamaştı, bunca güzellik ve renk içinde sarhoş olmuş gibiydi. Bahçenin neden vişne ağaçlarından oluştuğunu merak etti. Öyle ya başka ağaç yoktu, sadece vişne... Kedi onu duydu ve; "Vişne ağacı çünkü Devrik Cümleler İmparatoru imparatorluğunu bu ağaç gibi tanımlıyor. Tek bir ağaç ve üzerinde binlerce meyve. Bir gövde olmadan meyveler düşünülebilir mi? Ya meyveler olmadan o ağaç hala aynı ağaç olmaya devam edebilir mi?" dedi. Rüzgar gülümsedi. İmparatora yürekten saygı duydu.

Sarayın kapısına ulaştıklarında Saja karşıladı onları. Saja, az konuşan çok gülümseyen bir adamdı. Bilge ve aydınlık bir yüzü vardı. Başının zarif bir hareketiyle selamladı misafirlerini ve sarayın içine buyur etti. Saja önden yol gösterirken, kedi Rüzgara Saja'nın imparatorun en çok değer verdiği insan olduğunu, onun bilgisinin ışığının tüm ülkeyi aydınlattığını söyledi. Öyle ki insanlar onun için: "İmparatorluk o olmadan aysız bir geceye benzer." diyorlardı. Rüzgar Saja'ya uzun uzun ve saygıyla baktı.


İmparatorun bulunduğu bölüm göz kamaştırıcıydı. Taş duvarlı büyük salon sade ama görkemli döşenmişti. Üç basamakla çıkılan bölümde imparator tahtında oturuyor, tam karşısında duran bir kaç adamın anlattıklarını dinliyordu. Adamlardan en önde duranın elinde, üzeri sarı limon biçimli boncuklarla işlenmiş bir asa vardı. Diğer adamlar ise aynı boncuklardan kılıçlarına takmışlardı. Rüzgar merakını yenemeyerek kedi'ye bu adamların kim olduğunu sordu. Kedi bu adamların Bitli Limon kabilesinin lideri ve öndegelenleri olduğunu söyleyerek şöyle devam etti: "İmparator haftanın her günü belli bir kabileyi kabul eder. İmparatorluğun huzur içinde yaşaması için her kabile sorun ve dileklerini imparatora iletir. İmparator gerekli düzenlemeleri yapar ve tüm kabilelere adil davranır." Rüzgar imparatora bir kez daha hayranlıkla baktı.

Kabile üyeleri imparatoru selamlayarak salondan ayrıldılar. Saja, Rüzgar ve Kediye yol göstererek onları altın yaldızlı halının üzerine aldı. Kedi eğilerek İmparatora saygılarını sundu Rüzgar da aynını yaptı. İmparator gülümsedi. Rüzgar gözlerini imparatordan alamıyordu. Uzun beyaz bir sakalı vardı imparatorun. Elleri ve yüzü ışıktan yapılmış gibi saydamdı. Ve gözleri bakana huzur ve güven veriyordu. Rüzgar imparatorlukta yaşayan tüm halkın çok şanslı olduğunu düşündü. Öyle ya bu adam tüm gövdesiyle adalet anlamına geliyordu.

Kedi "Saygıdeğer İmparatorum" diye söze başladı. "Sonunda beklediğimiz oldu. Rüzgar yaşını doldurdu ve görev için Durugörür tarafından Buzcevherini bulmak için görevlendirildi." dedi. İmparator gülümseyerek Rüzgar'a yaklaşmasını işaret etti. Rüzgar imparator'a doğru çekingen adımlarla yaklaştı. Titremesini engelleyemiyordu. İmparator onun heyecanına gülümseyerek yanıt verdi ve "sakin ol Rüzgar" dedi "Sen seçilmişsin. Ve çok önemli bir görevin var." İmparator omuzundaki yaprağa dokundu. "Siminya Ormanlarının sevgisini kazanmışsın." Ve sonra da kalbine dokunup; "Karöshi'nin de güvenini" dedi. Rüzgar utangaçca başını eğdi.

İmparator Saja'ya işaret etti. Saja birazdan elinde kırmızı kadife bir kutu ile imparatorun huzuruna gelip kutuyu ona uzattı. imparatorun açtığı kutudan bir harita çıktı. Üzerinde yaldızlı işaretler bulunan harita kalın bir kağıda çizilmişti. Yıpranmış kenarlarından çok eski zamanlara ait olduğu ve içinde muhafaza edildiği kadife kutudan da çok değerli olduğu anlaşılıyordu. İmparator haritayı Rüzgar'a uzattı ve şöyle dedi; "Bu sana yol gösterecek. Onu kendi kalbin gibi koruyacağını biliyorum."

***
Saraydan çıktıklarında gün batmak üzereydi. Rüzgar aç ve yorgundu. Tüm gün tek bir lokma yememiş tüm bu olup bitenlerden yorgun düşmüştü. Kedi "merak etme" dedi "şimdi gideceğimiz yerde hem dinlenecek hem de karnını doyuracaksın." Kalenin arka kapısından çıktılar. Bulundukları tepenin yamacında küçük bir köy duruyordu. Çatısı kırmızı kiremitlerle kaplı beyaz evler, bahçeler ve uzun yeşil bir orman gördü Rüzgar. Bir an önce orada olmak istediğini geçirdi içinden ve daha bunu düşündüğü an köyün başındaki ilk evin önünde buldu kendini. Şaşkınlıkla kediye baktı. Kedi silkinip tüylerini temizlerken kayıtsızca "sakın bunu tüm yol için yapacağımı sanma. Bu senin yolculuğun ve yolu senin ayakların yürümeli." Rüzgar dili tutulmuş gibi kalakaldı. Ta ki kedi ona seslenene kadar: "Aç değil misin? Bak Portakalmavisi Düşler Hanı hemen orada. "

Portakalmavisi Düşler Hanından enfes kokular geliyordu. Rüzgar havayı kokladı ve burnuna gelen kokuyla sarhoş oldu. Gözlerini kapayıp bu kokuyu olabildiğince içine çekti. "Hep orada mı duracaksın?" diyen şefkatli bir kadın sesiyle kendine geldi sonra. Ellerini beline koymuş pembe yanaklı bir kadın duruyordu hanın kapısında. Kucağında ise sevimli mi sevimli bir çocuk sıkı sıkıya annesinin boynuna sarılmıştı. Kedi onları rüzgara tanıttı: "Çocuğu göstererek bu çocuk Kremalı." Rüzgar gülümsedi. Çocuğun bukleli saçları bir pasta üzerinde duran çikolata lüleleri gibiydi. Ve kedi kadını işaret etti: "Bu da Kremalının Annesi." Kadın o tatlı gülüşüyle Rüzgar ve Kediyi içeriye davet etti. Rüzgar, bir hanı işletecek en uygun kişinin bir anne olması gerektiğini düşündü. Yolcular yemek ve uyumaktan çok şefkat görmek isterlerdi ne de olsa.

Rüzgar yediği o nefis yemeğin rehavetiyle sarhoş olmuş bir şekilde odasına çekildiğinde tüm olup biteni düşündü. Geçen sabah sıradan bir güne uyanmış ve hayatının hep aynı olacağını, o küçük köyde sıradan bir adam olarak yaşayıp öleceğini düşünmüş olduğunu anımsadı. Ama kader hiç bir zaman insanların aklından geçenlerle uyuşmuyordu. Seni bir nehir kenarından alıp bir imparatorun sarayının bahçesine bırakıyor, oturduğun yerden kaldırıp yollara düşmeni istiyordu.

Rüzgar usulca gözleri kapandı. Öyle yorgundu ki uykunun sıcak kollarında kendinden geçti...

DEVAM EDECEK...

Resim: Lord Frederic Leighton

26 Ağustos 2008

BİNBİR BLOG MASALLARI 1

Geceydi. Nehrin kenarında oturuyordu. Aya bakıyor ve dünyayı düşünüyordu. Dünyayı düşünüyor ve kendi varlığı üzerine kafa yoruyordu. Dikkatsiz diye bilinirdi kasabada. Öyle ki asıl adını ya bilmezlerdi ya da unutmuşlardı. Oysa o kendi adını özlerdi. Biri çıksın üzerinden bu dikkatsiz kelimesini çekip alsın ona kendi adıyla hitap etsin, desin ki; Rüzgar.

Ay parlaktı bu gece, nehir sakin ve gece yıldızlıydı. Karanlığın kendi karanlığının içine çekilmekten korkarak gökyüzüne baktı. Ve onu farketti. Ay yüzeyinden kendisine doğru yaklaşan bir gölge... Ve nasıl olduğunu bilmediği bir hızla birşey nehir üzerine yumuşacık çarptı. Gözlerini kısarak kendisine doğru yaklaşmakta olana baktı. Usulca yaklaştı o yaratık, usulca suyun üzerinde yürüyerek...

Öylece kalakaldı yerinde. Kıpırdamadan gözlerini kocaman ayırarak... Yaratık yaklaşarak şekle büründü ve bir kediye dönüştü. Nehrin kıyısına çıkıp daha da yaklaştı. Sakin ve kayıtsız görünüyordu. Mırıltıya benzer bir sesle: "Korkma" dedi "sana zarar verecek değilim. Ben sadece bir elçiyim." Rüzgar, toprağa kenetlenmiş parmaklarını yerinden sökemeden sanki taş kesilmiş gibi öylece bakakaldı. Kedi, o konuşmadan, aklında geçen soruların her birine sakince yanıt veriyordu. "Evet aydan atladım." "Hayır rüya görmüyorsun." "Hayır seni öldürmeyeceğim." "Evet yanlış duymuyorsun konuşabiliyorum."

Kedi ağaçlardan birinin altına oturdu ve Rüzgar'a zaman tanıdı. Onun çözülmesini toparlanmasını bekledi. Aslında ona hak vermiyor değildi. Hangi insan evladı olsa böyle donup kalırdı. Düşünülürse bu genç adam oldukça cesurdu. Pek çoğu böyle bir durumda tabana kuvvet kaçardı. O ise hala orada oturuyor kocaman açılmış gözlerle gökyüzüne aya ve nehre bakıyordu.

Kedi usulca yaklaştı. "Sana bir mesaj gönderildi." dedi. Rüzgar soran gözlerle baktı. Ne mesajıydı, kimdendi tüm bu sorular aklında yankılandı. Kedi gecenin içine yumuşacık yayılan bir mırıltıyla konuşmaya başladı: "Bir yolculuğa çıkacaksın. Bulup getirmen gereken birşey var. Buzun içinde bir cevher. Buz bildiğin buz değil. Ne elini dondurur ne de kızgın güneş altında erir. Sadece Durugörür'ün sihirli sözcüklerinden ortaya çıkar. Şimdilik bilmen gerekenler bunlar. Sana görevi kabul edip etmediğini sormayacağım. Çünkü, bu senin kaderin. Yolculuk boyunca yanında olacağım."

Rüzgar gözlerini kırpıştırdı. Kedinin sözcükleri önce hızla sonra usul usul aklının içinden geçti. Kaybedecek ya da kazanacak birşeyi yoktu. Olsa olsa şu nehrin kıyısında geceleri aya bakıp düşünmeyi özlerdi. Hepsi bu. Tek soru sormadan ayağa kalktı. Şimdi yolculuk vakti dedi kedi Rüzgar başını sallayarak tekrarladı: "Şimdi yolculuk vakti..."

****
Kedi ağır ağır yürüyordu. Rüzgar da peşinden. Aklındaki karmaşadan kurtulmaya çalışıyor dikkatini yüzüne çarpan rüzgara vermeye çalışıyordu. Sabah ayazında iki gölge olarak geçtiler Siminya ormanlarından. Siminya ormanları mavimsi ağaçlardan oluşuyordu. İçinde muzip kahkahalar çınlıyor içinden geçeni değiştiriyor dönüştürüyordu. Bu ormanlar hakkında pek çok efsane anlatılırdı ya Rüzgar tek birini bile anımsamıyordu. Garip bir cesaretle yürüyor kedinin kendinden emin adımlarını takip ediyordu. Kedi ormanın ortasında durdu. Başını çevirmeden yine o ince mırıltıyla konuşmaya başladı. "Bu ormanlar" dedi "ancak içinde cevherden bir parça taşıyanın geçmesine izin verir. Bu mırıltıların böyle şen kızlar gibi olduğuna bakıp yanılma, zorlu sınavları vardır." Rüzgar içinde garip bir heyecan duydu. Bilmiyordu o cevher neydi, kimde olduğu nasıl belli olurdu. Ama kedi kader demişti ve Rüzgar kadere inanırdı.

Yürümeye devam ettiler. Güneşin ilk ışıklarına dek usul adımlarla geçtiler ormanın içinden. Bacaklarındaki sızıdan söz etmedi Rüzgar ama kedinin aklını okuduğunu unutmuştu. Kedi ona bir kaya gösterdi. Sırtını dayayıp bacaklarını uzatmasını söyledi. Rüzgar başını memnuniyetle sallayarak oturdu ve sırtını dayadı kayaya. Kaya bir sandık gibi açıldı. İçindeki renkli kumların ortasından bir ışık göğe doğru yükseldi. Işık göz kamaştırıcı parlaklıktaydı. Rüzgar gözlerini kapadı. Açtığında ise karşısında gülümseyen güzel mi güzel bir peri duruyordu. Karöshi'ydi bu. Karanlık ormanların ışıklı perisi. Elini usulca uzatıp rüzgarın kalbine dokundu. Ve kediye dönüp başını salladı. Rüzgar hiç birşey anlamamış ama kalbinden ılık birşeyin akıp vücuduna yayıldığını duymuştu. Kedi eğilerek selamladı periyi. Ve kaya sanki az önce ikiye açılmamış gibi yeniden kapanıp eski haline döndü. Kedi: "Sana izin verdi." dedi gülümseyerek. Rüzgar "ne için?" dedi. Kedi yeniden gülümsedi: "Devrik Cümleler İmparatorunun huzuruna çıkacaksın."

Yolculuk yeniden başladı ve güneşin büyük gövdesi dağların ardından tamamen çıktığı an Siminya ormanlarından çıktılar. Ormanın bitimindeki ağaç Rüzgar'ın omuzuna küçük bir yaprak bıraktı. Rüzgar yaprağa baktı sonra da kediye. Kedi memnun gülümsedi: "Sana iyi yolculuklar diliyor. Orman seni sevdi."

****
Tam karşılarında büyük bir kale duruyordu. Devrik Cümleleri İmparatoru'nun dev kalesi. Kalenin ağır kapısına yaklaştılar. Kapının tam önünde bir portakal satıcısı duruyordu. Rüzgar buna bir anlam veremedi. O kapıda nöbetçiler olacağını düşünmüştü. Ama bu kalenin kapısında bir portakal satıcısı ve bir sürü portakal vardı. Onlar yaklaşınca satıcı gülümsedi. Bell ki kediyi daha önce de görmüşlüğü vardı. Kedi "Merhaba Cevval" dedi. Cevval konuşmadı gülümsemekle yetindi. Rüzgara portakalları işaret etti. Kedi "seçmelisin bir tanesi" dedi. Rüzgar şaşkınlıkla baktı ve birini seçip Cevval'e uzattı. Cevval bir çırpıda ortadan ikiye böldü portakalı. Ve sularını yere sıktı. Toprağın kuru yüzeyinde bir yazı belirdi."Geçebilir"

Kapı ağır ağır açıldı. Ama kalenin içini göremedi Rüzgar. Kalenin içi yerine uzun bir koridorda sürekli hareket eden bir adam vardı. Öyle hızlı hareket ediyordu ki bu adam Rüzgar onun neye benzediğini seçemiyordu. Kedi adamı işaret ederek "bu zihindir" dedi."Hücrelerde olmaktan kapatılmaktan hoşlanmaz. Bu yüzden sürekli hareket halindedir. Ona gözlerin yetişemez. Eğer zihnini sakinleştirmeyi başarabilirsen durur. Ve kapı açılır."

Rüzgar bunu nasıl yapacağını kestiremiyordu. Zihin öyle hızlı hareket ediyordu ki onu nasıl sabit tutacak kapının açılmasını nasıl sağlayacak en ufak bir fikri yoktu. Rüzgar bunları düşünürken kedi usulca mırıldandı: "Karöshi'nin kalbine akıttığı ılıklığı düşün. O anı yeniden yaşadığını. Bir perinin elini başında hisset." Rüzgar nasıl olduğunu bilmediği bir biçimde o ana geri döndü. O içine akan ılık huzur, sükunet gelip kalbindeki yerini buldu. Zihin durdu. Ve kapı ardına değin açıldı. Karşısında dev bir bahçe ve bahçenin içinde güneş altında parlayan bir saray duruyordu: Devrik Cümleler İmparatorunun sarayı...

DEVAM EDECEK...
RESİM: John Anster Fitzgeral

25 Ağustos 2008

SAVULUN VELETLER

Hanımefendiler saçlarını yaptıracaklarmış. Biri röfle yaptıracakmış diğeri de kat verdirecekmiş saçlarına. Üç numara ise renginden sıkılmış. Tüm öğle arası bunlardan söz ediyoruz. "ah şekerim" diyor biri "kat attırayım da biraz hacim kazansın saçlarım." "E tabi hacim iyidir. Ruha ve bedene faydalıdır. Hem saçları hacimli olanlara toplumda daha çok saygı duyulur." diyerek sırıtıyorum. "Kızım" diyor "saçlarım seninki gibi olsa ben de böyle dalga geçerim." Benim bu bonus saçlarımı beğenmesine şaşırıyorum. İki numara ise röfle ile yaşlı görünüp görünmeyeceği konusunda kafa patlatmakla meşgul. "Yok yok "diyorum "yaşlı görünmezsin." Gözleri ışıldıyor "sahi miii?" diye soruyor. "Sahi ya" diyorum "zaten yaşlısın" Elindeki kağıt mendil paketini kafama atıyor. Üç numara ise kızıl mı, siyah mı diye soruyor. "Siyah yap" diyorum "asil renktir." Karşıdaki ne söylerse ona itiraz eden tiplerden olduğu için "yok yok ben kızıl olayım" diyor. Omuz silkiyorum. Biraz durup "Acaba siyah mı daha iyi olur ki?" diyor. Bütün bu sohbetten içime fenalık geliyor. Hepsi kendi saç hayallerine dalıp gidiyor. Bir süre sessizlik sağlanıyor daha sonra üç numara kayıtsız görünmeye çalışarak: "aslında biz senden birşey rica edecektik." diyor. "Elbette" diyorum. "Bizim çocuklarla bir kaç saatliğine ilgilenebilir misin?" Ağzımdan nasıl çıktığını bilmediğim bir "tabi" onların yüzünde güller açtırıyor. Ben az önce bir cumartesi öğle sonrasında üç tane velete bakmayı kabul mü ettim? Bu bir kabus olmalı. Evet kesinlikle bir kabus olmalı...

Cumartesi öğle sonrası çalınan kapı ve karşımdaki üç velet bunun bir kabus değil gerçeğin ta kendisi olduğunu anlatmaya yetiyor. Anneleri birşeyler vıcırdayarak çocukları bırakıp kaçarcasına gidiyorlar. Kaçtıklarına bakılırsa anneleri bile canlarından bezdirmişler. "Ne var canım" diyorum "üç çocukla baş edemeyecek miyim? ahahhaha bu çocuk oyuncağı..."

Çocukları içeri alıyorum. Pınar 7, Ece ve Mert 4 yaşındalar. Sevimli sevimli gülümsüyorlar. (Bunun bir maske olduğunu daha sonra anlayacağım elbette.) Sırtlarında kocaman birer çanta. Allah'ım bu kadınlar bu çocukları başıma atıp kaçmış gitmiş olabiler mi? Yok canım daha neler? Annelik duygusu diye birşey var hem. "Ne var o çantalarda?" diyorum. Ece "ne olacak oyuncaaaaak" diyor. Yüzündeki ifade "seni aptal, bir çocuğun çantasında ne olur ki başka?" der gibi. "İyi tamam, siz oynayın hadi. Ben de birşeyler okuyacağım." diyorum. Büyük bir gürültüyle çantalarını yere boşaltıyorlar. İçinde ne olduğunu bilmediğim bir sürü şey her yana saçılıyor. Halının üzerine oturup mırıltılarla oynamaya başlıyorlar. "İyi iyi" diyorum "eğer böyle giderse rahat edeceğiz." Kitabımı okumaya başlıyorum. Çocuklar oyunlarına devam ediyorlar.

Çok geçmeden bacağıma birşey batıyor. Acıyla bağırıyorum. Başımı kaldırdığımda Mert'le göz göze geliyoruz. "Sana iğne yapıyorum" diyerek elindeki sivri şeyi yeniden bacağıma batırıyor. "Çocuuuuğuuum ne yapıyorsun?" diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Çocuk oralı değil. Can havliyle elinden o sivri şeyi kapıp "bak" diyorum "bu yaptığın çok tehlikeli. Birine zarar verebilirsin." Geçip yerine oturuyor. Yaptığım konuşmanın etkisinden memnun yeniden kitabıma dönüyorum. (ah ne aptal ve çocuk psikolojisinden ne kadar uzağım. Bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu sezemiyorum.) Sükunet uzun sürmüyor. Birazdan kafama bir top atılıyor. Ve bundan sonra kıkır kıkır gülüyorlar. Sinirle gülümsüyorum. "Çocuklar lütfen amaaaa..." diyorum, artan kıkırtılara başıma yağan bir sürü oyuncak eşlik ediyor. Bu canavarlarda kesinlikle vicdan diye birşey yok. Kafam, gözüm, bacağım nereye rastgelirse, ne buldularsa atıyorlar üzerime. Oyuncak arabalar, bebekler, toplar... Yastıklardan birini kalkan yapıp, olduğum yerden kaçıyorum. Kapıyı üzerlerine kapatıyorum. Kapının önüne oturup düşünüyorum ne yapacağımı. Şu an öyle çaresiz ve sefil görünüyorum ki kendime acıyorum. Evde tek başına filmindeki hırsızlara benziyorum. Bu çocuklar da o filmdeki çocuk kadar cin ve acımasızlar.

Ne yapacağımı düşünürken aklıma parlak olduğunu sandığım bir fikir geliyor. Evet bu çocuklar ne sever? dondurma ve çikolata. Hemen her birine birer tabak dondurma hazırlıyorum. Döndüğümde onları yerde oturur buluyorum. Sanki az önce bana saldıran onlar değilmiş gibi uslu uslu oyun oynuyorlar. Halüsinasyon görüp görmediğimi düşünüyorum. Bu çocuklarda melek ve şeytan iç içe kesinlikle...

Dondurmayı görünce sevinçle yerlerinden zıplıyor ikisi. Diğeri, yani Pınar çok sinir bir bilmişlikle "dondurma yersek hasta oluruuuuuz" diyor. "İyi sen yeme o zaman" diyorum. Alt dudağı üzgün bir biçimde öne doğru uzuyor "belki de olmayııız" diye mırıldanıyor. "Yavaş yavaş yerseniz birşey olmaz, gel hadi" diyorum. Hevesle oturuyor. Diğerleri çoktan başladılar bile. Bu beni bir süre rahat bırakmalarını sağlar en azından. İyi ama beni rahat bırakmaları için bu çocuklara sürekli dondurma veremem ki? İşte o zaman kesin hasta olurlar ve röfleli, boyalı ve katlı saçlı anneleri de beni boğazlar. Acil olarak başka çare bulmak zorundayım yoksa bu veletler beni kesin delirtirler. Allahım şu saatler geçse de evim yeniden sükunete kavuşsa of of of...

Onlarla oyun oynasam? Ama bir süre sonra canları sıkılıp yine ne bulurlarsa kafama atmaya başlayabilirler. Parka götürsem iki arada bir derede kaybolmayı başarır bunlar. Bu riski alamam, o strese kalbimin dayanabileceğini sanmıyorum. Yok bu da olmaz. Uyutsam? Hiç uyuyacak gözleri yok. Hepsi cin gibi bakıyor. Evet çizgi film? Evet evet evet...

Televizyonu açıyorum. Bir kaç kanalda çizgi film var. Hep bir ağızdan bağrışmaya başlıyorlar. Her biri bir kanaldakini istiyor ve anlaşmak bir türlü mümkün olmuyor. Sonunda televizyonu kapatıyorum. İki elim yanda ne yapacağımı bilmez bir biçimde dikiliyorum. (Hiç bu kadar çaresiz olmamıştım ve hiç bu kadar canımdan bezmemiştim.) Bugün çıldırmazsam kesinlikle başka bir gün çıldırmam herhalde diye geçiyor içimden. Bunlar kesinlikle çocuk değil canavar.
Bir bardak kahveye ihtiyacım var acil olarak. Sakin olmalıyım sakin olmalıyım... Onlar sadece çocuk. Üç küçük çocuk. Omuzumdaki şeytan kahkahalarla gülüyor "o kadar emin olma" diyerek. "Kuyruğuna teneke bağlamadıkları kaldı nıhahahahah" Defol başımdan şeytan şimdi seninle uğraşamam, ki senden daha fena üç veletle başa çıkmaya çalışıyorum.

Ben kendime kahve yaparken biri onu tuvalete götürmemi istiyor. Götürüyorum. Çıkmasını bekliyorum. Uzun zaman çıkmıyor. Çıktığında da üzeri başı tamamen ıslak. "Ne yaptın seeeen?" diyorum. Sırıtarak ve bilmiş bilmiş uzaklaşıyor "banyoooo" diyor. Allahım Yarabbim deli olmamak işten değil. Ben ne giydireceğim bu çocuğa şimdi. Gidip tişörtlerimden birini alıyorum. Üzerindekileri çıkarıp onu giydiriyorum. Öyle ufak tefek ki ayak bileklerine kadar geliyor tişört. Çok komik görünüyor. Gülüyorum kendi de gülüyor. "Bu benim olsun mu?" diyor. "Olsun gözüm olsun" diyorum.

Birazdan çocuklardan biri daha ortadan kayboluyor. Mert bu. Az sonra sudan çıkmış fare gibi geliyor. "Bana da ver. Ama benimki erkek tişörtü olsun." diyor. "Emredersiniz küçük bey" diyorum. Kardeşimin tişörtlerinden birini giydirip salona götürüyorum. Ve Pınar'ı hemen uyarıyorum "Sakın sen de gidip üzerini başını ıslatma Pınar." Pınar kaşlarını kaldırıp aldırmaz bir edayla gülümsüyor "Ben büyüdüm artık" diyor. Hey büyük Allah'ım...

Beni canımdan bezdiren bu veletler biraz sonra orada burada uyuyakalıyorlar. Pınar ise bulduğu bir dergiyi büyük bir ciddiyetle okumaya çalışıyor. Sanki az önce kafama gözüme birşeyler atan çocuk gitmiş de yerine kocaman bir insan gelmiş. Bana asırlar gibi gelen 4 saatin sonunda nihayet kapı çalıyor. Süslü Pakizeler içeriye giriyorlar. Ece'nin annesi çığlığı basıyor: "aaaaaa ne oldu ayol bunlara?" Omuz silkiyorum: "Merak etme sadece bayılttım" diyorum. Şaşkın şaşkın bakıyor suratıma, yaptığım espriyi anlamamış belli "yahu ne olacak uyuyakaldılar. Eğer üzerlerindeki kıyafeti soruyorsan onu da sonra anlatırım. Çünkü çok yorgunum. Pılınızı pırtınızı ve çocuklarınızı toplayın toz olun. Teşekkürler." Gülüyorlar.

Kapıdan çıkıp giderken arkalarından bağırıyorum: "Sakın bir daha bana böyle bir istekle gelmeyin. Güle güle ve hatta elveda."

24 Ağustos 2008

KARNIBAHAR KAFALAR

Çığlık çığlığa bir kızlar korosu iki katlı evin üst kat balkonuna bakarak bağırıyorlar. Ay kedisi apar topar dışarı çıkıp neşeyle el sallıyor. Yüzü öyle beyaz ve yuvarlak ki tıpkı aya benziyor. Kedi gibi mırıltılarla konuşması da buna eklenince vazgeçilmez ismini kimse garip karşılamıyor; ay kedisi. Çoğumuz o kadar alışmışız ki ona böyle seslenmeye, adını bile unutmuşuz.

Ekip tamamlanıyor. Dört karnıbahar kafa yola düşüyoruz. aynı biçimde kesilmiş kısa kıvırcık saçlarımız başımızın üzerinde duran bir karnıbahara benziyor. Kimsenin bir şikayeti olmuyor "karnıbahar kafa" diye anılmaktan. Çünkü bu benzerlik bir aile olma, bir ait olma duygusu yaratıyor her bizimizde. Saçlarımızın biçimi gibi, onun altındaki beynimiz de çoğu zaman benzerlikler gösteriyor. Tek fark kimimizin daha kalın buklelere kimimizin daha ince buklelere sahip olması. Beynimizin kıvrımları da aynı şekilde temelde aynı, kıvrımlar bakımından farklı galiba.

Okulun kapısına gelince hep aynı duyguyu hissediyorum: "Kaç, kaç, kaç" Ama o duyguyu yenip kapıdan adımımı atıyorum diğer karnıbahar kafaları takip ederek. İlk binanın girişinde bizi Timsah karşılıyor. "Çoğuuuuklaaaar" diye bağırıyor "Terbiyeli olun" Birbirimize bakıp kıkırdıyoruz. Yaptığımız tek terbiyesizlik de bu zaten. Timsah öfkeyle bakıyor kütüphanenin kapısından. Gerçekten bir timsaha benziyor. (Tanrı beni affetsin) Birazdan bir çelimsiz bir öğrenciyi ele geçirip parçalayacağından endişe ettiğimi söylüyorum diğerleri başlarını sallıyorlar. Timsah gözlerini dikmiş duvar kenarına sinerek giden çelimsiz çocuklara bakıyor. Çocuklar bir yandan kravatlarını düzeltiyorlar bir yandan da Timsaha korku dolu gözlerle bakıyorlar.

Diğer bina önünde kızlar bir yanda erkekler bir yanda sıraya giriyoruz. Bizim sıramızın başında patates ve tavuk arası (Tanrı beni affetsin) müdür muavini duruyor. Onu gülümserken hiç görmemişiz. Gülümsese şaşkınlıktan donup kalacağımızı düşünüyorum. Kadın, patates gövdesini ağır ağır hareket ettirerek "tek tek" diyor. Bizi kontrol edecek. Sırayla önünden geçiyoruz. Saçlara jöle sürülmüş mü, fularlar düzgün bağlanmış mı, küpe kolye gibi terbiyesizce şeyler takmış mıyız, yanımızda roman, müzik dergisi gibi ahlaka aykırı yayınlar taşıyor muyuz? bakacak ve geleceğin tek tip neslinin yetiştiğinden emin olarak huzurla uyuyacak.

Önümde bir pırasa kafa var. Düz kısa saçları özenle taranıp alnında bir kavis oluşturmuş. Pırıl pırıl parlıyor sabah güneşinin altında. Sınıfın en gözde öğrencisi. Notları bizim rüyamızda bile göremeyeceğimiz kadar yüksek. Aynı zamanda çok da kıskanılan biri bu pırasa kafa. Herkes arkasından "Ohoooo ben o kadar çalışsam okul birincisi olurum. Tam bir inek bu kız." diye konuşmakta, atıp tutmakta. Pırasa kafanın önündeki karnıbahar kafa saçına jöle sürdüğü için kenarda bekliyor. Ceza alacak. Bizim pırasa kafa hemen atılıyor "Ben saçıma limon sürdüm hocam" Patates-tavuk bir an bir tereddütten sonra onun geçmesine izin veriyor. Oysa saçında bal gibi jöle var. O dakikadan sonra kızın gerçekten zeki olduğunu, bizim papates-tavuğun mantığını iyi kavrayıp ona göre hamleler geliştirdiğini görüyorum. "Seni küçük sinsi pırasa seniii..." diyorum fısıldayarak.

O sırada patates-tavuk, beni ceza alacaklar bölümüne yolluyor. Ekibimin yanında yerimi alıyorum kıkırdayarak. Tüm öğrenciler geçtikten sonra patates-tavuk bizi baştan aşağı alaycı bir biçimde süzüyor. Gözlerinde "sizden bir halt olmaz" bakışı var. "Eveeeet" diye başlıyor. Bizim karnıbahar kafalardan biri hemen atılıyor "Ama hocam bakın hepimizin saçları kıvırcık. Siz jöle sürülmemiş kıvırcık saçı hiç gördünüz mü?" Eliyle "kes" işareti yapıyor. Hepimizi lavaboya yolluyor. Suyla saçımızdaki jöleden kurtulmamızı, gelip kontrol edeceğini söylüyor. Dediğini yapıyoruz. Sudan çıkmış sıçanlar gibi sınıflarımıza gidiyoruz. Şimdi geleceğin umudu olan gençlerden biri olduk. Çünkü kafamızda jöle yok, zihnimiz açık ve parlak. Bizi soktukları kalıba tıkıştırmaya çalışmış ve kolumuz bacağımız dışarda kalmasına rağmen başardıklarını sanmışlar. Yüzlerinde görevi yerine getirmiş olmanın onuru var. Aferin onlara...

Durmayacaklar karnıbaharları pırasalara dönüştürene dek asla durmayacaklar. O bahçede bir tek sebze yetişsin de diğerlerine yer olmasın istiyorlar. Israrla her sabah ama her sabah onları aldatan pırasalara göz yumup karnıbaharları cezalı alana gönderiyorlar. Pırasalar kıs kıs gülerken karnıbahar kafalar her sabah aynı ızdıraba kafa tutuyorlar. Ve diyorlar ki: "Sizin kalıplarınıza girmeyeceğiz. Çünkü biz böyleyiz."

Ve girmediler de. O karnıbahar kafaların her biri şu an en iyi yerlerdeler. "Sizden bir halt olmaz" diyen patates-tavuğu hayalkırıklığına uğrattılar. Kimi öğretmen, kimi doktor, kimi de ressam oldu. Ve pırasalara dair hiç birşey duymadılar.

Resim: http://de-kay.deviantart.com/art/curly-hair-7443829

22 Ağustos 2008

CUMA MEKTUPLARI

Gece. Şu koca günü ardımda bırakıp, rüyasız ve sessiz bir uykuya dalmak istiyordum. Ama bilirsin Sevgili Dostum hayat her zaman insana istediğini vermiyor ve uyku da hayata dahil. Muzip bir çocuk gibi uzaktan bir yerden el sallayarak, belki bir süre sonra geleceğini o vakte kadar kelimelerle oyalanmamı, eğer kendi kelimelerim yine yitikse Ay’a bakmamı, Ay’ın bana kelimeler vereceğini söyledi. Öyle ya, Ay bu gece oyunbazdı ve eğer Ay oyunbazsa insanı uyku tutmazdı.

Kendi kelimelerim yitip gitmişti aklın o sonsuz kuyusunda. Bilirsin Sevgili Dostum akıl kelimeleri zaman zaman saklıyor, gözlerden ırak kılıyor. Hatta insanın kendi gözlerinden bile… Sen o kelimelerin sahibi sanırken kendini, kelimeler sana sonsuz yabancı oluyor. Bu yüzden mi içimizi delip geçen bu bir başınalık ve eksiklik duygusu kendi kelimelerimizin bile bize bunca yabancı oluşundan mı zaman zaman?


Sana kendi kelimelerimden dokumak istiyordum bu mektubu oysa. Kendimden karılmış bir hamurun küçük parçaları olsun istiyordum kelimeler her zamanki gibi. Ama dedim ya; Ay oyunbaz bu gece. Ayaklarımın dibine onlarca kelime bırakıyor ve benimkileri bir sisin ardına saklıyor. Ve fısıldıyor: “Bu gece olmaz. Bu gece kendi kelimelerinden arın benim kelimelerimle konuş.” İşte bu yüzden Sevgili Dostum bu mektup sana ondan geliyor. Kelimeleri sedefli ve gümüşsü bir ışıkla gözlerini okşasın diye, belki katılaştıysa yüreğin hani küskünsen hayata diye yumuşacık bir kumaşla dokuyor. Parmaklarım sadece aracılık ediyor şimdi, Ay’ın gümüşüne bulanıp sana bunları yazıyor.


Kadim bir bilgisi var onun, bilirsin. Gördüğü ve gömdüğü ölülerin bilgisi, yaşayan ve yaşadığını sananların bilgisi, var olmuş ve yok olmuşların bilgisi. Ve tüm bunlara rağmen hep korumayı başardığı bir masumiyeti… Ay bu gece onu anlamamızı istiyor. O yüzden bazı geceler böyle çiçek gibi açılıyor, görünür oluyor. İstiyor ki insanlar ona baksın ve o kadim bilgi onların üzerine aksın.


Bazı geceler Sevgili Dostum Ay gizli gizli ağlıyor. Öyle sessiz ağlıyor ki ve biz öyle çok gürültü yapıyoruz ki kimse onu duymuyor. Ve bu gece dostum ben tüm sesleri tüm dünyayı ve tüm insanları dışarıda bırakmışken, yalnızca aya bakıyorken bana bir öykü anlatıyor. Çok ama çok sessiz bir dille ışıktan kelimeler dökülüyor yeryüzüne. Diyor ki; “söyle onlara…”


İlk zamanlar dünya bu kadar kalabalık hayat böyle gürültülü değilken Ay ve insanlar arasında gizli bir anlaşma varmış. Ay, insanlar ışığı usul usul anlasın diye gözleri ışığa alışsın diye yavaşça büyür büyür büyürmüş. Ve tam olduğu vakit insanlara öyküler anlatırmış kendi dilince. Işıktan öykülermiş bunlar. O öyküler bitip de insanların uyuma zamanı gelince ilk doğdukları günün ilk uykusu gibi masum bir uykuya dalarlarmış. Ve insanlar dünya üzerinde ne kadar çok zaman geçirmiş olurlarsa olsunlar hep kendi masumiyetlerini korurlarmış. İnsanların ruhları ışığa ve öykülere hiç doymazmış. Çünkü, onların masumiyetlerini korumaların için hep ışığa ve öykülere ihtiyaçları varmış.


İşte Sevgili Dostum bu ışıktan yapılmış öyküyü anlattı Ay bana. İstedi ki; onu herkese anlatayım. “Eğer” dedi “ışık kelimelere dökülürse güneş doğduğunda bile yerli yerinde durur, O yüzden yaz. Işığı kelime kelime yaz. Ve masumiyet hep baki kalsın yeryüzünde. İnsanlar ay tam olduğunda ona bakmayı unutmasınlar. Işık ve öykülerden vazgeçmesinler.”

Ve dostum şöyle bitirdi sözlerini: “Ay oldukça gökyüzünde ışık ve öyküler de olacak. Işık ve öyküler oldukça onu dinleyenler de var olacak. Ve dinleyenler oldukça masumiyet hiç kaybolmayacak.”


Ben yazarken ve sen bunları okurken benim ellerim senin gözlerin ay ışığı ile öykülerle yıkanacak ve bir yerlerde uyuyan masumiyet geceyi yıldıza boğacak.


Gecelerin yıldızlı olsun Sevgili Dostum ve uykuların öykülerle dolsun…


Resim: Alphonse Mucha

19 Ağustos 2008

HIMMM

Neden bilmiyorum ama ne zaman beni asık suratlı görse birden bire yüzü ciddi bir hal alıyor ve cümleleri başka birilerinin cümlelerine dönüşüyor. O andan itibaren bir insana değil de, üzerinde, bağdaş kurup yere oturmuş, ışıklar saçan bir kafaya sahip, huzurlu bir yüzle gözlerini kapamış insanların fotoğraflandığı kişisel gelişim kitaplarından birine bakıyormuşum gibi hissediyorum.

"Evet" diye başlıyor "insanlar hep hayatın aynı gittiğinden yakınırlar. Bize lazım olan tek şey değişiklik." Tanrım Tanrım ve yine Tanrım. Bunu içimden defalarca söylüyorum. Ama o iyi bir arkadaşın yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor ve konuşmaya devam ediyor: "Bence hayatında değişiklikler yapmalısın." "Hımmm..." diye karşılık veriyorum. Şimdi beni baştan yaratmaya hevesli ve oldukça kararlı bir arkadaş duruşunu takındı. Ciddi bir konuşma yapacak belli.

"Hımmm... Ne?" diyor. Saçma sapan bir gülümseme var yüzümde, "kapa çeneni" ile "seni anlıyorum ama sorun bu değil" arası bir gülümseme. Anlatmak istediklerimi yüzümdeki ifadelerle anlatmak yerine sözcükleri kullansam iyi olacak çünkü yüzüm onun tarafından bakıldığında büyük ihtimal pek sersem pek ifadesiz görünüyor. Umurumda mı? Değil. Tek istediğim bu konuşmanın bir an önce bitmesi. Biter mi? Bence bitmez. Benim kararlı ve iyi yürekli arkadaşımın ne zaman susup ne zaman konuşması gerektiğini ölçen o hassas terazisi uzun zamandır bozuk ve hala bir yenisini edinemedi.

Aman pek şahane, şimdi bir de vicdan azabına sarınıp sarmalanmış bir sorum oldu. (Bana ordan bi vicdan azabı arası soru lütfen. Vicdan azabı az sorusu bol olsun. Kırmızı biber dökmeyin pek yakıcı oluyor.) Ben nankör bir arkadaş mıyım? Genel olarak bakınca hayır. En azından ben öyle olduğumu sanmıyorum. Ama şu an için, nankörler sıralamasında ilk 10'a girmem kaçınılmaz. "Bayanlar ve baylaaaaaar bu yılın nankör ödülü adaylarını açıklıyoruuuum. Arkadaşının büyük bir iyi niyetle, hayatına ışık getirme çabalarını zaman zaman iç ses alaylarıyla, zaman zaman asık suratla, zaman zaman da oflayıp puflayarak görmezden geleeeeen..." İlk 3 diyelim. Oradaki yerim kesin. Tanrım Tanrım ve yine Tanrım...

"Hımmm..."
"Hımmm'layıp durma da sana söylediklerimi düşün."
"Düşünüyorum işte"
"O zaman neden sürekli hımmm diyorsun"
"Hımmm'layınca daha iyi düşünüyorum da ondan"
"Hımm..."
"Bak sen de hımmm'ladın."
"Ben anladım anlamında hımmm'ladım"
"Hımmm..."
"Şu hımmm'lamak konusunu bir tarafa bırak ve hayatında değişiklik yap. Söz ver şimdi bana." "Ne sözü?"
"Hayatında değişiklik yapacaksın?"
"İyi de neden?"
"Canın sıkılıyor diye."
"İyi de canım sıkılıyor demedim ki ben."
"Demedin ama ben anladım."
"Sahi mi kişisel gelişim uzmanı?"
"Dalga geçmeyi bırak da söz ver."
"Of peki peki..."
"Yarın gelip soracağım ama..."
"Tamaaaaaaam"
Hayatımda değişiklik yapacakmışım. Ne yapayım yani? İşimden kovdursam kendimi? Fena fikir değil. Ama para kazanmak lazım. Kötü fikir. Saçımı sarı yapsam? Olmaz iğrenç olurum. Başka bir kente mi kaçsam? Kaçamam eşya toplamaya halim yok. Eşya toplamadan kaçsam? Boşver üşendim şimdi. Buldum buldum buldum. Yarın bana gelip sorduğunda "Eveeeet ne değişiklik yaptın bakalım?" dediğinde cevap vermeyeyim. O nasılsa başımın etini yemeye başlar ben de şöyle derim: "Değişiklik yaptım ve seni hayatımdan çıkardım." Böylece ben de bu saçma sapan değişiklik yapma işinden kurtulmuş olurum. Hımmm... hayır bu da kötü bir fikir...
BİR SONRAKİ GÜN...
"Evet"
"Evet ne?"
"Değişiklik yaptın mı?"
"Hı hı"
"Anlat"
"Tamam doktor. Tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm. Nasıl ama?"
"Evet bunu görüyorum. Dalga geçmeyi bırak da gerçekten ne yaptın?"
"E söylüyorum ve görüyorsun ya; kırmızı oje."
"Sen buna değişiklik mi diyorsun?"
"Hayır ben buna devrim diyorum. Ben kırmızı ojeden nefret ederim."
"Sana söylediğim bu değildi."
"Neden? Bu da pek güzel bir değişiklik oldu. Ellerime bakınca Banu Alkan'ın elleri bana nakledilmiş gibi hissediyorum. Hatta sabah kendimi Banu gibi saçlarımı savururken yakaladım. Bir ara da sabah haberlerini okurken yüzümde onun verdiğin aşırı duygusal tepkilerden biri vardı. Allah muhafaza ya biri görseydi."
"Geç dalganı sen geç. Bir gün sana söylemek istediklerimi anlayacaksın"
"Ne kızıyorsun ya. Değişiklik yap dedin yaptım."
"Benim söylemek istediğim bu değildi diye bir kez daha tekrar edeyim mi yoksa senin o sevimli balık hafızan bunu anımsıyor mu?"
"Evet seni anlıyorum ama sen beni anlamıyorsun."
"Sahi mi?"
"Bana şu kişisel gelişim cümleleri ile konuşma lütfen. Bana neyim olduğunu sor cevap vereyim ve ona göre seç cümlelerini. Ama mümkünse benim anlattıklarımın sana hissettirdiği şeylerin yansıması olsun cümlelerin. Düne dönersek, suratım asıktı çünkü aklıma takılan bir sorun vardı ve çözümleyemiyordum. "Ah Tanrım hayat ne sıkıcı" surat asıklığı değildi o gördüğün. Hem hayat hiç de sıkıcı değil. Hayat garip, tuhaf, süprizli bir şey. Neden canım sıkılsın ki?"
"Hımmm..." "
Bu anladım anlamında bir "hımmm"mıydı yoksa "sana inanmıyorum" anlamında mı?"
"Anladım anlamındaydı"
"Hımmm..."
"Peki bu ne içindi?"
"Teşekkürler anlamında..."
"Hımmm...."
Resim: Ritva Voutila

18 Ağustos 2008

İÇİMİZİN KIYILARINDA

-Laaaaaaayn
-Hoooooooop
-Olüüüüm su çok güzel laaayn gel gel. Durma öyle orda kazma gibi.
-Soğuk olum gelmem

Biri denizin içinde biri kıyıda durmuş iki adam birbirlerine böyle bağırıyorlar. Denizin içindeki ,bir su balerini edasıyla el, kol ,bacak ve ayaklarını kullanarak kendi çapında estetik hareketler yapıyor ve kıyıda duran suyun soğukluğu bahanesinin ardına gizlenmiş arkadaşını suyun ne kadar güzel olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Arkadaşı ise bir eli oldukça haşmetli göbeğinin üzerinde filitresinin gırtlağına kadar soktuğu sigarayı sinirli sinirli içiyor. Sanırım bunca efeliğine rağmen sudan korkuyor olmasını bir türlü kabullenemiyor. Kıyıda durmuş etraftaki insanları tek tek kolaçan ediyor. Tam arkasında kumların üzerinde oturuyorum. Elimdeki dergi umurumda değil artık çünkü derginin yapraklarındakinden çok daha renkli şeyler oluyor etrafımda. Adamla göz göze geliyoruz. Denize bakıyormuş gibi yapıyorum. Ama o anlıyor ona baktığımı. Neden baktığımı anlamaya çalışıyor. Yanlış anlamasın diye elimdeki dergiye gömülüyorum. Bir kaç dakika sonra kafamı kaldırdığımda adamın suya girdiğini görüyorum. Beline kadar suda iki kolu havada o cüsseye yakışmayacak bir narinlikte ilerlemeye çalışıyor. Bu arada diğeri bağırıyor: Korkma len korkma boğulursan ben seni kurtarırım. Yüzebiliyom." Diğeri başını iki yana sallıyor eliyle "hadi ordan" dermiş gibi bir hareket yapıyor. Dergiye yeniden dönüyorum. Birazdan bu iki adamın suda iki çocuk gibi şen şakrak oynadıklarını görüyorum. İçim sızlıyor. Neden? Kayıp çocukluğun bu iki kocaman gövdede yeniden uyanışına mı? Bilemiyorum.

********
Ayak bileklerine kadar naylonlu bir kumaştan yapılmış eşofmanvari bir giysi giymiş kadın. Üzerinde düğmeli aynı kumaştan bir gömlek var. Örtüsü de aynı renk. Lila. Salınarak gelip kıyıya havlusunu bırakıyor. Pek garipsemiyorum çünkü biliyorum ki deniz kıyısında çok fazla renk çok fazla düşünme biçimi ve çok fazla farklı ruh var. Burası da hayatın bir bölümü değil mi? Biz insanlar ne zaman nerede bir araya gelsek böyle bir renk cümbüşü yaratmıyor muyuz? Kadının halinde "haklıyım ve kimse beni düşünme biçimimden dolayı yargılayamaz" ifadesi var. Oysa şu an burada onu hiç kimse yargılıyormuş gibi gözükmüyor. Herkes kendi halinde kumun, güneşin ve denizin tadını çıkarıyor. Kadın çenesi yukarıda, öylece duruyor kıyıda. Denize bakıyor. Ama asıl baktığı kendisine bakan insanlar olup olmadığı. Onu rahatsız etmemek için çok dikkatli bakmıyorum. Birazdan elindeki havluyu bırakıp suya giriyor. Biraz yüzüyor, biraz suyun içinde öylece duruyor. Sonra sıkılıp çıkıyor. Üzerindeki giysi tüm vücuduna yapışmış. Şaşkınlıkla bakıyorum. Çünkü, saklamak için bunca özen gösterdiği vücudu tüm hatlarıyla ortada. Anlamaya çalışıyorum. Ama bir türlü anlayamıyorum. "Saklamaya çalıştıklarının gerçekten saklamaya çalışsan yine de böylesi ortaya çıkar mı?" diye düşünmekten alamıyorum. Sahi çıkar mı?

*******
Sol tarafımda kucağında küçücük bir bebekle oturmuş bir kadın var. Bir bebeğe bir denize bakıyor. Sanki özgürlüğünü elinden almış bu ufacık yaratığın sevgisiyle kendi özgürlüğü arasında çelişkide kalmış gibi. Aklından şöyle cümleler geçtiğini okur gibi oluyorum: "Ah bebek sen olmasan ben de şimdi diğer insanlar gibi denizin, yazın ve şu güzel havanın tadını çıkarıyordum." ve hemen ardından şöyle diyor sanki: "Ama olsun senin sevgini hiç birşeye değişmem" Bir hayatı büyütmek için insanın kendi hayatından vazgeçmesi gerekiyor. Böyle bakınca anne olmanın ne kadar büyük bir fedakarlık olduğunu anlıyor insan. Çünkü, tüm hayat minicik bir bebeğin etrafında dönüyor. Bu gönüllü kölelik dünyanın en büyük fedakarlığı değilse nedir ki? "Yapabilir miydim?" diye soruyorum kendime ve hemen annemin sesi çınlıyor kulaklarımda: "İnsan anne olunca bebeği için kendisini bile şaşırtan şeyler yapar."

******
İki aile geliyor birazdan. İki adam, iki kadın ve üç çocuk. Çocuklar ellerinde ne varsa hepsini kıyıya atıp suya dalıyorlar. Birazdan neşeli bir cıvıltı ortalığı kaplıyor. Kadınlardan biri çingene pembesi bir bikini giymiş diğerinde ise siyah bir mayo var. Pembe bikinili olan yeşil bir farla gözkapaklarını boyamış dudaklarında bikinisinin renginde bir ruj var. Ağzım açık bakakalıyorum. Birazdan suya girdiğinde o makyajın neye dönüşeceğini düşünüp düşünmediğini merak ediyorum. Ama düşünmüş olmalı ki suya girip boynuna kadar olan bölümü ıslatıyor. Sonra kıyıya çıkıp güneşleniyor. Anlaşılan o ki bronz ten delisi olanlardan. O çocuklar onun mu merak ediyorum. Siyah mayolu kadının suda çocuklarla oynamasına bakılırsa çocuklar siyah mayolunun. Pembe bikinili önce bir ayna çıkarıyor çantasından eliyle kaşlarını düzeltiyor. Sonra aynayı koyup başka bir şey alıyor çantadan. Çok satan kitaplardan biri olduğunu tahmin ediyorum. Tuhaf biçimlere girerek kitabın adını görmeye çalışıyorum. (Bunu hep yapıyorum. Birinin elinde bir kitap varsa o kitabın adını öğrenene kadar meraktan deli oluyorum. İnsanların okudukları kitapları neden bu kadar merak ettiğim konusu ise benim için bile bir muamma.) Sonunda kitabın adını görüyor ve şaşırıyorum. Beni fena halde yanıltıyor kadın. Anna Karenina'yı okuyor. Öylece bakıp kalıyorum.

******
Denize dönüyor yüzüm. İnsanlar birden ortadan yitip gidiyor. Görmez oluyorum. Sadece deniz kalıyor geriye. Deniz ve ben. Üzerinde ışık damlaları dans ediyor. Bakıyor bakıyor bakıyorum...Suyun içinde olduğum zamandan daha çok denizle oluyorum. Çok tuhaf. İnsan birşeye uzun uzun baktığı zaman ona dönüşüyor sanki. Ona öyle çok bakıyorum ki bir süre sonra ayaklarım altında uzanan denize değil kendi içimin denizine baktığımı farkediyorum. Kendi kendime soruyorum: "İçimizin kıyılarında nasıl insanlar dolaşıyor?"

Resim: Picasso


15 Ağustos 2008

CUMA MEKTUPLARI

Zaman mı ağırlaşıyor ben mi yavaşlıyorum bilemiyorum Sevgili Dostum. Son günleri hep bunu düşünmekle geçiriyorum. Oysa hıza alışığız bizler, bilirsin. Herşeyin üzerinden, sanki herşey yüzeyden ibaretmiş gibi geçer gideriz. Bu yüzdendir derinlere bakmaktan bunca korkmamız.
Korkuyor muyum? Belki. Tüm bu ağırlaşan zamanın içinde sanki yoğun bir sıvıda ellerimi kollarımı kaldıramadığım halde yüzer gibiyim. Git gide batıp, derinleri şaşkın gözlerle izler gibi bir de... Korkmaktan ziyade şaşkınım belki. Tüm bu unutulmuş, eski zamanlarda solmuş bir yaprak olarak kalmış olan duyguları yeniden hatırlamış olmaktan şaşkınım.

Hayat unutmak ve hatırlamaktan ibaret belki de. Ve belki acı hep bu yüzden bir döngüde seyrediyormuş gibi gözüküyor. Yaşıyor, unutuyor ve hatırlıyorsun. Ve diyorsun ki; "hiç birşey değişmiyor." Sanıyorsun ki; onu yaşayan senle hatırlayan sen aynı insan. Acı hep olduğu yerde duruyor sen ise zamanın içinde gelip gidiyorsun. Olan biten bundan ibaret.

Unutmak aslında verilmiş bir armağan Sevgili Dostum. Unutmak ve unutarak yola devam etmek... Yeniden hatırlamamak, hatırladıkların yüzünden tüm dünyaya küsmemek... Biz insanlar tek bir insan yüzünden tüm dünyayı lanetlemek gibi bir aptallığa sahibiz. Ve şükürler olsun ki Tanrı bu aptallığımızın farkında. Bizlerin aptallığını silmek için, o aptallığın cezasını ömür boyu çekmemizi önlemek için bizlere unutmayı lütfetmiş. Bu yüzden unutmak bazen hayatı devam ettirebilmenin tek yolu.

Öyle ağır ki zaman şimdi ve ben öyle ağırım ki zamanın içinde, kıpırdayamıyorum. Hayatın bu derin denizinde unutulmuş olanla yeniden karşılaşmaktan bitkinim. Döngünün bir istisnası olduğuma inanmışken, unutmak lütfuna mazhar olduğumu sanmışken, şimdi sanki bugünmüş gibi kulaklarımın içine aynı yalanlar doluyor. Oysa yeminler etmiştim o yalanları bir daha duymayacağıma ve sırf bu yüzden tüm dünyayı lanetlemeyeceğime yeminler etmiştim. Ama döngü Sevgili Dostum sen onu tam unutmuşken gelip seni yeniden buluyor. İnsanoğlunun kaderi benim alnımda yeniden yazılıyor...

Öyle ağır ki zaman şimdi ve ben öyle ağırım ki kendime... Ne yapsam olmuyor...
Resim: Keith Mallett

13 Ağustos 2008

SEVDİĞİMİZ İNSANLAR

"Böyle insanlara bayılıyorum" diyor karşı masadaki, kitabının içinde kaybolmuş adamı işaret ederek. "Neden?" diyorum adama bakarken."Onca gürültünün içinde, dünyayı dışarda bırakabilmek herkesin harcı değil de ondan."

Sonra bana Tezer Özlü'nün sevdiği insanları anlattığı bir yazısından söz ediyor. Aklında sadece "Lodosta başı ağrımayan insanları" sevdiği kalmış. Diğer maddeleri anımsamıyor. "Peki ya sen?" diyor "Sen nasıl insanları seversin?"

Bu soruyu yanıtlamak çok kolay değil. En azından hızlı bir şekilde maddendirmek ve saymak hiç kolay değil. Bunu ona söylüyorum. "Peki o halde" diyor "yaz sen de" Gülümsüyorum. Bu "tamam" demek. "Amaaaa" diye uyarıda bulunuyor yazdıkların öyle sıradan, ayrıntıdan yoksun şeyler olmasın. Mesela bana "yalan söylemeyenleri, açık sözlüleri severim" gibi cevaplarla gelme. Endişesi yersiz oysa.

O akşam, yaptığımız bu konuşmayı düşünürken ikimizin de hala bisküvilerimizi çaya batırarak yediğimiz geliyor aklıma. Ve ilk sırayı bu alıyor. "Yetişkin olduğu halde bisküvisini çaya batırarak yiyen ve bundan asla utanmayan insanları seviyorum." diyorum ilk maddeye.Ve şöyle devam ediyorum: " Kendi kendisiyle alay edenleri, başkası düştüğünde değil de kendisi düştüğünde gülenleri, hayatla dalga geçerken başkalarının incineceği noktayı inceden inceye hesap edenleri tüm bu hesaba rağmen rahat ve umursamaz görünenleri, bir tabak dolusu elmanın içinde, onu kimse almaz diye zedelenmiş olanı seçenleri, filmlerde ağlayanları ve ağladığı için kendisiyle dalga geçildiğinde mahçup gülümseyenleri, öfkeli bakışları altında incinmiş bir kalp saklayan sert adamları, inatla aşka inananları, "hiç bir zaman geç değildir" diyerek 50 yaşında üniversite bitiren adam ve kadınları, "ah tatlım hayvanları, çiçekleri ve çocukları öyle çok seviyorum ki" cümlesini hayatları boyunca bir kez bile kullanmamış olanları, iki lafının biri onur ve şeref olmayanları (ki bu lafları günde onlarca kez söyleyenler genelde bundan yoksun insanlar olurlar.), şairi tanınmamış şiir kitaplarını sırf onu yazana iyilik olsun diye alıp okuyanları, kitapların satırlarını çizenleri sayfaların kenarına küçük notlar alanları, kişisel gelişim kitapları yerine hayatı ve kendini gözlemleyip dersleri oradan alanları, dinlemeyi bilenleri, anlatırken coşanları, mizah anlayışı olanları ve bu mizahı zeka gösterisine dönüştürmeyenleri, kendine güvenle ukalalığı birbirine karıştırmayacak kadar akıllı olanları, birilerinin kötü bir kopyası olmayanları, eski moda giyinenleri ve kendisine bu söylendiğinde umursamayanları, otobüslerde kitap okuyanları, bulaşık yıkarken türkü söyleyenleri, hayatı dram olarak değil komedi olarak görenleri, olup biten hiçbirşeye kayıtsız kalmayanları, küfür etmeyi marifet saymayanları küfür ettiğinde bile kendine yakıştırmayı bilenleri, aklı belli bir kalıpta kalmayıp yeni fikirlere açık olanları, günlerce süren tembellikten sonra poposunu kaldırıp işe koyulanları, balıkların ağaçların isimlerini bilenleri, kendine ait bir saklanma yeri olanları....

...diye uzayıp gitti liste. Düşündüm. "Ne kadar çok şeyden nefret ediyorsam bir o kadar şeyi de seviyorum" dedim. Sonra onun bana bu soruyu bilinçli sorduğunu anladım. Bir kaç gün önce "dünyaya böyle öfkelene öfkelene içimde iyi olan ne varsa herşeyi kaybediyorum galiba. Sanki artık herşey öfke ve nefret nesnesi gibi. İnsan birşeyleri sevmekten vazgeçer mi sence?" dediğimi anımsadım. O zaman cevap vermemiş sadece bir el hareketiyle geçiştirmişti. Kızmıştım içten içe bir kaç sözcük beklemiştim galiba. Şimdi anlıyordum.

Onu arayıp teşekkür ettim. Cevap vermediği için o zaman kızmış olduğumu gülerek söyledim. Kısa bir sessizlikten sonra şöyle dedi: "Bazen en kabul edilebilir cevaplar insanın kendi kendisine verdiği cevaplardır."

Haksız mıydı?
Resim: Guiseppe Mariotti

12 Ağustos 2008

BENİM CİCİ KOMŞULARIM

Yan bahçeden ciyak bir ses "Süleymaaaaaaaaan Süleymaaaaaaaaaaaaaan" diye bağırıyor. Gözkapaklarım sanki bir yapıştırıcıyla tutturulmuş gibi, açmaya çalışıyorum ama nafile. Uyku denen o yapıştırıcı çözülmek bilmiyor. Yan bahçedeki o ses ısrarcı: "Süleymaaaaan diyorum aloooo kime diyorum. Kalksana çocuuum evladım öğlen oldu." Ne, öğlen mi oldu? Aman Allahım geciktim, saatte çalmadı ki diye yataktan fırlıyorum. Saati elime alıyorum. Tam olarak 6:30. Seçenekler şunlar:

a) Geç kalacağım endişesiyle uyuduğum için kabus görüp uyandım

b) Saat gerçekten durmuş, şu an tam olarak 12

c) Komşum bir manyak, oğlunu erken uyandırmak için "Topunuz Süleymanıma feda olsun"
diyerek civardaki tüm uyuyanları feda etti.
d) Hiçbiri (Bu seçenek testlerin olmazsa olmazı olduğu için koydum. Tamam yalan söyledim, aklıma başka bir ihtimal gelmediği için koydum.)


Biraz araştırmadan sonra (Evde bulunan 2 duvar saati, 1 kol saati, 3 cep telefonu saati ve bir bilgisayar saatine bakılarak yapılan bir araştırmadan söz ediyorum.) seçeneklerden c olanının yani komşumun manyak olduğu seçeneğin doğru olduğunu anladım. Evet o bir manyak olduğu gibi aynı zamanda su katılmamış bir bencildi ki pencereyi açıp "Hanııım hanım sabahın bu saatinde utanmıyor musun böyle bağırmaya? Evin içine oğlunun odasına girsen de onu öyle uyandırsan olmaz mıydı?" demeye hazırlanırken bahçenin diğer tarafına çoktan zıplamıştı bile. Şimdi ardından bağırsam ben de onun gibi bir manyak olarak nitelendirilecektim diğer komşular tarafından, zaten uyku da yitip gitmişti. Bu ne manyak, bencil, saçma bir hayattı. Ben de açıp biraz Vonnegut okudum. Vonnegut okurken de komşumun angut olduğunu yineleyip durdum. Bir Vonnegut bir angut, bir Vonnegut bir angut....

*******
Paaaaaaaaaat. "Amanın savaş mı çıktı? Sivillere bomba mı attılar. Ben de sivilim. Bu savaşla ilgim yok. Hem benim fikrim değildi. Ben istemedim diğer ülkelerin altınlarını, elmaslarını ve petrolünü. Vallahi billahi ben barış yanlısıyım. Masumum, suçsuzum. Yoksa şüpheli bir paket bıraktılar da o paketten kimse şüphelenmedi ve o paket şüphelenilmemiş olarak orada patladı mı?" gibi paranoyak korkularla yerimden sıçradım. Sesin geldiği yöne parmak uçlarımda (sanki kime duyurmamaya çalışıyorsam) seğirttim. O da ne? (Yahu bu bir dizi de sürekli yinelenen bir laf değil miydi? Adamlar sürekli birilerini, birilerini aldatırken yakalıyor ve hep aynı cümleyi söylüyorlardı: O da ne? Ne olacak layn aldatıyor işte. Günaydın çocum herkes herkesi aldatır günaydın güzel evladım.) Evet "o da ne?" bölümünde kalmıştık. O da neydi? Biri bahçeye 3. kattan bir poşet dolusu çöp atmıştı. Orada Jackson Pollock tablosu gibi bir sanat eseri belirmişti ama bu sanat eseri bir süre sonra güneşin altında insanı delirtecek kokular çıkaracaktı. (Sanat için herşeye evet denir miydi? Çöp kokusuna ve o sırnaşık sivrisineklere katlanılır mıydı?) Evet komşu kadın action painting yanlısıydı, bu su götürmezdi ama bu sanat eserinin su ile götürülmesi, temizlenmesi gerekiyordu. Bir poşet dolusu yağlı salçalı yeşil biberli ve soğan kabuklu tablonun renkleri iğrendiriciydi. Evet sanatı desteklemeliydik ama bu kadarı da fazlaydı canııım.

"Sanat eseri sanatçının kendisinde kalmalı çünkü bu onun bir parçası, ruhundan özünden birşeyler kattığı bir parça" diyerek, tüm bu çeri çöpü toplayıp onun kapısının önüne bıraktım. Zile bastım. Kadın çıktı. "Bu kadar değerli bir hediyeyi kabul edemem, a vallahi olmaz, bu siz de kalmalı. Buyrun" diyerek ayağımın dibindeki çöpü gösterdim. Ben arkamı dönüp giderken söyleniyordu: "Terbiyesizzzzzzzzzz"

***********
Mutfakta kahve keyfi ve küçük zararsız dedikodular iyidir. (Pis dedikoducu demeyin hangimiz dedikoducu değiliz ki? Reca ederim dürüst olun. Hayır bana değil kendinize. Teşekkürler.) Öğle sonrası kahve eşliğinde saçma sapan dedikodularla kafa dağıtıp kahkahalar patlatıyorduk ki arkadaşım kendi kendine söylenmeye başladı: "Vallahi öküz bunlar. Ciddiyim. Üst katımda bir öküz ailesi yaşıyor." Ne oldu falan filan gibi birşeyler dedim. "Duymadın mı sesi?" dedi "ne sesi?" dedim "pat pat pat diye bir ses" Duymamıştım. Onun kulaklar hassaslaşmıştı elbette. Bu sesi duyup üst kattaki ile kavga ede ede kulakları her an tetikteydi. Balkona çıktık. Biraz pilav ve bir kaç tavuk kemiği vardı. Sinirle gülmeye başladı. Meğer yukardaki kadın sofralarını bunun balkonuna çırpıyormuş. Haklıydı. Üst katında bir öküz yaşıyordu.

Ona benim komşunun attığı çöpü ve o çöpü onun kapısının önüne attığımı anlattım. Arkamı döndüğümde balkondan tavuk kemiklerini onun balkonuna fırlatmaya çalışıyordu. Eee ne demişler ev alma komşu al. Komşu adamı rezil de eder vezir de. Gerçi ben hiç vezir eden bir komşuya ratlamadım ama olsun. Allah büyük belki o da olur... Haydi bakalım.

Resimler:
1-Toast clock
2-Jackson Pollock
3-David Garibaldi