24 Mayıs 2008

Bir gün yine birlikte...

Onu, o dağın başında neden bırakıp gittiğini anlayamamıştı. Bu sabah arabanın ön koltuğuna oturduğunda her zamanki gezilerden birine çıktıklarını sanmıştı. Öyle ya herşey aynıydı. Güneş yine doğmuştu, insanlar sokaklarda koşuşturuyorlardı, araba kornalarından korkunç bir senfoni dolanıp duruyordu ortalıkta. Belki bir şey farklıydı. O hiç konuşmuyordu, elleri direksiyonu sımsıkı kavramış öylece yola bakıyordu. Hiç bir yerde de durmamıştı. Ne bir dükkan önünde durup birşeyler almış ne de bir arkadaşına uğramıştı. Tek kelime etmeden sürmüş ve saatler sonra bu dağ başında durmuştu.

İki dağın tam ortasında uzun çam ağaçlarının arasında ince bir yolda duruyorlardı. Sessizliği bir kaç oyuncu kuşun cıvıltısı bozuyordu. Başka da birşey yoktu zaten. Sessizliğini bozmadan indi arabadan. Biraz etrafa baktı sonra da gelip kapısını açtı. Açılan kapı "aşağıya in" demekti. Bunu öğrenmişti. Direnmeden ve anlamadan indi. Sebebini bilmediği bir yalnızlık duygusu sardı içini. Bu garipti, sahibi ve tek ait olduğu aile şu an yanında ayakta dikiliyordu.Öyleyse bu duygunun sebebi neydi? Öylece durdular.

Neden sonra sahibi eğildi ve başını ellerinin arasına alıp gözlerinin içine baktı. Uzun bir sessizlikten sonra: "Bunu anlamayacağını biliyorum Likör. Aslına bakarsan beni bugüne kadar anlayıp anlamadığından da emin değilim ya." Likör kuyruğunu salladı. Nasıl anlamazdı? Bugüne kadar söylediği her kelimeyi dinlemiş hepsini de anlamıştı. Tek derdi cevap verememek olmuştu ki bunun pek de bir önemi yoktu. Biliyordu ki; insanların çoğu zaman ihtiyaç duydukları kendilerine cevap verecek bir ağız değil onları dinleyen biriydi. Likör de pekala iyi bir dinleyiciydi.

Yine bir sessizlik oldu. Likör o kitabı düşündü. Kemik Bey ve Willy'nin hikayesini. Willy'nin ölümünden sonra Kemik Bey'in nasıl da yalnız kaldığını... Sahibi o kitabı sesli okumuştu. Likör tüm kelimeleri büyük bir dikkatle dinlemiş Kemik Bey'i düşünüp durmuştu günlerce. Sahibi kitap bittiğinde onun başını okşayarak "Bendeki de akıl işte." diye gülmüştü. "Sanki anlayacakmışsın gibi sana bu kitabı okudum." Anlamakla kalmamış kitabı yaşamıştı Likör. Ama elbette bunu anlatamamıştı sahibine.

Elleri hala yüzündeydi. Devam etti konuşmaya sahibi. "Seni burada bırakmak zorundayım. Bunca zamandan sonra seni terkettiğimi, sana ihanet ettiğimi düşünüyor olacaksın. Ama bilmediğin şeyler var. Ve asla bilemeyeceğin."

Sonra arabaya binip gitti. Likör öylece kaldı orada, o sessiz ve ıssız yerde. Ne yapacağını düşünemeyecek kadar şaşkındı. Öyle şaşkındı ki arabanın ardından bile koşmadı. Uzaklaşan kırmızı arabayı izledi. Ve ince kumlu toprağın üzerinde uzandı. Zor zamanlar onu bekliyordu. Uyumalı ve ne yapacağına sonra karar vermeliydi. Öyle de yaptı.

Uyandığında herşey yeniden başladı. İçindeki o sızı hiç bir yere gitmeden onun uyanmasını beklemişti. Üstelik bir de korku kaplamıştı içini. Yürümeye karar verdi. Geldikleri yoldan giderse şehre ulaşabilirdi. Günlerce günlerce yürüdü. Ve şehre ulaştı.

İlk zamanlar zor oldu hayatı. Sokaklara ancak gezmek için çıkan bir köpek için sokakları ev olarak düşünmek elbette zordu ama alıştı. Çöplerden yiyecek buldu kendine, uyumak için en elverişli yerleri keşfetti. Çok uzun zamanlar geçirdi ama içindeki o küskünlük duygusunu bir türlü atamadı. Küskünlüğü kızgınlığa daha sonra da nefrete dönüştü. Öyle ki sahibini sokakta görse dişlerini bacağına geçirecek ve bir parça koparmadan da bırakmayacaktı.

Günün birinde birşey oldu sonra. Tüm intikam duygularını tersine yani acımaya çeviren birşey. Çöplerin arasında, bir gazete kağıdı üzerine sokak köpekleri ve kedileri için bırakılmış yemeği yiyip bitirdiğinde, yalayıp durduğu gazete parçası üzerindeki fotoğrafa kilitlendi bakışları.Yerde boylu boyunca kanlar içinde yatan bir adamın fotoğrafını gördü. Bu oydu. Onu bıraktığı gün giymiş olduğu lacivert pantolon açık mavi kazak vardı üzerinde. İçi sızladı Likör'ün. Gazete parçasını alıp uyuduğu yere götürdü. Şimdi anlıyordu herşeyi... Anlıyor ve ona kızmıyordu. Demek o gün kendi canına kıymaya karar vermişti. O yüzden onu oraya o dağ başına bırakmıştı. Çünkü sokağa atarsa geri dönüp geleceğini biliyordu. Geri dönüp onu o halde göreceğini biliyordu. Bu yüzden uzağa olabildiğince uazağa götürmüştü Likör'ü.

Bir gün gözlerini kapadığında hayata, onun yanına gitmeyi hayal etti... Willy Timbuktu'dan söz ediyordu kitapta.Hani şu ölünce gidilen yerden. Köpekler de girebiliyorlardı oraya hem. Belki de sahibi şimdi Timbuktu'da Willy ve Kemik Bey'le birlikteydi. Ve bir gün gelecek Likör de onlara katılacaktı. Ne kadar zaman kaldığını bilmiyordu ama onlarla bir gün beraber olacağını biliyordu...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/584802/

8 yorum:

  1. önce yutkundum okurken sonra da güzel olmuş dedim hem de çok güzel,...

    YanıtlaSil
  2. Çok çok teşekkür ederim Sevgili İpek...

    YanıtlaSil
  3. blogunu fırsat bulup bir türlü derinlemsine gezemiyorum...ama yapacağım.. şöyle bir kaçına bakıp dönmek zorunda kalıyorum...
    o kadar hoş ve dolu içerikleriniz var ki....izlemeye aldım sizi...

    YanıtlaSil
  4. Çok teşekkür ederim Burak. Sanırım hepimiz aynı şeyi yaşıyoruz; bir türlü fırsat bulup istediğimiz gibi derinlemesine okuyamıyoruz pek çok blogu... Vakit darlığından mıdır yoksa çok fazla okumak stediğimiz yazı olduğundan mıdır? Yoksa her ikisi birden mi? sanırım.

    YanıtlaSil
  5. Vay be!Bir an için kendimi olayın içinde hissetim!Sevgili dostum sen yazar mısın?yani profosyonel olarak?

    YanıtlaSil
  6. Henüz değil Sevgili Dostum henüz değil :) Ama bir gün olmayı umuyorum :) Çok teşekkür ederim güzel sözlerine...

    YanıtlaSil
  7. Merhaba,

    Öykünüzü okudum, kaleminize sağlık. bu sağlık temennisi, öncelikle birşeyler yazıyor olmanıza,kalem oynatmanızadır. Ben de öykü yazan, bunu geliştirmeye gayret eden biri olarak yazınızdaki birkaç noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle kısa öykülerin en vurucularının, daha çok durum anlatan metinlerden çıktığını düşündüğümden, öykünüdeki işlenişin bu düşüncemden uzağa düştüğünü belirteyim. Öyküyü okumaya başladığımda Reha erdem'im Korkuyorum Anne filmindeki benzer bir sahne geldi gözlerimin önüne; ancak orada anlatılan -sinemanın gücünü de göz ardı edemem elbette- sizin yazdığınıdan biraz daha derli toplu..

    Cümlelerinize ilişkin kısa birkaç söz...

    Hiç bir yerde de durmamıştı. Ne bir dükkan önünde durup birşeyler almış ne de bir arkadaşına uğramıştı.(Birbirini takip eden cümlelerde, özellikle yazılan bir öyküyse, aynı veya aynı kökten gelen kelimelerin kullanılması sakıncalıdır. Bu okuyucuda, yazarın kelime haznesine ilişkin şüpheyi ateşler. "durmamıştı", "durup"..) Sessizliği bir kaç oyuncu kuşun cıvıltısı bozuyordu. Başka da birşey yoktu zaten. Sessizliğini bozmadan indi arabadan. (Yukardaki yorumum buradaki "sesssizlik" için de geçerli. Sessizliğini bozmadan yerine, hiç ses çıkarmadan ya da huysuzluk etmeden tanımlamaları kullanılabilirdi) Sahibi kitap bittiğinde onun başını okşayarak "Bendeki de akıl işte." diye gülmüştü. "Sanki anlayacakmışsın gibi sana bu kitabı okudum." (Buradaki kişinin, ancak kitabı bitirdiğinde, yaptığının akılsızlık olduğunu anlaması hiç "akıllıca" değil, inandırıcılıktan da uzak.) Uzaklaşan kırmızı arabayı izledi. (Arabanın rengi, öykünün örgüsüne küçükük bir katkı sağlamadığı için, bunun yersiz bir ayrıntı olduğuna inanıyorum. Hani Çehov 'bir öyküde, duvarda bir tüfek asılıysa, o tüfek öykü bitmenden mutlaka patlar' demiş ya, bunu demesindeki amaç, okuyucuya öyküde rolü olmayan hiçbir şey (ayrıntı) vermeyindir.

    Nice öykülere....

    Soydan Kızgın
    www.soydankizgin.com

    YanıtlaSil
  8. Sevgili Soydan Bey, öncelikle çok çok teşekkür ederim, benim için çok değerli olan eleştirileriniz için. İnsan kendi yazdığı bir metindeki hataları çok da net göremiyor. İlla ki farklı bir göz gerekiyor eleştirecek. Sözlerinizi üzerinde düşüne düşüne tekrar tekrar okudum. Ve çok haklı buldum. Ne kadar çok hata yapmışım meğer. Bundan sonra yazdıklarımda çok daha dikkat edeceğim. Çok teşekkürler ve sevgiler...

    YanıtlaSil