12 Nisan 2008

Trendeki adam


Trenin önünde duruyordu. Binip binmemek arası kararsız... İki dünya arasında kalmaktan yorgun ve bu iki dünya arasında mücadele etmekten huzursuzdu.

Evet, iki dünya vardı. Birinde kısacık soluklar alıyordu. Trenin içine adımını attığı anda, o dünyaya giriyor, sanki görünmezmiş gibi, sanki herşeyden ama herşeyden, diğerlerinin gerçek dediği hayat dediği herşeyden, kopuyor bir başına koltukların derisine yapışmış gibi orada öyle mutlu bir gülümsemeyle oturuyordu. Pencereden akıp gidiyordu hayat. İnsanlar içine girdikleri bu başka dünyayı farketmiyorlardı. Ama o görüyordu. Burada, bu trenin içinde başkalaşıyordu hava. Ayaklarının altındaki toprak yok oluyor, gökte kanatlanıyordu tren.

Bir de dışarısı vardı. Yani dünya dedikleri. Herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri söylediği o kocamış dünya. Sonu pek yakınmış gibi görünürdü adama. Ve o son geldiğinde o trenin içinde olmak isterdi. Sonsuza kadar o bir başına kalabileceği sadece kendi keşfi olan dünyanın içinde olmayı dilerdi.

Şimdi o çok sevdiği dünyanın içine girmekte kararsız öylece duruyordu. Artık yapamıyordu çünkü. Kendi gerçeğini sonsuza taşıyamadıktan sonra bu kısa molaların, bu kısa soluklanmaların anlamı neydi ki?

O gün binmedi trene. Bir sonraki gün de, ondan sonrakilerde de... Tek olan, herkesin içinde yaşadığı, kısır, anlamsız dünyanın parçası olmayı denedi. Dendi denemesine ya bir o kadar da özledi kendi dünyasına o küçük seyahatlerini.

Sonra, haftalar sonra, nasıl olduğunu bilmeden yine o trenin önünde buldu kendini. Bu kez kararsız değildi. Bu kez kendisi değil ruhu yönetiyordu onu. İçeriye girdi. Kimsenin olmadığı boş bir kompartımana. Elindeki kitabın kapağını okşar gibi açtı. İçi çekmedi. Aklı bulanıktı. Kapattı hemen. Pencereden baktı biraz. Birden onu gördü. Köşede sırtı dönük oturan kır saçlı adamı... Başı öne eğikti. Korktu ölmüş olmasından. Daha doğrusu bir ölü ile yalnız kalmaktan korktu. Neyse ki adam kımıldadı az sonra. Sağ omuzunda küçük bir hareket... "Okuyor olmalı" diye geçti aklından. Daha yakına, adamı rahatça görebileceği bir yere geçti.

Adamın kırışmış ellerine baktı önce. Sonra da okuduğu kitabı merak etti. Eğildi, büküldü göremedi kapağı. Adam sanki onu görürmüş gibi, sanki merak ettiğini bilirmiş gibi hafif bir sesle "Dostoyevski" dedi. "Yeniden okuyorum."

Çekingence uzandı adama doğru. Adam hala yüzünü kitaptan kaldırmamıştı. "Yanıma gelin" dedi sonra. Kalkıp adama doğru bir kaç adım attı. Adam hafifçe yana çekildi. Oturdu. Tuhaf adlandırılmaz bir yakınlık duyuyordu içinde. Sanki kendisiyle başbaşa olduğu zamanlardaki gibi garip bir huzur bir de.

Adam dönüp gülümsedi. "Gözleriniz" dedi adama. Adam yeniden gülümsedi. Cebinden defalarca katlanmış bir kağıt çıkardı. "Bunu anımsadın mı?" diye sordu. Şaşırmıştı. Adamın kırışmış ellerindeki kağıdı aldı. Kendi el yazısıydı. "Ama nasıl?" diyebildi. Yaşlı adam "hayat bazen çok tuhaftır delikanlı" dedi. "Öyle tuhaftır ki gerçek nedir rüya nedir asla bilemezsin."

Kağıdı okumaya başladı: "Merhaba ihtiyarlık. Bir gün bu mektubu okuma şansım olursa 75 yaşımda hala hayattayım demektir. İşte o zaman kendimle yüzleşmişim ve hayatta neyin önemli olduğunu anlamışım demektir. Dilerim bütün bunları bilmek için geç kaldığımı düşünüyor olmam o zaman. Ve yine dilerim ki biri bana içinden çıkamadığım soruların cevaplarını bulmam için yardım eder."

Yaşlı adam gülümsüyordu karşısındaki şaşkın yüze. "Delikanlı" diye başladı "Hayatta tek önemli olan şey; kendi dünyanı parçalamamak, kendinle bir bütün olmaktır. Evet, hayatta tek önemli olan şey budur. Bir vagon içine kaçarak dışarıdaki dünyayı yok sayamazsın. Çünkü asıl yaşaman gereken yer orası. Unutma bir kaç dünyada değil, tek bir dünyada ve bir bütün olarak yaşamak. Önemli olan bu. Bin parçadan oluşan bir devdir insanoğlu. Ve insan olmak o parçaları birbiriyle savaşan değil birbirine tutunan parçalar halinde bir arada tutabilmektir."

Sözlerini bitirince yerinden kalktı yaşlı adam. "İnsan" dedi "En çok kendisinden ders alır. Tıpkı şu an senin yaptığın gibi... Hoşçakal evlat. 39 yıl sonra tek bedende görüşmek üzere."

Yaşlı adamın arkasından öylece baktı. Neden 39 yıl? Birden aklına o gün doğumgünü olduğu geldi. Tam 36 yaşına basmıştı. Ve 39 yıl sonra 75 yaşında olacaktı. Ne demişti adam? "39 yıl sonra tek bedende görüşmek üzere."

Gülümsedi...

Resim: Jonny Mccabe

1 yorum:

  1. İçi ürpererek tekrar ama tekrar tekrar okudu hikayeyi. Tarifsiz bir duyguydu yaşadığı. Bunu hakedecek ne yaptım diye sordu kendine.

    Dördüncü kez bitirdiğinde hikayeyi. derin ama çok derin bir nefes aldı. Bir şeyler yazmak gerektiğini düşündü. Ama onun kadar iyi yazamazdı ki.

    Öte yandan içindeki sevinç coşku mutluluk şaşkınlık karışımı hisler yazmasını salık veriyordu.

    Kuru bir teşekkürle geçiştirmek olmazdı. İhtiyar adamı dinlemeye en azından nasihatlarını yerine getirmek için çabalamaya söz vermek en güzeli diye düşündü.

    Sonunda teşekkür etmekten de geri kalmadı ama.

    Her ikinize de teşekkür ederim.

    L'homme du train.
    :-))

    YanıtlaSil