09 Nisan 2008

Dik duramayan bir çuvalım ben...


Bir paket sigara almaya çalışıyorum ama aldığım uzun bir nasihat oluyor. Bu garip bir adam. Marketin sahibinden söz ediyorum. Gerçekten garip biri. Ona bir paket sigara istediğinizi ya da naneli sakız olup olmadığını sorduğunuzda size sanki "365096 ile 4789547 toplarsak ne eder?" diye sormuşsunuz gibi bakıyor. Önce yüzünde sanki o sayıları aklında tartarmış gibi bir ifade beliriyor ve sonra, az konuştuğu için olsa gerek, birbirine yapışmış dudaklarını aralayıp şöyle soruyor: "Ne istemiştiniz?"
O akşam üstü niyetim sadece bir paket sigara almaktı. Diğer müşterilerle ilgileniyordu. Onlara da öyle mi davranıyor diye inceleme fırsatına nihayet sahip olduğumu düşünerek beklemeye başladım. Evet, kesinlikle onlara da öyle davranıyordu. Adamın Mars'a market açmış gibi bir hali vardı. Hepimiz onun için uzaylıydık. Tuhaf.
Tam sigara paketlerini işaret edip bir paket isteyecekken gözüme deniz mavisi bir kutu takıldı. Nefis bir paket. Benim gibi sersemleri büyülemek için reklamcıların "karşı konulmaz cezbedicilik" dedikleri cinsten. Her neyse. O mavi paketi sordum. Yeni çıkmış. Aferin dedim içimden hem sigara karşıtı kampanyaları başlatın hem de böyle yeni sigaraları piyasaya sürün.
"Bundan mı istiyorsun?" dedi. "Denesek mi acaba?" dedim. İşaret parmağını gözüme doğru sallayarak "sonra uyarmadı deme. Bu hafif bir sigara değil." "Tamam kalsın o zaman" dedim. Ben dev çantamın içinde bir gayretle cüzdanımı ararken "Hem biliyor musun?" diye söz başladı. Başımı kaldırdım ve gözlerinde çok tuhaf kararlı bir ifade gördüm. "Dinimizce..." diye başladı. Sigara ile nasıl bir ilişki kuracak diye merak ederken "Sigara içmek bir çeşit intihardır. İntihar da dinimizde günahtır." diye sürdürdü konuşmasını. Dik dik bakmaya başladı suratıma. "Hımmm..." dedim yaklaşık 100 kiloluk vücuduna bakarak. "Çok fazla yemek de bir intihar biçimidir. Ben günahkarsam sen de öylesin gel bakalım." demek istedim. Demedim. Vallahi halim yoktu.
*****
Masamın önünde oturuyorlar. Ben ise koltuğuma yığılmışım. Tıpkı bir türlü dik duramayan bir çuvala benziyorum. Tavan arasına atın beni. Yaşamaya pek halim yok bu ara diye diye dolaşıyorum. Ah masamın önündekiler. Onların yaşamaya fazlasıyla halleri var. Biri gidiyor diğeri oturuyor. Ne sorduysa tek kelimeden fazla cevabım yok. Susuyor. Cebinden çıkardığı bir ıslak mendille temizliğe girişiyor. Yüzünü siliyor kulaklarının içini siliyor. Doyamıyor silmeye. Ya o mendili bana verir de masamın altındaki çöpe atmamı rica ederse? Kalkıp çöp kutusunu uzatsam olmaz. En iyisi ucundan tutup atarım diyorum. Sonra da bir güzel yıkarım elimi. Ama şükürler olsun o mendili bana vermiyor. Mendili cebinden çıkardığı bir kağıda sarıp tekrar cebine koyuyor. Şimdi ben bu mendil mevzuuna neden bu kadar gerildim ki. Dik duramayan bir çuval lafına bir de sersem kelimesini eklemem gerekiyor ki bu iyice canımı sıkıyor. Dik duramayan sersem çuval... Ne bu bir masal mı? Kimbilir belki biri torunlarına anlatır beni.
*****
Saçlarını sallaya sallaya geçiyor. Her daim üzeride jilet gibi takımlar. Pantolon ceket ya da etek ceket. Sandalyeye öyle eğreti oturuyor ki "gün boyu böyle yaptığından herhalde" diye geçiyor aklımdan "üzerindekiler hiç kırışmıyor." Al sana her daim dik duran bir çuval. Ben neden böyle yapamıyorum acaba? Koltuğuma kaykılarak oturuyorum, ayaklarımı uzatıyorum. Dedim ya gerçekten dik duramayan bir çuvala benziyorum. Soru: Bu dik duran çuvallar evlerine gittiklerinde yine böyle jilet gibi pijamalar mı giyiyorlardır? Ne korkunç bir yaşam biçimi. Şöyle diyor olmalılar: "Ah dikkatli oturmalıyım cicim. Üzerimdekiler kırışmasın." İyi de bu kadınlar çimlere, taş duvarlara oturmuyorlar mı hiç? Sonuç itibariyle hepimiz çuvalız. Kimi böyle hep dik duran cinsten kimi de öldür Allah dik duramayan türden. Doğru olanı tartışmayacağım. Bu tamamen bir seçim sorunu.
*****
Sürekli bir sahil kasabasından söz edip duruyoruz. Benim gibi o da tası tarağı toplayıp kaçmaktan söz ediyor. Kim sıkılmıyor ki kendi hayatından. Ama hiç teknolojiden, kent yaşamının insanı değiştirdiğinden falan filan söz etmiyoruz. Çiğnene çiğnene başka birşeye dönüşmüş bu sakızları çiğnemeye pek niyetimiz yok. Diyorum ki; "Yahu gel kaçıp gidelim buradan." Gidelim vallahi diyor. Aklımızın içinde bir garip yolculuktur başlıyor. Ah hayaller hayaller hayaller... Tanrı bunları içimizden eksik etmesin. Diyorum ki ona: "Beyaz badanalı bir evin önünde ayakta dikilelim. Bir kaç serçenin telaşlı haline gülelim. Şu masadaki ekmeklerden verelim onlara. Korkma kaçmazlar. Mavi beyaz kareli bir örtü üzerinde gül reçeli olsun mis mis. Biraz beyaz peynir, mis kokulu bir ekmek ve siyah zeytin. Kaç şeker atardın sen çayına? Ayaklarını kıpırdat. Parmaklarını. Ve sanki tüm dünya şu andan ibaret gibi dur öylece. Bir kaç dakika. İçinden martılar havalansın o sakin deniz üzerine. Bir kırmızı gül açsın tam göğsünün ortasında. Parmakların birer papatya gibi baharlansın. Korkma. Tüm kış boyu çok ama çok üşümüştün değil mi? Güneşi özlemiştin ve baharı. İşte tam burada tam gözlerinin önünde afacan bir çocuk gibi başını okşamanı bekliyor. Korkma." diyorum. Duyuyor mu? Kim bilir?
Dik duramayan bir çuval gibi oturuyorum hala. Ve diyorum ki; "Yere boylu boyunca serilirdim herhalde. İyi ki içimi dolduran hayaller var."
RESİM: Ritva Voutila

1 yorum:

  1. ben de dik duramayan çuvallardanım :)yaşasın jean pantolonlar !!! yaşasın yalınayak kumlara basmak !!

    YanıtlaSil