21 Nisan 2008

Çoğaldıkça


Hayatın şöyle bir adaleti olmalı; Birine kötü bir şey yaptığında, zalim olduğunda yani, kurbanın ve sen yer değiştirivermelisiniz. Mesela, duvardaki örümceği öldürmek için tam elini kaldırdığın sırada küçülmeli küçülmeli ve bir örümcek boyuna inmelisin. Ve tepende kocaman bir avuç üzerine inmek için açılmış durmalı. Düşünmelisin o avucun sahibine ne yapmış olduğunu ve her ne yapmışsan bunu neden hayatınla ödemek zorunda olduğunu. Ve o el, tam üzerine inip seni öldürecekken birden herşey eski haline dönmeli. Elin o örümceğin üzerine inmek üzere donup kalmış bir halde bulmalısın kendini.


***

"İnsan olan yerlerim çok ağrıyor, Olsun, yine de sen kapanma, şu sıra benim, Yerine bırak ben incineyim." [1] Ah kimin ağrımıyor ki insan olan yerleri şu sıra. İçimizden kanlı dereler akıyor yemyeşil ovalarımıza. Kendi kanımızda boğulur gibi uyanıyoruz geceleri. Dünyadan ve hayattan, insanlardan ve yerini bulmayan adaletten, kendi kişisel kederimizin dünyanın birikmiş tüm kederleri altında ezilişinden tüm bu ağrılar. Ah kimin ağrımıyor ki insan olan yerleri çok çok... Bu ara hele de... Belki çok eskiden beri... Kim bilir?


***

İnsanlar öldüklerinde kendilerini bir sinema salonunda bulsalar. Ve karşılarındaki perdede hayatlarının tüm ayrıntıları, acıları, sevinçleri, uğradıkları haksızlıklar, başkalarına yaptıkları haksızlıklar, umutsuz çabaları, çabasız elde edişleri, birilerinin kalplerine açtıkları ve farkında olmadıkları yaralar, birilerinin onların kalplerine açtıkları yaralar, hayatın onların isteklerine neden cevap vermediği, kaç kez kurban kaç kez zalim oldukları, kaç kalp kazanıp kaç kalbi öldürdükleri, yaşarken farkında olmadıkları hayati ayrıntılar, dağılmış parçalanmış yaşamları, mutlu oldukları zamanlar, yalan içinde yaşadıkları zamanlar, dostları ve dost sandıkları, uzak durup aslında çok şey kaybettikleri, yakın sanıp hata yaptıkları herşey ama herşey görünür olsa. Hayatlarımız ancak o zaman tam anlamıyla anlaşılır olmayacak mı? Hangi adam ya da kadın hayat boyu cevabını aradığı sorularla yaşamamıştır ki? Ve hangi adam ya da kadın en az bir tane de olsa soruyu alıp mezarına götürmemiştir? Ölüm bize en azından bunu armağan etmeli. Etmeli ki toprak altında hala o sorulara sarılıp uyumayalım. En azından orada herşey yerli yerine oturmuş olmalı. Bana son dilek hakkım sorulursa bunu dileyeceğim...


***

İnsan hayatın adil olduğu inancını taşımadığı sürece korkunç bir boşluk ve saçmalık duygusu ile sarmalanıyor. Çünkü adalet duygusunu yitirdiğinde yaptığın ya da yapmakta olduğun hiç birşey önemli görünmüyor artık. Korkunç bir düş kırıklığı ve "ben ne yaparsam yapayım zaten öyle olacak" duygusuyla kalıyorsun. Zaten öyle olacaksa, bu düzen böyle akacaksa çaba sarfetmeden öylece duruyor ve olduğun yerde kalakalıyorsun. Sonra farkediyorsun ki hayatın aslında birşey yaptığı yok. O orada duruyor. Seni içinde tutuyor. Adalet ise senin de damlalarından biri olduğun bir nehir gibi. Ve o damlalar hep birlikte hangi yöne akarlarsa o da o yönde akıyor. Her ne olursa olsun aksi yöne sıçrayan bir damla olmak gerekiyor belki de. Diğer damlaları peşine takarak doğru olan yönde ilerlemek gerekiyor. Ve asla umudunu kaybetmemek gerekiyor diğer damlalardan. O damlaların da aktıkları yanlış yönden yanan canları ile bir gün en doğru yöne kendilerini atacaklarından, o damlalar çoğaldıkça nehrin yönünün değişeceğinden asla umudunu kesmemek gerekiyor... Kim bilir?


[1] Güneş... Yıldız... Birhan Keskin

Resim:

http://flingling.deviantart.com/art/Fairywriter-7152162

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder