13 Haziran 2009

GERÇEK

Tıpkı bir avcıya benziyorum böyle zamanlarda. Nasıl ki bir avcı kendini o koca şehrin gürültüsünden kurtarıp dağlara, deniz kıyısına vurur sessizliğe kavuşur, bir nevi ruhunu doğanın içine katmaya çabalarsa, ben de ofisin o herşeyden, hatta hayattan bile, yalıtılmış havasından kurtulup bahçede buluyorum kendimi. Avcı ile aramızdaki tek fark şu: ben kimsenin canını almıyorum. Amacıma kan bulaştırmıyorum. Tam aksine başka hayatlara ucundan kıyısından karışıp birken beş oluyorum. Ne ellerimde çaresiz bir kuşun kanlı bedeni ne de can havliyle birazcık ama birazcık daha yaşamak için çılgınca çırpınan bir balığın minik bedeni... Ben yalnızca bakmakla yetiniyorum. İnsanlara, sözcüklere ve onların oluşturduğu neredeyse gerçekdışı hayata. Sadece hikaye avlıyorum ben. Başka birşey değil...

Dün sabahta nefes alamadığım bir zaman dilimi vardı yine. İş hayatının hep böyle olduğunu unutup içine karışamadığım, kendimi kandıramadığım bir zaman diliminden söz ediyorum. Hastaya bir kaşık ilaç bana bir yudum bahçe havası... Yine insanlarla doluydu her yan. Güneşin altında çılgın karıncalar gibi bir o yana bir yana kendi amaçlarını tam da kestiremeden koşup duran insanlarla. Buradan bakıldığında, yani aklın içinde durgun bir deniz olduğunda, tüm bu koşuşturma anlamsız, gereksiz, sebepsiz dahası komik görünüyordu. Hafifçe gülümseyerek durdum sütunlardan birinin gölgesinde. Kırmızı etekli bir kadına baktım uzun uzun. Dağınık sarı saçlarını nedense çekiştirip duruyordu. Düzeltmeye çalıştığını sanabilirdiniz ilk bakışta ama sanırım O öfkesiyle başetmeye çabalıyordu. Yere ayaklarını uzatıp oturmuş tütün sarmakta olan yaşlı kadına baktım sonra. Kalın parmaklarıyla bir çırpıda sarıverdi sigarasını. Ucunu yaladı ve yapıştırdı. Çakmak istedi verdim. Derin derin nefesler aldı. Dumanı burnundan çıkardı. O da mı öfkeliydi diye düşünmeden edemedim. Ama telaşsız, kayıtsız belki biraz vazgeçmiş görünüyordu.

Sonra bir kız geçti önümden. Yakamdaki karta baktı. Gayri ihtiyari ben de yakama baktım. Geçti gitti. Sonra geri geldi. Yarı telaşlı yarı çegingen bir sesle bir yer sordu. Karşıdaki tabelayı gösterdim. "Benim okuma yazmam yok ki!" dedi. Şaşırdım. En fazla yirmi yaşında, ince bedenli, güzel giyimli bu kızın okuma yazma bilmediği aklımın ucundan bile geçmedi. Yüzümdeki şaşkınlık onun yüzüne keder olarak yansıdı. Giderken bana bıraktı o kederi sonra.

Tabelayı geçip karşıdaki binaya girişini izledim. Ağır ağır yürüyüşünde düşmüş omuzlarında utancını sezdim sanki. İki bin dokuz yılında adına modern dediğimiz bir ülkede hala okuma yazma bilmeyen, belki bu hakları ellerinden alınmış gencecik insanların olduğu gerçeğiyle yüzleşemedim.
Fotoğraf: İsmail Hakkı Tonguç arşivi

9 yorum:

  1. İnsan nasıl inanamıyor, değil mi? Hele ki kendi yaşamının içinde bir örnek gördüğünde şanslı/şanssız ayrımına gidiyor kafan.. sonra da neye göre şanslı neye göre şanssız diye devam ediyorsun sorgulamaya.. belki de sıfat yanlış.. sistematik geride bırakılmışlık adı bunun aslında..

    sevgiler arkadaşım:)

    YanıtlaSil
  2. Ben onun yerinde olsaydım nasıl neye tutunarak yaşayabileceğimi düşündüm. Tüm hayatım harfler kelimeler üzerine kuruluyken imkansız bir hayat gibi gözüktü bana. elbet insan hayatı esnektir koşullara göre biçim alır fakat o kızın nelerden mahrum kaldığını düşündükçe içimi keder sarıyor.

    Sevgiler benden de sana kıazkardeşim...

    YanıtlaSil
  3. uff kızların okumamış olması yüreğimi acıtıyor benim için kızların okuması erkeklerinkinden daha önemli. erkekler maddi anlamda heryerde çalışabilir her ortama girebilir ama kızlar? onların eğitimli olması şart. bu devirde kızını okutmamayı anlayabilecek kadar anlayışlı değilim. bir insan bile bile canından çok sevdiği evladına ancak bu kadar kötülük yapabilir.

    YanıtlaSil
  4. "Kızın okumakla ne işi olurmuş" diyen bir toplumun üyeleriyiz biz ne yazık! Öyle ya çamaşır bulaşık çocuk bakmak ve diğer ev işleri için neden okutsunlar ki kızlarını? Hem okursa gözleri açılır asi olurlar değil mi ya? İnan bana çok fena sinirleniyorum bu konuya ben. 2009 yılında cahillerle dolu kocaman bir ülkeyiz biz.Yazıklar olsun!

    YanıtlaSil
  5. Uff insanın içini acıtan bir durum gerçekten. Son zamanlarda bu ülkenin gerçekleri daha bir çarpıyor sanki hepimizin gözüne. Ya da artık gerçeklikten de öte birşey oldu... Kadınlar okumuyor işte böyle, sonra da doğuruyor 6 çocuk ve de çocuklarından biri ona öyle bir şiddet besliyor ki içten içe, öldürüveriyor annesini. 11 yaşında katil oluyor gencecik kız. Çok doluyum ben çoook.

    YanıtlaSil
  6. Herşeyin başı eğitim ya benim asıl takıldığım konu zır cahil adam ve kadınların bakamayacakları, dinleyip ilgilenmeyecekleri çocuklar yapması. Bu çocuklardan ne bekleyebiliriz ki? Sevilmemiş dışlanmış bir çocuk normal bir hayat sürebilir mi? Tanrı biliyor ya ben korkuyorum çocukların işlediği cinayetlerin artacağından. Dilerim yanılıyorumdur.

    YanıtlaSil
  7. Benim canım yandı okuyunca kediciğim,
    Nasıl yani? Nasıl okuma yazma bilmez insan? Bu cehaletten de öte bir şey, nefes alamamak, boğulmak gibi. Aklım almıyor benim.
    Yakışmıyor Atatürk'ün ülkesine.

    YanıtlaSil
  8. ...hayatta en acı olanı aslında okumamak. Eski bir kitabın, o eşsiz kokusu ile karnını doyurmaktan maruz kalmak. Kendini başkalarının söylemleri ile, romanlarda bulmak. Toplumda ifadelerinle "ne kadar bilgili, kesin iyi bir eğitime ve birikime sahip birisi" demeleri, bir birey/toplum için kamçılayıcı olsa gerek.

    Köy enstitülerinin oluşturulmasından sonra, amerikalı filozof john dewey; kendi sisteminin bir topluma bu kadar ustalıkla ve geliştirilmiş bir halde, ne kadar güzel bir örgüde uygulandığını görünce şaşırmış ve övmüştür. acı olan ise okumayı bilenler bile bu sistemin kurucuları ismail hakkı tonguç ve hasan ali yücel'in kim olduğundan habersiz ve o dönem insanlarının ne kadar etkin ve bilgi açı insanlar olduğunu bilmemeleri(buna üni.lerde dahil). Buraya kadar yarı acı, yarı güzel bir tarihsel örgü. asıl acı olanı ise bugün kü düştüğümüz durum. Bu yüzden estetik beyinlerde değil tenlerde mevcut. Okuma oranı, enstitülerin kurulduğu bir kaç yıl sonrasına göre kıyaslandığında, herşey çok acı. Ve ezberci sistemin getirdiğini alıp, getirmediği, göstermediğini sorgulamayan araştırmayan, kitap okumaktan uzak bir toplum yapısı ne denir...

    ..toplumsal bozuk evrimimiz daim olmasın. bir yerde bozulup aydınlanma gerçekleşsin.

    ...oldukça yaşanılası haldeyiz!

    kalemine sağlık kedi ablacım. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  9. ÖZLEM: Bir de o kızın hayatını düşün. Buradan bakınca senin ya da benim tarafımdan seni dehşete düşürmüyor mu?

    LİBERTERKEDİ: İnsanlar eğer iyi eğitim görürlerse, ezberci bir eğitim değil kasdım, çok daha güzel çok daha bilinçli çok daha doğru bir yaşam biçimi edinebilirler. Dahası sorgulamadan kabullenmezler hiç birşeyi. Bu da sistemin başındakilerin pek işine gelmez değil mi? Öyle ya sistem koyun ve çoban ilişkisi üzerine kurulmuştur. eğitim ise koyunu kurda dönüştürür. :)

    YanıtlaSil