16 Ekim 2008

BEKLERKEN...

Vakit akşam. Hava serin. O dayanılmaz sıcaklardan sonra soğuğu özlemiş ayaklarım battaniyenin altında şımarıp duruyorlar. İnsan kendi ayaklarına bakıp gülümser mi? Kendi ayaklarının şımarıklığına daha doğrusu... Gülümsermiş... Ekranda Cage'in tuhaf saçları. Sanki, o aylak aylak yürürken biri arkasından koşarak gelmiş de saçının arkasını çekiştirip bırakmış gibi. İşin ilginç yanı yüzündeki ifade de öyle. Yani hiç tanımadığı biri saçını çekiştirip bırakmış da o da şaşkınlıktan öylece kalakalmış gibi. (Bugün neden herşeye gülümseyip duruyorum? Önce kendi ayaklarım sonra Nicholas'ın saçı. Dünkü huysuzluktan eser yok. Tuhaf.)

Günün tüm sıkıntılarını eve döndüğünde bahçedeki portakal ağacına asıp bırakmışım. Ruhun tüm gözenekleri açılmış ve o gözeneklerden en ufak bir zehir girmesine izin vermemeye karar vermişim. "Zaten öyle bir ihtimal de yok" demişim bilmiş bilmiş. Öyle ya akşamın bir vakti ben yatağımda huzur içinde karşımdaki ekrana kilitlenmişken kim ve neden gelip bu huzur çemberinin içine dahil olmak istesin ki? Mantıksız. Kaldı ki bu çemberin etrafında çin seddi gibi bir set çekmişken hangi cesur insan evladı benim odamın karasularına girme cesaretini gösterebilir? Dudağımın kıyısında yine o bilmiş gülümsemeyle kendi sorumu bir güzel cevaplamışım: Hiçkimse...Eh hayat böyledir. Ne zaman bilmiş bilmiş konuşsan karşına geçip nanik yapar ve şöyle der: "Seni salak ben sana gösteririm böyle konuşmayı."

Ve nitekim hayat yine bildiğini okuyor, senin yaptığın tüm planlarla dalga geçiyor.Tüm bu huzur, rehavet, gülümseme bir kuş cıvıltısı ile darma duman oluyor. O kuş cıvıltısı kapıda birinin olduğunu ve tüm bu keyfe veda etmem gerektiğini söylüyor. Akşamın bu vakti kim ve neden? Annem kapıyı açıyor istifimi bozmuyorum. Ben yitip giden huzurun peşinden "geri döööön yalvarırım geri döööön" diye bağırmakla meşgulken "Fulya ablaaaaa...." diye bir sesle irkiliyorum. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Bu çocuk bu saatte benim yatağımın başında dikilmiş neşeyle şakıyor. Önemli birşey olmalı diye düşünüyorum. Yoksa evin yolunu bilmeyen bu komşu çocuğunun burada ne işi var? Filmi kapatıp "Hoşgeldin" diyorum. "Ya Fulya Abla yaaaa ben bişeyee bakacaktım internetten yaaa. Ay filmini de bölüyorum di miiii?" Yüzümde "hı hı şu an huzurumu mahvettin" gülümsemesiyle şöyle cevap veriyorum "Ah hayır. Tabi bakabilirsin." Bu genç adamın ödevi var diye geçiyor aklımdan kendi kendime "birinin eğitimi senin keyfinden önemlidir" diyorum. Delikanlı bana ödevle uzaktan yakından alakası olmayan saçma sapan birşeylerden söz ediyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Bu kez kendime "belki çok merak etmiştir baksın çocuk iki dakika ne var sanki" diyorum. "Ölmem ya" Eh orası öyle ölmem, hem huzurumu çağırırım o da geri gelir kırmaz beni.

O bilgisayar başına geçiyor ben odamda birşeyleri düzeltiyorum, kitap karıştırıyorum mutfağa gidip çay sigara içiyorum, biraz televizyona bakıyorum ötesini berisini bilmediğim bir diziye dair bin tane soru soruyorum annemle babama, sonra yeniden odama dönüyorum tüm yaptıklarımı baştan tekrar ediyorum. Bekliyorum bekliyorum ve bekliyorum. Ve beklerken beklemenin dünyanın en zor işi olduğunu farkediyorum. Beklemek bir iş olarak adlandırılabilir mi? Sonra deftere kesik kopuk cümleler yazamaya başlıyorum. Şunun gibi şeyler: "Beklemek kocaman bir boşluk. Beklerken yazmak ise o koca boşluğu kelimelerle anlamlandırmaya çalışmak gibi." Sonra kelimeleri ne kadar bastırarak yazdığımı farkediyorum. Harflerin ne kadar çarpıklaştığını, kalemin bastırılmaktan koyulaşan rengini bir de... Daha sonra defterin başka sayfalarına bakıyorum. Huzurlu ve neşeli olduğum zamanlarda uçan harflerle yazmışım. Çarpıklık yok, kelimelerde hata yok, bozulma yok. Öfkeli zamanlarda yazdıklarım ise tam aksi. Kelimelerin yarısı yok. Cümlelerin nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz. Kapkara harflerden oluşmuş karmaşık bir resim gibi metinler. Bunu daha önce farketmediğimi şaşırarak görüyorum. Bunca zaman bu kadar defter doldurmuş biri bunu nasıl farketmez?

İnsanın bunca zamandan sonra kendisi ile ilgili yeni birşey öğrenmesi ne kadar garip bir duygu. Ve bunu bir bekleme anında hani hiç niyeti yokken anlamlı birşey yapmaya sadece boşluğu doldurmaya çalışıyorken yapması daha da tuhaf...

Fotoğraf: http://www.thegreenhead.com/2007/07/cork-bark-pencil-holder-desktop-receptacle.php

10 yorum:

  1. Komşu çocuk gelip "Fulya ablaa...ben bişeye bakacaktım internette" demeseydi,Beklerken yazısı çıkmayacaktı belki.Bu çocuk ilham perisi mi acaba?

    YanıtlaSil
  2. .. siz yaşama neresinden bakıp neresinden tutunuyorsunuz öyle? Bu işi de biliyorsunuz hani kaleminiz öyle güzel ki, öylesine güzel bir ruhla karşı karşıya olduğumu da hissedebiliyorum okurken, bundan önceki yazınız da çok anlamlıydı..., renk geliyor odamın içini sarıveriyor hoş kokulu bir tütsünün dumanı sanki odamın içinde gök kuşağının renklerine dönüşüyor, emeğinize, özeninize sağlık,...

    YanıtlaSil
  3. Beklemek olsa olsa kısa ömrümüzün kendimize ayırdığımız zamanlarını da heder etmektir. Yani beklemeyi sevmeyen biri olarak benim düşüncem bu. Ama demek ki, insanın bazı şeyleri farkedebilmesi için, beklemekle geçireceği o zamanlara da ihtiyacı olabiliyormuş bazen...

    YanıtlaSil
  4. SUFİ: Neden olmasın? İlham perisinin nerede ne zaman ve ne kılıkta karşımıza çıkacağını kim bilebilir ki :)

    İPEK: Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim Sevgili İpek :)

    PARPALİ:Ben de beklemekten hiç ama hiç hoşlanmayanlardanım. Dakikaların uzadığı o zaman diliminde ne yapacağımı bilemem. Fakat bazen öyle birşey oluyor ki o şey sadece beklerken olurmuş gibi geliyor. Günümüzün doldurulmuş saatlerinde hiç üzerinde düşünmeyeceğimiz şeyleri düşünmek gibi...

    YanıtlaSil
  5. resimdeki kalemlik çok orjinalmiş kalemler de güzel ama renkleri böö..sayfanın açılmasını beklerken bunları gördüm ben de:)

    YanıtlaSil
  6. Ben de o kalemliğe bakarken "bu ayağıma düşse kimbilir nasıl acır?" diye düşündüm. Eh sakarım ya ondan herhalde :D
    Bu arada kalemlerinin renginin nesi var yahu?

    YanıtlaSil
  7. Yahu bu kalemler amerikan filmlerinde, pembe dizilerinde gördüklerimizden değil mi? Onları izlerken hep sorardım kendime, "aynı nevi kalemden neden bir düzine koyarsın ki kalemliğe?" Şimdi düşünüyorum da farklı çeşit, farklı renkte kalemler koymaktansa tek tip koymak daha şık oluyormuş.

    YanıtlaSil
  8. Neden koyduklarını biliyorum sanırım; hepsinin ucu sivriltilmiş ve yazdıkça o sivrilik kayboluyor, kalem açmakla uğraşmıyor oradan bir yenisini alıyorsun. Daha sonra hepsini sivriltiyorsun toplu halde :) en azından ben öyle yapıyorum :)

    YanıtlaSil
  9. Bence o kalemleri 10'lu falan paket alıp öylece koyuyorlar kalemliğe :)

    Biri "... daha şık" mı dedi? :P

    YanıtlaSil