30 Ocak 2011

Belki sadece sis basmıştır içimi...

Bu bir kırılma noktası. Hayatın içinde öyle yürürken, herşey aynı iken, sen bundan zaman zaman bıkıp arada bir kaçma hayalleri kuruyorken başına gelen şeyin adı. "Çıt" diye içinde kırılıveren o sesi duyduğunda, tepetaklak döndüğünde bir de tersinden bakıyorsun işte. Bak gök yere inmiş. Bak ağaçlar gökten sarkan avizeler gibi. Hiç böylesini görmüş müydün? "Hem nereden biliyorsun ki hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını." Böyle dememiş miydi?

Şakır şakır yağmur var dışarda. Ben, içim bomboş öylece bakıyorum. Bulutlu göğe bulutlanmış gözlerle bile bakamıyorum, öylesi boşalmış içim. Üzüntü ı-ıh, kızgınlık hiç değil, anlamsızlık bu. Başka birşey değil. Kaç yıl geçirdim bu toprak üstünde. Çok yıl. Kaç yılım daha var? Bilinmez. Sen hiç kendi bu dünyanın hapishanesinde mahkum gibi hissettin mi? Bu yüzden hesapladın mı ömrünün kaç yıl kalmış olabileceğini? Çıkınca gidecek bir yerin bile olmadan deli gibi özgür kalmayı istedin mi? İsteme ve düşünme bunları zaten. Bunlar sersem harcı. Benimki gibi içi bomboş kalmış olanın kelimelerle dolma ihtiyacı.

"Bizi aşk kurtarır" dedi biri geçen gün. "Biliyorum" dedim. Hala içimizde aşık olacak güç kaldıysa bizi aşk kurtarır doğru. Kime ve neden? Önemli mi kime olduğu? Hele neden olduğu? "Bizi aşk nasıl kurtarır biliyor musun?" dedim. Öyle kahrede kahrede oturuyorken olmadık bir yerde sevdiğin insanın kokusunu duyuyorsan işte o zaman aşk seni çimdikleyerek kurtarır. Sana der ki; "haydi karanlıktan çık, bak dışarda hala güneş var." İşte böyle kurtarır. Bu kadar itin kopuğun birarada yaşadığı dünyayı sana o it kopuk yokmuş gibi gösterir. "Olsun" dersin "her ne olursa en azından o var." İnsan aşka sığınmazsa neye sığınır?

Ama benim içim boşboş şu an. Sanki bir kurt kalbimi, ciğerlerimi, bağırsaklarımı herşeyi kemirmiş gibi. Zindan bir boşluktan başka birşeyim yok gibi. Bütün bunlara rağmen korkunç bir kusma isteği. Dilim bile koparılmışken "Kimse hiçbirşeyi kurtaramaz" diye bağırma isteği.

Çok baktım gökyüzüne bu sabah. Öyle çok baktım ki içime doldu tüm bu karanlık. Belki de sis basmıştır içimi. Herşeyim yerli yerindedir de sisten göremiyorumdur. Bir kurt yoktur mesela. Kalbim hala yerindedir ciğerlerim ve diğer bütün herşey de. Korkma, belki sadece sis basmıştır içimi...

Fotoğraf: Life

29 Ocak 2011

Büyük koltuk, küçük beyin...

Bu ülkenin en ciddi sorunlarından biri yöneticilerin asıl uğraşmaları gereken işleri bırakıp kafalarını insanlara takmış olması. Bu şu anlama geliyor, bu kişiler konumları gereği büyük resmi görüp o resme göre hareket etmeleri gerekirken yol üzerindeki insanlara takılıp o insanlarla uğraşmaktan ne asıl yapmaları gereken işi yapıyorlar ne insanlara faydaları dokunuyor. Daha kötüsü insanlara zarar verip onların motivasyonlarını kırıyor dahası adalet duygularını zedeliyorlar. Dolayısıyla herşey gitgide kötüye gidiyor.

Benim vereceğim örnek kendi işimle ilgili. Fakat bu örneği alana yayıp diğer yöneticilerin tavır ve davranışları ile karşılaştırırsanız bunun sadece benim işimde yer alan bir sorun olmadığını daha da kötüsü ülke geneline yayılan bu davranış ve düşünüş biçimi olduğunu, neden hala olduğumuz yerde olduğumuzu ve neden herşeyin gün be gün kötüye gittiğini çok net olarak görürsünüz sanıyorum.

Ben insanın yaptığı işin onun onuru olduğuna inanırım. Bu nedenle her ne kadar işimi sevmesem de en iyi şekilde yapmaya, gerekirse kendimden fedakarlık etme pahasına işlerimi yetiştirmeye çalışır hata yapmamak için pür dikkat işime yoğunlaşırım. Akşam eve çok iş getirdiğim olmuştur. Bunun için "aptal" yerine konduğum da olmuştur. Ama maaşımı son kuruşuna kadar hak etmek için, hele de maaşımı devlet veriyorsa, o parada bu ülkede yaşayan herkesin hakkı varsa o işi yapmak zorunda olduğuma, gönlümün ancak böyle rahat edeceğine inandığım için o aptal kelimesine kulaklarımı tıkarım. Fakat ne yazık ki bir arkadaşımın söylediği gibi "çalışmak asla cezasız kalmaz." Ben bunu dün yaşayarak öğrendim.

Dün, çok üst konumda bir yöneticinin, ne iş yaptığım konusunda bilgisi bile olmayan bir adamdır kendisi, sırf beni işten çıkarıp yerime kendi yakınlarından birini alabilmek için arkamdan çevirdiği dolaplara şaşkınlıkla bakakaldım. Adam bütün o yapması gereken işleri bir kenara itmiş ve tüm mesaisini arkamdan diğer yöneticilere dedikodu yapmaya harcamış, zamanla örmüş örmüş ağlarını ve en üstteki kişiye ulaşmasını sağlamış. Akıl işi değil. En üstteki kişi de bu dedikodulara, karşından müdürüm tarafından yapılan çok güçlü bir savunmaya rağmen, kulaklarını açmış ve üzerime çok daha fazla abuk sabuk iş yüklemiş. Bunları duyunca "Ben istifa ediyorum" dedim. Kalktım ve dilekçemi yazmak için sakinleşmeyi beklerken bir dolu ikna cümleleri dinlemek zorunda kaldım. Herkes seferber oldu her nedense. Ama kararlıydım. Gidecektim. Üç kuruş maaş için bu kadar çok çalışıp bir de bu haksızlıklara, mide bulandırıcı entrikalarla uğraşacak halim yoktu. Bir kişinin söylediği söze duyarsız kalamadım. "Eğer gidersen onun kötülüğünün kazanmasına izin verirsin. Haklısın ve kalmalısın. Kalıp bu düzeni tersine çevirmelisin." Ben bir kahraman değildim ama savaşabilirdim. En azından savaşmadan kaçtım demezdim. Çok öfkeliydim ve karar vermek için çok yanlış bir zamandı. Beklemeye karar verdim. Hala ne yapacağımdan emin değilim.

Asıl söylemek istediğim, benim mağdur edilmiş olmam falan değil. Zaten kendimi mağdur hissetmiyorum. En kötü ihtimal basar istifayı giderim. Hatta belki bu istifa yeni hayatımın kapısı olur. Belki değil büyük ihtimal lakin bu entrikalara papuç bırakmak istemiyorum. Benim asıl söylemek istediğim şu; adına yönetici dediğimiz insanların kendi küçük hesapları uğruna nasıl da küçük küçücük küçülebildikleri. Kerfli ferli kravatlı ceketli adamların kafatasları içinde nasıl da onursuz bir beyin taşıdıkları. Akrabalarını, arkadaşlarını bir yerlere sokmak uğruna başkalarını ezip geçmekten hiç gocunmadıkları... Adalet ve hak gibi kavramları ilkokulda duymuş ve unutmuş oldukları... Bunlardan en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar tüm işyerlerinde, kurumlarda her yerde var. Şimdi bana söyleyin bu adamlarla iflah olur muyuz biz?

Fotoğraf: Life

27 Ocak 2011

13 kara kedi eşikte oturuyor

Küçük bir çocukken kapı eşiğinde oturmaya bayılırdım. Elimde bir ekmek parçası, içinde yoğurt, gelip geçeni izler, her seferinde de bu keyif anneannemin "kapı eşiğinde oturma" lafı ile yarıda kalırdı. "Kapı eşiğine oturunca insanın kısmeti kesilir." der, bana ardı ardına bir bardak süt, sonra portakal, daha sonra fırından yeni çıkmış ekmekten bir parça verirdi. Bu kadar şeyi yedirdiği düşünülünce demek ki kısmet falan kesilmiyordu. Anneannem belki de gelip geçişini zorlaştırdığım için beni oradan yollamaya çalışıyordu. Bunun için beni kısmetimin kesilmesiyle tehdit ediyordu ama ben kısmet nedir onu bile bilmiyordum.

Anneannem, beni eşikten kaldırdığında, sokaktaki çocuklarla oynamak için gidiyor, bir süre sonra koşarak içeriye giriyordum. Her çocuk gibi ben de aceleci bir çocuk olduğum için içeriye girerken çıkardığım ayakkabılar ters dönüyor, bu kez de annem o terlikleri hemen çevirmemi yoksa işlerimin ters gideceğini söylüyordu. Sekiz yaşımdaydım ve sekiz yaşındaki bir çocuğun hangi işlerinin ters gideceğine kafa yoruyordum. Hem işler ters gitse ne olurdu ki?  Çok olsa okulda Ali saçımı çeker, çocuklarla kocalamaca oynarken düşer dizimi kanatır, derslerden birinden zayıf alır, istediğim oyuncağı aldırmayı başaramaz ya da buna benzer şeyler olurdu. Ama yine de terlikleri ters çevirirdim. Bunu saçma bulduğum halde hala da çevirir, onları çevirirken de gülerim kendi kendime.

Bir de kara kedi meselesi var elbette. Biz öyle bir sokakta yaşıyorduk ki eğer kara kedi hikayesi doğru olsa aile tarihimiz faciaların tarihi olarak anılabilirdi. Çünkü, her yerden kara kediler çıkardı. Büyük erkek kara kediler, orta boy dişi kara kediler ve sayısını bilmediğim kadar çok yavru kara kediler. Hatta bazen anne ve yavruları hep beraber karşınıza çıkar, altın gibi beş çift göz, gözlerini sizinkine dikip sizi bu batıl inancın saçmalığına inandırmak için en masum hallerini takınırlardı. O nedenle asla kara kedinin uğursuzluk getirdiğine inanmadım. Bunun o canlılara yapılacak en büyük haksızlık olduğunu düşündüm hep. İşin ilginç yanı şimdilerde ne zaman bizim Diojen'i (bahçedeki kara kedimiz) görsem o gün nedense güzel birşey olur.

Elbette 13 sayısı var bir de. Girdiğim tüm sınavlarda hep 13 numaralı sıraya oturdum ben (her nedense) ve o sınavların hepsinden de beklediğimden çok daha iyi sonuçlar aldım. 13 sayısının uğursuzluğuna inanmadığım gibi tam aksine bana uğur getirdiğini düşündüm. Kara kedileri ve 13 sayısını, diğer insanların aksine hep sempatik buldum. Belki de sırf karşı durmak için bu ikisini zorla uğurlu hale getirmişimdir. Kendimi düşündüğümde bunun hiç de imkansız olmadığını biliyorum.

Ben batıl inançları komik ve sevimli bulurum. "Şeytan kulağına kurşun" deyip üç kez tahtaya vuranları, ceketinin iç cebinde annesinin taktığı nazar boncuğu taşıyan yetişkin adamları severim. Bunların kimseye zararı yoktur çünkü. Ama kara kediye uğursuz demek gibi bir canlıyı sırf rengi siyah diye yargılayan batıl inançları asla...

Not: Aynadaki Aksim'in mimine cevaben yazılmıştır.
Fotoğraf: Fantastikresimler  

24 Ocak 2011

sihirli değnek

Kuzenim hayatının aynılığından şikayet edip dururken ve birden herşeyin mucizevi bir şekilde değişmesini istediğinden söz edip durmakasızın homurdanırken, küçük kuzenim sesine en tatlı tonu katarak "ah keşke elimde sihirli bir değnek olsa abla" deyip bir süre ablasının gözündeki sevgi pırıltılarına baktıktan sonra devamını şöyle getirmişti; "O değnekle vurup senin kafanı kırardım. Biraz gerçekçi ol." O an hepimiz güldük ama aslında haklıydı.

Hepimiz zaman zaman böyle sihirli değnek hayali kuruyoruz. Belki de sık sık. Kılımızı kıpırdatmadan herşeyin (nedense) aynı olmasına dikkat ederek hayatımızı sürdüyor, o günün akşamında ise hatta gece uykuya dalmadan hayatımızın ne berbat olduğunu düşünüyor sürekli kendi kendimize bunun böyle gidip gitmeyeceğini soruyoruz. Ve artık işin içinden çıkamayıp mucizelere sığınıyoruz. Hatta işi ileriye götürüp buna inanır ve her gece bunun hayalini kurarsa evrenin onu duyacağına ve gerçek olacağına inananlar bile var. Ama poposunu kaldırıp da mucizeyi kendisi yaratmaya kalkan pek az.

Bir dergide bir röportaj okumuştum. Adamın biri bütün kariyerini, kazandığı onca parayı çöpe atıp sonu belirsiz bir alana geçiş yapmıştı. Edebiyata. Bu adam cesur mu? Belki. Eğer kendini yıllarca geçindirecek parayı bir kenara koymadıysa cidden cesur biri. Şimdi kimimiz müzik yapmak istiyor, kimimiz roman yazmak istiyor kimi de bir göl kıyısında bir evi olsun sabah güneşine baka baka şiirlerini yazsın istiyor. Hatta yüz kişiden seksen beşi bu hayalle yaşıyor. Bütün bu insanların hayallerini gerçekleştirdiğini düşünelim, o zaman kahvaltı niyetine roman, öğle yemeği niyetine şarkı, akşam yemeğinde ise şiir yerdik. Siz hiç fırıncı, madenci olmak ya da sucuk fabrikasında çalışmak hayali ile yanıp tutuşan birilerini gördünüz mü? ben görmedim. Herkes sanatla uğraşmak istiyor. Sanatla uğraşmak istemeyenler de bir ada da Jack ya da Kate olmak istiyor.

Aslında belki de en iyisi şudur; yapmak zorunda olduğumuz işi yapmak, bununla geçinmek ve geri kalan zamanı da sanata adamak. Böylece belki denge kurulabilir. Şunu çok duymuş olmalısınız; "ah roman yazacağım ama işten güçten vakit bulamıyorum", "şiirime konsantre olamıyorum çünkü iş stresim çok fazla." İyi de sanat bizi günlük hayatın yükünden kurtarmıyorsa, ruhumuzu dinlendirmiyorsa o halde güzelliği nerede? Gün içinde pek de yararına inanmadığın bir işi yapıyorsan, ruhun hiç de haz almıyorsa bu işten, yaratıcılığının gün be gün eridiğini yok olduğunu düşünüyorsan, sanat seni canlı tutmak için var değil midir? İnsan neden okur, neden film izler, neden resimlere, fotoğraflara bakar? bütün bunların amacı ruhun yitip gitmesini, günlük hayata teslim olmasını önlemek değilse nedir? Bütün bunların yetmediği yerde de insanın kendisi birşeyler yaratmaz mı? Bence herkesin sanatın bir dalına eğilimi vardır. Çünkü ruh dediğimiz yaratıcıdır. Kimininki bastırılmış, kiminin ki bir yerlerde unutulmuş olsa da mutlaka her ruh yaratıcıdır. Ve belki de hepimizin aradığı o sihirli değnek içimizdeki yaratıcılıktır. Herşeyi değiştirecek olan, hatta hayatı algılayışımızı temelinden yıkıp bize yeni bir bakış verecek olan budur. Olabilir mi?

Fotoğraf: Life

22 Ocak 2011

damdaki portakal ağacı

Anneanneme,

Ben çocukken hemen hemen herkesin evinin önü bahçeydi. Portakal ağaçları, narlar, erik ağaçları, kayısıların yanı sıra bu bahçelerin eve yakın bölümünde renk renk çiçekler bulunurdu. Bu sabah mutfak penceresinden bakarken onlarca apartmanın ortasında, çöldeki bir vaha gibi duran bahçeli küçük evlerimizin bütün bu beton yığını içinde küçük bir cennet olduğunu düşündüm. Ve anneannemin inatçılığının da bu cennetin anahtarı olduğunu... Öyle ki anneannem topraklarını dört çocuğu arasında paylaştırırken, buraya yapacakları evlerin bahçesi bulunmasını şart koşmuş ve dedemle birlikte diktikleri ağaçların tek dalına bile dokunurlarsa hakkını helal etmeyeceğini söylemişti.

Anneannem, sanki gelecekte bu kentin beton yığınına döneceğini görmüş ve önceden çocuklarını uyarmış gibiydi. Şimdi ise etrafımızı kaplamış apartmanlara bakarken ve bütün bu beton yığınından tiksinirken kendi kendine bu şartı koşmakla iyi yaptığını söylüyor. "Kapıdan adımını attığında ayağın toprağa değmeli kızım" diyor "pencereden bakınca ağaçları görmelisin." Ve ben ne zaman bahçeye baksam anneannemin inatçı kalbini öpüyorum.

Etrafta bir zamanlar portakal ağaçlarının olduğu yerlerde renksiz, estetikten yoksun apartmanlar yükseliyor. Pişman olup olmadıklarını merak ediyorum bahçelerini kurban edenlerin. Tam o anda tam karşıdaki üç katlı gri evin damındaki iki sıska ağaç dikkatimi çekiyor. Bahçesini daha geniş bir ev için yok etmiş bir adamın o bahçeyi, ağaçları özlediğini düşünüyorum. Eğer özlemese evinin damına çuval çuval toprak taşıyıp o ağaçları diker miydi?

Baharda açan portakal çiçeklerini düşünüyorum. Ve çocukluğumun ağaçlarının hala yerli yerinde durduğunu, bahar geldiğinde sokağı yeniden o çıldırtıcı güzellikteki kokunun saracağını, toprak üzerine kar gibi yağacağını o çiçeklerin ve yıllardır görüyor olsak bile her defasında bizi şaşırtacağını düşünüp için için seviniyorum. Ve eski toprakların hala toprak olarak kalmasını sağladığı için, o toprak üzerine tek damla beton düşmesine izin vermediği için doksan altı yaşındaki inatçı mı inatçı anneannemin ellerini binlerce kez öpüyorum.

Fotoğraf: Life

21 Ocak 2011

Cuma mektupları

Bir zamanlar her cuma gelip sonra birden ortadan yok olduğumun farkındayım. Sonra beklenmedik cumalarda karşına çıktığımın da. Can sıkıcı biri olmaktan korkarım. Belki de bu yüzden böyle yapıyorumdur. Hiçbir zaman bilme istiyorumdur ne zaman geleceğimi ya da gelmeyeceğimi. Ama itiraf etmeliyim ki ben olsam kızardım. Çünkü ben bazı şeylerin aynı şekilde gitmesini severim. Alışkanlığın güvenli kolları diyelim biz bunun adına. Ama bazı şeylerin dedim dikkat et. Herşeyin değil.

Biliyor musun, bu ara çok sessiz geçiyor hayat. Hayır hayır bundan şikayetçi değilim. Bilirsin severim sessiz zamanları. Geceleri ben yatağımda kitap okurken bazen kitabı elimden bırakıyor ve dakikalarca dinliyorum. Hiç ses yok. Nasıl seviyorum bunu bilsen. Dünyanın ilk günü diyorum adına. Kimse yok. Herşey masum ve kirletilmemiş. Böyle gecelerin sabahında yepyeni başlanabilirmiş gibi geliyor. Sanki o sabah kapıyı açıp sokağa çıkacağım ve tarih boyunca var olmuş tüm o cinayetlerin, savaşların, yağmaların, acıların, haksızlıkların hiçbiri henüz olmamış olacak. Dünya bağışlanmış ve ikinci bir şansı haketmiş olacak. Bunca zalimlikten sonra bu mümkünmüş gibi, ne tuhaf hayaller kuruyorum.

Bu aralar göğün altında durmamaya çalışıyorum bir de. Ne kadar acı varsa insanların soluklarıyla göğe karışan, üzerime yağıyor çünkü. Ama bilirsin ben şemsiyesiz dolaşacak kadar kahramanım. Yağmurdan kaçtığımı sanıyor ama pencereden, kapıdan sızan ve gözlerimden, burnumdan içime dolan sisten kaçamıyorum. Ve ne duysam, ne görsem ciğerime yapışıp kalıyor, gökten yağanla bir oluyor damla damla tüketiyor içimi. Ölenle ölüyorum ben, yaralananla bin yara alıyorum, haksızlığa uğrayanın öfkesi ateş gibi yerleşiyor içime... Artık hiçbir şeyi taşıyamıyorum. Bu yüzden de sessiz kovuklarda dinleniyorum bu ara.

Çıkarım elbet kovuğumdan diyorum. Hele bir soluklanayım. Biliyorum ben çıktığımda dünya aynı olacak. Belki daha da kötü. Ama ben aynı olmayacağım diyorum. Sırtımın ağırlıktan bükülmüş eğrisi düzelecek o kovukta. Yeniden taşıyabilecek gücüm olacak. Hatta ellerim güçlenecek biraz dinlenirsem, o ellerle alacağım kiminin acısını. Ve çıkınca sadece gözle değil kalple de bakacağım. Dünyayı iki kez göreceğim. Görünenini ve görünmeyenini. İçini ve dışını. İşte belki o zaman daha kolay kaldıracağım bu yükü. Ve yine işte o zaman bu kez sadece acısını çekmeyip devasını da bulacağım. İşte o zaman belli belirsiz sezdiğim anlam gün ışığına çıkacak. Ben ancak o zaman tam olacağım.

FOTOĞRAF: LİFE

20 Ocak 2011

dünya bulutlanmış


Dışardan içeriye giriyordum. O ise dışarıya çıkıyordu. Kırlaşmış sakalları, kayıtsız bir yüzü, gömlek düğmelerini zorlayan bir göbeği vardı. Kapının girişinde durup kollarını açtı, gökyüzüne baktı, "dünya bulutlanmııııış, bulutlanmış" dedi. O an bana hiç tanımadığımız insanları anlık şeylerle sevebilirmişiz gibi geldi...

Fotoğraf: Life

19 Ocak 2011

Söz...

"Nerelerdesin?" dedi. Buralardayım gibi birşey mırıldandım. Neden aramadığımı sormak istedi ama bu sorudan hoşlanmadığımı anımsadı sustu. Sorulmamış bir soruya cevap verdim. "Olur öyle şeyler" dedim. "Bazen kaybolabilirim. Senin acın sana benimki bana. Ve hepimizin acıları göklere. Kaybolduğumuz yerler ayrı ama aynı karanlık içinde belki de el yordamıyla birbirimizi..." Hiçbir şey demedi.

Neler yaptığımı sordu. Hep yaptığım gibi geçiştirmedim. "Annemle limonlu çay içiyorum akşamları" dedim. "Okuyorum. Annemin okurken ciddileşen yüzünü izliyorum ona hissettirmeden. Sabahları soğuk havada üşümenin keyfini çıkarıyorum sonra. Darmadağın aklımı, gözlerimi bir bardak kahvenin içine dikerek toplamaya çalışıyorum. Çalan telefonlara bakmıyorum. Herkesten azar işitiyorum kaybolduğum için ve açıklama bekleyenlere öylece durup bakıyorum. Kimseye hesap sormuyorum kimse bana hesap sorsun istemiyorum. Geceleri babamla konuşuyorum. Gecenin fısıltılarını dinliyorum. Bazen çok ama çok korkuyorum bazen de akıl erdiremediğim kadar kayıtsız oluyorum. Kısa kestiğim tırnaklarıma bakıp duruyorum. Bu ellerin kimin olduğunu düşünüyorum. Koridorlardan geçerken şarkı söylüyorum. Sabahları şiir fısıldıyorum göğe bakarak. Dünya üzerine kafa patlatıyorum ama en çok da insanlar üzerine. Çok düşünüyor, hiçbir şeyin içinden çıkamıyorum. Öğle vakti güneş altında oturuyorum. Ne zaman göğe baksam güneş altında yeni birşey yok diyorum ve böyle dediğim için kör olmuşum gibi geliyor kendimden utanıyorum" dedim.

"Günleri böyle geçiriyorum işte" dedim, sonra sustum. Hiçbir şey demedi. Tüm cümlelerimi ceplerine doldurup gitti. Ne zaman beni düşünse içlerinden birini alıp her bir kelimeyi parmak uçlarıyla okşayacağını düşündüm. "İyi ol" dedi giderken. Ona söz verdim.

Fotoğraf: Life

Sevgili insan,

Sen ilk önce şunu öğrenmeliydin; dinlemeyi, salt dinlemekle kalmayıp anlamaya çalışmayı. Ama inatla "ben haklıyım" fikrinin çamuruna saplanıp kaldın. İşte bu yüzden de diğer sesleri kendi öfkeli sesinle bastırdın. Onunla da yetinmedin, kanla susturdun. Bu yüzden de bir adım dahi ileriye gidemedin. Şimdi elini çenene atıp düşünme, neden hala olması gerekenden bu kadar geride durduğunu. Çünkü, diğerleri insan gelişsin iyi yaşasın diye çalışırken, hasta olmasın ömrü uzasın diye uğraşırken, sen kiminin elbisesiyle, kiminin aklının içindekilerle uğraştın, kiminin de nüfus cüzdanında yazanlardan gayrısına kafa patlatmadın. Övünmek istedin ama kendinde övünecek bir yan bulamadın atalarına sığındın. Birşeyin parçası olmak istedin, parçası olabilecek yegane şeyin top peşinde koşan adamlar olduğunu sandın. Kısaca ne sen kendin olabildin ne de şu koca insanlığın parçası.

Senin için kitaplar yazdılar. Sevgiden söz ettiler, adaletten, herkesin kardeş olduğundan, kimsenin birbirinden farkı olmadığından, hepimizin tek bir bütünün parçası olduğumuzdan... Ama sen bütün bunların hepsini çöpe attın. Şarkılar yaptılar sana. Sen onlara kulak vermek yerine kollarını, poponu sallamayı tercih ettin. Eğlenmeyi öncelikli tuttun, hatta o kadar ileri gittin ki eğlenmenin yaşam amacın olduğunu sanmaya başladın. Şiirler yazdılar bir de. Kelimelerin üzerinden yürüyüp geçtin. Onların parmaklarla değil yürekle yazıldığını, gözle değil yürekle okunması gerektiğini unuttun.

Bangır bangır bağırdılar üzerinde yaşadığın dünya için. Ağaçların çığlıklarını, ağlamaktan kurumuş nehirleri, ölüp gidenleri hiç ama hiç düşünmedin. Vaktin çok değerliydi, onlar için harcanan zaman boşunaydı çünkü. Sen dünyanın bizim evimiz olduğunu ve bir gün evsiz kalırsak eğer hep birlikte heder olup gideceğimizi, en fenası da bunun kendi suçumuz olduğunu bileceğimizi işte o zaman harcayacak zamanımızın bile olmayacağını akıl edemedin. Sen hep günlük yaşadın, geleceği hiç umursamadın. Çünkü bencildin. Sen ölüp gidene kadar birşey olmazdı nasıl olsa. Diğerleri de başının çaresine baksındı. Sana neydi bütün bunlardan? Bir sen mi kalmıştın kahraman olacak?

İşte seni bu öldürecek Sevgili İnsanoğlu. Senin ağzından çıkan "Bana ne bütün bunlardan." cümlesi. Dört kelimeden oluşan bu basit cümle senin sonun olacak, inan bana. Çünkü, bu basit dört kelimelik cümlenin hepimizin ağzından çıktığı vakit şu kocaman dünyayı nasıl zangır zangır salladığını düşünemeyecek kadar benmerkezli yaşıyorsun. Çünkü sen aslında ben ben ben diye diye ölüyor, öldürüyorsun. Sen sadece kendine değil hepimize ayrı ayrı yazık ediyorsun. Farkında mısın?

Fotoğraf: Life

17 Ocak 2011

Zaman nereye gidiyor?

Sevgili S.
Bundan otuz yıl önce sen ve ben henüz küçük bir çocukken aynı küçük sınıfta yanyana otururduk, sen çoktan unutmuşsundur. Bugün seni o masada bembeyaz saçlarınla oturur görünce birden oyuncaklarla dolu o sınıfa dönüverdim. Bir masa dolusu adamın ortasında belli ki iş hakkında konuşuyordun. Ben ise sana bakıp, havada sallayıp durduğun ellerinin bir zamanlar ne kadar da küçücük olduğunu, gümüşlerle dolu saçlarının yumuşak bir kahverengi olduğunu düşünüyordum. Güzel kalpli bir çocuktun sen S. Biraz utangaç, biraz mahzun bir çocuktun. Bana ne çok şey anlatırdın. "Sır" derdin. Öyle iyi tuttum ki o sırları, ben bile unuttum.

Evlendin mi merak ettim sana bakarken. Çocukların var mı, sana benziyorlar mı, iyi bir baba mısın merak ettim. Benim hatrımda kalan çocuktan birşeyler sakladıysan eğer iyi bir baba olduğunu düşündüm sonra. Çünkü sen o zamanlar iyi bir küçük adamdın. Ve diledim ki o iyi kalpli küçük adamı, katı bir yetişkin adama dönüştüren birşeyler gelmemiş olsun başına. Sen insanların özünde iyi olduğuna inanır mısın Sevgili S. bilmem ama ben buna inanır ve neyin bizi katılaştırıp, kalplerimizi dondurduğunu merak ederim. İnsan nasıl karşı durur katılaşmaya diye düşünür eğer katılaşmamışsak bunun bir şans olup olmadığına kafa yorarım. Sen diyeceksin ki belki, zalim olan çocuklar yok mudur? Vardır elbet. Sana yürüyen bir kaplumbağanın kabuğunu kırıp onu öldüren çocuktan söz etmiş miydim? Ya da kedilerin kuyruğunu kesenlerden... Bu zalimlik var elbet, olmaz mı? Ama tüm bu zalimliği çocukluğunda bırakıp iyi ve güzel birine dönüşmüş olanlar da var. O halde içimizde saklı duran o iyi özden söz edilemez mi?

Sana bakarken bütün bunları düşündüm. Sonra yeniden küçücük olduk düşüncelerimin içinde. Küçük eller, küçük ayaklar, benim kırmızı şapşal ayakkabılarım, senin elinden hiç bırakmadığın mavi oyuncak araban, her sabah uykulu gözlerle girdiğimiz sınıf, öğle vakitleri yenen yemeğin yanındaki bembeyaz pirinç pilavı ve bir saat boyunca uyunması gereken öğle uykuları...

"Zaman nasıl da uçup gidiyor" dedim kendi kendime Sevgili S. Ve kalkıp o masadan gelip omzuna dokunmak istedim. "Benin anımsadın mı?" demek ya da çocukluğunu o sınıfta dolapların birinin altında unutup unutmadığını sormak... Gümüş tellerine baktım bir de kararmış büyük adam ellerine... Zaman nereye gidiyor Sevgili S. bilemedim. Ve anımsamak neden bu kadar hüzünlü...
Fotoğraf: Pixadus

16 Ocak 2011

"ne desem boş" hissi...

Senin de zaman zaman "ne desem boş" hissine kapıldığın olmuyor mu? Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemediğin, üzerine konuşulup durulan bunca şeyin boş bomboş olduğunu düşündüğün, bütün bu konuşma baloncukları arasında asıl umursanması gerekenlerin unutulduğunu düşündüğün zamanlardan söz ediyorum.

Bir ev düşün, ya da küçültelim örneği bir insan düşün, o insanın öncelikli ihtiyaçları karşılanmamışken lüks şeyler üzerine kafa patlatması olası mıdır? Karnı açken o çok beğendiği kazağı almanın hayalini kurar mı? Hatta karnı açken çok beğendiği bir kazak görüntüsü mevcut olur mu kafasının içinde? Mantıken olmaz değil mi? Ama oluyor.

Şöyle bir bak etrafına, üç kuruş maaşıyla zamlara kahramanca göğüs geren bir adam oturup bir dizi üzerine kafa patlatıyor kendi haklarını savunmayı bırak düşünmezken bile tarihine canhıraş sahip çıkıyor. Onur gurur meselesi yaptığı bu konu sofrasındaki bulgur pilavına kaşık sallarken bile onun gündemi oluyor. Karısı çocukların çorabını yamarken magazin programlarında izlediklerini ona anlatıyor, birinin başka birini öpmesi bu ailenin şaşırmasına her nedense yol açıyor. Oysa aynı televizyonda ülkenin çamurunda yaşayan binlerce yaratık hakkında şaşırtıcı haberler veriliyor ama öpüşmeler, birlikte görüntülenmeler, tarihe edilen "hakaretler" katillerden, hırsızlardan daha çok şaşırtıcı bulunuyor.

Sahi sen bütün bunlara bakarken "ne desem boş" hissine kapılmıyor musun? Bütün bu saçma sapan konuşmalardan boğulmuyor musun? Eğri ile doğrunun birbirine girdiği bu topraklarda dehşete düşmüyor musun? Olamaz dediklerimizi "burası Türkiye burada herşey olur" gülümsemesiyle kabul etmiş adam ve kadınlara bakarken kaskatı kesilmiyor musun? Olmazı olabilirlik kategorisinde değerlendiren, olabilecek olanı "olamaz haşa" kategorisine sokan bu insanlara ne diyeceğini şaşırmıyor musun? "Aşkı yadırgayıp hırsızlığı olabilir sayıyorsun" dediğinde ahlak, din, tarih dersleri vermeye kalkışan ve işin ilginç yanı bütün bunlar hakkında sadece kulaktan beslenmiş olan adamlara ve kadınlara "yazıklar olsun" demek istemiyor musun? Sahi "ne desem, ne yapsam boş" hissine hiç kapılmıyor musun? Ben bu ara bu hissi çok yaşıyorum...

Fotoğraf: Life

14 Ocak 2011

anlatabiliyor muyum?

Durup durup öksürüyorum. Göğsümde patlayan volkan dışarı taşsın istiyorum. Öfkenin o deli ateşinden sen söz ediyorsun ben inkar ediyorum. Kahkahalarla gülüyorsun sen bana öfkeli derken ben ise öyle olmadığımı kanıtlamak için binbir cümle kuruyorum. Sesime en tatlı tonu veriyorum, kelimelerimi özenle seçiyorum ama yine de öfkenin aradan kırmızı kırmızı sızmasına engel olamıyorum. Sen muhtemel ki şaşıyorsun bunca sevgiyi taşıyan kalbin içinde, hatta tam ortasında böyle bir öfke ateşinin yanıyor olmasına ama ben sana nedense bunu bir türlü açıklayamıyorum.

İtiraf ediyorum; Evet çılgın, dizginlenemez bir öfkem var benim, ama kimsenin kafasına şişe fırlatmıyorum. Ben insanlar arasından seçtiklerime değil kocaman bir topluluğa öfke duyuyorum. Kin değil, nefret değil öfkeden söz ediyorum. Ve sana bunu kendimi paralarcasına anlatmaya çalışıyorum. Çıplak ayaklı çocuklara bakıyorum. Şefkatimin ortasından fırlayan öfkemle sarsılıyorum. Diplomaları sandıklarda küflenen gencecik adamları kadınları dinliyor onların gözyaşlarından içimde ateşler yakıyorum. Katillerden tiksiniyor öfkemin alevinde onları değil kendimi yakıyorum. Ben olup biten hiçbir şeye omuz silkip geçemiyorum.

Öfkesiz olmak kayıtsızlık ise eğer senden özür diliyorum. Çünkü ben kayıtsız sürülmüş bir yaşamın dünya tarihine kaydının düşülmemesi gerektiğine inanıyorum. Kendi canlarını merkez yapmış parlak saçlı delikanlıların, uzun kirpikli genç kızların dünyada dekor olmaktan fazlası olmadıklarını zaten istediklerinin de bu olduğunu düşünüyorum. Ve ben bir insanın ancak diğer insanların acılarıyla, mutluluklarıyla kendisi olabileceğine inanıyorum. Dünyanın bir parçası olmayı reddedip bir göktaşı gibi uzayda süzülen insanların eninde sonunda birbirlerine çarparak parçalanacaklarını tahmin ediyorum. Ve ben kopmak istemiyorum bu koca bütünden. Bir ağaç kökü, bir çakıl taşı, bir arı bütün olmanın bedelini nasıl ödüyorsa ben de öyle öderim bedelini diyorum.

Ben omuz silkip geçemiyorum. Bu yüzden bu kadar öfkeliyim. Ve bu yüzden bunca sevdiğim bir adamla dünyanın dertlerinden konuşurken öfkeli tonda konuşuyor olmam. Ve yine bu yüzden kalbimin ortasında öyle durmadan yanıp duran ateş. Anlatabiliyor muyum şimdi?

Fotoğraf: Life

12 Ocak 2011

Kitaplara dair- mim

Aynadaki Aksim “Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?” demiş.

Ama ben tek bir kitaptan söz etmek istemiyorum. Ben okuma serüvenimden söz etmek istiyorum. Henüz okuma yazma bilmediğim zamanlar Ayşegül serisinin resimleri ile büyülenirdim. Öyküleri hiç anımsamıyorum ama resimlere o kadar çok baktım ki hepsi bugün gibi aklımda. Sonra elbette Cin Ali geldi. Kocaman yazıları ile çöp bacaklı Cin Ali ve arkadaşları ile başka bir dünyanın içine girdim. Okumak mucize gibi gelirdi bana hala öyle geliyor. Birinin beyninin içinden geçenleri kodlayıp bir kağıt üzerinde görmek mucize değilse nedir ki? Benim gibi içinde kitap olmayan bir odanın eksik kaldığı gibi bir hisse kapılan biri için sahiden mucize bu.

Daha sonra Kemalettin Tuğcu kitapları girdi hayatıma. Babam, elinde onun kitapları ile akşam eve döndüğünde mutluluktan deli olacağımı sanırdım. O kitaplar çocuklara çok acı verdiği yönünde eleştirildi ama ben böyle düşünmüyorum. Onların, merhamet duygusunu güçlendirdiğini, yoksulluğun ne demek olduğunu öğrettiğini ve küçük bir çocuğun kalbine güzel birşeyler yerleştirdiğini biliyorum. Hangi kitap olduğunu anımsamıyorum ama adı Toraman olan bir kahraman vardı. Çok zengin bir ailenin çocuğu olan Toraman'a babası bir oyun oynuyor, onu fakir düştüklerine inandırıyordu. Çocuk bir süre sefalet içinde yaşıyor ve hayatı öğreniyordu. Yanlış anımsamıyorsam böyleydi konusu. Böyle bir kitabı anımsayan var mı? Bir de Zavallı büyükbaba diye bir kitabı vardı. Doğumgünümde kuzenim hediye etmişti. Kitabın kapağına baktıkça içim acırdı. Kitaplarda çok kötü insanlar vardı. Bir türlü anlayamazdım nasıl o kadar zalim, acımasız olabileceklerini. Hoş hala anlayamıyorum ya, neyse.


Sonraları zaman ilerledikçe derslerden ya da haylazlıktan diyelim okumaktan biraz koptum. Oyun daha cazip geliyordu anlaşılan. Bir cumartesi günü öğle sonrasında annemi salondaki kanepeye uzanmış kitap okurken gördüm. Yüzündeki ifade öyle keyifliydi ki merak edip ne okuduğunu sordum. Emil Zola'nın Meyhane isimli kitabını okuyordu. Nefis bir yeşil kapağı vardı. Ben de o kitaplardan okumak istiyordum ama annem henüz onları anlayamayacağımı söylüyordu. Kitaplıktaki Doktor Jivago'yu, Budala'yı, Meyhane'yi, Nana'yı, Don Kişot'u ve daha bir çoğunu elime alıp bakıyor, onları ne zaman anlayabileceğimi merak ediyordum. "Onların hepsi senin" diyordu babam bir hazineye sahip olduğumu sanıyordum. Hala durur o kitaplar. Yıpranmış ciltleri, annemin ve babamın kenarına kıyısına düştüğü notlarla gerçek bir hazinedir şimdi.


Sonraları pek çok kitap okudum. Ne anlatıyor diye sorsanız cevap veremem. Ama ben şuna inanırım; kitaplar tüm o kelimelerinden bir damla bal bırakırlar içimize. Nasıl bala baktığında polenleri göremezsen sen de kelimeleri anımsamazsın ama bilirsin ki içinde bir yerlerde bir damlacık balı duruyordur.


Not: Sevgili Aysema Hanım "Making Smiles on Faces" ödülüne layık görmüş. Yazılarını okumaktan büyük keyif aldığım ve çok güzel bir kalbe sahip olduğunu bildiğim Sevgili Aysema Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Ben bu ödülü okuyan, yazan ve kelimelerin birşeyleri değiştirme gücüne sahip olduğuna inanan herkese armağan etmek isterim.

11 Ocak 2011

Ben artık sevgilim...

Sabahların böyle soğuk olabileceğini unutmuşum. Parmakların böyle senden bağımsızmış gibi havanın içinde kaskatı duracağını, binlerce iğnenin bacaklarına batıyor hissini ve böyle soğuk sabahlarda içini ısıtan bir yüzü düşünmenin keyfini.

Parmaklarım yine benim olsun diye sımsıkı tutuyorum çay bardağını. Aklımda senin yüzün. Karşılıklı oturup çay içtiğimiz sabahları düşünüyorum. Üşüyen parmaklarımıza aldırmadığımız zamanları, dünyanın durmuş olduğu, olmuş ve olabilecek hiçbirşeyin öneminin olmadığı, tek bir gülümsemeye kilitlenip kaldığımız zamanları. Biliyor musun ben o zamanlar insanın, insanın güneşi olduğuna inanırdım. İnatla ve ısrarla inanırdım ki, doğruluğundan en ufak bir kuşkum yoktu. İnsanın içinin direği çöküyormuş, bunu zamanla anladım. Ve inandığın herşey göçük altında kalıyormuş. Artık yaşlandım.

Seni hiçbir şeyle suçlamıyorum bu sabah. Kendimi de öyle. Olması gerekiyordu oldu diyecek kadar olgunlaştım bu güneş altında çünkü. Senin, bir zaman başka bir beden içinde karşımda duracağın ve zamanın kendini tekrar etmeyeceği umudu ile devam ediyorum yola. "Sen dediğim ne ki?" diye düşünüyorum sonra, A kişisi mi B mi yoksa kalan yirmiyediden biri mi? Ve ben artık sevgilim ancak kendi içimdeki aşkla sarhoş oluyorum. Aşkın yansıdığı yüze değil kendi sevebilme gücüme şaşıyorum. Böylesi herşeyi göze alan bir ruhu, dünyanın kirini pasını bulaştırmadan sevebilen bir kalbi ömür boyu taşımanın bir yük değil bir armağan olduğunu artık biliyorum. Ben bu sabahtan itibaren sevgilim tükenmeyen bir aşkla yaşıyorum. Parmaklarımın donduğu bu anda onları içimdeki aşkla ısıtıyorum.

Resim: Michael Shelukhin

10 Ocak 2011

Dünyanın yapraklarından...

Kendi fotoğraflarımızdan oluşan bir albümümüzün yanısıra bir de aklımızın içine kazınmış fotoğraf ya da resimlerden oluşan albümlerimiz var. Ne zaman, ne şekilde gördüğümüzü anımsamadığımız ama bizi bir şekilde etkisi altına almış resim ve fotoğraflardan söz ediyorum. Geçen gün bir dergideki fotoğrafa bakarken aklımda böyle bir albüm olduğunu farkettim. Ve aslında ne çok kişi ile albümlerimizin ortak olduğunu... Benim albümümün ilk sayfalarında olan fotoğraf ve resimler şunlar.


AĞLAYAN ÇOCUK: Bu resmi ilk gördüğümde kaç yaşındaydım anımsamıyorum. Sanırım birinin evinde küçük bir çerçeve içinde duvarda asılıydı. Karpostal boyutundaydı. Sonra pek çok yerde görür oldum. Minübüslerin arka camlarında, evlerin duvarlarında, karpostal satan tezgahlarda, öğrencilerin defterlerinin arasında ve daha pek çok yerde. Bu mavi gözlü, sevimli çocuğun neden bu kadar popüler olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu ama beni çok huzursuz ettiğini iyi biliyordum. Onun hikayesini çok sonra tesadüfen öğrendim. Resim Bruno Amadio tarafından yapılmış ve bir dizi kent efsanesine neden olmuş. 4 Eylül 1985 tarihli Sun gazetesi, bir itfaiye görevlisinin son zamanlarda yanan evlerin içinde çok sayıda bozulmamış tablo bulunduğunu ve bu tabloların tümünün Ağlayan Çocuk tablosu olduklarının düşünüldüğünü söylediği sözleri haber yapmış. Bu haberden sonra tablonun lanetli olduğu ve içinde bulunan evlerde yangın çıkmasına yol açtığı bir efsane kulaktan kulağa yayılmış. Şili'nin başkenti Santiago'da bir cadılar bayramı partisinin afişinde ağlayan çocuk tablosu kullanılınca medyumlar birliği ayağa kalkmış ve "Ağlayan çocuk" tablosunun, son 30 yılda dünyada lanet saçtığını ve Şili'de de en az 80 kişiye uğursuzluk getirdiğini söyleyerek tablonun yasaklanmasını istemiş. Tablo Türkiye'de ise Sızıntı dergisinin 1 Şubat 1979 tarihli sayına kapak olarak ünlenmiş.


TOMMİE SMİTH, JOHN CARLOS, PETER NORMAN: 1972 Münih Olimpiyatlarında 200 metre altın ve bronz madalya kazanan Tommie smith ve John Carlos madalya töreni sırasında siyah eldivenli yumruklarını kaldırarak Amerika’daki ırk ayrımcılığını, siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto ettiler. Fakirliği sembolize etmek için de çıplak ayakla kürsüye çıktılar. Madalya töreni için bekledikleri sırada Carlos ve Norman arasında şu diyalog geçiyor:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.

- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle...
Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış: "Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!" Bunun üzerine Norman'ın fikri ile bir çift siyah eldiven buluyor ve eylemi yapıyorlar. Bu fotoğrafta herkes Tommie Smith ve John Carlos'u konuştu kimse Avustralyalı beyaz Peter Norman'ın arkadaşlarına verdiği destekten söz etmedi. Peter Norman fikrin mimarı olduğu gibi dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneledi. Olimpiyatları gölgede bırakan eylem bu fotoğrafla insanların aklında yerini aldı. Peter Norman 64 yaşında öldüğünde cenazesini Tommie Smith ve John Carlos omuzlarında taşıdılar. Star Gazetesi 16 ekim 2006 tarihli Aynur Çağlı imzalı haberinin sonunda şu satırlara yer verdi: "Cenaze töreninde Carlos ile Smith’in yanına gidip ‘Siz Mexico City’de yumruklarınızı havaya kaldırdığınızda, biz Türkiye’deydik. Şeref kürsüsündeki fotoğrafınız o gün bize ve kuşağımıza çok şey öğretti.’ dediğimizde, Carlos yüzünde içten ve gururlu bir gülümsemeyle eğilip,’Bizim de bütün amacımız buydu zaten.’ dedi.


AFGAN KIZI: Korkuyla açılmış gözleri, yırtılmış örtüsü ile gören insanların hafızalarına kazınmış bir fotoğraftır onunkisi. Fotoğraf, Steve McCurry tarafından 1984 yılında Afganistan Sovyet savaşı sırasında Pakistan'da bir Afgan mülteci kampında çekilmiş. 1985 yılında National Geographic dergisine kapak olan fotoğraf McCurry'nin hayatını öyle değiştirmiş ki, McCurry "Galiba öldüğümde mezar taşıma 'Afgan Kızı'nın fotoğrafını çeken adam' diye yazacaklar!" demeden edememiş. 2002 yılında Mccurry Afgan Kızını bulmak için tekrar harekete geçmiş ve bulmuş da sonunda. Yüzüne acı sinmiş bir kadına dönüşmüş Afgan kızını yeniden fotoğraflamış. Bu fotoğraf neden bu kadar etkili bunu tartışmayacağım bile. Savaşı, korku, acıyı anlatan  en iyi fotoğraflardan biri olduğu için, gencecik hayatları cehenneme çeviren savaşların üstümüze çöken lanetini anlattığı için ve daha bir çok sebepten.


Aklımın içindeki fotoğrafları düşündüğümde ilk aklıma gelen bunlar oldu. Elbette daha çok var. Ve elbette çoğu acıların, savaşların, başka insanların saçmalıklarının kurbanı olan insanların, kısaca cehennemin fotoğrafları. Sizin aklınızda kalan fotoğraflar nelerin fotoğrafı peki? Bir yoklayın kendinizi dünyanın hangi yaprakları kazındı zihninize? Mutluluğun fotoğrafları mı ağır basıyor yoksa acıların mı? Haksızlığa uğramış insanların mı, öldürülenlerin mi, lanetlenen, linç edilmeye çalışılan, haykıran, ağlayan, acıyla gülümseyen insanların mı? Hangilerini katıyorsunuz kişisel tarihinize?

06 Ocak 2011

"İçimdeki adalet duygusunun incinmesini istemiyorum"

Televizyonda bir kadın "içimdeki adalet duygusunun incinmesini istemiyorum" diyor. Annesini kaybettiğinden ve buna neden olan kişinin hakettiği gibi cezalandırılmadığından söz ediyor. Gözlerinde çaresiz bir öfke var. Çünkü adaletin var olduğuna inancını kaybederse, biliyor ki şu koca hayatın içinde iyice savunmasız kalacak. Ve eğer adalet duygusunu kaybederse başına gelebilecek olan herşeyden daha çok korkacak. Çünkü bilecek ki kendisine ya da sevdiklerine zarar verenler hak ettiklerini asla bulmayacaklar. Olup biten onun hayatını çalarken, bütün bunlar yapanın yanına kar kalacak. Mesela biri ona tecavüz ederse ve o adam yakalanırsa eğer, serbest kalacak sonra belki başka kadınların hayatını tıpkı kendininki gibi zindan edecek. Ya da başına başka şeyler gelirse suçu işleyenler kısa bir süre içinde "normal" hayatlarına dönecekler ve hayat hiçbir şey olmamış gibi, kimse zarar görmemiş gibi, kimse bu zararın sorumlusu değilmiş gibi devam edecek. Kötülük kazanacak, masum olanın savunması iyice çökecek.

Ne kadar güçlü olursak olalım şu kocaman dünyanın içinde bizi koruyacak birilerine ihtiyacımız var. İyi ve doğru olduğumuz sürece, kimsenin zarar görmesine yol açmadığımız sürece haklı olanın biz olduğuna inanmaya ihtiyacımız var. Sizin buna ihtiyacınız yok mu? Bunu bilmeden, buna güvenmeden yaşayabilirim diyeniniz var mı aranızda? Yoktur. Ama hepimiz sürüp giden bu sistemin içinde bu duygudan mahrum hayatlarımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Karşı koyamıyoruz. O kadar küçüğüz ki olup biten karşısında bir yaprak gibi titremekten gayrısı gelmiyor elimizden. Bunları biliyoruz bilmesine ya yine de inatla ve ısrarla içimizdeki adalet duygusunu ayakta tutmaya çabalıyoruz. Onu hala incitmeden tutabilmek mümkün mü?

Sizin içinizdeki adalet duygusu incinmiyor mu sahi? İlla kendi başına birşey gelirse mi incinir insanın adalet duygusu? Haberleri izlediğiniz vakit, diplomaları bir sandık içinde çürümeye bırakılmış genç işsizlere baktığınız vakit, sırf biz bacaklarımıza o mavi kot kumaşı geçirelim diye ciğerleri iflas eden gencecik adamlar yaşlı adam yüzleriyle ekranlara yansıdığı vakit, okula gideceği yerde sokaklarda çıplak ayak mendil satan mini mini çocukları gördüğünüz vakit, bir sabah kendilerini işsiz bulan eli yüzü kapkara adamların gözlerinden yaşlar aktığı vakit sahi sizin adalet duygunuz incinmiyor mu? Sahi hiç dertlenmiyor musunuz; "ben ne yaparsam yapayım düzen yine bildiğini okuyacak" diye. Sizin de her gün umutlarınızı törpülemiyor mu olup bitenler? Akşam haberlerini dinleyip ertesi gün işinize giderken yanınızda oturan adamın katil, tecavüzcü, hırsız olup olmayacağını sorgulamıyor musunuz, bundan korkup, masum bir adam hakkında böyle düşünüyor olabileceğinizi farkedip kendinizden utanmıyor musunuz? Bizi kimseye güvenemeden yaşamak zorunda bırakan bu işleyiş sizi de canınızdan bezdirmiyor mu sahi?

İnsan içindeki adalet duygusunu incitmeden nasıl muhafaza eder? Kör olsak, sağır olsak ve dahi aptal olsak, o zaman olur mu dersiniz? Peki kör, sağır ve aptal olarak kazanılmış adalet duygusunun adı yine adalet duygusu olur mu?

Resim: Franz Dvorak

04 Ocak 2011

Güzel kardeşim benim...

Bir yılan gibi taşıyorsun içinde kederi. Sırf seni sokmasın diye kış gelsin de uykuya yatsın istiyorsun. Yapraklarının dökülmesini, esen o hain rüzgarı umursamadan yürürüm sanıyorsun. Yanılıyorsun. Elini çenene attığın vakit, yani aklını artık taşıyamaz olduğunda, o küçücük ellerinden, o çaresiz ellerinden medet umuyorsun. Ah benim canım kendinden yine kendine sığınıyorsun.

Kızkardeşim benim, kocaman kocaman açıyorsun gözlerini hayata. Sanıyorsun ki bunca acı içinde olur ya belki güzel şeyler de dolar içine sanıyorsun. Oysa sen gözlerinde acıyı inceden inceye içine süzen bir elek taşıyorsun. "Hiç kurtulamam ondan" diyorsun "ben böyleyim" diyorsun. Ah sen kendi kendine ne çok konuşuyorsun.

Ben sana bir omuz olayım diye yanında duruyorum bilmiyorsun. İnsan, insanın yanında başka ne için durur ki hiç düşünmüyorsun. Sen susarken ben sana ilaç sözcükler ararken içiminde derininde öylece dizlerine bakıyorsun. Sen gözlerin ancak başka gözlerin içine baktığında kendini göreceğini hep ama hep unutuyorsun.

Alnında derin vadiler olan güzel kardeşim benim. Sen orada öylece dururken neden gelip alnından öptüğümü sorguluyorsun. Öpücüklerin vadilere hayat verdiğini anımsamıyorsun. Ben istiyorum ki sen anla, sen bul ve anımsa kendi şifan olduğunu. Ve ben sana küçük parçalar veriyorum ki; unutma, sen ve ben, hatta diğerleri, birbirimiz olmadan ve sevmeden birbirimizi öldürürüz ruhlarımızı.

Güzel kardeşim benim, insan kardeşim acını alırsa parmaklarım, o bende ilelebed kalır, beni öldürür sanıyorsun. Nasıl da aldanıyorsun! Senin zehrin bende bala, benim zehrim sende bala dönüşür diyen bana hiç güvenmiyorsun. İzin ver başının üzerinden serin sular gibi sözcükler dökeyim. Alnının vadilerine hayat versin... Zehirler bala, ballar nehre, nehir vadiye, vadi yılanını ebediyen kış uykusunda saklayan bir yere...

Resim: Albert Anker

01 Ocak 2011

beklentisizlik üzerine...

Kendimi bildim bileli yılın ilk günü yeni kararlar alır, bu kararları o yıl için almış olduğum defterin ilk sayfasına yazar, yıl sonunda ise o kararların ne kadarını uygulayıp uygulamadığıma bakar(d)ım. Bu yıl tek bir karar aldım ve o kararı defterimin ilk sayfasına yazmaya gerek duymadım. Kararım; kararlar almadan, plan yapmadan başlamaktı. Çünkü, sınır koymak, kurallara bağlı kalmak istemediğimi farkettim. Hem nasıl olsa o kararların çoğunu uygulayamıyor, bildiğim gibi yaşamaya devam ediyor, yıl sonunda da kendime basıyordum kalayı. Şimdi kararlar olmadığına göre kendimi kalaylamam gerekmediği gibi tüm yılı getireceği herşeyle kabul etmeye hazırım.

Yılın ilk gününü temizlikle geçirdim. Eski defterler, notlar, gerekli gereksiz şeyler ayıklandı. Kimi ebediyen yok edildi, kimi kutulara kaldırıldı. Benim gibi hiçbir şeyi atmayan biri için günün büyük bir bölümünü aldı bu iş, ama bittiğinde iyi hissettim. Aynı şeyi zihnime de yapabilmeyi isterdim ama bunu nasıl yapacağımı bilmediğim için şimdilik çekmeceler, kutular, dolaplarla yetindim. Hem belki etrafını derleyip toplamak bilinçaltımızda bir derlenip-toparlanma noktası yaratıyordur. Denemekten zarar gelmez değil mi?

Tüm işleri bitirip koltuğa kurulduğumda, beklentisizlik güzel şey diye düşündüm. Güzel ve biraz da tedirgin edici birşey. Tedirgin edici birşey çünkü her zaman alışageldiğimiz yollardan yürümeme kararı almak, önümüze baktığımız vakit yolun ileride nasıl bir kıvrımla büküleceğine kafa patlatmamak ve sadece yürümek  anlamına gelir beklentisizlik. Ve eğer başarırsak, ki bu oldukça zor, o zaman belki aklın içinde gözümüzü kör eden o duvarlardan sıyrılıp hayatı olduğu gibi görme şansını yakalayabiliriz.

Hoşgeldin yeni yıl. Artık başlayalım mı?

Resim: Alfons Mucha