08 Kasım 2008

SESSİZLİĞİN İÇİNDEN GEÇİNCE...

Bu bir adaptasyon sorunu. Evet. Uykudan uyanıklığa, geceden gündüze, rüyadan gerçeğe geçerken o karanlık arafta bir süre durup beklemem, ardımda bıraktığım gerçek olamayacak kadar tuhaf rüyalarla bezeli geceyi tartmam, önümde duran günü ölçüp biçmem gerekiyor. Ve böyle zamanlarda anlıyorum ki hız asla bana göre değil. Hele de sabahın ilk saatlerinde... Zamanı hep ama hep geriden, sakin adımlarla takip ettiğim için mi böylesine herşeye geç kalışım? Ah o yavaşlık ve kısa zamanlı sukünet halleri. Onlar olmadan dalamıyorum hayatın içine...

Sabah. Pencere önünde bir saksı gibi duruyorum. Dallarım kendine öyle ağır ki rüzgarda kıpırdamıyor bile. Öylece duruyor ve günün içine içine bakıyor. Güneş ve mavi bir gökyüzü. Kuşlar. Erik ağaçları. Hepsi dışarıda, öylece hayatla harman. Kendi sessizlikleri içinde ve güneş altında o koca tablonun içinde bir bütün olarak varlar. Tabloda bir yama olmak niyetinde değilim. Bunun için renklerimi, seslerimi o tablonun renklerine uydurmam gerekiyor. Oysa ben hala ayın gümüş ışıklarını, gecenin tatlı mahmur sessizliğini bir şal gibi üzerimde taşıyorum, ağır adımlarla yürüyüp o şalı hayatımın koridorunda, gecenin karanlığı yeniden gelinceye değin bırakmaya çalışıyorum.

Saksı gibi durmaktan vazgeçip incecik bir suya dönüyor ruhum. Ve her sabah yaptığı gibi hayatın içine küçük bir çatlaktan sızmaya çalışıyor. Böyle sessiz duruşlar, sonunda birden verilmiş kararlara ve günün içine balıklama dalmaya yol açıyor. Bu yüzden bu rahatlığım. Biliyorum ki; biraz daha bu pencere önünde kalırsam, o pencereden süzülüp gideceğim hayatın ortasına. Sadece hayattan azıcık izin istiyorum. Bir kaç dakika sadece. O bir kaç dakikada herhangi bir ses yollamasın bana. Bıraksın azıcık daha yüzeyim o sessizlik içinde, sessizliğin serin suları beni kendime getirsin de balık gibi dalayım hayatın içine.

Ama hayat bugün pek bir huysuz. O bir kaç dakikayı bana çok görüyor ve sokak boyu yankılanan bir sesle irkiliyorum. Sesin geldiği yönü bulmaya çalışırken karşıdaki evin üçüncü kat penceresinden görünmez bir el plastik bir sandalyeyi aşağıya atıyor. Bu sefer irkilmiyorum. Çünkü çıkacak sesi tahmin ediyorum. O el hiç durmadan aşağıya ne bulduysa atıyor. Kovalar, sandalyeler, kutular ne bulursa, eline ne geçerse. Bir şeye mi sinirlenip atıyor yoksa başka bir amacı mı var diye düşünüyorum. O sırada o görünmez el bir gırtlağa ve ses tellerine dönüşüp sokağa doğru bağırıyor. "Buradaki eşyalar bitti. Hepsini attım aşağıya" Sabah saat yedi buçuk. Ve çılgın bir temizlik meraklısıyla güne başlıyorum. Ne denir böylesine? Pek çok şey denebilir elbet.

O sessizlik anlarından mahrum olduğum sabahlarda hayat bana kendi huysuzluğunu bulaştırıyor. Bozulan bir kaç dakikalık sessizliği tüm günüme yayıyor da yayıyorum. Tek kelimelik cevaplar, sessiz masa başı oturuşları, insanlardan, seslerden uzak duruşlar. Ve işin tuhafı en çok da böyle zamanlarda hayat o kara pençesini yollayıp sahip olduğum tüm sessizlikleri acımasızca yırtıyor. Telefonlar susmuyor. İnsanlar akıllarına ne gelirse anlatmaktan bıkmıyorlar. Bazı metodlarla geri püskürtmeye çalıştığım tüm gürültü artarak yüzüme çarpıyor da çarpıyor sanki.

İlgimi bir tek sessizlik çekiyor bugün. Sessiz zamanlarda yayılıyor, gürültü içinde bir nokta gibi yitiverip gidiyorum. Biri geliyor masamın önüne. Yüzünde "duyacaklarına hazır ol" ifadesi. Benimkinde de "inan bana hiç merak etmiyorum" ifadesi. O kendi aklındakilerle öyle meşgul ki yüzümü okuma zahmetine girmiyor. Elim çeneme gidiyor. Onu dinlerken yüzümün düşmemesi için elime şiddetle ihtiyaç duyuyorum. Başlıyor hevesle anlatmaya:

-Duydun mu bilmem kimin bilmem kimle ilişkisi varmış.
-Yani?
-Nasıl "yani" ayol? Adam evli şekerim.
-Yani?
-Ayol sağır mısın, ben mi anlatamıyorum? Adam karısını aldatıyor hem de o tipsizle.
-Yani?
- Öffff papağan gibi "yani yani yani". E pes vallahi ne geniş insansın. (Sağa sola bakınıyor başka birini bulup anlatma umuduyla. Ve bir kaç saniye içinde yeni bir kurban buluyor.) Aaa Neclaaa Neclaaa bekle kız bak sana ne anlatacağım.

"Yani" kelimesine sevgiyle sarılıyorum. İçi boş konuşmalar içinde boğulmamak için gerçek bir can simidi. Özenle cebime koyuyorum kelimemi. Daha çok ihtiyacım olacak ona biliyorum.

Kendimi beş dakikalığına bahçeye atıyorum sonra. O güzel ağacın altında bir kaç dakika kıpırdamadan sessizce duruyorum. Kendi iç sesim bile susuyor. Günden ve geceden, rüyadan ve gerçekten hepsinden tek tek soyunuyor ruhum. Sadelikler içinde yüzüyorum. O sadelikler ve yalnız ama yalnızca varoluş içinde arınıp yıkanıyorum. Ve ancak böyle dalabiliyorum hayatın içine.

Döndüğümde tüm sesler gürültü olarak değil ses olarak var artık. İnsan sesi, güne ve hayata dair konuşmalar, gülüşler, hapşıran ve öksüren insanlar, bebek ağlamaları, çocuk cıvıltıları, yüksek sesle konuşan o kadının şen kahkahalarını tek tek duyabiliyorum. Ve dünya bir gürültü yığını olmaktan çıkıp hayat dolu bir küre haline geliyor.

Ve bir kez daha anlıyorum ki; İnsan ancak sessizliğin içinden geçince, dünyanın tüm seslerini oldukları gibi duyabiliyor...

Fotoğraf: http://www.avisonensemble.com/

15 yorum:

  1. Bazen de gürültülü bir ortamda kendini yalıtabiliyor insan. O seslerin alayı hiç oluyor, fon oluyor.. Varlar ama duymuyorsun. İşte o sesli sessizlik anları da hoş oluyor. Ama daha sessiz bir ortama geçtiğinde kulakta bir uğuldama da peydahlanıyor, işte o kötü oluyor. =)

    YanıtlaSil
  2. Ben onu yapamıyorum işte. O seslere kulaklarımı ne kadar kapamaya çalışsam da daha da çoğalıyorlar. Asıl o zaman kulaklarım uğulduyor benim :)

    YanıtlaSil
  3. Güzel bir meditasyon yapmışsın ve en güzeli bunu tüm gün içinde sürdürebilmişsin..

    Sevgiler benden...

    YanıtlaSil
  4. Sessizliğin içinden geçince dünya daha da netleşiyor...

    Sevgiler :)

    YanıtlaSil
  5. ben en çok kalabalık yalnızlıklarımda buluyorum bu sessizliği tüm konuşmaların birbirine girdiği anda seslerin sessizliği oluşuyor...

    YanıtlaSil
  6. Sevgili kedicim ne güzel anlatmışsın siyah-beyaz, gece-gündüz, rüyalar ve gerçekler arası geçitleri, şu bedenimizin ve zihnimizin durup, sessizlik içinde sükunetle barkot tanımlamalarına, zihin uyumlamalarına
    girmeden köprülerden geçemediğini.Ellerine sağlık.Sevgiler.

    YanıtlaSil
  7. YALNIZLIK OKULU: Bu çok daha güzel bence. Çünkü, insan her zaman her ortamda o ihtiyaç duyduğu bir kaç dakikalık sessizliği yakalayamıyor. Eğer kalabalıkların ortasında böyle bir sessizliği bulursa insan ihtiyacı olan hep cebinde olmuş olur.

    SUFİ: Sanırım en çok o geçitlerde sessizliğe ihtiyaç duyuyoruz. Birinden sıyrılıp diğerine geçebilmek için en çok kendimiz olmamız gereken zamanlarda yani...
    Çok çok teşekkür ederim Sevgili Sufi...

    YanıtlaSil
  8. Güzel bir boşvermişlik havasındayız ,

    Tüm fazlalıklarından arınan pireli kedi gibi yaladık kendimizi

    ve temiziz

    ve şimdi önemini kavradığımız yerlerdeyiz...

    Anlamsızlıkları bıraktığımız yerde anlam kazanan hayatımızla...

    Epru :D Nam-ı diğer Portakalmavisi...

    YanıtlaSil
  9. Şu etraftaki bunca gereksiz gürültünün arasında boşvermiş olmayınca saçmalıklardan balona dönmüş koca kafalar olarak yaşamımızı sürdürmek zorunda kalırız gibi geliyor bana. O nedenle bir ağacın altında arınıyoruz ancak o bizi ısırıp, kanımızı emen pire sözcüklerden...

    Ve dediğin gibi "Anlamsızlıkları bıraktığımız yerde anlam kazanan hayatımızla..." Sevgili Eprucuğum :)

    YanıtlaSil
  10. İnsan kendi içine barışı sağlayamayınca, etrafındaki tüm sesler, hatta en güzelleri bile gürültü oluyor. Sessizliğinle kendini tamamlayamayınca, huzursuz, huysuz birileri olup çıkıyoruz galiba.

    YanıtlaSil
  11. Sanırım o sessizliğe de bu yüzden ihtiyaç duyuyoruz. Kendi içimizdeki dengeyi, huzuru ve barışı sağlamak için. Onlara sahip olunca gerçekten karışıyıp gidebiliyoruz hayatın içine.

    YanıtlaSil
  12. iki veletim doğduktan sonra gürültü kavramım çok değişti:) Fonda çıkarttıkları en tiz çığlıklar eşliğinde -ki bunları artk duymuyorum bile:) her türlü işimi yapabiliyorum.. Ama yine de insan sessizliği özlüyor..Yaşasın gecelerrr:))) Bir saat sonra da benim sessiz saatlerim başlayacakk:)))

    YanıtlaSil
  13. Ben bir de alıştığımız için artık duymadığımız gürültünün birden dinivermesini, tıpkı şakır şakır yağan yağmurun kesiliverip de gökkuşağının çıkması gibi severim :) Senin gece sessizliğinde böyle olmalı Pino'cuğum, sanki gökkuşağı gibi...

    YanıtlaSil
  14. Hepsini olduğu gibi duysam da ben en çok içimdeki sesin aslını unuttum biliyor musun? tondan tona atlıyor, ya çok renkli bir kişilik ya da karaktersiz. Karar veremedim:) İşime gelmedi.
    (Teşekkür ederim link için, ziyaret için.)

    YanıtlaSil
  15. Bu gürültü içinde kendi sesimiz yitip gidiyor ne fena. Belki de ondandır tüm bu yorgunluklar...

    Seni severek okuyordum. Reader'a kayıtlıydı blogun. Ama artık "okumadan geçmediklerim" bölümüne geçme zamanı geldiğini düşündüm. Zira okumadan geçmiyorum yazılarını :)

    YanıtlaSil