26 Kasım 2008

NASIL OLDUĞU DEĞİL, NASIL GÖRDÜĞÜN...

Çayını dalgın dalgın karıştırırken önündeki gazete sayfasını pür dikkat okuyor. Kaşının biri, okuduklarına cevap verir gibi yukarı kalkıyor önce sonra eski halini alıyor. "Önemli birşey mi var?" diyorum yanına yaklaşırken. Okuduğu sayfaya göz atıyorum. Başını bana çevirip gülümsüyor: "Her sabah ilk işim burcumu okumaktır." diyor. Gülümsüyorum. Ben gülümseyince hemen ekleme ihtiyacı hissediyor: "Aslında inandığımdan değil de." Onu bu şekilde bir açıklama yapmak zorunda bırakmış olmak canımı sıkıyor.

Burcunu soruyorum. Söylüyor. Burcunun karşısında şuna benzer şeyler yazıyor: "Bugün duygusal bir yoğunluk yaşayabilirsiniz. Para konusuna dikkat. Aşk hayatınızdaki monotonluk bu ay tanışacağınız biriyle son buluyor." Bir iyi bir kötü bir de nasıl değerlerlendireceğini henüz bilemediği haber aldı. Muhtemelen para hep başına dert oluyor. Bu yüzden bu kötü haberi, çok kötü bir haber olarak değerlendirmeyecek. Aşk için küçük bir umudu var artık. Bu iyi bir haber. Ve duygusal yoğunluk... Muhtemel ki bugün yaşayacağı pek çok şeyi aşırı duygusal bir gözle karşılayacak belki bir kaç damla bile akacak gözlerinden. O kendini, gününü bu üç küçük cümle ile kurdu.

Aslında bunu hepimiz yapıyoruz. İlla o günün planını yapmak için burç yorumlarımıza ihtiyaç duymuyoruz elbette. Başka, belki de kendimizin bile farkında olmadığı yöntemler kullanıyoruz. Sabah uyandığımız vakit ilk iş gökyüzüne bakıyoruz mesela. Mavi ve güneşli bir gök güzel bir güne, bulutlarla kaplı, yağmura gebe bir gök ise kasvetli bir güne işaret olarak yazılıyor aklımıza. Ve şunu hiç düşünmüyoruz; güneşli bir günde hiç mi mutsuzluklar yaşamadık ya da yağmurlu bir günü kahkahalarla geçirdiğimiz olmadı mı hiç? Ah o filmler ve kitap sayfaları... Mutlu filmleri masmavi gökyüzü ile başlatan, felaketleri gökteki zavallı, masum bulutlarla, yağmurla anlatan o filmler... Nasıl da kazınmışlar hayatlarımıza. Hatta bununla da yetinmeyip gördüğümüz anda ruh hallerimizi değiştiren birer sembole bile dönüşmüşler.


***
Biz insanlar, geleceği görmek, sabah uyandığımız vakit o güne dair işaretleri yakalamak için çırpınan kelebek avcıları gibiyiz. Kepçemizi gökyüzüne atıp işaretleri toplamaya o işaretlerden o güne dair ön bilgileri almaya çalışıyoruz. O kepçenin içinde güzeller güzeli bir kelebek bulduğumuz, uğur böceği bulduğumuz da oluyor bir kara sinek, bir zehirli böcek bulduğumuz da. Ve gün o işaretlerle bilinçli ya da bilinçsiz şekil alıyor.

Ben bu sabah, pencere önünde çayımı yudumlarken iki beyaz kumru ile karşılaştım örneğin. Toprağın üzerinde kıpır kıpır dolaşıyorlar, tepelerindeki gri bulutlarla kaplı "ha yağdım ha yağacağım" diyen havayı umursamadan günün ve zamanın içinde kaygısızca geziniyorlardı. İki beyaz kumru kim için iyi bir güne, şansa ve uğura işaret değildir ki?

Ve işime giderken, yol boyu düşündüm. Bu işaret, gün gerçekten güzel olacağı için bana sunulmuş bir armağan mıydı yoksa ben o güne dair iyi bir işaret aldığım için mi günü güzel biçimlendirip olan herşeyi iyiye yoracaktım? O günün güzel olacağına dair inancım hayatın içindeki güzel şeyleri yakalayıp, olumsuz olanları kaygısız bir ruh haliyle görmezden gelmemi mi sağlayacaktı? Eğer böyleyse, ki ben böyle olduğuna inanıyorum, her sabah uyandığım vakit kendime güzel işaretler bulmalıydım. Bulmalı ve o işaretlere var gücümle sarılmalıydım. Bunun da tek yolu aklımda bunca zamandır kodlanmış olan olumsuz tüm sembolleri silip atmak onlara yeni ve güzel anlamlar yüklemekten geçiyordu ki bunu yapmak, yapabilmek hem çok zaman istiyordu hem de sabır. Ama denemekten zarar gelmez diye düşündüm. Denemek kime ne kaybettirmiştir ki? Hem de böyle bir konuda.

***
Dediğim gibi hayatlarımız aslında bizler farkında bile olmadan işaret avcılığıyla geçiyor. Olan herşeyi, olacak olan herşeyin bir başlangıcı, tohumu ve işareti gibi görüyoruz. Sabah uyku mahmurluğuyla elimizin çarptığı çay bardağı tüm günümüzün sakarlıklarla geçeceğinin işareti oluyor mesela. "Gün nasıl başlarsa öyle gider" cümlesiyle yola çıkıyor ve sabahtan karar veriyoruz olacak olan herşeye sanki. Oysa gün hiç bir zaman nasıl başlarsa öyle gitmiyor, biz sadece o günü o sabah karar verdiğimiz gibi algılıyoruz. Ya da biri bize o gün kötü davrandığı zaman sanıyoruz ki o gün herkes aynı şekilde davranacak. Belki bir ya da iki tesadüf üst üste geliyor ve içimizdeki o küçük şeytan "aman kendine dikkat et bugün." diyerek inancımızı iyice pekiştiriyor. Oysa olan biten, sadece insanları ve olayları algılayış biçimimizden ibaret. Ve ne yazık ki en çok da böyle günlerde incinip kırılıyor söylenen sözler üzerine düşünmeden kendi içimizde küskünlükler yaşıyoruz. Ve daha sonraki günlerde insanlardan "İnan bana niyetim kötü değildi. Seni incitmek için söylemedim. Beni yanlış anladın." cümlesini çokça duyuyoruz.

***
Bu işaretlerden ve inançlardan vazgeçmek belki mümkün değil. Öyle ya; çoğu işareti farkında olmadan topluyor ve aklımızın içinde birer başlangıç noktasına dönüştürüyoruz. Eğer inanç ve işaretlerden vazgeçmek mümkün değilse ya da onları ortadan kaldırmak çok uzun zamanlar alacaksa yapılacak en doğru şey o işaretleri bilinçli bir şekilde ve olumlu yorumlayarak seçmek galiba. Mesela yağmurlu günlerde surat asarak güne başlamak yerine o günün tıpkı suyun toprağa hayat verdiği gibi tıpkı toprakta yeni tohumların büyümesini sağladığı gibi bizim de içimizde yeniliğe yol açacağını varsaymak gibi.

Ve bu yüzden sabahları uyandığım vakit kepçemi havaya savurduğumda içinde kelebek, uğur böceği, karınca, örümcek, sivrisinek ne olduğunu önemsememeye karar verdim. Çünkü anladım ki; o kepçenin içinden çıkan değil asıl önemli olan, benim onu nasıl gördüğüm...

13 yorum:

  1. "Ne renk olursa olsun kaşın gözün, Karşındakinin gördüğüdür rengin! " demiş ya Can Yücel. Ben çok severim o şiiri, yazını okurken hemen o aklıma geldi.
    Ve sonra sabah elimden düşen aynanın yüz üstü yere kapaklanışı. Aynaya uzanırken, "kırıldı mı acaba?" diye düşünmüştüm. Kırılmışsa, "ayna kırılması uğursuzluktur"; kırılmamışsa da, "düştü kırılmadı, var bunda bir iş" diyecektim. Kırılmamıştı ve ben, aynaya yansıyan görüntüme bakıp yerine kaldırdım. Dilerim güneşli günlerde kelebeklerin, uğur böceklerin; yağmurlu günlerde keyifle içebileceğin bir fincan sıcak çayın olur hep...

    YanıtlaSil
  2. Hicbir gelismeyi ya da isareti kötüye yormamayi ögrendim, bunu yapmaya da, cocuklugumuzdan beri ugursuz sayilan hayvanlara, gözümdeki sirinliklerini, güzelliklerini geri vererek basladim. Bu bana o kadar cok sey katti ki...
    Yine harika bir yazi, tesekkürler!

    YanıtlaSil
  3. Şahane bir yazı bu sevgili Kedi...

    İşaretbilimcilerin, dinbilimcilerin, dilbilimcilerin yıllarını harcadıkları bir sorunu ne güzel anlatmışın...

    Tebrikler tebrikler tebrikler...

    YanıtlaSil
  4. PARPALİ: İşaretleri avlayıp duruyoruz be Parpalim... Ne çok korkuyoruz hayatın kötü gitmesinden ve ne çok umuda ihtiyacımız güzel olana dair... Bu yüzden böyle avlanıp durmamız...

    DEMET: bu biraz da hayatı olduğu gibi kabullenmeyi ve gün ne getirirse eyvallah demeyi öğrenmekle ilgili sanıyorum Demet. Ve bunu başaran tıpkı suyun üzerinde batacağından korkmadan uzanmış bir insana benziyor. Ne batma korkusu ne kara umudu... Hayat ne verirse...

    YanıtlaSil
  5. İşaretler ve anlamsızlıkları üzerine daha iyisi yazılamazdı bence. Tebrikler.

    YanıtlaSil
  6. Çok teşekkür ederim Sevgili Kakule :)

    YanıtlaSil
  7. Hayatı güzel algılarsak güzellik getirir, bunu hep söylerim kendime..Uzak doğu felsefelerinde, neye konsantre olursak onu büyütürüz derler.Bunu bildigimden beri mutlu şeyler görmeyi çoğaltıyorum hayatımda.. Bu işaretleri görmek ve değiştirmek dışında,aslında bunun bir boyut üstü -kötü olaylara da bakışımızı değiştirmek gerekiyor bazen.. 11 eylülde, ikiz kulelerde çalışan bir adam sabah işe yeni ayakkabılarını giyip gitmiş.Fakat tüm yol boyu ayakkabılarını giydiğine pişman halde söylenmiş, çünkü topuğunu vurmuş ayakkabılar. İşe gitmeden eczaneye uğrayıpi bant almaya karar vermiş.Ve ne olmuş tahmin edin.. O eczanedeyken, kulelerin çöküşünü görmüş camın dışından.. Hayat gerçekten suprizli.. Sadece suprizlere inanmak lazım sanırım..

    Yazını yine severek okudum.Ellerine- yüreğine sağlık..

    YanıtlaSil
  8. Buna ben de inanıyorum: Neye konsantre olursak gerçekten onu büyütüyoruz. O nedenle ben de içimde hep iyi şeyleri büyütmeye çalışıyorum. Sevdiğim insanları geçiriyorum aklımdan mesela, hoşlanmadıklarımı değil... Öfkeleri eritiyorum böylece. Çünkü, kendi iç huzurumuz için bundan başka seçeneğimiz yok...

    YanıtlaSil
  9. Yazını çok severek okudum..
    ama şu anda karşında dünyanın en batıl insanı duruyor:))) engel olamıyorum ne yapayım!
    her şeyi sembollerle düşünüyorum, anlamlandırıyorum, yorumluyorum..
    ama dediğim gibi harika yazmışsın konuyu, ekleyecek birşey yok:))

    YanıtlaSil
  10. İnan bana hepimiz zaman zaman yapıyoruz bunu. Sanıyorum insan geleceğe dair umut beslemek ve kötü olana dair kendince önlemler alabilmek için işaretleri topluyor. Ben de hala zaman zaman yapıyorum :)

    YanıtlaSil
  11. Gün hiç bitmiyor ki başlasın değil mi. Cidden neyin planını yapıyorsak?

    YanıtlaSil
  12. İnsanoğlu böyle be Cevherim plan yapınca hayat iyi olacak sanıyor. Oysa hayat bizimle bir güzel kafa buluyor :)

    YanıtlaSil