24 Haziran 2008

KİMDEN VE NEDEN?

Neleri bırakabilirsin ardında? Hangi alışkanlıklarını, hangi insanları, hangi eşyaları... Kimden ve neden vazgeçebilirsin yeni bir başlangıç yapmak için? Hangisi daha kolaydır ve hangisi daha zor?

Hayatın akışında ters giden birşeyler vardı.Tıpkı bir sisin ardından bakar gibi huzursuz eden birşeylerin varlığını hissetmek ama ona isim koyamamak... El yordamıyla aramak ama bulamamak... Böyleydi. Ağır görünmez bir yükün omuzlarda ağırlığı hissetmek ama onu sırtından atamamak... O zamanlar bunu bu cümlelerle bile tanımlayamayacak kadar bulanmıştı aklım. Sonra sis aralanmaya başladı. Usul usul acele etmeden... Beni, göreceğime hazırlamak mıydı niyeti yoksa gerçeğin o çıplak ışığından sakınmak mıydı bilemiyorum ama perdeyi aralamak üzere olan el merhametli ve insaflıydı. Bundan eminim.

O küçük aralıktan ışık sızmaya başladı ve ben gözlerimi kırpıştırarak baktım oraya."Fazla" diyordu bir ses. "Gereksiz ağırlıkların fazlalığından böyle yorgunsun. İnsanoğlu neden böyle? Neden o daracık omuzlara bunca yükü yükler de kamburlaştırır sırtını. Artık gökyüzüne bakamaz olur gözleri ve görüş alanında sadece ayakları kalır. Yolu unutur, ayaklarına takılıp kalır."

Arınabilir misin tüm o yüklerden. Yeniden anımsayabilir misin basit, sade bir insan olarak yaşamanın doyulmaz hazzını. Zorunluluklar yok, gereklilikler de öyle... Bıkkınlık yok ve ağırlık da...

Fazlalıklar diyordu ya neydi fazlalık olanlar? Neye ihtiyacım vardı ve neye yoktu? Tuşlarına basıp durduğum telefona takıldı gözüm. Son zamanlarda sürekli bir yerlerde unutup durduğum şu küçük alete. Buna ihtiyacım var mıydı sahi? Her an herkesin beni bulabilmesine her an ulaşılabilir olmaya ihtiyacım var mıydı? Ben olmasam dünya dönmeye insanlar yaşamaya devam etmeyecekler miydi? Ve yıllarca cebimizde bir telefon olmadan pekala yaşamımızı sürdürmemiş miydik? Elbette fazlalıktı. Gereksizdi. Konuşmak istemediğim zamanlarda canı sıkılan birinin neden söz ettiğini bile anlamadığım sözlerine "hı hı" demek zorunda kalmamış mıydım? Ya da kaçıp saklanmak istediğim zamanlarda beni bu alet yüzünden hayatın bu bitmek bilmez kaygılarının içine çekmemişler miydi? Aramıyorum diye küsmemişler miydi? Ve bu küsmeler yüzünden bir dolu laf sarfedip açıklamalar yapmış ve bu açıklamalardan yorulmamış mıydım? Onun yeri çöp kutusuydu ve öyle de oldu.

Hala ağır geliyorsun kendine. Hala kambur sırtın o görünmez yüklerden. Hala gökyüzüne değil ayakkabılarına bakıyorsun.

Kredi kartları, hesap cüzdanları, telefon defterleri, yapılması gerekli işler listesi, davetler, ısrarlar, minnet borçları, banknotlar, bozuk paralar, zorunlu saygılar, isteksiz nezaket gülümsemeleri, dedikoduları dinlemek zorunda kalmalar, fazla giysiler, ayakkabılar, süsler, doktor randevuları, diyet listeleri, her gün içilmek zorunda kalınan bir bardak süt, fiyat araştırmaları, hal hatır telefonları, sabah günaydınları, eskiyen eşyaların değiştirilmesi, yıkanacak çamaşır ve bulaşıklar, gazeteler ve bitmek tükenmek bilmeyen dünya felaketleri, gereksiz sohbetler, iç bayıltan iş konuşmaları... Sonsuza uzanan bir zorunluluk listesi... Hangisinden vazgeçebilirdim ve hangisini yapmasam hayat devam ederdi? Hangisi ne içindi? Hangisi kim için?

"İnsanlar bilinmez bir günahın kefaretini ödüyorlarmış gibi geliyor bana..."diyordu Thoreau Walden'da. Haklıydı. Bilinmez bir günahın kefaretini ödemek için gecemizi gündüzümüze katıyor birşeyler yapıyor ve adına hayat diyorduk. Tüm bu kaos içinde zamanın ritmine uyuyor çağın bize dayattıklarını hayatın vazgeçilmezleri sanıyorduk. İşin tuhafı bu öyle bir ruhtu ki; her yanı sarıp sarmalıyor, başkasının bizim için biçtiklerini kendi isteklerimiz sanıyorduk. "Cep telefonsuz olmaz." diyordu koro, solist ise bunu tekrarlıyordu. Ve sanıyordu ki o şarkıyı bir tek kendisi söylüyor. Kendi parçalarını unutan, kendisinin ve isteklerinin farkında olamayan koca bir gövde gibi hareket eden bir korodan oluşuyordu dünya ve biz o koca gövdenin küçük kımıltıları ,kendimizi bir birey sanıyorduk. Sanıyorduk... Yaşamak dediğimiz sanmaktan ibaretti. Sanıyorduk sadece ve adına hayatımız diyorduk. Ne tuhaftık... Hem de ne tuhaf...

Kopabilir misin o koca gövdeden. Ağırlıklarından kurtulup gökyüzüne yükselebilir misin? Herkesin ayakları basarken toprağa sen gökyüzünde yalnız olmayı göze alabilir misin? Vazgeçebilir misin?

RESİM: Lord Frederic Leighton


9 yorum:

  1. Hepsi gereksiz, yaptığımız şeylerin büyük çoğunluğu gereksiz saçma, insan uydurması, düzen sırf bizim anlamsız şeylerle uğraşıp ölmemiz için işliyor. Şunu farkedenleri görünce çok mutlu oluyorum, bunu kafasına takan sırf ben değilim diyebiliyorum. O da bir nebze güzel bir şey.

    YanıtlaSil
  2. Şu medeniyet denilen saçma sapan zırvalıklardan oluşan koca küfe var ya inan bana o kadar çok insanın sırtında kambura yol açtı ki insanların çoğu sahip olduğu herşeyi tepip ormanlara adalara kısaca medeniyetin olmadığı bir yerlere kaçıyor ya da bunun hayali ile yaşıyor. Benim aklımda hep bu olduğundan mı nedir sürekli buna dair birşeyler görüyorum. Mesela İnto The Wild böyle bir film. İzlemediysen mutlaka izle derim. Şehir kaçkını bir adamdan söz ediyor. Sonra Thoreau'nun Walden'ı. 1800'lü yıllarda şehirden kaçan bir adamı anlatıyor. Düşün bundan 200 yıl önce:) Ya biz ne yapalım? Medeniyetin dişleri daha çok batmaya başladı sırtımıza?

    YanıtlaSil
  3. Sadece küçük el aletleri değil, geçmişin problemleri, hayaletleri, sıkıntıları; geleceğin korkusu, planlarıda sırtımızda yük. Genede ayakta durabildiğimize göre oldukça güçlü tasarımız.

    Çoğu zaman hatırlarım baharda işyerine giderken ne açan çıçekleri görmüşümdür, ne de baharın geldiğini farketmişimdir :)

    YanıtlaSil
  4. Aslında yük olan da onlar zaten değil mi? Ama o küçük el aletleri sanki o yüklerin sembolü somutlaşmış hali gibi. Mesela telefon sanki kaçışı olmayan bir dört duvarın sembolü. Nereye gitsen seni bulabilirler her an birilerinin elinin altındasın. Telefonun beynimizde açtığı zararlar ise ayrı bir yazı konusu :) Ve söylediğin gibi Enis, öyle kamburlaşıyoruz ki yüklerden çoğu zaman tepemizdeki gökyüzünü, iklimleri, bahar çiçeklerini bile görmüyoruz. Bu ara çok düşünüyorum zorunlu olanlarımız neler gereksiz yüklerimiz neler diye...

    YanıtlaSil
  5. Enfes olmuş. Bırakmak istemek bir yana bırakabilme ihtimalimiz olduğunu düşünmek bile uzak. Oysa hiç biri mecburi değil.

    YanıtlaSil
  6. Çok teşekkür ederim. Çok zor vazgeçmek tüm bu sunulanlardan, alışageldiklerimizden ama hep basit sade bir yaşam özlemi var içimde benim. Ve eminim pek çok insanın da öyle...Sanki tüm bu ağırlıklardan kurtulursak hafifleyeceğiz, unuttuklarımızı anımsayacağız gibi geliyor. Biraz cesur mu olmalı ne?

    YanıtlaSil
  7. "Yolu unutur, ayaklarına takılıp kalır" Cümlenizi aynen Yolu unutur, ayaklarına takılıp gider" olarak okudum. Okuduğumu farketmem tamı tamına 12 saatimi aldı. Oysa yazıda benim okuduğum gibi değildi bu. İşte 12 saatin açıklaması akıcı bir biçimde yazının içinde saklanmış. Ben sadece bir cümleyi doğru görüp yanlış okumuş ve 12 saat sonra bunu farkedebilmiş biri olarak, yazınızda geçen diğer farkedilmeyenleri, farketmem acaba kaç yıl alır? Bir ömür boyu mu? bir kaç ömür mü? Sizler gibi hatırlatan olmasa, kaç yüzyıl? Alıştırma, alıştırılma, modern insan, aptal insan, küçük yanılgılar, boşa geçen zaman...
    Cevvalin kolonisinde yer varmı acaba bize de?

    YanıtlaSil
  8. Sevgili Rüyacı, okumak da aslında bir bakıma bu değil midir? Yazanın gözlerinden kelimelere dökülenin yanı sıra kendi aklımızdan dökülenleri görmek. Yanlış okumaları severim çünkü metni açar yeni boyutlara yöneltir. İnce sözlerin ve nezaketin için çok çok teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  9. tüm dokunulası yaralara dokunmuş

    YanıtlaSil