07 Haziran 2008

Issız adada çıplak bir beyin

Zamanın birinde bir yerlerde bir beyin yaşardı. Tıpkı, her beyinde olduğu gibi onun da üzerine bir insan kılığı geçirilmişti. Bu ilk zamanlardan beri böyleydi çünkü çıplak bir beyin hiç de estetik değildi.

Sözün kısası üzerine elbise geçirilmiş bu beyin üzerindeki elbiseyi pek umursuyor değildi. Başlarda ona alışamasa da dikkatini aynalar yerine etraftaki daha ilginç şeylere çevirmeyi yeğlemişti. İlk zamanlar öyle açgözlüydü ki ne bulsa ona korkunç bir iştahla bakıyor, onu alıp kendi içine yerleştiriyor, onun üzerine farklı resimler yapıyor, şarkılar besteliyor, öyküler yazıyordu. Bu pek eğlenceli bir işti. Çünkü, dünya bitmek tükenmez bir kaynaktı.

Ve insanlar... Beyin insanlara bayılıyordu. Onların derisini aşıp içlerindeki beyni görmeye, o beynin nasıl çalıştığını bulmaya bayılıyordu. Zaman zaman elbisesini parklara, çay bahçelerine, sokaklara ve insan kalabalığının olduğu yerlere sürüklüyor, ona o kalabalıkta bir yerde oturmasını emrediyor ve büyük bir iştahla izliyordu etrafta olup biteni. Kıvrımları arasına hayatın bu parçalarının akışından öyle memnundu ki hiç susmadan büyük bir coşkuyla konuşuyor da konuşuyordu.

Gel zaman git zaman öğrendiklerini paylaşmaya, birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladı. Ama bu öyle biri olmalıydı ki; kendisi gibi olan bitenden coşku duyacak, yeni senaryolar yazacak, küçük bir nesne üzerine milyonlarca ama milyonlarca şey söyleyebilecekti. Evet, beyin böyle birine ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, diğer elbiseler altında gizlenen ve sokaklarda yürüyen beyinler kendi kabukları içinde kalmayı tercih ediyor, onlar da tıpkı kendisi gibi iç konuşmaları tercih ediyor, elbiselerine sıradan davranışları emrediyorlardı. Saklanmak için bu gerekliydi. Çünkü, beyinler öyle özgürdüler ki kıvrımlar arasından geçen her kelimeyi söyleseler ya da onu elbiselerine yapmayı emretseler dünya tam bir kaosa sahne olurdu.Her beyin bunu bilerek doğuyordu. Ya da belki koca kalablıklar bunu onun üzerine yazıyordu da beyin bunu kendisine ait bir bilgi sanıyordu. Kim bilir?

Beyin tüm bunları biliyordu bilmesine ya yine de duyduğu bu yalnızlık hissinden kurtulamıyordu. Sesine ses verecek birini ya da birşeyi bulmalıydı. Ama neydi o? Sonunda pek parlak birşey geldi aklına. Kendisini kopyalayacaktı. Hem bu, elbisesine de bir iyilik olacaktı. Eğer ona birşey olursa, bir şekilde iflas eder ve o elbiseye emredemez duruma gelirse, kopya olan beyin devreye girecek, elbisenin hayatı sanki hiçbirşey olmamış gibi sürecekti. Bu dahice bir fikirdi ve bir an önce uygulamaya geçilmeliydi.

Düşündüğünü yaptı da. Nitekim her zaman düşündüğünü yapardı. Kim ona engel olabilirdi ki, kendi sularında özgürce yüzüyordu. Kopya beyinle konuşmaları heyecan verici başladı önceleri. O da etrafında gördüklerini alıyor, onları coşkuyla yorumluyor ve heyecanla anlatıyordu. Şimdi bu küçük kafatası içinde iki kişiydiler. Birbirlerine benziyorlardı ama asla aynı değildiler. Bu yüzden de çok keyifliydi herşey.

Zaman geçip giderken beyin o renkli hayatından yorulmaya başladı. Ona coşku veren her ses ve her yüz birer gürültü ve karmaşaya dönüşüyor, o bunlara baktıkça coşkusunu yitiriyor ve gün geçtikçe daha da bitkin düşüyordu. Dünya ona fazla gelmeye başlamıştı artık. Sürekli ıssız ve sessiz yerler hayaline bakıyordu. Zamanın birinde nereden aldığını anımsamadığı bir ada fotoğrafından başkasını düşünemiyor, elbiseyi terkedip o adaya gitmek sessizlik içinde kaybolmak istiyordu.

O tüm bu bitkinlikler içinde debelenedursun diğeri yani kopya beyin biraz da gençliğine güvenerek konuşuyor da konuşuyordu. Böyle programlanmıştı. Beynin ilk zamanlardaki halinin tıpkısının aynıydı. Ve onun eski hali gibi açgözlü ve coşku doluydu.

Gitgide kötüleşti herşey. Her sabah yorgunluktan bitmiş bir şekilde uyanıyor ve acıdan kıvranıyordu. Tüm gece kopya beyin konuşuyor da konuşuyor onun dinlenmesine, herşeyden uzaklaşmasına bir türlü izin vermiyordu. Ona susmasını söylüyor, kopya beyin bir süre sessiz kalıyor ama o kısa sessizlikten sonra dikkati hemen dağılıyor ve yine gördükleri, duydukları üzerine hikayeler anlatmaya başlıyordu.

Beyin, artık düşünemez olmuştu. Kıvrımları arasında diğerinin sesi çınlıyor da çınlıyor dengesini kaybetmesine,düşüncelerinin dağılmasına sebep olurdu. Gitmekten başka yolu yok gibi görünüyordu. Kopya beyni bu elbisenin içinde bırakır bir süre uzaklara gider gücünü toparlar ve daha sonra geri dönüp krallığını tekrar ele geçirebilirdi. Bunu yapmaktan başka yolu kalmamıştı.

Ona çok zorda kalmadıkça çalıştırmaması gereken bir programdan söz etmişlerdi. Anımsıyordu. Bu program iflas etmek üzere olan beyinlerin yegane kurtuluş yoluydu. Ama bir sorun vardı. Beyinler eğer yeterince güçlü değillerse o programın etkisinden bir daha asla kurtulamıyorlardı.

Herşeyi göze almıştı beyin. Programı çalıştıracaktı. Kendini uyku moduna alacak, o ada fotoğrafına ışınlayacak, bir süre orada yaşayacak ama aslında uyuyor olacaktı. Bir rüya içinde yaşayacaktı. Eğer güçlü değilse o rüyadan asla kurtulamayacak adada hapsolacaktı. Biliyordu güçlü olduğunu. Şimdi o adaya gitmek zorunda olduğunu da biliyordu. Çünkü tek kurtuluşu buydu.

Ve düşündüğünü yaptı da. Uzun zaman geçirdi o rüyanın içinde. Gücünü topladı. Topladı toplamasına ya uyanmak isteyip istemediğinden emin değildi. Yeniden o hengameye dönmek istiyor muydu? Dünyanın seslerine, renklerine karışmayı onları kıvrımları arasından süzmeyi yeni birşeyler söylemeyi istiyor muydu? Tüm açgözlülüğünü kaybetmişti dünyaya dair. Herşey çok uzak bir zaman diliminde kalmış gibiydi. Dahası bir başkasının hikayesi gibi geliyordu tüm olup biten.

Birden farketti. Rüyada olduğunu sanan kendisi miydi yoksa asıl rüya dünyanın o karmaşası mıydı? Emin olamadı. Sahilde üzerinde insan kılığı olmayan hali ile dururken uyanmanın kötü bir fikir olduğuna karar verdi. Hem belki uykuda olan kendisi değildi. O uyuduğunu sanarak gerçeğe ulaşmıştı. Bunu kim bilebilirdi ki?

Heykel: Loris Marazzi

7 yorum:

  1. bence de hiç uyanmamalı...

    YanıtlaSil
  2. Ama uyanıyorsun değil mi ipekarkın? Uyku uyanmak için var, Uyanmak ta uyumak için. Aynı model ölmek ve doğmak içinde söz konusu, varlık ve yokluk içinde.Issız ada içinde siz olduğunuz anda ıssızlığını kaybeder hem. Oysa kalabalıklarda bile yanlızdır insan. Beyin kendini gerçekliyor gerçeklenende beyini. Sanmak üzerine ve sanrı üzerine aslında her şey. Sıkışıp kalınan zaman parçaları içinde..

    YanıtlaSil
  3. 1)insaff.. nasıl yazdın bu yazıyı?!!

    2) aynı konuyu aslında bundan evvel4-5 yazında daha ele almıştın ama nasıl oluyorda her seferinde bammmm başka şekillerde anlatmayı beceriyorsun? yani ben bi yazıyı tek ve en mükemmel haliyle yazmaya şartlanmışımdır şahsen, istesemde 2 farklı şekilde anlatamam. Çok çok kelimeleri türkçeleştirebilirim :)
    Senin yaptığın aynı notaları farklı enstrümanlarla çalmak gibi.
    Dinleyene sanki değişik şarkılar dinliyormuş gibi geliyor, halbuki iluzyonun dik alasını yapıyorsun.. :)

    YanıtlaSil
  4. İPEK ARKIN: Öyle mi dersin? Bazen evet... Gerçek başka birinin rüya sandığıdır aslında. Bu yüzden de o kişiye göre uyuyor olarak görünürsün ama aslında hiç olmadığın kadar uyanıksındır.

    RÜYACI: Uyumak ve bir rüya içinde dolaşıyor olmak bazen aslında gerçeği bulmanın tek yoludur. Kime göre uykudasındır hem? Ya uyanık olduklarını sananlarsa asıl uykudakiler :)

    ARTİFİCİAL: Bir noktada saplanıp onu yeni görüntülerle düşünüp durduğum için olabilir mi :) Fazla didiklemekten oluyor tüm bunlar. Daha küçük parçalara böldükçe böldükçe böldükçe...

    YanıtlaSil
  5. Çok orjinal oldu sevgili dostum! Bende uzun zamandır düşünüyorum ne garip;

    Sanki bedenimi kullanan bir şey var.Yani içimde iki şey var.Birisi içimdeki(beyn) ihtiyaçları için hazırlanmış bir araç(vücud) Beyin herşeyi istiyor bedende yapıyor!

    Bizim yapmamız gereken hangisinin "asıl" olduğunu kavramak!Herşey rüyayla başlayıp rüyayla bitecek!Fakat hangi rüyanın başlayıp hangisinin bittiğini asla bilemeyeceğiz! What is MAtrix?

    YanıtlaSil
  6. Bazen diyorum ki beden sanki bir hapishane gibi. Düşün beyin kendi içinde nasıl da özgür aslında. Sınır tanımıyor. Bedenin içindeki ruhun ya da beynin diyelim özgürlüğünden söz edilebilir mi? Ben takıldım bu ara buna :)))

    YanıtlaSil
  7. zamana gectikce, acgozluluklerimizi yitirdikce sanirim bir ruya'ya dalmayi istiyoruz. Belki bir nevi gerceklerden uzaklasmak, tukenmek tum seslerden. Kim bilir.

    gonlune saglik, cok guzel bir yazi olmus.

    YanıtlaSil