14 Temmuz 2008

BİR ZAMAN HIRSIZI

Adam üniversiteye gitmiş. Evet gitmiş diyorum çünkü sadece gitmiş. Onun üniversite macerasını "üniversitede okumuş" ya da "üniversite eğitimi görmüş" şeklinde tanımlamak mümkün değil. O sadece, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde üniversiteye girmiş. Muhtemelen anfiye de girmiştir, kitapları ezberlemiş sınavlarda geçer notlar almıştır hatta belki de yüksek notlar, kim bilir? Ama bu adam hiç eğitim görmemiş. Ya da eğitimin keskin bıçağı onun taşına hiç işlememiş ki ortaya güzel bir heykel çıkmamış. Adam kayaymış ve kaya olarak kalmış. Pek de istikrarlıymış maaşallah...

İşin tuhafı tüm bu cahil cühela hallerini "kökenlerine bağlılık, geldiği yeri unutmamak" olarak nitelemesi ki küçük dilimi yutmama ramak var. Acaba kabalığın onun kökeni olduğunu düşünmesini sağlayan ne? Benim bildiğim Anadolu insanı kabalığı bırak ruhunda akıl almaz bir incelik taşır. Bu adam hangi topraktan geliyor ki kökeni böyle kaba, densiz ve cüretkar...Anlamak mümkün değil...

"Ben üniversitedeyken..." diye başladığında dehşete düşüyorum. Adının önünde bir de mühendis sıfatı var ki, gözlerim yerinden pörtlüyor. Anlatıyor da anlatıyor. O anlattıkça benim gözler kapanıyor. Kapanan gözlerimin önünde kendimi burnundan alevler çıkan bir ejderhaya dönüşmüş olarak görüyorum. Şu alevlerden birazını şu adamın bıyıklarına püskürtsem diye düşünürken "bana müsadeee" diyor. Aman efenim müsadede ne demek gülee güleee gülee güleee... Ben bunları aklımda geçirirken o müsade istediğini unutup başka birşeyler anlatmaya başlıyor. Bir dolu şey...

Pazartesi sendromumun üzerine bir tuğla daha ekleyen bu adamın sabahın bu saatinde bu enerjiyi nereden bulduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Üstüne üstlük doğru dürüst tanımadığım bu adamın bana üniversite anılarını neden anlattığı ve bastıra bastıra üniversite mezunu olduğunu neden belirttiği konusu ise hala sislerin ardında... Konuşacak konu mu bulmaya çalışıyordu? Yoksa resmi davranışımı onun kaale almamak olarak mı algılamıştı da "ben de üniversite okudum beni önemse" demek istiyordu. İyi de arada bir iş yerinde rastladığım ve nezaketen selam verdiğim birine üstelik böylesine meşgulken "kanka naber?" şeklinde davranamam ki... Günlerden pazartesi, sabahın körü, hala uyanamamışım, işin kötüsü yapmam gereken bir dolu iş var ve bu adam üstelik işi benimle ilgili değilken ve başka birini bekliyorken, büyük bir şansızlık eseri beklediği kişi o an büroda bulunmuyorken, onu masamın önündeki sandalyeye buyur etmiş ve çay söylemişken onu kaale almadığımı düşünüyor olabilir mi? Hayır hayır bu çok saçma olur. Böyle düşünüyor olamaz.

Peki ama bütün bu "Bacım bak..." diye başlayan cümlelerin, mühendislik konusundan en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen anlatılan onca anının, gözümü bilgisayardan ayırmıyorken ve çalışmak zorunda olduğumu ısrarla belirtmişken "eh bir çay daha içerim, madem muhabbet de koyu..." cümlesinin anlamı nedir? Muhabbet koyu mu? Yahu bu muhabbet değil ki? Monolog. Sen konuşuyosun ben de dinlemek zorunda kalıyorum. Nezaket mi? elbette ondan ödün vermiyorum ama benim de bir sınırım var, bir insanım ardı ötesi, yüce ulu sınırsız hoşgörü sahibi aşmış bir ruh değilim ki. Doğal olarak ben de sinirlenip geriliyorum ama sen öyle kapılmışsın ki güzel kardeşim kendi lafının büyüsüne benim gözlerimden çıkan öfkeyi görmüyorsun bile. Sakin olmam gerek sakin olmam gerek diyip duran iç sesimi zaten duyamazsın, alıcın yok. İptal ettirmişsin sen alıcıları...

"Eh bana müsadeee..." diyor ikinci kez. Umarım bu kez ciddidir diye geçiyor aklımdan. Zira zamanım çok az ve çok fazla iş var masamda.Ayağa kalkıyor. Şükürler olsun Tanrım. Suratımda bir nezaket gülümsemesi. Tokalaşma. Adamın arkasından bakakalış, adamın karşı büroya geçişi, karşı bürodakinin ona çay söyleyişi, karşı bürodakine acıyış, onun suratındaki ifadeyi tanıyış ve ona acımakla geçen bir kaç dakikalık zaman dilimi. Ve küçük bir dua: "Tanrım bizi bu zaman hırsızlarından koru. Amin."

resim: Guiseppe Mariotti

11 yorum:

  1. Farkindalik cok gerekli. Ona degilse bize gerekli. Gecmis olsun.

    YanıtlaSil
  2. Eğitim ile öğretim arasındaki fark.

    Aliya dan bir bölüm, aklıma geldi :

    Uygarlık eğitir, kültür aydınlatır. Biri öğrenmeyi, diğeri meditasyonu, düşünmeyi ister.

    Tefekkür, meditasyon, insanın kendi kendini ve dünyadaki yerini tanımak üzere sarfettiği iç çaba ; öğrenmek, tahsil etmek ise, gerçekler ve gerçekler arasındaki münasebetler hakkında bilgi toplamaktan ibaret apayrı bir faliyettir. Meditasyon hikmete,uysallığa, huzura, bir nevi Yunani "katharsis" e götürür. Sırlara dönüklük, hehangi bir dini, ahkaki veya sanatla ilgili gerçeği idrak etmek maksadıyla kendi içine dalmak demektir bu... Buna karşı öğrenme, tabiata dönüklük demektir. Gayesi varoluşun şartlarını öğrenmek ve değiştirmektir. İlim; müşahade, tahlil, teşrih, tecrübe, tetkik, tatbik eder; tefekkürün manası ise sırf marifettir. Fikren müşahede "istek ve arzudan arınmıştır" (Schopenhauer), yani fonksiyonsuz ve menfaatsizdir. İlim ise, hiçbir zaman böyle değildir. Tefekkür düşünürlerin, şairlerin, sanatkarların, ermişlerin tutumudur, ilim adamlarının değil... İlim adamı da tefekkür anlarını tanır, ancak ilim
    adamı sıfatıyla değil, insan olarak, sanatkar olarak (çünkü her insan bir dereceye kadar sanatakardır). Tefekkür kişiye kendi üzerinde hakimiyet imkanı verir; ilim tabiat üzerinde. Eğitimimiz sadece uygarlığımızı inkişaf ettirir ve tek başına kültürümüze hiç bir katkısı yoktur.

    YanıtlaSil
  3. Bu daha ne ki? Bunun telefon sürümünü biliyor musunuz?

    -Yahu ben sizi aramayacaktım, sizin numaranın yanına benim kardeşim başka numara yazmış, onu arayacaktım, tüh rahatsız etmedim değil mi? Eeee nasılsınız...
    -Nasıl yani ya

    YanıtlaSil
  4. sahte yüzler hatta yüzsüzler, karaktersiz konuşkan insanlar, akreple yelkovanı durdurun, ömür boyu konuşun...:))

    YanıtlaSil
  5. ben üniversitedeyken de vardı böyle tipler :P

    YanıtlaSil
  6. UMİT: Kesinlikle...

    ENİS DİKER: Çok güzel ve dikkatle okunması gereken bir metindi. Çok teşekkür ederim. Üzerine uzun uzun düşündüm.

    UMUT: :)) Çok hoştu...

    YOLCU: Hem de ne konuşma ama dur durak bilmeden...

    N. REHAV: :P

    SANEM: Amiiiiiiiiin amin :)

    YanıtlaSil
  7. belki o adamın içinde bi cevher vardı? belki sana kaba gelen hitabetinin ardında sende olmayan bir fazilet vardı? belki.... daha uzatırım da anladın sen... :)

    bi de bence adamda benim 'para kazanma "telaşı" ' diye tanımladığım bir ruh hali vardı. bu tipleri ajite olmuş vaziyette, gergin, saldırıyomuş edasında inanılmaz ego-santrik konuşan, hep 'birşeyleri anlatıp kabul ettirme derdinde' görürsün.. özellikle sıcak satışçılarda rastlarsın buna.. bi de habire üstüne/amirine rapor veren mühendislerde... tüm ailenin yükü onların üzerindedir ve tahminime göre eşlerinden destek görmemektedirler.. hatta eşleri de bir yük halini almıştır.

    hayata karşı 2 ayağı üzerinde dengeli değilde yalpalanarak duran bi adamın ruhsal dışavurumunu müşahade etmişsin sabah sabah.. yani ben burdan böyle hayal ettim adamı..bilmem tutturdum mu acaba.. (:

    YanıtlaSil
  8. Ah be Arti imkan olsaydı da o adamı senin başına sarabilseydim :) Bakalım o zaman aynı cümleyi kuracak mıydın? "O adamın içinde ne cevherler var" ha :)Şaka bir yana her insanın kendine özgü faziletleri olduğuna inanırım. Bu açıdan haklısın.

    Bu adamda "aşırı rahatlık" durumu denen bir durum söz konusu. Ha bir de kabul edilme çabası. Ona göre üstün olduğunu düşündüğü özelliklerini tek tek sıralayıp karşıdakinin kendine saygı duymasını sağlamaya çalışıyor gibiydi. Bu arada elbette karşıdaki insan meşgul mü onu dinlemek istiyor mu bunlar hiç önemli değil.

    YanıtlaSil
  9. Ya bu tiplemeden daha fazlasıyla haftaya başlasaydın?

    Polyanna Kardeşler Ltd.Şti.

    YanıtlaSil
  10. Cevhercim bu Pollyanna'lık da olmasa halimiz harap vallahi :)))

    YanıtlaSil