10 Haziran 2014

bisikletle ağır ağır...

Pencerenin önünde ne yapacağını bilmez bir şekilde duruyorum. Ne kadar zamandır buradayım hiç bir fikrim yok. Bisikletlerini ağır ağır süren o iki çocuk ne zaman geçmişti? İşte onlar geçtiğinden beri buradayım. Onların sanki dünyada herşey yolundaymış gibi sakin hallerini gördükten sonra birşey kopmuş olmalı aklımın içinde. Başka bir tarafa kayıp gitmiş olmalı ruhum, dünyanın en kederli köşesine atmış olmalı beni bir dalga...

Bu mümkün mü? Olup bitene kayıtsız kalmak. Sanki herşey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi devam etmek mümkün mü? Bunca şey olurken dünyanın bir alev topu değil de yeşil mavi bir gezegen olduğunu düşünmek, hayatın bir armağan olduğuna inanmak, aslında insanların özünde iyi olduklarını savunmak gerçekten olası mı?

Eskiden pek saf ve pek iyi niyetliyken ben ya da şöyle diyelim dünyanın hala iyi olacağına ve hatta biraz çalışırsak bir şeyleri düzeltebileceğimize inanırken ve inatla, ısrarla bunu korumaya uğraşırken griye çalan bu gezegenin bir zamanlar olduğu gibi mavi yeşil olacağını bilirdim. Bilirdim diyorum çünkü aklın yolu bir sanırdım. Ama şimdi ne gerçek ne yalan ne doğru ne yanlış hiç bir fikrim yok. 

Bu, içinde yaşadığımız, artık kesinliklerin olmadığı bir dünya gibi geliyor bana. Herşeyin kaypak bir zeminde durduğu en ufak bir sallantıda herkesin ve herşeyin aniden yerinin değiştiği ve bu yüzden de ne zaman başımızı çevirsek gördüklerimizin yerine yeni başka birşeylerin gelip oturduğu bulanık, kaygan bir dünya. Dolayısıyla amaçlarımızı yitirdiğimiz ve hayatın anlamı konusunda durup düşünmeye bile mecalimizin kalmadığı bir hayat.

Belki de o iki bisikletlinin yaptığı en doğrusudur. Sakince ilerlemeye devam etmek, güneşli bir günün altında yanında kim varsa onunla havadan sudan söz etmek, birşeylere gülmek ve herşeyi boşvermek. Bunca boş şeye kafa patlatmamak...  En doğrusudur... Bilemiyorum...

Fotoğraf

1 yorum: