05 Ağustos 2015

Bu coğrafyada...

"Hiç yüzün gülmüyor" dedi biri ve ben sinirli sinirli sırıttım. Yas tutuyor gibiymişim. "Evet ardı arkası kesilmeyen bir yasın içindeyim" dedim. "Sen değil misin?" Ne için dediği an arkamı dönüp gittim. Cehenneme dönmüş bir coğrafyada kana bulanmış topraklar üzerinde nereden geleceğini bilmediğin tehlikenin ortasında hergün gencecik insanların ölümü ile kahrolan biri olarak, onun hangi gül bahçesinde yaşadığını merak ettim. 

Çok var onlardan biliyorum. Ama birşeyi biliyor olmak yine de ona bakarken dehşete düşmeyeceğin manasına gelmiyor ne yazık ki. Sanıyorum Nermin Yıldırım yazmıştı, "Bilmezden gelmek kadim bir ayakta kalma biçimidir" Peki bu şekilde ayakta kalırsan yine de yaşıyor olur musun? 

Ne onun ve onun gibilerin bilmezden gelişi ne de ben ve benim gibilerin el kol bağlı kahrolup dünyaya küsüşü doğru bir düşünüş biçimi değil. Bunun bir orta noktası olmalı. Bir denge kurabilmeli bu noktada. Tüm bu acıları yüreğin içinde tıpkı kendi acınmış gibi hissederken, duygusal olarak kendini korumanın, ayakta kalabilmenin, dünyayı kapkara görmemenin, umutsuzluğa düşmemenin dengesini kurabilen birileri olmalı. 

Bu denge nasıl kurulur en ufak bir fikrim yok. Eğer olsaydı her uykusuz geçen gecenin sızıp kaldığım sabahına ağırlaşmış bir yürekle uyanmazdım. Her doğan günün birilerinin ölümü demek olduğu fikrinden ziyade belki güzel birşeylerin habercisi olduğuna bile inanabilirdim. Hayatın tüm acıya rağmen ayakta kalabilen ve elinden birşey geliyorsa onu yapabilen insanlara ihtiyaç duyduğunu bilmeme rağmen kalbindeki acıyla başa çıkamayanlardan olmazdım. 

Belki öncelikle herşeyin daha da kötüye gideceği fikrinden kurtulmak gerekiyordur. Ama bir fikre inanmak için elinde küçük de olsa bir kanıt olması gerekmez mi? Her haberle sarsılıp yere düşen biri tam kalkmaya çalışırken başka bir haberle tekrar düşüyorsa herşeyin iyi olacağı fikrine inanmak mümkün olabilir mi? Bununla başa çıkmak gerçekten çok zor. 

Kendi kendime sürekli şöyle diyorum "hiçbirşey aynı kalmaz" Bu doğru, hiçbirşey aynı kalmıyor. Kimse sonsuza dek yaşamıyor ve hiçbir acı süreklilik arzetmiyor. Olan sadece kalplerimize saplanmış çivileri çekip çıkarmak ve yolumuza devam etmek. Ve yürürken o  çivilerin bıraktığı izlere dönüp bakmamaya çalışmak. Bu coğrafyada ne kadar mümkünse bu, o kadarını en azından... Sahi mümkün mü?

3 yorum:

  1. Belki herkesin içinden geçenleri ne güzel yazmışsın. Bilmezden gelişimiz, dünyaya küsüşümüz doğru değil elbet. Ama var mı bunun bi çaresi ?

    YanıtlaSil
  2. Ortak olduğum/uz hislerimize tercüman olmuş yazınız. Kendi kendimize üzülüyor kahroluyoruz. sonuç ise değişmiyor. bir değil, iki değil..neredeyse her Allah'ın günü acı bir haberle sarsılıyoruz. Ne umarsızlık, ne de hayattan el ayak çekmek gerek!. ama bu koşullarda sağlam bir ruh ve akılla ayakta kalabilmek..asıl marifet!.

    YanıtlaSil
  3. GÜLSÜM TAHMAZOĞLU: Ben küsmekten alamıyorum kendimi çoğu zaman. Sanırım bunun sebebi elimin kolumun bağlı oluşu. İnsan bu duyguyla nasıl yaşar ki? Bu kadar acının içinde hiçbirşey yapamadan duruyor olmak insanı harap ediyor.

    ESİN: Şu günler aklın sınırlarını zorluyor. Gerçekten delirmeden devam edebilmek çok zor. Hergün daha da korkunçlaşıyor herşey. İçimi en çok yakan yetim kalan çocuklar. Göğsüm sıkışıyor düşündükçe...

    YanıtlaSil