09 Ekim 2015

Cuma Mektupları

Canımın içi,

Dışarıda enfes bir sonbahar var. Bizi onunla ayıran kirli bir pencere. Aslında uzanıversem pencerenin koluna içeriye o yumuşacık hava dolacak ya bununla yetinebilir miyim bilmiyorum. Asıl niyeti dışarıda o yüksek güneşin altın ışıklarıyla yıkanmak olan birine yeter mi pencereden dolan hava sen söyle.

Biliyor musun sonbaharın kendisi başlı başına bir mutlulukmuş gibi gelir bana. Belki de yazın cehennemi sıcağından çıktığımız için bu kendi halindeki havayı cennetten akan bir nehir gibi algılıyorumdur. Ne derler bilirsin, birşeyin kıymetini ancak tezatı ile karşılaştırdığında anlarsın. Adı her ne olursa olsun sonbaharı delicesine seviyorum. Zamanın ağırlaşmasını, cumartesi öğleden sonraları odanın yarısını kaplayan o yumuşak ışığı, hafifçe ürperen kolumu ve havadaki güzel kokuyu seviyorum. İnsan sonbaharda bir romanın içinde dolaşıyor gibi hissetmiyor mu sence de?

Bu sabah bir çiftlikte yaşadığımı hayal ettim. Sabah horoz sesiyle uyandığımı, dün gece yağan yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu içime çektiğimi ve gün boyu özgür olduğumu... Tatlı bir hayaldi. Biliyor musun insanoğlu aslında günden güne ilerlediği konusunda fena halde kendini kandırıyor. Tam aksini düşünüyorum ben, aslında günden güne geriye gidiyoruz. Bütün bu teknoloji bizi esir alıyor, kendi yarattıklarımızın kölesi oluyoruz. Topraktan, kendi doğasında yetişmiş meyve ve sebzelerden, bir ağacın gövdesine dokunmaktan, çıplak ayaklarımızı toprağa basmaktan, hayvanlardan uzak bir yaşamın adı ilerleme değil kendi doğana ihanet etmek olur olsa olsa. Kendi doğasına ihanet eden bir canlının ilerlediğini söylemek mümkün mü sence?

Benim gibi çok insan olduğunu sanıyorum. Geçmiş günleri özleyen, teknolojiden yorulmuş, toprak kokusunu, genetiğiyle oynanmamış bitkileri özleyen, hayvanlarla iç içe bir yaşamı hayal eden ve bütün bu kablolu ve kablosuz teknoloji arasında kendini çaresiz ve mutsuz hisseden insanlardan söz ediyorum. Parmaklarım klavye üzerinde dolaşırken bile kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o hafif hışırtının özlemini çekiyor olmam ne tuhaf değil mi? Belli ki hayatım hep birşeyleri özlemekle geçecek cancağızım. Belki senin de öyle...

İçimde hafif bir hüzün var. Pencerenin önünde o yumuşak ışığa bakarsam geçer mi dersin? İyi ki sonbahar var cancağızım. Tenimizin üzerine konan hafif bir kelebek misali...

Fotoğraf: Pinterest

2 yorum:

  1. Hislerime tercüman olmuşsun Kedi. Her satırının altına imzamı atabilirim.

    Yalnız çiftlik hayallerine bir itirazım var. Eskiden olsa aynı benim hayalim derdim ama şimdi biraz anladım galiba. Çiftlikte yaşadığın vakit de her işi kendin gördüğün için doğayı oturup seyretmeye pek vaktin olmayabilir diye düşünüyorum. Tabii yardımcılar filan dolu bir çiftlikse iş değişir. Herşeyin bir bedeli var bence. Mesela git gide yoğurt mayalama işini seyrelttim. Yazdan beri bir kurabiye yapacağım hala pişiremedim. Çünkü iş bitmiyor o vakit. Keşke ortası olsa. Hem teknoloji hem doğa. Çok da imkansız olmamalı aslında. Ama biz görür müyüz bilmiyorum. Yeni bir şehir düzeni hatta yenilikçi bir "şehir" planlaması ve mimari lazım.

    YanıtlaSil
  2. canımın içi,
    dışarıda enfes bi sonbahar varken; kışı hiç bitmeyen soğuk şehirlere göçmek zorunda olanlar bu yazıyı nasıl okusun peki? (:

    YanıtlaSil