29 Mart 2010

Düşe kalka...

Çoğu insanın içine kazılmış karamsarlık. Her olayın kötü sonla biteceği, tüm mutlu zamanların sonunda gözyaşı olduğu, geleceğin hep kötü şeyler getireceği ve umutsuzluğun insanın olmazsa olmazı olduğu çoğumuzun içine kazınmış. Bu yüzden "nasılsın?" diyenlere "aman nasıl olayım işte" deyişiyimiz. Yine bu yüzden dertten tasadan oluşmuş adamlar ve kadınlar olarak bu hayatı gittiği yere kadar sürüklemenin adına hayat deyişimiz. Ve elbette bu yüzden kendi hayatlarımızı kurtarmanın en akıllıca yaşam olduğunu sanmalarımız, "aman herkes yapıyor ben yapmışım çok mu?" tarzı cümlelerimiz.

Bizim öykülerimiz mutlu ailelerle başlar mesela. Biz o mutlu ailelerin akıl almaz mutluluğunun hezimetle sonuçlanacağını bilir daha o mutluluk sürerken kaygılanmaya başlarız. Sonra deriz ki; mutluluğun sonu mutlak bir hezimettir. Ne kadar mutlu isek şimdi o kadar acı çekeceğimizin işaretidir. Nazar değer mesela, başkasının gözü kalır mutluluğumuzda ve herşey altüst olur. "Ne yaparız?" deriz öyle bir durumda "nasıl kalkarız altından?" İçkiye mi sığınsak, kendimizi mi vursak yoksa kendimizle birlikte ailemizi de yanımızda götürsek seçeneklerini düşünür dururuz. Çare gitmektir aklımızca. Kimse kalıp savaşmayı tahayyül etmez. Düşmüşsen yeniden kalkmak gibi bir seçenek yoktur çünkü bizim öykülerimizde. Düşmüşsen düşmüşsündür. Maskarasısındır artık herkesin. İnsanlar konuşuyordur arkandan. Seni kıskananlar içten içe gülüyorlardır. Sefilsindir artık. Beklenen olmuştur. Kahırlanıyorsundur, diyorsundur ki; "ben bu hallere düşecek adam mıydım, kadın mıydım?" Hiç aklına gelmiyordur herkesin her an başına birşeyler geleceği. Ve yine hiç aklına gelmiyordur, pek azının başına gelenlerden sağ sağlim çıkacağı. Çünkü sen filmlerde, gazetelerde, öykülerde ve romanlarda kendini vuran adam ve kadınlarla büyümüşsündür. Bu yüzden doğal olan bu sanıyorsundur. Ve kimse sana olduğundan daha güçlü olduğunu söylememiştir. Sen de öyle olup olmadığını sınama zahmetine bile girmemişsindir. Düştüğünde kendine acıma yolunu seçmişsindir ve hiç gösterilmeyeni, gösterilmediği için göz ardı edivermişsindir. Halının altına süpürülmüş toz gibidir umut hayatında. Sen onun orada olduğunu, değerli olduğunu farkedene kadar da orada kalır.

Oysa mutluluktan mutsuzluğa sürüklenmiş adam ve kadınların küllerinden yeniden ve daha güçlü doğduğu hikayeler de mevcuttur bu hayatta. Evet başlarda umutsuzluğa düşerler onlar da, kendilerini içkiye vurur, bir kaç kez ölmeyi ciddi ciddi düşünürler, hatta bazıları denemeye bile kalkarlar, ama ölemeyecek kadar, savaş alanını terketmeyecek kadar gururludur bu adam ve kadınlar. Tüm korkularına rağmen denerler. Titrer elbet elleri, bacakları ama denerler. Olmaz yeniden denerler, bir daha bir daha... Bilirler ki, hayat sana ne vereceği belli olmayan bir ebeveyn gibidir. Ve yine bilirler ki, defalarca düşse defalarca kalkacak güç vardır insanoğlunun bacaklarında. Unutmazlar ki, böyle öğrenir insan hayatı, düşe kalka.

Düşe kalka...

Düşe kalka...

Resim: Albert Joseph Moore

28 Mart 2010

şal

Annem bana şal örmüş. Şal gibi daha önce hayatıma girmemiş bir nesneyi önceleri biraz yadırgasam da sonra sonra garip bir biçimde sevmeye başladım. Tüm gün hava hiç de soğuk olmamasına rağmen o şala sarınıp Ayfer Tunç okudum. Pencereden çok sevdiğim gün ışığı ayaklarım üzerinde oynaşıp duruyorken şala sarındım da sarındım. Annem içeriye girdi; "sevdin mi?" dedi sevmiştim elbet sevmesem tüm gün üzerimde taşır mıydım onu? Gülümsedi. Tam giderken arkasından seslendim. "Hem sırtımı hem de içimi ısıtıyor o benim." Biri sana, seni düşünürek yapılmış birşey armağan ettiğinde insanın içi nasıl ısınmaz ki? Hele ki onu annen yapmışsa, hele ki o şal gibi sarınıvereceğin birşeyse, hele ki ona sarındığında annen usulca arkandan yaklaşıp kollarını sana dolamış gibi hissediyorsan nasıl ısınmaz için?

Sarılmak ve sarınmakla ilgili bu kadar şeyi düşünmüşken aklıma P. geldi. P. kimseye sarılmazdı. Ve birinin ona sarılmasından da hiç hoşlanmazdı. Eğer onunla yakınsanız ve birden içiniz kaynamış da sarılmışsanız ne yapacağını bilemez, beceriksizce kollarını omuzlarınız üzerinde birleştirmeye çalışır ama bir o kadar da huzursuz olur, aptalca bulurdu yaptığı şeyi. Benim gibi ailesinde herkesin birbirine sarıldığı biri ile elbette bu konuda uyuşamazdı P. Ben sürekli dokunarak konuşan biri iken o mümkün olduğunca el kol temasından kaçınırdı. Ben içi sürekli kaynayıp da insanlara sarılan biri iken P. içinin kaynamasını yine içinde bırakırdı. Ve zaman geçti P. sarılmanın önemini ucundan kıyısından anladı. Artık yaptığını aptalca bulmadan sevdiği insanlara sarılmayı becerebilir hale geldi. Dahası bundan hoşlanır oldu. Buna sevindim elbette. Çünkü ben sevgiyi sözlerden çok vücut dilimizin ifade edeceğine inanırım. Birine seni seviyorum demektense sımsıkı sarılmayı tercih ederim, birini sevimli bulduğumda ona bunu söylemektense saçlarını karıştırıp, yanaklarını sıkmayı tercih ederim vs...

Sonra aklıma küçük oğluna hiç sarılıp öpmeyen o kadın geldi. Buna onun nedenini sorduğumda böyle bir alışkanlığı olmadığını söylemişti. Bu nasıl bir alışkanlık olabilir ki, insan kendi çocuğuna sarılıp öpmez mi? Çok garip. O kadına çocuğun insanlardan bu kadar uzak oluşunun bir sebebinin de bu olabileceğini söylemiştim. Ve bizim ufaklığın örneğini vermiştim. Onun sürekli sarılıp, öpülerek büyüdüğünü, bu nedenle çok cana yakın olduğunu, tanımadığı insanlara yaklaşmakta pek güçlük çekmediğini falan filan. Bununla alakası olmadığını söylemişti. Bilmiyorum belki de yoktur ama bana öyle gelmiyor.

Şalıma sarınmış oturur ve Ayfer Tunç'un kitabının kapağına bakıp bütün bunları düşünürken telefon çaldı. Kızlar toplanmışlar, hemen gel dediler. Gittim. Biraz bizim yumurcakla oynadım, biraz kızlarla sohbet ettim. Pencereden içeriye gün ışığı doldu, çay bardaklarının içinden geçip ellerimize vurdu. Pazar günü olması gerektiği gibi oldu. Biraz kitap, biraz gün ışığı, hafif düşünceler, biraz sohbet, biraz bebek gıdısı ve gülümsemek... Evet tam olması gerektiği gibi. Plansız, programsız, kendiliğinden...

Resim: Henri Matisse

27 Mart 2010

Ah bu ben...

Ne söyleyeceğini bilmeden parmakları klavyenin üzerinde ağır aksak rakseden bu faniye ayıracak bir kaç dakikan var mı? Bir kaç dakika diyorum ya, bu süre belki biraz uzun belki de sandığımızdan biraz daha kısa olabilir. Ben bunu henüz bilemiyorum. Sen herşey bittikten sonra buraya gelmiş olacağın için ufak bir göz atışla süreyi az ya da çok tahmin edebilirsin. Bu da şimdide olmanın bilinmezliği işte.

Sana da oluyor mu bu? Birşeyler söylemek istiyor olduğunu hissedip aklının içini boş bir kuyu gibi buluyor olduğun zamanlar oluyor mu senin de? Bu yüzden de birşey bulurum umuduyla o kuyuyu yarı istekli yarı isteksiz kazıp durduğun? Bana oluyor. Kafası her daim karışık bir tür var bilirsin. Ben onlardanım işte. Neden diye sorma. Bu tür şeylerin nedeni olmaz. Öylesindir ya da değil. Biliyor musun kafasının içi tıpkı titiz bir kadının evi gibi düzenli olanlara hayret ediyorum. Bu, bana insan olmanın doğasına aykırıymış gibi geliyor. Her durumda, her söz karşısında ne diyeceklerini bilenlerden söz ediyorum. Nerede nasıl davranacağı çok önceden, sanki o kişi kendi hayatını, geleceğini çok önceden bir film izler gibi izlemiş de sonra oturup bir güzel program yapmış, tüm sözleri tek tek yazmış, hatta bazılarına bakıp "ı ıh bu olmadı, şöyle yapsak daha iyi" demiş gibi olanlardan... Bir de düzen içinde yaşayanlar var. Düzenli kitap okuyanlar, o ay izleyeceği filmleri belirleyip hiç sıkılmadan bir görev bilinciyle izleyenler ve daha benzeri pek çok şeyi yapanlar... Nasıl böyle olunabilir? Nasıl bunca düzenli ve tertipli olur insan? Nasıl bazı şeyleri yarım bırakmaz ve nasıl bu kadar kararlı olur? Bir de bu insanların şöyle garip bir tarafı var bilemiyorum hiç dikkat ettin mi? Bu insanlar sevdikleri insanları hep severler sevmedikleri insanlar ağzıyla kuş tutsalar bile onları sevmemeyi sürdürürler. İnanılır gibi değil. Sevgi belki süreklidir de sevmemek nasıl sürekli olur? Ben mesela, O hiç sevmediğim adam bana gelip üzüntüsünü anlattığı vakit oturup düşündüm. O gittiğinde içimde yumuşayan birşey hissettim. Neden bana gelip anlattı dedim kendi kendime. Neden benimle dertleşti. Oysa onun da beni sevmediğinden neredeyse emindim. İnsan sevmediklerine bir açık kapı bırakıyormuş meğer. Onun da sevilebilir olduğunu düşünüp o kapıyı hep aralık tutuyormuş. Sevmeler konusunda ne kadar netse aklın, sevmemeler konusunda bi o kadar net olamıyormuş. Bu iyi birşey dedim kendi kendime. İnsanları sevmemekten hoşlanmam. Çünkü, bu sevmemelerin, nefretlerin insanın içinde güzel olan ne varsa rendelediğini düşünürüm. Bilirsin rendelenmiş şeyler hep başka şeyler içine karışıp, görünmemeye mahkumdur. Ben de içimde kocaman güzel bir meyve gibi duran o özü rendelemeyi istemem. Bu yüzden de içimde nefret ya da öfke olmasından korkarım. Bu arada şöyle bir düşüdüm de düzenli olanlara hayret etmenin yanı sıra kıskanıyorum da onları galiba. Evet bu bir itiraf. Neyse.

Ne anlatmak istediğimi bilmediğimi söylemiştim ama o biraz önceydi. Şimdi ise yukarıdaki bir sürü palavradan sonra işin özünü sadece bir kaç cümleyle hemen yukarıda anlattığımı sen de ben de görüyoruz. Derdim sevmemek, açık bırakılan kapılar, sevmeye bunca hazır olmalar ve içindeki özün rendelenmesinden deli gibi korkmalarla ilgiliymiş.

Kafası hep karışık olanlardan olduğumu söylemiştim değil mi? Ve o karmaşayı bir kağıt üzerine kelimelerle dökmeden çözemeyenlerden olduğumu da... anlıyorsun değil mi?

resim: rafal olbinski

24 Mart 2010

üçgen

Sabahları daha bir aydınlık oluyor artık. M. gelip beni alıyor ve yola koyuluyoruz. Sokaklarda tombul ev kadınları yürüyüş yapıyorlar. M.'ye onların yerinde olmak istediğimi söylüyorum. Gülüyor. "Gülme" diyorum "sabah kalkar yürüyüşümü yaparım, sonra eve giderim saçma sapan bir program eşliğinde kahvaltımı yaparım, yemek pişiririm, kek yaparım, bütün gazeteleri ayrıntı atlamadan okuyabilirim, sonra ayaklarımı uzatır film izlerim, öğleden sonra arkadaşlar toplanırlar kahve içeriz, sohbet ederiz, eve gelir yemek yaparım, temizlik yaparım, bu arada kimse bana "acele et, bu iş hemen bitecek" demez, akşam olur artık kim varsa evde onlara yemek hazırlarım, akşam çay demlerim, dizi falan izlerim." M. gülmüyor artık. "sıkılırsın" diyor. Haklı olabilir.

İnsan gerilimin ne zaman yükseleceğini, kahkahanın ne zaman patlayacağını bilmediği bir yerde çalışıyorsa bütün bu hayalleri gerçek olduğunda sıkıntıdan çıldırabilir. M. her zamanki gibi haklı olabilir.

M.'nin kırkbeş derece açı yapan kaşları var. Öfkelendiği zaman o açı alnına doğru uzuyor ve net olarak görünebiliyor. Güldüğü zaman M.'nin gözleri yüzünde bir yerde yitip gidiyor. Benimkiler gibi. Biz gülerken gözlerimiz birer çizgiden ibaret kalıyor. Aramızdaki tek fark M.'nin güldüğü zaman göz çizgisi bir üçgeninin yerinden çıkmış alt kenarı olurken benimki, yuvarlak kaşlarım nedeniyle, bir yarım dairenin yerinden çıkmış alt çizgisi oluyor. M. bütün bunları söylediğimde yerinden çıkanın üçgen ya da bir yarım dairenin alt çizgisi değil de benim kafa vidalarımdan biri olduğunu düşünüyor. Evet M. bu konuda da haklı olabilir.

M. benim sabahları saçmaladığım konusunda da haklı olabilir, ki bunu özellikle yapıyorum. Çünkü ne kadar saçmalarsam dünyaya o kadar uyum sağlayacağım kanaatindeyim. Aksi takdirde "benim burada ne işim var?" diye sorma ihtimalim kuvvetlenebilir. Ve ben bunca soru içinde bu sorunun bana musallat olmasını hiç istemiyorum. Dünyaya gelmiş olmanın askerlik yapmaktan farkı olmadığını düşünüyorum. Geldin ve yapacaksın. Bitti. Ama biz şafak saymıyoruz zira bu askerliğin ne zaman biteceği belli değil.

M. benim biraz kaçık olduğumu düşünüyor.Ve ben de onun için aynı şeyi düşünüyorum. Fakat bunu o benim için böyle düşünüyor diye yapmıyorum. Sadece kaçık olduğundan eminim, hepsi bu. Belki de zaten bu yüzden iyi dostuzdur. H. ise en az bizim kadar kaçık ki o da bir parçamız. Bir üçgenin üç kenarı gibiyiz. Ve bu üçgen asla eşkenar olmamakla birlikte kenarları sürekli değişen bir üçgen. Bu iyi birşey.  Sırf yarı kaçık olduğumuz için oluşturduğumuz bu üçgen sayesinde taşıyabiliyoruz bazı şeyleri. Ve yine sırf üçgen olduğumuz için bu saçma salak dünyada kendimizi bir şeyin parçası gibi hissedebiliyoruz.

M. tanımlamaları sevmez. O var olan birşeyi söze dökmekten hoşlanmaz. Genellikle gözleriyle tek kelime kullanmadan anlatmayı tercih eder. Bu yüzden bunları söylemiyorum ona. H. olsaydı belki söylerdim. Çünkü o kelimelerden hoşlanır. H. çok uzakta şimdi. Ve üçgenin alt kenarı bir miktar aşağı kaydı bu yüzden de. Tıpkı M. güldüğünde kaşları ve gözlerinin oluşturduğu şekil gibiyiz bu aralar. H.'yi çok özledim. Biliyorum M. de özledi. Ama dedim ya o var olan birşeyi sözcüklere dökmeyi sevmez.

Resim: Rafal Olbinski

23 Mart 2010

6.43

İki sabahtır saat tam altı kırküçte uyanıyorum. Saati yediye kurmuş olmama rağmen neden altı kırküç? Neden on yedi dakika daha erken?

Gözlerim kapalı vaziyette o on yedi dakika boyunca saçma sapan şeyler düşünüp duruyorum. Beyin sanki dün gece bıraktığı yerden devam ediyor aslında belki de hiç bırakmıyor, uykuda bile abuk sabuk düşünmeye devam ediyor. Bazen elimde bir bezle kulağımın içinden girip sabırla, yavaş yavaş beynimin kıvrımlarını sildiğimi hayal ediyorum. Ne var ne yoksa öğrendiğim, bildiğim, geçmişte kalmış ya da gelecek için planlanmış hepsini ama hepsini silip yok etmeyi. Aslında bazen o kulaktan içeri bir dozer sokmayı istiyorum. Şöyle güzelce altını üstüne getirsin. Toprak havalandırılır ya baharda, böcek, solucan ne varsa hepsi meydana çıkar, nefes alır ya işte bende beynimin toprağına bunu yapayım istiyorum. İnsan olmak sahi zor mu yoksa biz aptallar için mi zor?

Saate yeniden bakıyorum. Altı elli olmuş. Daha on dakikam var. Bütün bu aptallıktan sıyrılmak için, kendimi toparlayıp savaşa hazırlanmak için tam tamına on dakikam var. Önce kafamda bitirmem gerek işi diyorum. Gelecekleri varsa görecekleri de var diyorum. Herşey üst üste gelir bazen diyorum. Belki de böyle olması daha iyidir diyorum. Böyle olunca tüm dertlerden aynı anda kurtulurum diyorum. Kendime yalan mı söylüyorum diye merak ediyorum tüm bu sorulardan sonra. Ve bir de neden diğer tüm insanların dertlerini yüklenip durduğumu merak ediyorum.

Saat çalmaya başlıyor. Neşeli bir melodi içeriye doluyor ama insan neşesizken neşeli olan şeylere sinir oluyor. Kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Kafamda terkedilmiş kuş yuvası gibi duran saçlarımı çekiştirip duruyorum. Uğraşamam senle şimdi deyip saçma sapan bir topuz yapıyorum. Bu çatık kaşlar ve bu topuzlu kafayla birşeye benziyorum ama neye benzediğimi çıkaramıyorum. Yüzüme savaş boyalarımı sürüyorum. Gözlerime kara boyalar cesaretimi anlasınlar diye, yanaklarıma pembe boyalar öfkemi görsünler diye, kirpiklerime maskara silahsız olmadığımı bilsinler diye. Sırf onlar değil ben de bileyim hayat da bilsin diye.

Aynaya uzun uzun bakıyorum. Hazırım. Barıştan yana olan kalbim içeride bir yerde gömülü usulca atıyor. Yüzümde savaş boyalarıyla kim olduğumu anlamaya çalışıyorum. Denedim diyorum kimse denemedi diyemez. Arabulucu oldum, barış elçisi oldum ama olmadı yapamadım. Şimdi ise onların istediği oldu. Savaşsa savaş. Barış olana kadar. Onlar bunu kazkafalarına sokana kadar savaş. Hiç korkmuyorum. Sonunu düşünmüyorum. Elimi kendini yenik sanan kalbimin üstüne koyuyorum. O henüz bilmiyor ama ben onu kurtaracağımı biliyorum. Bu savaşı onun barışa inanmaktan vazgeçmemesi için yaptığımı o henüz bilmiyor ama ben biliyorum.

21 Mart 2010

bahçede...

İnsan aklını kurcalayan ne varsa, sanki parmağı, gözü, kolu, kulağı gibi gittiği her yere onu da beraberinde götürüyor. Nasıl parmağını kesip atamazsa, nasıl gözünü oyup çıkaramazsa aklındakileri de atamam sanıyor. "Tebdili mekanda ferahlık vardır" deyip bahçeye atsa kendini, daha kendisi o beyaz plastik sandalyeye oturmadan aklındakiler oturuyor oraya. Sonra savaş başlıyor. "Git" diyorsun "gitmem de gitmem" diye direniyor o saçma sapan düşünceler. Mavi bir gök uzanıyor üzerinde, sen onun gözünün içine baka baka kara bulutları kaldıramıyorsun aranızdan. Sonra hiç görmediğin sapsarı bir kelebek konuyor mandalina ağacının yaprağına. Yalvar yakar oluyorsun o kelebeğe takılıp da gitmek için ama onun bir günlük ömrüne yazık etmekten korkuyorsun. Sonra daha o bir buçuk yaşındaki yumurcak dizlerinin dibinde sanki gökten düşmüş gibi peydah oluyor, onun kahverengi buklelerine doluyorsun parmaklarını. O ufaklık ellerinden tutuyor, sana arıları gösteriyor, sonra çiçekleri bir de koşup kaçan kediyi. Her birinin adını tuhaf bir dilde, daha da tuhaf bir heyecanla söylüyor. Onun yanaklarını kokluyorsun sırf heyecanı sana bulaşsın diye, başka birşeye, çok eskiden olduğun birşeye dönüşesin diye. Olmuyor olamıyor. İçindeki o inatçı kedere lanetler ediyorsun. Bir çocuk bile alamazsa insanın kederini ne alır ki diye düşünüyorsun.

Telefon sesinden korkuyorsun artık. Öyle çok kötü haberler aldın ki o ses tüylerini diken diken ediyor. H.'yi düşünüyorsun. Babasının iyi olması için binbir dilek yolluyorsun. Korkuyorsun ama. Hem de ne biçim korkuyorsun. Gazetelere bakmaktan korkuyorsun, televizyona bakmaktan, radyodaki haberlerden herşeyden ama herşeyden korkuyorsun. Öyle ki tüm bunlarla haşır neşir olduğunda cehennemin göbeğinde yaşıyorum sanıyorsun. Yanından geçen her adamın katil olabileceğini düşünüyorsun mesela. Kocaman elleri olanların kaç ağız burun kırdığını hesaplamaya çalışıyorsun. Sonra bu saçma sapan düşüncelerinden utanıyorsun. İnsanın kötülüğe iyilikten fazla inanıyor olmasının aklı yavaştan yavaştan yitirmenin göstergesi sayıyorsun.

Tüm bunlardan arınmak için çıktın oysa sen bahçeye. Sanki dünyada gökyüzünden, arılardan ve kuşlardan, çiçeklerden ve ağaçlardan, şu ufacık çocuktan başka birşey yokmuş gibi düşünmek için çıktın. Kendine bir saatliğine de olsa bu yalanı söylemek istedin. Aklını bu yalana inandırıp rahatlatmak istedin. Şu ufaklığın habersizliğini azcık tatmak istedin. Özledin çünkü öyle olmayı. Yoruldun çünkü herşeyi taşımaya çalışmaktan. Dünya peşini bırakmaz adamın değil mi? Sahi bırakmaz mı?

Resim: Philip Leslie Hale

19 Mart 2010

Nereye bakıyordun ki?

M.'nin en sevdiğim özelliği bu. Ne zaman ben çok ama çok kızsam o bir süre susuyor. Yatışmamı bekliyor. Çünkü beni çok iyi tanıyor. Biliyor ki, eğer bir süre sessiz kalırsak benim saman alevim pat diye sönecek ve daha sonra biz ikimiz oturup konuşacağız. Daha sağlıklı bir kafayla, öfkesiz sözcüklerle herşeyi çözümleyeceğiz. Ve bu yüzden M. benim iyi dostum. Ben kızgınken sustuğu için değil, birbirimizi iyi tanıdığımız ve dargınlıklar olmaması için nerede, nasıl davranmamız gerektiğini bildiğimiz için.

H.'yi ise başka bir özelliği nedeniyle seviyorum. O hiçbir zaman dostlarına kayıtsız kalmıyor. Eğer sen üzgünsen seni yatıştırmak için bildiği bütün yolları deniyor. Seni bir kenara çekip derdini soruyor. Anlatırsan eğer, o konuya objektif yaklaşıp başka bir yönden bakmanı sağlıyor olaya. Yok eğer anlatmak istemiyorsan seni güldürmek için kendini paralıyor. O istiyor ki dostları üzgün olmasın. Ve o biliyor ki ortada bir problem varsa o sadece o kişiye ait değil, hepimize ait bir problem.

Y. ise başka bir adam. Yumuşak bir kalp ve herşeyin komik yanını gören bir zeka. Yüzleşmesi en zor olayları bile öyle bir hale getiriyor ki hayatın acı değil komik olduğuna inandırıyor seni. Ve bütün bunlar yüzünden onunla sıkılmak, kederlenmek hiç mümkün değil.

B.abi ise sanki kabadayıların yaşadığı bir zamandan fırlayıp buraya düşmüş bir adam. İri cüssesi ve çatık kaşlarının ardında filmlerde ağlayan bir adam taşıyor. O iri cüssenin içinde herkesten gizlediği bir merhamet denizi ara sıra gözlerinden taşıveriyor bu yüzden de.

Bütün bu insanlarla bir arada çalışıyorum ben. Ve hepsini ayrı ayrı çok seviyorum. Zaman zaman birini kız kardeşim, diğerini erkek kardeşim ötekileri ise abim ve kuzenim sanıyorum. Daha önceki sakinleşmek adına yazdığım yazıya bakınca biz insanların içine yer etmiş olumsuza olumludan daha çok odaklanmanın benim de başımda olduğunu farkettim. İnsan ne aptal, enerjisini sevgi yerine öfkeye harcamaya pek meraklı pek meyilli. Belki öfkenin asidi daha fazla olduğu için bu böyledir. Ama tam da kendimde hoşlanmadığım, içime yer etmiş bazı şeyleri değiştirmeye çabalarken hala bazı şeylerin devam ediyor olduğunu görmek fena halde canımı sıktı. İşte bu yazı da bunun için yazıldı. Sevmediğin değil sevdiğine odaklansın bu sersem diye. Hayattan bezdirene değil hayatı sevdirene baksın gözleri diye. İşte bu yazı sırf bunun yüzünden yazıldı.

Resim: Rene Magritte

17 Mart 2010

düşün, düşün, düşün...

Şimdi yazacak olduklarımı (ki dilimden ne dökülecek henüz bilmiyorum) sadece ama sadece sakinleşebilmek için yazıyorum. Dün geceki birkaç saatlik uykuyla belki saçmalayabilirim belki yine öfkeden deliye dönebilirim ve hatta şimdiye kadar bütün öğrendiklerimi hiçe sayabilirim. Bu nedenle başta kendim olmak üzere herkesi şaşkınlığa düşürebilirim. Ve işin garibi sakinleştikten sonra bütün bu söylediklerimi unutabilirim. Bu yüzden eğer öfkeden çığırından çıkmış kelimeler yazarsam diye önce kendimden sonra herkesten şimdiden özür diliyorum.

Dışarıda pırıl pırıl bir güneş var ve benim içinde bulunduğum hal gökle hiç uyumlu değil. Böyle mavi böyle parlak havalarda insan neşeli olmalı, mutlu olmalı ve biraz da kayıtsız kalmalı. Ama yapamıyorum. Deniyorum ama şimdilik başarısızım. Tüm hayatı bir kaç yıl içinde işe odaklanmış biri haline geldim ben. Sabah iş, akşam iş, gece iş düşünen ve bu manyaklıktan kurtulup da kendine azıcık da olsa huzur tatili vermeyi beceremeyen birine ne zaman nasıl dönüştüm bilemiyorum? Ve şu an tek çare işten ayrılıp serseri gibi yaşamakmış gibi görünüyor. Zira buradaki problemleri çözemiyorum. Mantık, sağduyu, nezaket hiçbir işe yaramıyor. Çünkü, bencilliği herşeyin üzerinde olan birini bütün bu dilleri kullanarak ikna etmek mümkün görünmüyor. Kaldı ki bunca uyumlu çalışan insanın iş hayatını bir tek kişinin bunca berbat etmesini de aklım almıyor. Adil olmayan pek çok şeye öfkelenecek kadar delirmiş olmama karşın onları düzeltebilecek güce sahip değilim. Koca ülkenin başına musallat olmuş sorunların bu minyatür örneğine çareler aramaya çalışmaktan hem yorulmuş hem de bunalmış durumdayım.

Şuna inanıyorum; doğru ve dürüst olmak için çaba sarfederken ve dolayısıyla hata yapmamak, başka insanların haklarını gaspetmemek, başkalarını kendimizden önce tutmak ve birşey yaparken kendimizi onların yerine koymak için uğraşır ve insanca yaşamın bu olduğu inancıyla yaşarken, başka insanların tüm bunları es geçip ortaya koyduğu davranışlara sessiz kalmış olmak bizim hayatlarımızın temel amacı haline getirdiğimiz doğru yaşamı altüst etmez mi? Yanlışa sessiz kalmak en az yanlış yapmak kadar kötü değil midir? Bu sorunun cevabı "evet" elbette ama bazı durumlar var ki insan hesap kitaba girmek zorunda kalıyor. Kimler zarar görür, sonuçlar ne olur, yanlış düzeltilmeye çalışılırken daha da mı yanlış yapılır? Hesabım kitabım berbattır. Bu yüzden de uykusuz geçirilmiş bir gece sonunda ipler iyice düğüm oldu, ben uykusuz ve sinirli bir yaratığa dönüştüm. Bu yüzden şimdilik sessizim. Çünkü öfke anında kendimi kontrol edecek kadar eğitemedim henüz ruhumu. Bu yüzden herşeyi berbat etmemek için susuyorum şimdilik. Bekliyorum ki aklım durulsun suyun dibini görebileyim. Ve yine bekliyorum ki en doğrusunu yapabileyim.

Ben en iyi yazarak düşünebilenlerdenim. Yazarak kafasının içine bakabilenlerdenim yani. O yüzden yazıldı bütün bunlar. Kafamın içine bakayım diye...

Resim: Gustav Klimt

15 Mart 2010

pazartesi, pazartesi...

Sabah sokağa adımımı atar atmaz kendi kendime şöyle dedim: "Bugün güzel bir gün olacak ve ben asla sinirlenmeyeceğim. Ve bugün günlerden pazartesi değil." En az son cümle kadar bir önceki ve elbette ondan önceki de yalandı. İnsan güne yalanla başlayınca işi rast gider mi? Gitmez. Ve kim söylemişse adam haklı; yalanın en fenası kendimize söylediğimiz yalanlardır. Ne laf ama.

İşte gün başlıyor. Gün nasıl başlar? "Günaydın" diyerek elbet ve ben koridorda, sokakta karşılaştığım herkese günaydın derim. Derdim daha doğrusu. Bugünden sonra herkese demeyeceğim. Mesele o duvar suratlı kadına... Çünkü muhtemel ki sabahları kendisine günaydın diyen birine aynı şekilde karşılık vermesi gerektiğini otuz yıldır öğrenememiş. Bazı insanlar basit şeyleri bile öğrenemiyorlar ne yapalım. Her neyse konumuz bu kadın değil zaten. Konumuz kötü başlayan günler ve devamında gelenler.

Evet evet haklısınız. Birinin sana günaydın dememesi günün kötü başlaması için bir sebep değil fakat yine de sinir bozucu. Bu değil belki ama sabah gelir gelmez üstelik günlerden pazartesi ise masana kucak dolusu iş yığılması kötü başlamak için itiraf edin iyi bir sebep. Daha kendine gelememiş bir bünye ve karşınızda laklak eden bir güruh ve seninle oda arkadaşının başına yığılmış bir yığın iş. İnsan bu durumda "laylaylaooom hayat güzel, bahar geldi, bak kelebek geçti, kanadı burnuma değdi" falan diyemiyor. Diyebilen varsa alnından öperim. 

İşten kaçan biri değilim elbet. Hatta tam aksine yoğun çalışmayı sevmek gibi bir anormalliğim var bile denebilir. Fakat iş sana soluk alacak zaman bırakmıyorsa o zaman anormalliğim değişir ve gayet tembel bir yurdum insanı olmayı arzulayabilirim. Şunu bir düşün bakalım; Her iki kulağında telefon varsa, sen karşıdaki iki adama laf yetiştirmeye çalışıyorken biri gelip birşey soruyorsa ve tam o an nereden çıktığı belirsiz bir başkası gelip burnuna bir kağıt dayıyorsa nasıl hissedersin? Ben sana söyleyeyim aynen şöyle; Birden o gürültü arasında kör, sağır olup masanın üzerine çıkmış "defoluuuuuuuuun yeter artık"  diye bağırdığını hayal etmeye başlıyorsun. Birden bu saçmalıklar sebebiyle içinden hepten çıldırmış bir manyak çıkabileceğinden şüpheleniyorsun. Sesler susup ortalık biraz sakinlediğinde hayallerin biraz yumuşuyor. Deniz kenarında parmak arası terliklerinden fırlamış ayak parmaklarına bulaşan kumlardan başka bir derdin olmadığı bir zamanı düşlüyorsun. Bu manyak fantazisinden daha iyi geliyor sana. Hoş o manyağın önündeki tüm kağıtları paramparça edip durmadan konuşan, saçma sapan işler icat etmeyi marifet sanan koca ağız patronunun, o koca ağzının içine tıktığın hayal de güzel ama bunu kendine pek yakıştıramıyorsun. Ne de olsa şiddeti tasvip etmiyorsun. Peh peh peh sevsinler seni sevgi kelebeğim. Herkes çığırından çıkabilir öyle ya. Bakınız 3. sayfa haberleri. Tamam abartmayalım elbette öyle olmayacağım. Ama herkes gibi benim de bir hayalim var: bir gün patronumun suratına onun tam bir işe yaramaz olduğunu haykırıp (haykırmak işi ancak Julia&Julia filmindeki Meryl Streep sesiyle yapılabilir sanırım ki o ses bende yok.) kapıyı vurup çıkmak gibi tatlı bir hayal bu. Bu hayalin gerçekleşme olasılığı lotonun bana çıkma olasılığı ile aynı. Fakat loto, toto ve benzeri işlere hiç bulaşmadığımı düşünürsek bu hayalin gerçekleşme olasığı kocaman bir sıfır.

Bütün bu saçmalıklar içinde öğleni buluyoruz. Öğleden sonra saçma bir toplantı daha sonra yine binlerce iş var. Ama ben sükunetimi korumaya çalışıyorum. (Kararlılık diye buna derim ben. Sevsinler beni.)  Koca ağız geliyor yine. Bana birşeyler anlatıyor. İlk cümleden sonra bunun o aptal anı-fıkra-şaka karışımı şeylerden biri olduğunu anlayarak dinlemiyorum. O da dinlemediğimi biliyor. Ama bazı adamlar böyledir. Dinleniyor olmak onlar için önemli değildir. Konuşmaya öyle odaklanırlar ki gerisini boşverirler. Neyse ki benim patron da böyle adamlardan biri. Gün telefonlar, toplantı, konuşmalar, konuşmalar ve konuşmalar, acele etmek zorunda kalmalar bütün bunlar arasına bir bardak çay ve sigara sıkıştırmaya çalışmalarla geçiyor. Ne gün ama...

Eve dönerken sabah kendime söylediğim laf geliyor aklıma. Gün güzel geçecekmiş de yok bugünün pazartesi olduğunu unutacakmışım da. Peh peh peh. Yarın, "bugün berbat bir gün olacak" desem gün bana aksini kanıtlar mı acaba? Evet bunu yarın denemeliyim. Evet.

RESİM: Paul Flinders

14 Mart 2010

topraktan...

Bahar süprizli bir mevsimdir buralarda. Bir sabah uyanır kapıyı açarsınız ve ışıl ışıl gülümseyerek karşınızda duruyordur. Otlar bir gecede büyümüş, erikler aynı gece çiçek açmış, toprak ılık ılık tütmeye yine aynı gece başlamış gibidir. Ve bütün bunlar sebebiyle hayatın size bir süpriz yaptığı gibi bir şımarıklığınız olur o günün sabahında.

Dün işsiz güçsüz bir günün sabahına uyandım. Kapıda bahar. Bahçeye çıktım. Bir sürü kuş, bir sürü yeşil, bir sürü mavi ve havada baharın insana "cennetteyim" dedirten kokusu. Böyle zamanlarda tek katlı ve bahçeli bir evde yaşadığım için daha bir mutlu olduğumu hissederim. Bahçeye bir sandalye atıp ılık havayı üzerime örtüp hülyalara daldım. Çok tuhaftır, bahar olduğunda insanın içinde tıpkı aşka benzer birşeyler dalgalanıyor. Ama o şeyi asla tanımlayamıyorsun. Coşku desen eksik kalır, yaşama hevesi desen ondan daha da fazlası. "Neyse ne" der tanımlamaktan vazgeçip tadını çıkarmaya karar verirsin. İşte bahar biraz da bunun için güzeldir. Ne hissettiğinin üzerinde durmaktan vazgeçip tadını çıkarabildiğin tek mevsim olduğu için...

Ayaklarımı toprağa uzattım. O duyguyu bilir misiniz bilmem ama çıplak ayaklarınız, havalanması için alt üst edilmiş toprağa değdiği vakit toprağın sadece toprak olmadığını hissedersiniz. İşte o zaman ona boşuna toprak ana denmediğini farkedersiniz. Sizi besleyecek bir şeyleri koynundan çıkarması bir yana size ılıklığıyla bir sükunet duygusu da verir o. Tıpkı çok uzaklardan eve dönüp anneye sarılmak gibi hissettirir gözlerinizi kapar da ayaklarınızın altına dokunmasına izin verirseniz.

Toprakla böyle haşır neşir olmuşken gözüm ileride küçücük birşeye takıldı. Böcekler. Onlar da uyandılar elbet. Uzun zamandır özlenmiş arkadaşları görmek gibi yeniden onlarla karşılaşmak. Böcek lafını duyunca tüyleri diken diken olanlar var biliyorum ama inanın bana her böcek size zarar vermez. Mesela şu ufaklığı ele alalım. Küçük bir tespih böceği. Öyle korkak ki hafifçe ıslık çalsan kıvrılıp top oluyor. Siyah bir leblebiye benziyor. Şimdi ise sırtının üzerinde ters dönmüş duruyor. Onu düzeltmek için yaklaştığımda yine dertop olup yardım etmeme izin vermiyor. Uzaklaşıyorum. Tehlikenin geçtiğini anlayınca yeniden açılıp etrafı kolaçan ediyor ve düzelmeye çabalıyor. Dakikalarca onu izliyorum. Ben minik bir el hareketi ile onu bu çabadan kurtarabilecekken onun korkusu buna izin vermiyor. Kızıyorum. Anneannem doğada herşeyi kendi haline bırakmak gerektiğini söyler. Ben de öyle yapıyorum. Bizim ufaklık sonunda güç bela düzeliyor. Ağır ağır hareket ediyor. Öyle ki "acaba duruyor da ben mi hareket ediyor sanıyorum?" diye şüpheye düşüyorum. Hayır gerçekten hareket ediyor. Belki de çok fazla çaba harcadığı için bu kadar ağırdır. Yorulmuştur belki de.

Annem geliyor ona tespih böceğinden söz ediyorum. Gülüyor. "Sen de tesbit böceğisin" diyor. Böceğin ağır ağır gidişini izliyoruz. Daha sonra başkaları geliyor herkes bu ağır ağır giden ufaklığın o küçük hayatından bir bölüme keyifle izleyici oluyor. Kimsenin aklından onu öldürmek ya da ondan korkmak geçmiyor. Çünkü biz buralarda tehlikeli olanlar hariç hiçbir canlıyı öldürmeyiz. Ve biliriz ki bizden küçük bir canlının yaşayıp yaşamayacağına karar vermek haddimize düşmez...

Resim: Norman Rockwell

11 Mart 2010

akrabalar ya da akbabalar üzerine...

"Bak sen akşamki kıyamete!" diyor. Akşam hiç sevmediği bir akrabasını yemeğe davet etmiş annesi. "Sana ne bundan?" diyorum. "Anneleri bilmezmiş gibi konuşma" diyor "şimdi eve gideceğim annem tutturacak "illa gel otur, sohbet et" diye. Başımın etini yiyecek gör bak. Bunca yorgunluğun üzerine bir de hiç ama hiç sevmediğim insanlara katlanmak zorunda kalacağım." Vedalaşırken onun "eğlenceli" geçecek akşamı üzerine bir dizi geyik yapıyorum, kızıyor. Elbette o anda "gülme komşuna gelir başına" atasözünün aslında ne kadar doğru olduğunu hemen bu akşam anlayacağımı bilmiyorum.

Ayaklarımı uzatmış film izlemeye hazırlanırken annem müjdeli haberi veriyor. Korkunç derecede can sıkıcı olmaktan başka bir özelliği olmayan akrabalarımın çaya geleceğini söylerken üzerime başıma birşeyler giymem gerektiğini sıkıştırıveriyor araya. "Hayatta olmaz" diyorum. "Bu akşamı buna feda etmemi aklından bile geçirme." Annem "ama kızım onlar senin akrabaların" "ama kızım sevmesen bile nazik olman gerek" cümleleriyle başlayıp başka "ama kızım ...."lı başka cümlelerle devam ediyor ki gerisini duymak istemiyorum. "Kesinlikle hayır" diyorum. Surat asıp gidiyor.

Şimdi gitsem ona benim için kan bağının zerrece önemi olmadığını anlatsam, hasbelkader akrabam olmuş insanları sevmeyi bırak onlara katlanmak zorunda bile hissetmediğimi söylesem, insanların akrabalarındansa kendi seçtiği arkadaşlarının çok daha kıymetli olduğunu anlatsam biliyorum işe yaramayacak. Ve desem ki; sevmediğim bu insanların yanında zorla oturmak, hiçbirşey paylaşamadığımız dahası tamamen farklı dünyalarda yaşadığımız bu adam ve kadınların cahil cühela şakalarına gülümsemenin hangimize faydası olacak? Nezaket bazen ikiyüzlülüğün diğer adı anneciğim desem ya da ben onlara bir yandan nezaketle gülümseyip, diğer yandan bu insanların saçmalıklar ve cehaletle örtülmüş yaşamlarına, bir gün olsun oldukları insandan bir adım öteye gitmeden yaşıyor olmalarına kafamın içinde hayret edersem nazik mi sayılacağım? Tüm hayatlarını din üzerine kurduklarını sanan bu garip adam ve kadınların aslında inandıklarının özünden ne kadar bihaber olduklarına şaşarken sen sırf bana daha onlar gelmeden tartışmaya girmemem konusunda tembihlerde bulundun diye kendimi zar zor zaptederek o sandalyede çivi gibi çakılmış oturuyor olmam hangimize ne kazandıracak ya da? Misafirin kendini dinletebilme duyguları benim nezaket görünümlü suskunluğum karşısında tatmin mi olacak? Peki ya ben sevgili anneceğim? Kendi öz evladın tüm bunlara katlanırken için için patlayan öfke volkanlarını yutmayacak mı? Hayır yanılıyorsun anneciğim. Benimki nezaketsizlik değil benim ki dürüstlük. Sevmediğim ve sevmek zorunda olmadığım insanlara karşın iki yüzlü davranmaktan kaçınmak benimkisi. Bilmem anlatabildim mi?


Resim: Gustave Dore

09 Mart 2010

dünler, günler ve anlamsızlık üzerine...

Dün sabah daha çayım bitmemiş, gözüm açılmamışken patron geldi, hafifçe eğildi ve elimi öptü "gününüz kutlu olsun efendim" dedi. Teşekkür ettim. "Evet 8 mart kadınlar günü değil mi bugün?" dedim. Gülümsedi ve gitti. "Haydi sersem tavuk" dedim kendime "git bir sigara iç de kendine gel."

Ekip çoktan toplanmış, dumanı salmış sohbet ediyordu bahçede. Aralarına katıldım. Biri geldi sonra "aranızda kendini kadın gibi hissedenlerin kadınlar günü kutlu olsun" dedi. Çok garip hatta pek tuhaftır ki iki kişi de kendini kadın gibi hissetmediğini söyledi. Şaşkın şaşkın bakan suratıma "ya sen?" sorusu çarptı. Elbette kendimi kadın gibi hissediyordum başka ne gibi hissedebilirdim ki? Evet zaman zaman kedi zaman zaman da uzaylı gibi hissettiğim olmuyor değildi ama dişi bir kedi ve dişi bir uzaylı gibi hissediyordum en azından. Çünkü başka nasıl hissetmem gerektiği konusuna kafa yormamıştım. Zaten yeterince saçma sapan sorularım vardı o sorulara bir tane daha ekleyemezdim.

Kendini kadın gibi hissetmeyen kadın görünüşlü arkadaşlarıma "neden?" diye sordum. Bitkin görünümlü olan ona kendini hep başka birşey gibi hissettirdiklerini söyledi. Çocukken babasından, genç kızken ablasından daha sonra kocasından dayak yemiş. Şaşkınlıkla baktım. Şiddete maruz kalmış insanları biliyordum bilmesine ya ilk defa birinin bu kadar açıklık ve kabul etmişlikle dayak yediğini anlattığını duyuyordum. Belli ki kadın doğduğuna doğacağına pişmandı. Erkek doğmuş olsa dayak yemeyeceğini düşünüyor olmalıydı ki; "kadın olmaktan nefret ediyorum" dedi. İnsanın içi kırık camlarla doluyor böyle sözler duyduğunda. Ve o camlar o kadının keder dolu gözlerinden fışkırıp senin ciğerlerine doluyor. Diğer arkadaşımın tüm bunları dinlerken gözleri dolu dolu oldu. Onun da benzer bir hikayesi vardı. İtilmiş, üzerine birşeyler fırlatılmıştı. Aklım almıyordu. Böylesi tatlı, nazik insanları nasıl bir sebeple döverdi insan. Ne olmuş olabilirdi de birine bu kadar öfkelenip, çılgına döner ve akla hayale gelmeyecek şeyler yaparlardı?

Odama dönüp B.'yi aradım. Şiddet konusunda çalışmaları vardı. "Ne kadar çok insanın dayak yediğini bilsen dehşete düşersin."dedi. Telefonu kapayıp kendi hayatımı düşündüm. Çocukken sevgili sersem erkek kardeşimin üzerimde denediği Bruce Lee hareketlerini saymazsak hayatımda tek bir fiske yememiştim. Evde ya da yakın çevrede buna benzer birşeye de rastlamamıştım. Evet her evde olduğu gibi benim evimde de anlaşmazlıklar oluyordu elbette ama tüm bunlar kavga ile ya da başka bir yolla değil konuşarak çözülüyordu. Bütün bunlarla büyüyen ben de normal olanın bu olduğuna inanıyordum doğal olarak. Ama şimdi düşününce normal olanın aslında çok nadir birşey olduğunu anormal olanın ise aklın alabileceğinden yaygın olduğunu farkediyordum. Daha bir kaç dakika önce iki arkadaşımın bu anormallik içinde geçen hayat öykülerini dinlemiştim. Bir kadınlar günü sabahında zaten anlamsızlığına inandığım gün daha da anlamsız geldi bana.

Evet kadınlar günüydü dün. Sabahında kalbimi kırık camlarla dolduran iki çift hüzünlü göze baktığım ve gün boyu kadın haklarından söz eden erkeklerin söylediklerini dinlediğim, yazdıklarını okuduğum bir gündü. Gerçeğin o pis sırıtışının gri bulutların içinden belli belirsiz göründüğü yapay ışıklı bir gündü...

07 Mart 2010

şaşkın gün, şaşkın ruh...

Bu geçiş mevsimlerine bir türlü alışamadım ben. Otuz küsürünü gördüm ama hala aynı şaşkınlık. Haydi ilk onbeşini saymayalım. Zira insan, hayatının ilk on ya da onbeş yılında hayat üzerine düşünmez, sadece yaşar. Belki de bu yüzden hayatımızın en doğal ve en akıllıca yaşandığı yıllar onlardır. Ondan sonra virüs gelir bizi bulur, "hayatın anlamı"ndan girer "biz burada ne yapıyoruz?"dan çıkarız. Ve benim şu an, bu yarı güneşli yarı bulutlu kararsız pazar gününde yaptığım gibi, dışarısı neden böyle gibi aylak harcı sorularla uğraşır dururuz. Pencereden bakarız. Ve kendimize deriz ki; "hem bu kadar umutlu hem bu kadar karanlık, hem bu kadar dolu hem bu kadar boş, hem bu kadar ışıklı hem bu kadar karanlık olmayı nasıl becerebilir bu gün?"

Başka saçma sorularımız da vardır. Mesela yarın nasıl geçecektir ya da o adam o işi zamanında teslim edebilecek midir? Bunca güzel ve sakin bir günün ortasında böyle hesaplara girişmişken masanın üzerine vurmuş gün ışıkları, hani o çok sevdiğimiz oynak gün ışıkları, usul usul kayar gider, gök maviden griye, griden maviye döner durur ama hiçbirini farketmeyiz. Çünkü çok ama çok önemli sorunlarla uğraşıyoruzdur o sırada. Henüz olmamış şeyler ya olursa diye kaygıdan sıkışan kalbimize bakıyoruzdur, şimdiden pazartesi sendromuna hazırlık yapıyoruzdur, sanki çok neşeli bir yolculuğa bavul hazırlar gibi. Hiçbir şey bulamazsak geçmişe takılıp birilerine küfür ediyor bir başkasını özlüyoruzdur. Bütün bunlar içinde asla ama asla tam anlamıyla burada, bugünün içinde olmayı beceremiyoruzdur. Gün bitip yataklarımıza girdiğimizde aklımız tüm bu soru ve sorunlardan kurtulmayı becerebilmişse eğer o günü yaşamış kabul ediyoruzdur kendimizi. Oysa, ya o günü bundan bir kaç yıl öncesini anımsayarak ya da bundan birkaç yıl sonrası için plan yapıp daha da kötüsü o yıllar için kaygılanarak geçirmişizdir.

İşte tüm bunlar yüzünden hayatın ilk on ya da onbeş yılı adam gibi yaşamayı becerebildiğimiz tek yıllardır. Gerçek anlamda bir hayatımız vardır. İçinde bulunan günün yaşandığı ve geçmiş ya da gelecek kaygısının taşınmadığı. Ve o on ya da on beş yıldan sonra şu an dışarda yaşanmakta olan geçiş mevsimi gibi olur iklimlerimiz. Tıpkı havanın yarı bulutlu yarı güneşli oluşu gibi tıpkı onun kararsız seyreden hali gibi biz de bir geçmişe bir geleceğe yelken açar dururuz. Ve tuhaftır ki, hepimiz yadırgarız bu mevsimi. İçimizin her daim böyle olduğunu bilmeden hepimiz...

RESİM: Robert Zund

03 Mart 2010

İNSAN, İNSANIN İLACI...

S. aradı geçen gün. Ne çok zaman olmuştu konuşmayalı. Hep aklımdaydı ama hiç aramamıştım. "Ne yapıyor, iyi mi?" diye düşünüyordum ama nedense bunu ona hiç sormadım. Bir telefon uzaktaydı halbuki. Ama telefon bana çok çok uzaktaydı. İnsanların gözlerine bakmadan konuşamayanlardanım ben. Belki de o yüzdendir telefona bunca uzak oluşum.

"Neden hiç aramıyorsun?" dedi. Bahanem yoktu. Bunu ona da söyledim. Hayır kızgın değildi. O ve ben böyle şeylere kızamayacak kadar yakındık. Bu yakınlık ikimizin de bir türlü tanımlayamadığı türden bir yakınlıktı ve bu yüzden bu kadar güzeldi. "Ben bir vefasızım" dedim. "Bununla gurur duyuyor gibi söylüyorsun" dedi. Oysa gurur duymuyordum. Belki sadece fazla benimsemiştim. İnsanları çok ama çok düşünürsen, onları merak edersen, hep aklında olurlarsa ama hiç aramazsan yine de vefasız diye adlandırılabilir misin? Vefa ancak karşıdaki bilirse mi anlam taşır? Belki de vefanın gerçek anlamı budur ve S. haklıdır.

S.'ye kabuğun içinde uzunca süreler kaldığımı söylemedim. Ama o bilir beni. Bu yüzden bana "insanlardan bu kadar uzaklaşırsan iyi olacağını mı sanıyorsun?" dedi. Haklıydı. Benim derdim insanlarla değildi ki? Kendimleydi daha çok. Ve yaptığım, kendimden kaçıp kendime sığınmak gibi saçma birşeydi. Yorgunum diyordum ya aslında tembeldim. İtiraf ediyorum açmadığım telefonlar vardı, cevaplamadığım mailler, mesajlar, reddettiğim gezi, sinema falan filan gibi davetler. İnsan ne sersem,öyle ki; en iyi arkadaşı kendisi sanıyor. Ve yalnız kalırsa içindeki düğümleri daha iyi göreceğini düşünüyor. Oysa nasıl aynaya bakmadan yüzümüzü göremezsek insanlara da bakmadan düğümlerimizi göremiyoruz. S. bunların hiçbirini söylemedi. Benim tüm bunları anlamam için tek bir cümlesi yetti. Belki de tam bu değişme, toparlanma arifesinde aradığı içindir. Doğru zamanda, doğru kişiye, doğru cümleyi söyleyen bir adam olduğu içindir ya da.

Bir saati geçen konuşmamız kahkahalarla sürdü gitti. Kapatırken benim gülmekten yanaklarım, onun ise etrafı rahatsız etmemek için kısmaya çalıştığı kahkahalarından karnı ağrıdı. Ona kimbilir kaç kez teşekkür ettim. Beni kollarımdan tutup sarstığı için, gözümün önünde duranı farketmemi sağladığı için. O ise tıpkı tüm iyi dostların yaptığı gibi önemsemedi bunu. Kendini, yaptığını umursamadan "sadece senin için söylüyorum" dedi "iyi ol diye..."

İnsan her zaman insanın ilacı...  

RESİM: Raymond Peynet

01 Mart 2010

BU BAHAR...

Bak sana ne diyeceğim; Hani bugün baharın ilk günü ya, hani baharda ağaçlar küçücük tazecik yeni yapraklar çıkarırlar ya, bazılarının tomurcukları bile olur hani, hani otlar da yeşerir ve onların arasından minik mavi çiçekler çıkar ya, haydi gel biz de kendimizi onlar gibi hissedelim bu bahar. Bak mesela kollarına. Tazecik yapraklar yok mu orada? Saç diplerini karıştırıver şöyle minik mavi bir çiçek gelmedi mi eline?

İnan bana tüm kalbinle inan bana, sırf doğa değil baharda yenilenen biz şaşkınlar da yenileniyoruz. O kuru dallarımıza can yürüyor yaprak yaprak açıyoruz. Sadece unutuyoruz doğanın bir parçası olduğumuzu bu yüzden hiç göremiyoruz. Ne olur tüm kalbinle inan bana. Senden tazecik bir sen daha doğacak tıpkı her bahar olduğu gibi bu bahar da. En azından bu bahar farket. En azından bu bahar...

Resim: Arthur Hacker