27 Mart 2010

Ah bu ben...

Ne söyleyeceğini bilmeden parmakları klavyenin üzerinde ağır aksak rakseden bu faniye ayıracak bir kaç dakikan var mı? Bir kaç dakika diyorum ya, bu süre belki biraz uzun belki de sandığımızdan biraz daha kısa olabilir. Ben bunu henüz bilemiyorum. Sen herşey bittikten sonra buraya gelmiş olacağın için ufak bir göz atışla süreyi az ya da çok tahmin edebilirsin. Bu da şimdide olmanın bilinmezliği işte.

Sana da oluyor mu bu? Birşeyler söylemek istiyor olduğunu hissedip aklının içini boş bir kuyu gibi buluyor olduğun zamanlar oluyor mu senin de? Bu yüzden de birşey bulurum umuduyla o kuyuyu yarı istekli yarı isteksiz kazıp durduğun? Bana oluyor. Kafası her daim karışık bir tür var bilirsin. Ben onlardanım işte. Neden diye sorma. Bu tür şeylerin nedeni olmaz. Öylesindir ya da değil. Biliyor musun kafasının içi tıpkı titiz bir kadının evi gibi düzenli olanlara hayret ediyorum. Bu, bana insan olmanın doğasına aykırıymış gibi geliyor. Her durumda, her söz karşısında ne diyeceklerini bilenlerden söz ediyorum. Nerede nasıl davranacağı çok önceden, sanki o kişi kendi hayatını, geleceğini çok önceden bir film izler gibi izlemiş de sonra oturup bir güzel program yapmış, tüm sözleri tek tek yazmış, hatta bazılarına bakıp "ı ıh bu olmadı, şöyle yapsak daha iyi" demiş gibi olanlardan... Bir de düzen içinde yaşayanlar var. Düzenli kitap okuyanlar, o ay izleyeceği filmleri belirleyip hiç sıkılmadan bir görev bilinciyle izleyenler ve daha benzeri pek çok şeyi yapanlar... Nasıl böyle olunabilir? Nasıl bunca düzenli ve tertipli olur insan? Nasıl bazı şeyleri yarım bırakmaz ve nasıl bu kadar kararlı olur? Bir de bu insanların şöyle garip bir tarafı var bilemiyorum hiç dikkat ettin mi? Bu insanlar sevdikleri insanları hep severler sevmedikleri insanlar ağzıyla kuş tutsalar bile onları sevmemeyi sürdürürler. İnanılır gibi değil. Sevgi belki süreklidir de sevmemek nasıl sürekli olur? Ben mesela, O hiç sevmediğim adam bana gelip üzüntüsünü anlattığı vakit oturup düşündüm. O gittiğinde içimde yumuşayan birşey hissettim. Neden bana gelip anlattı dedim kendi kendime. Neden benimle dertleşti. Oysa onun da beni sevmediğinden neredeyse emindim. İnsan sevmediklerine bir açık kapı bırakıyormuş meğer. Onun da sevilebilir olduğunu düşünüp o kapıyı hep aralık tutuyormuş. Sevmeler konusunda ne kadar netse aklın, sevmemeler konusunda bi o kadar net olamıyormuş. Bu iyi birşey dedim kendi kendime. İnsanları sevmemekten hoşlanmam. Çünkü, bu sevmemelerin, nefretlerin insanın içinde güzel olan ne varsa rendelediğini düşünürüm. Bilirsin rendelenmiş şeyler hep başka şeyler içine karışıp, görünmemeye mahkumdur. Ben de içimde kocaman güzel bir meyve gibi duran o özü rendelemeyi istemem. Bu yüzden de içimde nefret ya da öfke olmasından korkarım. Bu arada şöyle bir düşüdüm de düzenli olanlara hayret etmenin yanı sıra kıskanıyorum da onları galiba. Evet bu bir itiraf. Neyse.

Ne anlatmak istediğimi bilmediğimi söylemiştim ama o biraz önceydi. Şimdi ise yukarıdaki bir sürü palavradan sonra işin özünü sadece bir kaç cümleyle hemen yukarıda anlattığımı sen de ben de görüyoruz. Derdim sevmemek, açık bırakılan kapılar, sevmeye bunca hazır olmalar ve içindeki özün rendelenmesinden deli gibi korkmalarla ilgiliymiş.

Kafası hep karışık olanlardan olduğumu söylemiştim değil mi? Ve o karmaşayı bir kağıt üzerine kelimelerle dökmeden çözemeyenlerden olduğumu da... anlıyorsun değil mi?

resim: rafal olbinski

5 yorum:

  1. anlamaya inanmadığımı söylemiştim daha önce. ama sanırım biliyorum dediğini. daha doğrusu aynı türden olduğum için kendimce yaşıyorum. senin de kendince yaşadığın gibi. yani yalnız değilim, değilsin, değiliz. bazen bunu bilmek bile iyi gelmiyor mu insana sevgili kedi?

    YanıtlaSil
  2. anlıyorum, çünkü kendimi biliyorum... dilemma üzerine bir yazı yazmak için oturunca klavyenin başına, saçmalama dedim çık dolaş, seni buldum, ne tesadüf dimi? yoksa tesadüf diye bir şey yok mu?

    YanıtlaSil
  3. Kedicik zihnen berrak olmak ile her soruya bir yanıtı olmak ayrı şeyler...

    Zihnen berrak olmak içinde ve dışında olup bitenleri daha parlak aydınlık görebilmek; her soruya bir yanıtı olmak ise bir tür mekanizm, hazır cevaplık...

    sevmek ve sevmemek bahsine gelince. emek vermeden sevmek de neyin nesidir?.. olur mu? mümkün müdür?

    hayatımızda mesleği emekçilik olan bir arkadaşımız var ama emek vermeyi sevmiyor...

    niye emek vermiyorsun deyince veriyorum diyor kanıtlıyorsun vermdiğini siz yanlış görüyorsunuz diyor ben çok seviyorum işimi diyor niye yapmıyorsun seviyorsan diyorum vallaha yapıyorum diyor ama işte şunu niye yapmadım diyorum aaa unutmuşum diyor dün de evveli gün de önceki gün de yapmadın diyorum yaptım yaa niye yapmadın diyorsun diyor...

    şimdi ben bu emekçi arkadaşı sevemiyorum... hep aynı... yıllardır aynı... hiç değişmiyor... ömrümden ömür aldı... mazlum pozu yapıyor sürekli...

    yapma poz işine bak böyle yerşilçam filmleri çevirme karşımda diyorum... sen beni sevmiyorsun diyor... e nasıl seveyim seni... iş yapmıyorsun... söylüyorum anlamıyorsun... yalancı oluyoruz senin yüzünden... biraz dostluk gösterince de kafama ediyorsun...

    gönlümü nasıl açayım bu arkadaşa şimdi...

    bazen olmaz...

    aynı şekilde şu meclisteki politikacılara nasıl gönlümü açayım... toplu iğne başında yalan kızaklarını kaydırıyorlar... kandırmanın emeği emek midir?..

    YanıtlaSil
  4. Oysa ayda ayaklarını dinlendiren güzel ne kadar rahat.Tüm gönül karmaşalarını çözmüş huzur içinde oturuyor sanki.Bu tedirginlik ve karmaşaların nasıl çözümleneceğini bir ona sormalı belki.Sevgilerimle.

    YanıtlaSil
  5. JOA: İyi geliyor elbet. Bazen yalnız olduğunu hissetmek çok ürkütücü. Ve bazen o duygunun içindeyken bir ses duymak çok umut verici.

    EVREN: Ben tesadüflere hiç inanmam :) Tesadüflerin açıklanamamış şeyler olduğunu düşünürüm. Kimbilir belki de masallara, mucizelere, büyülü şeylere herşeyden çok inanmayı istediğim içindir...

    CÜNEYT: Emek vermeden ne olur ki sevgi olsun? Senin örneğin değil ama bazı durumlarda çok basit şeylerden sevmiyoruz insanları. Belki önyargılarımız oluyor belki de kişisel tarihimizde olan birşeylerle benzeşim kuruyoruz. İşte ben böyle zamanlardan söz ediyordum. Bu insanlara açık kapı bırakmaktan. Herkesi sevmek zorunda değiliz. Ama içimizde nefret tutmak da bana doğru gelmiyor. Yapabiliyor muyuz? hayır. belki ancak kendini çok çok aşmış olan insanlar becerebiliyorlardır. Etrafa bakınca insanın içinde onca nefret uyandıran şey varken bu mümkün olmuyor olamıyor. Olan bize oluyor. İnsanın içi gün günden törpüleniyor.

    SUFİ: O resim bana hep şu soruyu sordurur: bir gün bu huzura erebilecek miyim? İnsan zamanla büyüyor ve zamanla yolunu buluyor. Huzur orda bir yerde ama yol nerde henüz bilemiyor ama aradığını bulacak bir gün. Sakinleşecek kafası, anlayacak.

    YanıtlaSil