28 Şubat 2011

5 dakika geç kalmak çocukları ağlatmak için yeterli bir sebep midir?

Yukarıda fotoğrafını görmüş olduğunuz kişi bir halk oyunları eğitmeni. Aylarca yarışma için hazırladığı öğrencilerini 5 dakika geç kaldıkları için yarışma dışı bırakanlara isyan ediyor. Çocuklarının emeğinin boşa çıkmış olmasına ve o küçücük çocukların yaşadıkları hayal kırıklığına duyduğu acı yüzünün her yanından okunuyor. Çocukları için verilen diskalifiye kararına karşı kendini yerden yere atmasına kimse anlam veremiyor o sırada. Belki de kararı kabullenip boyun büküp çocuklarını alıp oradan uzaklaşmasının "normal insan davranışı" olacağını düşünüyorlar. Herkes adamın kendini yerden yere atmasına şaşkınlıklar içinde bakıyor. Çok ilginçtir ki aslında bu adamın isyan dolu davranışının normal olduğu kimsenin aklına gelmiyor. Aylarca verilen emeğin bir çırpıda ziyan olması, sanki herşey tam zamanında olurmuş gibi, sanki bu ülke dakikliği ile tanınan bir ülkeymiş gibi 5 dakika gecikmenin bunca emeği, haydi emeği bir yana bırakın el kadar çocukların hayallerini çöpe atmasını bu adamın kabullenip sessizce çekilmesi "takdir sizindir" demesi mi bekleniyor?

Eğitmenin ve çocukların hikayesi daha sonra ortaya çıkıyor. Eğitmen Nuri Kanat yarışma öncesini şöyle anlatıyor: "Cuma günü saat 11.00'de çocukları provaya gönderdim, kumaş bulmamız zor oldu ve ben kumaşı bulana kadar cuma namazına denk geldi. Saat 13.15'te terzi yeni geldi. Ben o gece sabahın 04.00'üne kadar terzide kıyafetleri bekledim. Sabah saat 06.00'da okula gittim, çocuklar toplanıncaya kadar saat 07.30 oldu. Elbiseleri dağıtıp eşimle birlikte çocukların kıyafetlerini giydirdik. Onlara giydirene kadar ve düzenli hale gelene kadar saat 08.00 oldu. Daha önce ayarladığım minibüs şoförünü aradım, ancak ulaşamadım. Tekrar 5 minibüsçüyle irtibat kurmaya çalıştım. Ancak kimse telefona cevap vermedi. Çocukları o kıyafetlerle çamurlu yollarda 3 kilometrelik yolu kat ederek yarışma salonuna ulaştım. Bunda eğer 5 dakika geç gelmişsek ve suç ise buna diyecek bir şeyim yok. Eğitimciler bu kadar bahanecimi olur. Hiç mi vicdanları sızlamadı. Küçücük ve minicik çocukları üzmeye ne benim ne de hiç kimsenin hakkı vardır. Bu çocuklara defalarca maddi durumum iyi olmamasına rağmen kendi imkanlarımla sahip çıkmışımdır. Bana yapılan bir haksızlıktır. Eğer eğitim anlayışları buysa, bu kadar bahaneci bir eğitimci ortamı olduysa ben bu çocuklarımı sonuna kadar savunurum. Canımı ve bedenimi hiç düşünmeden onlara feda ederim. Ben herkesi vicdanları ile baş başa bırakıp onları yüce Allah'a havale ediyorum."

Bütün bunların olmadığını varsayalım. Mesela diyelim ki, çocuklardan biri beş dakika geç kaldığı için bu ekip gecikti ve diskalifiye oldular. o geç kalan çocuk sizce ne hale düşecekti? Tüm ekip onu suçlamayacak mıydı? Okulda onu dışlamayacaklar mıydı? Peki bütün bunlar o çocuğun hayatını cehenneme çevirmeyecek miydi? Çevirecekti. Tamam o çocuk geç kalmamış olsun. Geldikleri dolmuşun lastiği patlayamaz mı? Yolda bir kaza olmuş yol kapanmış olamaz mı? Daha bin tane durum bu insanların başlarına gelebilirdi. Bu ekip 5 dakika değil yarım saat geç kalabilirdi. Neden hiç hoşgörünüz yok? Neden böyle bir ülkede akla mantığa sığamayacak aksiliklerin olabilirliğini kabullenemiyorsunuz? Neden yarışma kuralları el kadar çocukların gözyaşlarından daha değerli? Bu çocukların bu yaşlarında katı kurallarla tanıştırarak onlara ne katacağınızı hesaplıyorsunuz? Eğitim, eğitim diye bağırıyorsunuz da neden eğitimin bu yanına bakamıyorsunuz? Bu çocuklara matematik, türkçe öğreterek elinizden geleni yaptığınızı mı sanıyorsunuz? Biliyor musunuz çok yanılıyorsunuz. O çocukların gözyaşlarının sizin kurallarınızdan çok daha değerli olduğunu anlamadığınız müddetçe ve bunu o çocuklara hissettiremediğiniz müddetçe sakın onlardan saygı beklemeyin. Belki size başlarıyla selam verirler ve yine belki ceketlerinin önünü iliklerler ama arkanızdan küfrü basarlar.

Haber: HabercinizFotoğraf: elmahaber

27 Şubat 2011

sütünden ve derisinden...

Eskiden koyun, keçi gibi hayvanlar için "etinden ve sütünden faydalanılır" gibi laflar edilirdi. Ama sanıyorum pek kısa zaman sonra keçi ve koyunun yanına insanı da ekleyeceğiz. Durun durun hemen "kızım manyak mısın? Ne saçmalıyorsun?" demeyin. Size söylediklerimi kanıtlayabilirim.

Akıllının biri annelere hizmet veren bir siteye ilan vermiş. 15 süperakıllı kadın da "aaaa şahane! Sütümü sağayım da satayım. 350 mililitresine 15 sterlin veriyorlarmış. Duydun mu gııı Melanie?" demiş ve bu süperakıllıların sütünden Baby Gaga (Yahu bu adı GAGA olanlarda mı bir sorun var acaba? Lady Gaga denilen zat-ı muhterem de etten elbise giymişti) isimli dondurma üretilmiş. Sütlerini satan bu annelerin konu hakkında yaptıkları açıklamalar da şöyle. 35 yaşındaki Victoria, "yetişkinlerin anne sütünün ne kadar lezzetli olduğunu farketmelerinin, yeni anne olmuş kadınları, bebeklerini kendi sütleriyle beslemeye teşvik edeceğini" söylemiş mesela. Valla Victoria'cığım bebeklerini beslemeye değil de süt satıp para kazanmaya teşvik edebilir bu dondurma meselesi. Victoria bir de şöyle buyurmuş, "ekonomik krizle başetmemde ciddi bir fayda sağlıyor.Kendi doğal kaynaklarımı ek kazanç sağlamak için kullanmamda ne sakınca var?" Mesela böbreğini sat, saçın uzunsa kestir sat peruk yaparlar ne bileyim doğal kaynaklarını tepe tepe kullan bacım. Ama dikkat et yarın bir gün süt tacirleri sizin gibi salakları kaçırıp sütlerinizi güğümlere sağmasınlar. Sonra göz yaşları içinde "ühühühühühü 100-150 yeni anne olmuş kadın vardı. Hepimizi aynı anda sağıyorlardı. Çok korkunçtu Sayın Birand." diye televizyonlarda ağlamayın.Asıl benim merak ettiğim bu dondurmayı dükkanında üreten Matt O'Connor'un aklına bu fikrin nereden geldiği. Şöyle demiş olabilir mi; ulen keçi sütünden ürettik tuttu, inek sütünden ürettik iyi oldu başka kimin sütü var. Ana buldum, insan sütü. Yan komşu Emilia'dan rica edeyim de bir bardağa sağıp azıcık sütünden versin bana. Yırttık abicim yırttık." O'Connor meseleye şöyle şahane bir açıklama getirmiş; "Kimileri duyunca iğrenebilir ama bu dondurmalar tamamen organik ve doğal" Vallahi güzel kardeşim değil denemek ben duyunca böğğğt dedim. Sahi Matt bu dondurmaya ciddi talep var mı?
İnsan derisinden kitaba ne dersiniz?

Biri ölünce "ebediyen yaşasın" derler ya George Cudmore ölürken muhtemelen ebediyen yaşayacağını bilmiyordu. Üstüne üstlük 2011 yılında müzede sergileneceğinden bihaberdi. Tamam Cudmore'un tamamı sergilenmiyor ama derisi de bir nevi o sayılır değil mi? Nedir Cudmore'un hikayesi? Sıçan avcısı olarak çalışan George Cudmore bir gün artık sebep her ne ise zavallı karısı Grace'i zehirler. Yakalanır ve idam edilir. Cudmore'un 1830 yılındaki idamından 1852 yılına kadar akıllının biri olur da lazım olur diye adamcağızın derisini saklar. Sonra o deri John Milton'un toplu eserlerinin bulunduğu kitabın kapağı olur. Bir de kitabın kapağına, kapağın kimin derisinden yapıldığı ve deri sahibinin neden idam edildiği not düşülür. Nasıl ama? Belki bu moda yeniden hortlar da gazetelere şöyle ilanlar verilir; "ölülerinizin derilerini toprak altında ziyan etmeyin, bize verin nadide bir kitabın kapağında onları sonsuza dek yaşatalım. Vicdansız yayınevi."

Fotoğraflar: Dailymail ve Diyetcim.net
Haberler: Radikal

24 Şubat 2011

rica etsem kendi işinize bakar mısınız?

Yine dinini değiştirdi! haberin başlığı bu. İçeriğinde de Tuğçe Kazaz'ın önce hristiyan, sonra budist ve yine din değiştirip müslüman olduğundan söz ediyor. Sizi ilgilendiriyor mu bilmem ama birinin hangi dinden olduğu veya dinini değiştirip değiştirmediği beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Beni bu haberde ilgilendiren tek şey bunun haber değeri olduğu düşünülüp yazılmış olması ve getireceği sonuçlar.

Haberde söylenenlere bir bakalım. Eşi için hristiyan olduğundan söz ediliyor ve sonra eşi boşanma davası açınca budist olmaya karar verdiği söyleniyor. Verilmek istenen mesaj gayet net.

Devam edelim. Budist olunca bu dinin gereği olarak görünen "hizmet" kısmında pes etmiş Tuğçe. Çünkü, kendisine 3 gün üst üste çay servisi yaptırılmış, o da kendini hizmetçi gibi hissedince bağırmış çağırmış ve "Budizm sevdası"nı sona erdirmiş. Mesaj yine gayet net.

Bu bir haber evet. Ama haberin en önemli özelliğini taşımıyor. Yorumsuz yazılmamış. Ve asıl önemlisi haber toplumu çok yakından ilgilendiren bir özellik taşıması gerekirken bu haber hiç de öyle bir özellik taşımıyor. Şimdi size sormak istiyorum baylar ve bayanlar Tuğçe Kazaz'ın önce hristiyan sonra budist ve sonra müslüman olması sizin hayatınıza birşey kattı mı? Bu bilginin bir değeri var mı sizler için? Gelecekteki düşünceleriniz üzerinde herhangi bir etkisi oldu mu?

Bu haber ancak şunu yapmıştır yapsa yapsa: Bazılarında Tuğçe Kazaz nefret uyandırmıştır. Sonra kimisi, 3 kez çay servisi yapmaktan yıldığı için kibirli yaftasını yapıştırmıştır. Aşk delileri "ay balım benim kocasına ne kadar aşıkmış ki onun için dinini değiştirdi" demiştir belki de. Meraklılar ise "acaba bundan sonra hangi nedenle hangi dine mensup olacak?" diye düşünmüşlerdir.  

Çok ilginçtir ki insanların din, dil, ırk nedeniyle birbirinden ayrı tutulmaması gerektiği hepimizin insan olduğu ve insanların özel yaşamlarının olduğu, başka insanlara zarar vermedikleri sürece bu özel hayatların kimseyi ilgilendirmemesinin gerekliliği üzerine bunca yazılıp çizilirken hala bu tür bir haber yazılıyor, gazeteye basılıyor ve insanlar da bunun üzerine akıllara zarar yorumlar yapıyorlar. Kimi sürekli din değiştirdiğine kızıyor, kimi islama davet ediyor, kimi kafasının karışık olduğunu düşünüyor, kimi bunu bir magazin malzemesi olarak kullandığı için köpürüyor. Neyse ki bu akıllara zarar yorumlar içinde bunun Tuğçe'den başka kimseyi ilgilendirmeyeceğini düşünenler de var ki ben de aynı fikirdeyim. Neye kızıyorsunuz bu kadar anlayamıyorum. Bu kadın budist olunca bir ormandaki bütün ağaçlar mı ölüyor ya da hristiyan oldu diye insanlar mı ölüyor? Ve siz ona engel olmadınız diye günah mı işlemiş oluyorsunuz? Hele Tuğçe'nin çocuklarına örnek olduğunu ve zarar verdiğini sananlar asıl siz neden kendi evinizdeki çocuğa gazetede boy gösteren bir kadın kadar tesir edemeyeceğiniz güvensizliğindesiniz? Hayatta çok daha önemli şeyler yok mu? Birinin hangi dine mensup olduğunun sözünü etmek ayıp değil mi?

Böyle bir çağda hala bir kadının din değiştirmesi ile uğraşıyorsak "geliştik" "değiştik" "iyi gidiyoruz" lafları palavra değilse nedir? Bence başkalarının hayatını didiklemekten vazgeçip, kendi hayatlarımız üzerine kafa patlatırsak ancak o zaman değişir birşeyler. Belki kendi hayatlarımızdaki kusurları bulur temizlersek, şu koca topluluğun ucundan kıyısından tutmuş oluruz.
Fotoğraf: 46magazin

23 Şubat 2011

yeryüzünün en kıymetli varlığı

Sözlükte insan: "Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı."şeklinde tarif ediliyor. Hayvan ise: "Duygu ve hareket yeteneği olan, içgüdüleriyle hareket eden canlı yaratık." diye tanımlanmış.

Elbet bu ikisi arasındaki farkları biliyorum ama sabah gazetede %97 İnsan isimli sergi ile ilgili haberi okurken bu kadar övülen insanın ve "hayvan işte ne yaptığını bilmez" denilerek bizlerden bir basamak aşağıda görülen hayvanların hangisinin yaşamının daha iyi olduğunu düşündüm. Şimdi tanımlamalarda altı çizilmesi gereken iki nokta var. İnsan, değiştirebilen ve biçimlendirebilen bir canlı. Bu zaman zaman iyi birşey olsa da çoğu zaman kötü birşey. Mesela şöyle birşey yapar insan:
Sonra bu şeyle şöyle şeyler yapar:

Evet insan değiştirme ve biçimlendirme gücüne sahip. Düşünme ve konuşma yeteneği de var. Ama tanımlamada birşeyler eksik sanki. İnsan gözü dönmüş bir hırsa da sahip. Daha çok toprağım olsun, daha çok altınım olsun, krallar gibi yaşayayım, "Ben bunlara sahip olayım da ölen ölsün bana ne"ci bir anlayışa da sahip. İnsan öfkeden kudurabilme yetisine de sahip. Bu öfkeyle önüne çıkan ne varsa yakıp yıkabilme kaabiliyeti bile var. Dünyayı yok edebilme, dünyanın dengesini bozabilme gücüne de hatta. 

Siz hayvanları "bu orman benim, diğer hayvanları öldüreyim de ağaçlardaki tüm yemişleri ben yiyeyim" derken hayal edebiliyor musunuz? Ya da "ben bir kargayım madem bir tel bulup şişenin içinden yiyecek birşeyler çıkarabiliyorum o halde o telle diğer kargaların gözünü oyup en kral karga ben olabilirim" derken hayal edebiliyor musunuz? Peki bir aslanın "karnım tok ama şu 5 ceylanı öldürüp soğuk bir yere koyayım da sonra yerim, yemediğimi de çöpe dökerim, nasıl olsa bir sürü ceylan var, tükenmediler ya" dediğini... Ya da pembe tenli bir genç kızı gören bir ayının "şu insanı öldürüp derisini yüzeyim de kendime güzel bir palto yapayım" diye planlar yaptığını... Peki şuna ne dersiniz; Bir filin "aman şu insanı yakalayayım da sirk diye birşey icad edip orada maskara edeyim çoluk çocuk eğleniriz bir güzel hem sonra para diye birşey de icad eder biri hem eğlenip hem de para kazanırım"
Şuna bir bakın. Var mı böyle bir olasılık? Ne de olsa onlar içgüdü ile hareket ediyorlar. Hayatta kalmak ve soyun devamını sürdürmek maksatlı hareket ediyorlar. İnsan ise bütün bunların yanı sıra yakıp yıkmak yok etmek ve daha fazlasına sahip olmak için akla hayale gelmeyecek pek çok şeyi yapıyor. Elbette içgüdü ile yaşayalım başka hiçbir şey yapmayalım gibi saçma bir fikrim yok. Eğer, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı isek buna göre hareket edelim diyorum. Olmayacak birşey istiyorum farkındayım ama bütün bu olup bitenlere fena halde kızıyorum. Tecavüzler, cinayetler, doğanın katli, hayvanların insanın keyfine kurban edilmesi ve daha bir dolu şey, sırf düşünebilme yeteneği yüzünden "insanın yeryüzündeki en kıymetli varlık" olarak kabul edilip edilmemesi konusunda beni düşündürüyor. Sahi insanı yeryüzünün en kıymetli varlığı olarak kabul edebilir miyiz?

Fotoğraflar: Life

21 Şubat 2011

Ne kadar Pinokyosunuz?

Radikal gazetesi en sık başvurulan 25 yalanı sıralamış. Kendimi test ettim en çok hangisini söylüyorum diye.

1. Bayağı kilo vermişsin: Bu konuda kesinlikle yalan söylemem çünkü biri 130 kilodan 60 kiloya inmemişse kesinlikle farketmem. Bu yüzden biri bana "zayıflamış mıyım?" diye sorduğundan "bilmem ben pek bir değişiklik farkedemedim. Ama bilgin olsun yanlış kişiye soruyorsun." derim 

2. Bir ara görüşelim: Evet bunu söylerim. Sohbeti bitirmek için nokta yerine kullandığım bir cümledir. Ama neyse ki karşıdaki de farkındadır kesinlikle görüşmeyeceğimizin. Bu yüzden sorun olmaz. Nazikçe karşılıklı yalan söyler ikimiz de bunu yemiş gibi yaparız.

3. Sorun sende değil bende: Asla söylemem sorun neden bende olsun aaaaa.

4. Ben mail atmıştım size: Bunu da söylemem. Çünkü maili zaten atmışımdır.

5. Şimdi seni arayacaktım: Bunu söylediğimde herkes yalan söylüyorum sanır ama gerçekten de beni arayanlar benden önce davranır. Belki de "seni arayacağım ama erteleyip araya iş sıkıştırıyorum en iyisi sen beni ara" sinyali gönderiyorumdur, olamaz mı?

6. Zehirlendim: Bu kadar saçma bir yalanı kim söyler ki?

7. İndirim vardı:  "Yine mi kitap aldın?" ya da "kızım bu kaçıncı ayakkabı?" diyen anneme söylenen ve annemin asla yemediği bir yalandır bu.

8. Feci trafik vardı: O kadar küçük bir yerde yaşıyorum ki bu yalanı söylesem karşımdaki gülme krizine girer. Aaa sahi o gülerken ben de bu neşeli ortamdan yararlanıp geç kalmamı affettirebilirim. Evet akıllıca. İyi de ben hiç geç kalmam ki hep 10 dakika önce giderim. 

9. Göründüğü gibi değil: Buna da hiç gerek duymadım ama bunu söyleyen birine "bakalım nasıl bir açıklama yapacak" kulak veririm. Belki gerçekten göründüğü gibi değildir. Eğer göründüğü gibiyse bakalım "göründüğü gibi değil" diye haykıran zat ne kadar saçma bir açıklama yapacaktır.

10. Seni zayıf gösterdi: Bu yalanı söyleyen de buna inanan da gerçekten tuhaf insanlardır. Korse hariç hiçbir şey insanı zayıf göstermez. Var olan göbeği popoyu nasıl saklasın kumaş parçası yahu. Ah ah kadınlar yalan olduğunu bile bile nasıl da inanmaya hazırlar bazı yalanlara. Canım ya kıyamam. 

11. Ailevi bir mesele vardı: E ama vardı gerçekten de.

12. Telefonun sesi kısık kalmış: E kalabilir. Çok sıkıcı bir toplantıdan çıkmışım, kendimi atmışım dışarıya, bir bardak çayımı almışım derin bir oh çekmişim bütün bunların içinde "ay telefonumu açayım" diye mi düşüneceğim. 

13. Başım ağrıyor: Kardeş valla bak bu yalan üstüne bir sürü karikatür çizildi, skeçlere konu oldu. Sana derler ki "siz hala annenizin bahanesini mi kullanıyorsunuz?" Yaratıcı olun arkadaşım. 21 yüzyıl, internet falan. Hadi bakayım.

14. Bütün gün toplantıdaydım: İyi de bizim toplantılar bazen bütün gün sürüyor. Seminer falan. Tamam ara veriliyor ama o sırada da insan telefonla konuşmak istemiyor be canım.

15. Senin gibisini görmedim: Ben genelde insanın mantığını zorlayacak kadar saçmalayanlara söylerim bu cümleyi. Her seferinde beni şaşırtıyorlar ne yapayım.

16. Beş dakika sonra oradayım: Öyle demem ben "geleceğim geleceğim patlama" derim. Zaman sınırı koymayı sevmem. Hem yalan da söylemiyorum.

17. Demokrasi şart:  Evet canım evet. Gazetelere bak bakayım. Senin hala umudun var mı?

18. Önemli olan ruh güzelliği: Bu tam bir saçmalık işte. Bu laf herkesin dilindedir ama uygulamaya gelince pofff. Dış güzellik de bal gibi önemlidir arkadaşım. Dürüst olalım lütfen.

19. Doktora gidiyoruz: Bu yalanı asla söylemem işte. Böyle bir yalan söylediğinde onun gerçeğe dönüşeceğinden korkarım.

20. Çok kitap okurum: Vallahi billahi okurum ya.

21. 80 milyon bizi seyrediyor: Tek kanallı televizyon döneminde, herkesin evinde televizyon olsa ve herkes televizyon izlemek zorunda bırakılsaydı haklı olabilirdin. Ama saçmalama lütfen.

22. Yarın başlıyorum: Galiba bunu kendime çok söylüyorum. Erteleme konusunda uzmanlığım olduğu göz önüne alınırsa halim anlaşılacaktır hakim bey. 

23. Çok mükemmeliyetçiyim: Hiç değilim valla. Benim gibi ufak tefek kusurları doğallık kabul eden biri için kurulabilecek en yanlış cümle.

24. Sadece arkadaşız: Yahu arkadaşım bana ne sadece arkadaş mısınız, kankardeş misiniz, babaanne torun musunuz. Allah Allah ya.

25. Hiç yalan söylemem: Valla söylüyorum zaman zaman. Herkes söyler. Bu cümleyi kuracak kadar akılsız kişiler yok mu? Var. Ama işin ilginç yanı, bu cümleyi kuranlar en sıkı yalancılardır genelde.

Peki ya siz? Siz hangi yalanları söylüyorsunuz? Yoksa siz hiç yalan söylemeyenler kategorisinde misiniz?

Fotoğraf: Life
Haber: Radikal

20 Şubat 2011

kendine ait bir gün...

Bugün pazar ve ben sabahın köründe kalktım. Cumartesi de dahil olmak üzere her gün işe gitmek için erkenden kalkan ben "bugün de kendim için erken kalkayım" diye düşündüm iyi de ettim. Öyle ki hayatımın işten ibaret olan son 6 gününde ne birşeyler okudum, ne arkadaşlarıma zaman ayırabildim, ne iki kelime yazabildim hatta telefonları "ben seni daha sonra arayacağım" diyerek arkadaşlarımın yüzüne kapadım. Bütün bu söylediklerimi duyan  başkalarının hayatını kurtarmak ile ilgili bir işim olduğu yanılgısına kapılabilir. Öyle ya insan kendi hayatını ancak başkalarının hayatı söz konusu olduğunda böyle çöpe atabilir öyle değil mi? Ama benimkisi öyle değil. Her neyse "bilin bakalım benim işim nedir?" bilmecesi sormak için yazmıyorum bunları. Ben sadece bugün hayatımı zalim düşmanın kucağından çekip geri almışım gibi hissediyorum ve birazcık bundan söz etmek istiyorum.

İnsanın işten başını kaldırıp derin bir soluk alması ve önünde sadece kendine ait olan bir günün bulunması büyük bir mutluluk. Yarım kalmış kitaplar, arasına işaret konmuş dergiler, okumak üzere çıktısı alınmış yazılar, yarım bırakılmış mektuplar, izlemek için yanıp tutuştuğun bir dolu film, birikmiş gazeteler ve her ayrıntısını bilmek istediğin bazı haberler, sesini duymak istediğin arkadaşlar, yüzünü görmek istediğin dostlar, oturup üzerinde derin derin düşünmek istediğin mevzular, pencereden hiçbir şey düşünmeden sadece ve sadece çaynı yudumlayarak geçirmek istediğin zaman dilimleri, geçen günler boyunca kaçırdığın ve telafi etmek istediğin bir dolu şey. Fakat işin ilginç yanı şu ki eğer böyle günlere ancak uzun zaman sonra sahip olabiliyorsan ve yapılacak bir dolu şey varsa hiçbir şey yapamıyorsun. Çünkü kitap okusan aklın filmde kalıyor, gazetelere dalsan gözün telefona kayıyor, bir kaç satır yazsan "okumak mı keyifli yazmak mı" diye saçma bir düşünce aklında yanıp sönüyor ve sen bütün bu ikilemlerin içindeyken gün sonunda yine yarımlarla kalakalıyorsun.

Ben hayatım boyu böyle oldum. Bunun tek bir günün kendime ait olmasıyla ilgisi yok. Herşeyi merak eden ruhum, herşeyi yarım yamalak bilen bir aklı doğurdu eninde sonunda. Ve bunun sonucunda nurtopu gibi zamanı planlama konusunda ciddi bir sorunum oldu. Ama bugün için yeni bir yöntem geliştirmeyi planladım. Eski yöntemim "canım ne istiyorsa onu yapayım"dı ve elbette yanlış bir yöntemdi zira canımın birşey istemesi dakikalık, saniyelik birşeydi. Ben de bu yöntem yerine "öncelikli olan nedir?" yöntemini uygulamaya karar verdim. Çünkü şu değerli günü harcamak istemiyorum. Gün sonunda yöntemin işe yarayıp yaramadığını göreceğim. Ama asıl merak ettiğim şu; sizler yapmak istediğiniz pek çok şey varken aklınız diğerine kaymadan birşeyi sonuna kadar yapabiliyor musunuz?

Fotoğraf: Life

13 Şubat 2011

geçmiş zaman olur ki

Kahvengi ve kırmızı. Toprakla kan. Biri hayatı büyütür içinde. Diğeri ölümün noktası. Sen bunları hiç görmedin. Ben sana bakarken, sen gülümseyişine baktığımı sanırken, kazağına bakıp bunları düşünüyordum. Gülünce bir çizgi gibi oluyordu gözlerin. Sesin tıpkı yağmurun sesi gibiydi. Ve ben bunları düşünüyordum. Sen aklımda toprak, kan ve yağmur oluyordun. Bu yüzden ne zaman yağmur yağsa, toprak buram buram koksa, ben bunlardan büyülenirken  bıçak marul yerine elimi kesse her yan sen oluyordun. Ben aslında her yan sen olsun diye binlerce onbinlerce hikaye yazıyordum. Sabah perdeleri açınca yüzüme ilk sen vur diye güneş ol istiyordum. Sonra yıldızların altında oturuyor hiç duyamayacağın şiirler okuyordum sana. Sen o şiirlerin her harfiyle göklere yükseliyor binlerce ışıktan oluşmuş bir yüz oluyordun. Susuyordum o zaman ben. Susuyor ve sana bakıyordum. Pişman oluyordum sana söylemediklerimden. Ve yine bin pişman oluyordum söylediklerimden. Hangisi daha kötü diye düşünüyordum. Sonra boşver diyordum. Yaşanıp bitmedi ya. Sürüyor hala diyordum. Oysa ne senin sonundan ne kendi sonumdan hiç emin olamıyordum. Birimizin birden bire hayata el sallayıp arkasını dönüp gidebileceği fikrinden ölesiye kaçıyordum. Hayata ne kadar inanıyorsam ölümü o kadar yalanlıyordum. Ben ağaçlara bakmayı yeğliyordum köklere değil ve ben kuşlara bakmayı yeğliyordum solucanlara değil. Hep unutuyordum o kök olmayınca yaprakların olmayacağını. İnatla ısrarla unutuyordum solucanlar olmazsa kuşların açlıktan öleceğini. Hayatın toprağının altına giremiyordum bir türlü. O toprağın üzerinde bile zar zor ayakta dururken bir de bununla uğraşamam diyordum. Tembelin üşengecin tekiydim ya bıkmadan usanmadan seni düşünüyor da düşünüyordum. Sana baktıkça var olduğumdan emin oluyordum. Bu parmaklar diyordum benim. Ayaklarım var bir de. Gözler ve kulaklarım da öyle. Vallahi de billahi de varım diyordum. Yoksa onu nasıl böyle uzaktan uzağa sarıp sarmalarcasına sevebilirim. Kendi başına toprak üzerinde duran bedensiz bir kalp değilsem eğer bu nasıl mümkün olabilir. İşte ben sana sen kimbilir nerelerde ne yaparken bunları yazıp duruyordum. Kendi kendime gelin güvey olmadan, seni bu satırların tek birinden bile haberdar etmeden, hatta bütün bencilliğimle bunların hepsini kendime saklayarak yazıyor da yazıyordum. Seni gökkubbe gibi kabul ediyordum. Ona nasıl "in aşağıya da saçlarımı okşa" demezsen ben de senden hiçbir şey beklemiyordum. Öylece orada dur yeter diyordum. Yalan da söylemiyordum.İşte ben ardından böyle işler çeviriyordum. Hiç ama hiç belli etmiyordum. Belli edersem tüm yıldızlar beni koyup giderler biliyordum. Sabahları mavi gök kirli bir griye döner biliyordum. O yüzden ben ve sözcüklerim saklanıyorduk. Bizi bulmanı istemiyorduk. Sense sobelemek için her yanı arıyordun. Ama biz çok iyi saklanıyorduk. Tam bulduğunu sandığın anda toprak altından sıvışıyorduk. Kıskıs gülüyorduk. Sense önce kızıyor sonra üzülüyordun. Sana bu yüzden göz kırpıyordum. Sen bu yüzden şaşırıyordun.

-dum. -dun. -duk.

Artık geçmiş zamanda değiliz. Ben artık saklanmıyorum. Yoruldum. Peki sen? Sen de yorgun musun?

Fotoğraf: Life

11 Şubat 2011

Karanlıkta kahkaha atanların ülkesi...

Bazı ülkelerde hayat akıl almaz bir biçimde saçmadır. Ve bu saçmalıklar zaman zaman basına yansır. Sen art arda haberleri izlerken güleyim mi ağlayayım mı şaşırırsın. Mesela önce ameliyatta yanlışlıkla bağırsağı delinen bir kadınla ilgili haberi okur spiker. Onun ardından yine yanlışlıla ölen bir bebekten söz eder. Sen tam sağlık sistemine, duyarsızlığa, insan hayatının bu kadar önemsiz olarak düşünülmesine küfür basarken Hollanda'da derdine derman bulamayan bir delikanlının Türkiye'de devasını bulduğu haberini dinlersin. Haberin sonunda çocuğun annesi şöyle der; "Bir söz vardır ya hani, Beni Türk Hekimlerine emanet edin diye. İşte o söz doğruymuş." Bütün bunlar olurken sinirli sinirli gülmeye başlarsın. Yanındaki sorar neye güldüğünü. Anlatırsın. Ve söylenebilecek en doğru sözü söyler; "eeee hayat bu. İki tane yüzü var. Ne her zaman iyi ne her zaman kötü." Doğru dersin ama bir yandan da çoğu zaman neden kötü yüzünün göründüğünü düşünürsün. İnsanların mı o kötü yüzü sürekli görünen tarafa çevirdiğini yoksa medyanın sadece hayatın bir yüzü ile mi ilgilendiğini sorgularsın.

Sonra şöyle şeyler olur: Bir gazeteyi açarsın. Üçüncü sayfalarda "beni koruyun, hayatım tehlikede" dediği halde göz göre göre ölen bir kadının hikayesini okursun. Bindiği dolmuşa kırmızı ışıkta geçen bir kamyonun çarpması yüzünden yola fırlayarak hayatını kaybeden 22 yaşında gencecik bir çocuğun yerde yatan cesedinin fotoğrafına bakarsın. Bir kazada bütün ailesini yitirmiş bir kadının acıyla kasılmış suratına dikersin gözlerini. Üç kuruş maaş için canlarını veren adamların hikayelerini okur okur geberirsin üzüntüden. Sonra, dalgın dalgın sayfaları çevirir gazetenin sağlık köşesine gelirsin farkında olmadan. "Sağlıklı bir yaşam için stresten uzak durun" diye bir başlık görürsün. Sonra sana ölme diye bir reçete sunar biri, sigara içme der mesela, içki içme, sebze ye, yağdan uzak dur, üç beyazdan sakın, bak obezite diye bir sorunumuz var aman dikkat et. Kahkahalarını tutamaz olursun artık. Ağlamakla gülmek arası sesler boşanır gırtlağından. Öyle ya yeşil sebzelere doymuş vücuduna, nikotinin N'si uğramamış pembe ciğerlerine, içki ile hiç tanışmamış midene, güçlü kaslarına, gergin sağlıklı cildine sen kaldırımda sakin sakin yürürken bir arabanın çarpma ihtimali çok düşük tutularak yazılmıştır bu yazılar. Ve bu yazılar yazılırken bir manyağın kurşunlarına hedef olma ihtimalin akla bile gelmemiştir. Hatta aşkın sağlığa iyi geleceği hesaplanmış ve o aşk sonucu bıçak darbeleri ile öleceğin gibi bir saçmalığa gülünüp geçilmiştir bile.

Evet bazı ülkelerde hayat akıl almaz biçimde saçmadır. Ve en mantıklı sözler, insan hayatını korumak için yazılıp çizilen bu şeyler, bütün o saçmalık içinde insana kahkahalar attırır.

Fotoğraf: Life

10 Şubat 2011

vedalara dair...

Hava bahar gibi biraz. Ama sen öyle değilsin. Sen daha çok hüzünlü bir sonbahara benziyorsun bugün. Birazdan dökeceksin tüm yaprakları. Sonra çöpçüler gelip süpürecekler. Sanki o yapraklar hiç yeşil olmamış gibi hatta o yapraklar bütün yaz mevsimi boyunca güneşi doya doya içmemişler gibi yok olup gidecek. Evet evet sen bu günlük güneşlik günde sarı bir sonbahar gibisin.

Sen bilmiyorsun ama ben bu sabah perdeleri açtığım vakit; tamam demiştim. İşte bu bir başlangıç. Ama sen perdelerini açmamışsın bile. Güneşi kaçırmışsın. Sonra o masmavi göğü, ılık ılık içine dolan havayı. Ve daha pek çok önemli şeyi. Gitmesine izin vermişsin içindeki pek çok şeyin hatta. Kalın bir duvar örmüşsün bir de.

Ben yoruldum artık o duvarı tırnaklarımla kazımaktan. Elimde bir avuç kumla böyle kalakalmaktan. Seslenip seslenip sesimi duyuramamaktan. Koşup koşup bir yere varamamaktan. Güneşli gözlerle uyanıp eteğimde sarı yapraklarla dönmekten.  Seni kazanmaya çalışmaktan. Dengemi kaybetmekten. Ve hiçbir zaman bilememekten.

O yüzden ben artık gitmeye karar verdim. Kendi baharımı görmezden gelip hep sonbahar yaşamanın budalalık olduğuna da... Sen öylece dur orada. Bildiğini oku sonra. Çünkü ben öylece durmayacağım burada. Ama bildiğimi okuyacağım ben de...


Fotoğraf: Life

08 Şubat 2011

iki resim arasındaki farkı bulunuz!

Bu parfüm yeni çıktı. Adı Money. Evet doğru tahmin yeni basılmış para gibi kokuyor. İnsanın gözü dönmüş hırsı sayesinde önemli bir pazarı var. Kadınlar da erkekler de kapış kapış alıyorlar. Üstelik ürünün kutusunun içinden de tedavülden kalkmış dolar parçaları çıkıyor. Şişesi 35 dolardan satılıyor. Kendinizi dolar milyarderi gibi hissetmek için şahane bir koku. Bu ürünü üzerinize sıkıp karşı cins üzerinde zengin bir etki yaratabileceğiniz gibi, iş yerinizin koridorlarına sıkıp çalışanlarınızı motive de edebilirsiniz. Eh ne de olsa Japonların yaptığı bir araştırmaya göre para kokusu insanları daha üretken yapıyor. Patrick McCarthy zeki adam vesselam. İnsanların neye talip olacağını iyi hesaplamış.

Bunlar da Brezilya-Peru sınırındaki Amazon ormanlarında yaşayan bir kabile. Brezilya Yerlileri İzleme İdaresi tarafından çekilen fotoğraflarda, Amazon yerlisi topluluğun, son derece sağlıklı ve müreffeh bir hayat sürdüğü görülmüş. Hele hele isme bak hele; Brezilya Yerlileri İzleme İdaresi. Peh. Efenim bu fotoğraflar yerlilerin karşı karşıya oldukları tehditlere dikkat çekmeyi amaçlayan bir kampanyanın parçası olarak yayınlanmış. Vay annem vay. Oraya da demokrasi medeniyet götürmeye kalkarsınız siz. Survival International çevre örgütünden Jonathan Mazower: "Fotoğraflar, şimdiye kadar dış dünya ile neredeyse hiç temasa geçmemiş bir yerli kabilelesini gözler önüne getiriyor. Bu açıdan şimdiye kadar çekilmiş en önemli fotoğraflardan bahsediyoruz. Ayrıca, fotoğraflar sayesinde normalde varolduklarından bile haberdar olamayacağımız bu küçük topluluğun ne şekilde yaşadığına dair bilgi sahibi oluyoruz." buyurmuş. Eee Jonathan bilgi sahibi oluyorsunuz da ne yapıyorsunuz? Onlar gibi olabilmenin çarelerini mi arayacaksınız? Yoksa onlara medeniyet götürüp "aaaaa adama bak kol saatime nasıl bakıyor, korktu mu ne ahahaaaa" mı diyeceksiniz. Bilgi sahibi oluyorlarmış. Aman sevsinler senin bilgini. Şuna adamları vahşi hayvanları inceler gibi inceliyoruz desene.  Bırakın dokunmayın kardeşim, şu dünyanın kiri pası bulaşmamış bu adamların hayatına, mis gibi yaşayıp gidiyorlar. Ağaç kesimi bu kabilenin varlığını tehdit ediyormuş. Eder tabi. Sizin o medeniyet dediğiniz şey yeşil ne varsa yok etmeye yönelik birşey olduğu sürece eder. Para hırsından gözü dönmüş o çok medeni adamlarınız ağaçları kestikçe sadece onların değil tüm dünyanın geleceğini tehdit eder. Bırak ormanı. Her yeri talan ettin zaten bırak orası da orman kalsın. Bu kabileyi de unut orada. Bırak mutlu mesut yaşasınlar. Haklı mıyım Jonathan? Ama sana şu cümlelerinde hak verdim doğrusu; "Bence sözkonusu yerliler birçok açıdan modern bir hayat sürüyorlar. Mesela kendilerine yeten, açlığın yoksulluğun olmadığı bir yaşam biçimleri var. Toprakları ellerinden alınıp "medeniyete" dahil edilen milyonlarca yerliye-köylüye göre imrenilecek bir hayat sürüyorlar. Eğer kurdukları dengeye müdahale edilmezse, yani toprakları ellerinden alınmazsa uzun süre boyunca varlıklarını sürdüreceklerinden şüphem yok." İyi de Jonathan'ım sen onların fotoğraflarını bunca insana gösterdikten sonra onlara müdahale edilmemesi mümkün mü? Vallahi tur otobüsleri bile kaldırırlar bu adamları göstermek için. İyilik yapayım derken beter edersin onların hayatlarını söylemedi deme.

Şimdi bizim o çok medeni toplumumuzla, herşeyden habersiz Amazon Ormanlarının koynunda yaşayan yerlilerin hayatları arasındaki farkları bulalım. İlkini ben söyleyeyim. Onlar paranın ne olduğuna dair fikirleri olmayan bir topluluk, biz de paranın parfümü bile var. Onlarda para yok ama açlık ve fakirlik de yok, bizde para çok açlık ve fakirlik de öyle.

Haydi bakalım diğer farkları da siz bulun!

HABER VE FOTOĞRAFLAR: Radikal



06 Şubat 2011

Biraz düşünün ha, olmaz mı?

Son zamanlarda bu ülkenin yaşayanların yanı sıra ölülere de huzur vermediğini hep birlikte öğrendik. Hayata veda etmiş bir kadının tüm hayatı nasıl paramparça edilir, birileri o kadını nasıl ve nelerle suçlar, sonra başka birileri o suçlamaları nasıl aklamaya çalışır ve günlerce bunun hakkında nasıl yazılır ve konuşulur yine hep birlikte gördük.

Bütün bunları okurken ve şaşkına dönerken kulaklarımda hep şu söz çınlıyor; "İlk taşı en günahsız olanınız atsın." Ama anlaşılan herkes kendini sütten çıkmış ak kaşık, günahsız masum, en doğruyu bilen bilge sanıyor. İnsanın en büyük kusuru, bir kaç ana hata bakıp o olayı açık ve net olarak gördüğünü sanmak. Bir olayı yorumlarken o olayın kişilerinin kendisinden farklı kişiler olduğunu unutmak ve "ben olsaydım..." diye başlayan saçma ve gereksiz cümleler kurmak. O sen değilsin ve sen olsaydın aynı şeyi yapmayacağını da buradan rahat koltuğunda otururak emin bir biçimde söyleyemezsin güzel kardeşim.

Hepimiz bir gün çok büyük bir aptallık yapabiliriz, hepimiz bir gün istemeden de olsa birinin hayatını kaybetmesine neden olabiliriz, hepimiz bir gün sonucunu düşünmeden yaptığımız bir hareketin bedelini hiç umulmadık bir şekilde ödeyebiliriz ve adımıza insan dendiğine göre hepimiz herşeyi yapabilmenin ihtimalini içimizde taşırız. Ve çok tuhaftır ki bu böyle olmasına rağmen "ben asla..." diye başlayan cümleler kurar, kendimizi çok iyi tanıdığımızı iddia ederiz.

Gazetelerin üçüncü sayfalarına bir bakın lütfen. Olup bitenlerin kaç tanesi anlık öfke sonucu kaç tanesi planlı. Mesela kahvede oturmuş oyun oynayan bir adamın bir anda arkadaşının kafasında sandalye kırarak onun ölümüne sebep olduğu haberini görmediniz mi? Bu adam planlı mı hareket etmiştir? Bu adam belki de "ben asla bir cana kıymam" diyenlerden biridir. Ya da şuna ne dersiniz; 3 çocuklu bir kadın gün gelir adamın birine aşık olur. Çocuklarını bırakıp adamla kaçar. Nereden biliyorsunuz bu kadının "abooov töbeee kocamı aldatmam ben" diyenlerden biri olmadığını. Her gün hepimiz "ben asla..." ile başlayan cümleler kuruyoruz. Öyle ya biz başkayız gazetelerin sayfalarındaki insanlar başka. Onlar başka bir atmosferden nefes alıyorlar, onların içinde şeytan dolaşıyor öyle ya. Biz ise pür-i pak günahsız varlıklarız. Biz asla cana kıymayız, biz asla aldatmayız, biz asla kimsenin hakkını gaspetmeyiz, di mi?

Şimdi en baştaki konuya geri dönelim. Saçma salak sorularla başlayalım; bu kadının ne işi varmış bekar bir adamın evinde? İlk olarak bu sizi neden bu kadar ilgilendiriyor bunu anlayamadım. Bu konu onun, eşinin ve evine gittiği adamın arasında bir konu. Ama kadın ünlü? Eeee yani? Ünlü olduğu için onu böyle parçalama hakkınız var öyle mi? Aman ne iyi* Haklısınız ünün bir bedeli vardır ve o bedel de öldüğünde bile bu kadar ucuz bu kadar bayağı konulara malzeme olmaktır. Ben kendi adıma bundan utanç duyuyorum.

Artık onu rahat bırakmak lazım. Bırakın rahat uyusun. 32 yıllık hayatında ne yaptığının hesabını size vermesin. Üstelik kendini bile savunamayacak durumda olan birine bunu yapmayın. Ve bir laf etmeden önce, ilk taşı içinizde günahsız olanın atması gerektiğini unutmayın. Aslında siz en iyisi başkasının hayatı üzerine bu kadar yorum yapacağınıza dönüp bir kendinize bakın. Bakın ki nerede hata yapıyorsunuz, hayatınızın odağı ne ve nelerden utanmanız gerekiyor anlayasınız.

03 Şubat 2011

Büyük barajlar...

A. aradı. Gecenin bir vakti heyecanla büyük barajlar hakkında bir belgesel izlediğinden, o barajlara şaşıp kaldığından, benim de mutlaka izlemem gerektiğinden, tüm haftayı balıklar, böcekler, ağaçlar ve daha bir dolu şey hakkında belgesel izleyerek geçirdiğinden, o belgeselleri bana da getireceğinden, bayılacağımdan söz etti durdu. O bunları anlatırken geçen gün M.'nin belgeselleri izlediği vakit yaptığı herşeyin ona anlamsızmış gibi geldiğini söylediği aklıma geldi. M. dünyadaki insanların nelerle uğraştığını, bizlerin ise küçük küçücük anlamsız şeylerle hayatımızı boşa tükettiğimizi düşünüp karamsarlığa kapıldığından bahsetmişti.

A. heyecanla anlatırken sözünü kesip "bu ülkede bizim yaratıcılığımızı öldürüyorlar."dedim. Konuşmamın ardından ne geleceğini bekler gibi sustu ben de devam ettim; "Şu yaptığımız işlere bir bak! Hayatlarımızın gündemine bir bak! Aldığımız adına "eğitim" denen şeye bir bak! Sence nasıl yaratıcı olunur bu ülkede? Ne zaman kuralların dışında yeni birşey yapmaya kalksak hemen bir set beliriyor önümüzde. Daha verimli bir çalışma biçimi geliştirsek birileri altında mutlaka birşey arıyor. Çünkü kimse artık birinin kendi çıkarını düşünmeden toplum yararını düşünerek birşey yapacağına inanmıyor."

"Hayallerini bir düşün. Hayallerin hep mantık sınırları içinde değil mi artık? Çocukken öldürdüler çünkü onları. Çocukluk hayallerini öldürmenin adına da "eğitim" dediler. Oysa yeni bir yol bulmak ancak mantık sınırları dışına çıkarak mümkün değil midir? Sen öğretmensin. Şimdi senin çocuklar için yeni bir eğitim metodu uygulamana izin verirler mi?" A. kısa bir tereddütten sonra "sanırım hayır" dedi. "Ama hiç denemedim ki!" diye de ilave etti. "Denemeyi düşünmemiş olman bile kötü değil mi?" dedim. "Neden aklına gelmedi sence?" Bıktığını söyledi. Bıktığını ve artık birşeylerin iyiye doğru gideceğine inanmaktan vazgeçtiğini. Bunun korkunç birşey olduğunu söyledim. Korkunç olduğunu ama pek çoğumuzun da A. ile aynı durumda olduğunu. "Aslında" dedim "senin bir şansın var. Sen öğretmensin. En azından bir kaç çocuğa değişik bir düşünme biçimi kazandırabilirsin, onların hayallerini muhafaza etmelerinin yolunu öğretebilirsin." A. bilmediği birşeyi nasıl öğreteceğini sordu. Güzel bir soruydu ama ben cevabını veremedim. "Bunun üzerine biraz düşüneyim" dedim. "Sanırım benim de bunu yeniden öğrenmem gerekiyor. Mantık gibi baş belası birşeyden yakamı kurtarmam gerekiyor." A. telefonu kapatırken "eğer bir yol bulursak paylaşalım" dedi. "Zevkle" dedim. "Belki bunun için, büyük barajlar belgeselini yeniden yeniden yeniden yeniden izlememiz gerekiyordur. Kafamızdaki barajları yıkıp suyu yeniden ovaya yaymanın yolunu belki o belgeseli izlerken bulabiliriz, ne dersin?"  

Fotoğraf: Life

02 Şubat 2011

hatırlamak...

Boş konuşuyoruz. "Herkes bir gün ölecek" diyoruz, "bu kaçınılmaz" diyoruz, "kaderimiz bu" diyoruz ya boş bomboş konuşuyoruz. Kim kabul edebiliyor ölümü? Yakınların öldüğünde sen bambaşka birine dönüşmüyor musun? İçinde birşey kopmuyor mu? Artık paralasan da kendini hayatın sonsuz olduğu yanılsamasının senin kıyına bile uğramayacağını bilmiyor musun? Bal gibi de biliyorsun.

Zaman geçiyor azıcık dindi acı sanıyorsun sonra biri ölüyor ve anlıyorsun ki dinen birşey yok. Ve anlıyorsun ki; O kül altındaki ateş her ölümde, her cenazade, yakınların kaybedenlerin ağlayışına her şahit olduğunda oradan hortlayıp yine gözlerini yakacak, boğazını tıkayacak.

Tanı ya da tanıma, yakın ol ya da olma ölmüş her insanda aynını yaşayacaksın bunların. Onlarca, yüzlerce ölüm de görsen yine de aklın almayacak bu anlamsızlığı. Neden varız da neden ölüyoruz? Ne yapıyoruz burada? Bunlar ve daha fazlası geçecek aklından. Sen ölülerin arkasından duaları değil soruları yükselteceksin göğe. Aklını kaçıracakmışsın gibi gelecek sonra. Beynin hemen önlem alacak ve seni akıp giden hayatın içine geri yollayacak. Yüzeceksin yine yüzecek yüzecek... Ta ki yine biri ölene kadar yüzeceksin. Bu kez o ölen kişi hiç konuşmadığın, yakınında bile durmadığın biri olacak. O senin varlığından bile habersiz olacak hatta. Ama yine de üzüntüden kahrolacaksın. Annesine bakıp kendi annenin ağladığını göreceksin. Yakını olan insanların bir anda beyinlerinin boşaldığını, ellerinin ayaklarının kontrolden çıktığını, bir alevin içinde yürüdüklerini sonra birden buz kestiklerini biliyor olacaksın. Her ölümde bunları hatırlamaya mahkum olduğunu, bundan asla kurtulamayacağını da öyle...

Fotoğraf: Life