29 Kasım 2010

Kan kardeşlerime

Bizim artık ortak bir yaramız var. Öyle ki kanadıkça kanadıkça hepimiz kan kardeşi oluyoruz...

Kimimizin babası, kimimizin anası, kimimizin kardeşi gitti birbirine yakın zamanlarda. Dağ gibi bir babayı verdim ben toprağa. O ise, anası olmanın yanı sıra babası da olmuş annesini. Diğeri kardeşinden oldu üç beş günün içerisinde. Bu günler içinde biz yas tutarken yani; şaşakaldık çalınan düğünlere, yükselen neşeli kahkahalara, sokakta ılık güneş altında dolaşan kaygısız insanlara. Dünya bizim için dururken hayatın nasıl böyle dur durak bilmeden devam ettiğine... İçimizden, "haksızlık bu?" diye düşünen oldu mu bilemiyorum ama ben katılaşmakla kaldım yalnızca. Öyle durup bütün bunların arasında göğsümün tam ortasında kızıl bir nar çiçeği gibi kanayan yaraya işaret parmağımı bastım "sus" diye.

Sonra diğerleri gitti. Tek tek. Anneler ve oğullar, babalar ve kızlar, büyük kardeşler ve küçük kardeşlerden sadece bir oğul, bir kız ve büyük kardeş olarak yarım kaldık. Birbirimize ne söyleyelim telefonda bilemedik. Bu yüzden "alo" dedikten sonra susup kaldık. Ortak yaramızı sessizlikle zedeleyip, akan kandan medet umduk. Anladık ki ancak böyle durabiliriz ayakta. Ve yine anladık ki bizim artık ortak bir yaramız var. Öyle ki o kanadıkça kanadıkça hepimiz kan kardeşiyiz...
 
Resim: Sir James Guthrie

27 Kasım 2010

aylak aylak...


Saat sabahın sekizi ve ben dişçiye gitmek üzere yola koyulmuşum. Sandığımın aksine gıdım gergin değilim. Tam aksine işe değil de dişçiye gittiğime memnunum bile. (Düşündüm de işe gitmektense dişçiye gitmeyi tercih ediyorsam ciddi bir sorun mevcut. Neyse bu bahsi kapayalım zira cumartesi iş hakkında konuşmayı tercih etmediğim bir gündür.)

Dükkanlarını yeni açan adamlar, dershaneye geç kalmış öğrenciler, canı sıkkın işsizlerin arasından geçiyor, ağır ağır sabah güneşinin keyfini çıkarıyorum. Nereden geçsem herkes bana bakıyor. Hayır hayır ne ışık saçıyorum ne de dünyalar güzeliyim. Sadece o gereğinden fazla sessiz sokaklarda çok fazla ses çıkaran topuklu ayakkabılarımla yürüyorum. Ben bile kendi çıkardığım sese sinir oluyor adımlarımı hızlandırıyorum. Sonunda gideceğim yere varıyorum.

Kızlar temizlik yapıyorlar. Henüz uyananamamış bir kaç surat bana hoşgeldiğiniz diyor, teşekkür ediyorum. Randevumun kaçta olduğunu soruyorlar sekiz buçuk olduğunu söylüyorum. Beni koyu yeşil deri koltuklu bir odaya alıyorlar. Bir yanı ağaç diyebileceğiniz bitkilerle dolu odada ne var ne yoksa inceleyecek tonla vakit buluyorum. Tam karşımda mavinin tüm tonları kullanılarak yapılmış bir tablo var. Üzerinde birşeye benzetemediğim tuhaf bir desen. O mavi renklerin arasında atılmış altın renklerine gıcık oluyorum. Ne anlamı ne de güzelliği olan böyle birşeyi duvara neden asmış olabilecekleri üzerine kafa yoruyorum. Ben bütün bunları düşünürken odaya sol yanağını tutarak bir adam giriyor. Elli yaşlarındaki adam başıyla selam veriyor, ben de aynını tekrarlıyorum. Adam tam karşıma oturuyor. Nereye bakacağımı bilemiyorum. Arada bir göz göze geliyoruz, o ısrarla yüzüme bakmaya devam ediyor. Geriliyorum. Bu gerginlikten kurtulmanın tek yolunu onunla konuşmakta buluyorum. Geçmiş olsun diyorum, sağol diyor ve başlıyor anlatmaya. Kendi tarihindeki diş hikayelerinden başlıyor ve bu kentte adam gibi dişçi olmadığından yakınıyor, en sonunda her kentin bir zanaatta ustalaştığı kanısına vardığını söylüyor. Gülümsüyorum. Ona göre dişte usta olan zanaatkarlar H. kentindeymiş. "İyi ama bu bakırcılık, kalaycılık, telkari değil ki" diyorum. "Olsun" diyor. Ne diyeyim bilemiyorum. Biz konuşurken kızlardan biri canımızın sıkıldığını düşünmüş olacak ki televizyonu açıyor. Odaya sinir bozucu haberler doluyor. Sabahın ışığı, sükuneti hepsi televizyon tarafından yutuluyor.

Doktorum saat sekiz otuziki itibariyle teşrif ediyor. Önce kocaman bir gülümsemeyle günaydın diyor sonra geç kaldığı o iki dakika için özür diliyor. Sorun olmadığını söylüyorum. Gel bakalım diyor. Bu kez gergin değilim. Çünkü doktorumu sevdim ve ona güveniyorum. Hem komik hem de neşeli biri. Üstelik işinin ehli olduğu belli.

Kontrol ediyor dişlerimi ve herşeyin beklenildiği gibi olduğunu söylüyor. Sorun olmamasına seviniyorum. Bundan sonra yapacağı işlemleri tek tek anlatıyor. Bir kez daha uyuşturuyor sol tarafımı. Dudaklarımın sol tarafını hissedemiyorum. Sol yanağım katılaşmış gibi. Dişlerime birşeyler yapıyor ve bir yandan da konuşuyor. Arada bir şarkı söylüyor, espriler yapıyor. Gülümsüyorum ve kendi kendime dişlerim yapılırken gülümseyeceğim hiç aklıma gelmezdi diye düşünüyorum. "Eveeet Fulya Hanımcığım, bugünkü işimiz bu kadar, çarşamba günü sizi tekrar misafir edeceğiz."diyor. Peçeteyle yüzümü gözümü silerken başımı sallıyorum.

Çıkarken yine o adamla karşılaşıyorum. Dişini çektirmiş. Acıyor der gibi bakıyor yüzüme. Ben de ona seni anlıyorum ama merak etme geçecek der gibi bakıyorum. Konuşmadan anlaşıyoruz. Acının ortaklığı oluyor bizimkisi. Sözcüklere gerek duymadan paylaşılan bir ortaklık.

Dışarıda ılık bir kasım günü var. Canım hiç işe gitmek istemiyor. Hissini kaybetmiş sol yanağıma bastırıyorum elimi. Ve böyle elim yanağımda, aylak aylak dolaşmak istiyorum. Dışarıda ılık bir kasım günü var. Ve ben elimden aylaklık etme özgürlüğüm alınmış, istemez adımlarla işe doğru gidiyorum.

Resim: Elizabeth Sonrel

26 Kasım 2010

Anılar, eşyalar ve hafıza- MİM

Ozan Kayra, "Şimdi sizden anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum." demiş. Elbette dedim ben de. Eşyaların ağırlıkları üzerine bir de kendi anılarının ağırlıklarını yığan ve onları atılamaz hale getiren birinin bu konuda edecek bol miktarda lafı vardır değil mi?

"Çöpçü gibisin" der annem bana. Küçücük notları, aldığı armağanların kurdelelerini, üzeri yazılı peçeteleri bile saklayan başka biri için yapılabilecek doğru bir tanımlama onunki belki ama birşeyi göz ardı ediyor; Ben, başkası için çöp olan, benim için kısa ya da uzun bir hayat dilimini üzerinde taşıyan şeyleri biriktiriyorum. Biriktirmek demeyelim de atamıyorum. Elbette tüm anıları da toplamıyorum. Bana çok acı veren ve hayatımdan silip attığım insanlara ait ne varsa çöpü boyluyor. Fotoğraflar bin parçaya ayrılıyor, bana verdikleri armağanlar ortadan yok ediliyor, hatta günlükte onunla ilgili olan sayfalar bile koparılıyor. Ama ben tüm bu acıları silmeye çalıştıkça, onlara dair somut verileri ortadan kaldırdıkça, inadına her biri beynime iyice kazınıyor. Bir gülümseme, bir sözcük, bir bakış sanki daha az önce var olmuşlar gibi gözlerimin önünde duruyor. Sanırım acı olan herşey insanda çok daha derin bir iz bırakıyor.

Bir de saklayıp da hiç bakamadıklarım var. Babamın günlüğü hala çekmecemde duruyor ama cesaretimi toplayıp da onu okuyamadım henüz. Acıdan deliririm diye korkudan kelimelerine dokunamıyorum. Ama onun da zamanı gelecek. Sadece şimdi değil. Şimdi bunu yapamam.

Evde bir kutum var. Kitaplığın tam üzerinde duruyor. Onu o kadar uzun zamandır açmadım ki içinde tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. Bir fotoğraf var. Bunu anımsıyorum. Bir zamanlar çok sevdiğim birinin fotoğrafı. Ölmediği halde her baktığımda ölmüş gibi içimi sızlatan, kırık bir hikayenin kahramanı olan birinin fotoğrafı. Tek söz etmeden hayatımdan uçup giden, beni belirsizlikler içinde bırakan birinin fotoğrafı. Ona çok kızgın olduğum halde atamadım bu fotoğrafı. Oysa ben dediğim gibi kızdığım zaman herşeyi çöpe atanlardanım. Ama onun fotoğrafını atamadım. Belki de yarım kalan hikayelerin kahramanlarının bir zaman hayatımızın bir yerinden yeniden karşımıza çıkacağına inanmış olmaktan kaynaklanıyor bu.

Bir de yeni ve güzel anılar var. Mesela mektupların öldüğünden söz edilen şu günlerde nefis bir şiirle başlayan iki sayfalık bir mektubun kelimelerini okşaya okşaya okuyarak oluşturulmuş anılar. Hala yaşadığına, hala güzel şeylerin olduğuna dair inancını tüm o iki sayfada gördüğünden habersiz olan bir adamın mektubu alıp almadığını soran tatlı sesi var. Sana yolladığı kitaptan, küpelerden, filmlerden daha çok o mektubu sevmiş olmana şaşıran o adam var. Ve her zaman saklayacağın o mektup var. Başka mektuplar da var elbet. Sevdiğin insanların parmaklarının dokunduğu, gözlerinin değdiği o beyaz sayfalar. Kimisinde şiirler, kimisinde anılar, kimisinde kederli sözcükler var.

Eşyaya dair daha pek çok söz edebilirim. Ve anılara dair de öyle. Bazılarının içlerinden keder sızabilir ve bazılarının içlerinden de özlediğim o mutlu zamanlar. Ve hepsinin toplamı olan hayatım... Ama bu kadar yeter. Zira geçmişe dönüp bakmaktan korkan biriyim ben. Bugünle bağlantımın ne kadar ince bir ipe bağlı olduğunu düşünürsek bu korku hiç de boşuna değil. Çünkü, geçmiş insanı içine çekmeye gönüllü bir girdaptır.

Mim; Deepblueeagle, ekmekçikız ve içimden çağlayanlar'a gitsin. Eğer kabul eder ve yazmak isterlerse...

23 Kasım 2010

masa da masa değil ha!

Çareler tükenmez. Eğer şu an, yani sabah saat 10.35 itibariyle iş yerinde değil bir rakı sofrasında oturmak istiyorsan, fonda Müzeyen Senar'ın kederli sesi duyulurken dakikalarca ama dakikalarca denize bakarak yudum yudum içmek istiyorsan ve bu imkansızsa yapılacak olan şudur; kendine bir bardak rezene (rezene rakı gibi kokar azıcık.) söylersin, çay bardağında olacak, ki böylece salaş bir sofranın rakısı tamamlanmış olsun, internetten Müzeyen Senar'ın "Ben Küskünüm Feleğe" adlı şarkısını bulursun, ekranına bir deniz manzarası koyarsın. Ve şunu unutmazsın; Zihin aldatılmaya çok müsaittir. Ve bir de şunu; Bazen seve seve aldanır...

Son söz:  İşin garibi ben içki içmeye düşkün biri değilimdir. Öyle ki en son ne zaman içtiğimi bile anımsamıyorum. Hatta öyle ki hayatım boyunca içmesem özlemem. Kısaca bu hayalin odak noktası içki değil, Müzeyen Senar da değil. Temel nokta şu; Ben keyif insanıyım, burada bu masada ne işim var? Benim yerim diğer masa. Üzerinde rakı bulunan, denizi gören masa. Bu masa değil. Bu masa kesinlikle değil. Hele bugün hiç değil...

Fotoğraf: Ara Güler

22 Kasım 2010

yirmi soru, yirmi cevap

Soru sormaya da sorulara yanıt vermeye de bayılırım. (Tamam soru sormaya daha çok. Hatta etrafımdaki insanlar "neden sürekli 'neden?' diye soruyorsun?" diye şikayet ederler.) DEEPBLUEEAGLE büyük ihtimalle bu özelliğimin farkında olmayarak bu mimi yollamış, iyi de etmiş. Güzel mim doğrusu. Mimimiz 20 sorudan oluşuyor. Sorular şöyle;

En sevdiğiniz kelime: Bulut

Nefret ettiğiniz kelime: Zaaf

Ne sizi heyecanlandırır: Uzun zamandır görmediğim birini beklemediğim anda karşımda bulmak

Heyecanınızı ne öldürür: İnandığım bir projeyi anlatırken olabilecek kötü ihtimallerin sayılıp dökülmesi

En sevdiğiniz ses: Kaynayan çaydanlık sesi

Nefret ettiğiniz ses: Saat sesi

Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Bana kalırsa hiçbirini. 

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Hastalıkları iyileştirebilme gücü.

Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Böyle iyiyim, başka kimse olmak istemezdim.

Nerede yaşamak isterdiniz: Çok kalabalık olmayan, bir sahil kasabası fena olmazdı.

En önemli kusurunuz: Ani öfke.

Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Sigara içmek.

Kahramanınız kim: Babam

En çok kullandığınız kötü kelime: Angut (bu aralar onun yerine Angus diyorum)

Şu anki ruh haliniz: Mutlu

Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: İyi yaşa, iyi yaşat, hayatın boşuna geçmemiş olsun. 

Mutluluk rüyanız: Herkesin eşit olduğu, kimsenin birbirini dili, dini, ırkı nedeniyle ayırdetmediği bir dünya. (Kabul ediyorum bu imkansız.)

Sizce mutsuzluğun tanımı: Yeteneklerin ve aklın tam olarak kullanılamaması, bu şekilde yaşanmak zorunda kalınması.

Nasıl ölmek isterdiniz: Birden bire, hiç sağlık sorunu yaşamadan.

Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz: Merak ettiğin tüm soruların cevaplarını alacaksın.
 
Mimi, mimleri çok seven HAYATİZLERİM'e, BUZCEVHERİ'ne ve HAYATTAN VE MASALLARDAN BİRAZ'a postalayalım. Tabi yazmayı arzu ederlerse. Ne derler; teklif var ısrar yok.
 
RESİM: Rosina Wachtmeister

21 Kasım 2010

Acı yok kedi acı yok...

Unutmuşum nasıl olduğunu. Keşke hiç hatırlatmasaydı kendini lakin bu gece geleceği tuttu. Yüzümün sol yanında ince ince gezindikten sonra çene kemiğime, burnuma, elmacık kemiğime sinsi sinsi yayılarak benim ızdırabımı keyifle izlemeye koyuldu. Diş ağrısı böyledir. Sinsidir ve sizin acınızı izlemekten derin bir haz alır. Dilerim asla yollarınız kesişmez de ne demek istediğimi anlayamazsınız.

Dediğim gibi diş ağrısı mendeburun tekidir. Tam yakanızı bıraktığını sanırken ve uykuya dalmaya hazırlanırken korkunç bir Erol Taş kahkahasıyla geri döner ve şöyle der; "Nıhahahahhaha benden bu kadar çabuk kurtulacağını mı sandın?"  Ve öyle zalimdir ki, bunu defalarca tekrarlar. Her seferinde çaresizce gitti sanırsınız, rahatlar ve uykunun o sıcak kokusuna teslim olmak istersiniz, ağrısız sızısız uyuduğunuz gecelerin ne büyük nimet olduğunu böyle gecelerde farkedersiniz en çok. Bütün bunları düşünürken şu sözü tekrarlar durursunuz: "İnsanın neresi ağrıyorsa, canı orasındadır." Canınızın şu anda tam olarak dişinizde olduğunu düşünür ve "canı burnunda olmak" deyimiyinin "canı dişinde olmak" şekilinde değiştirilmesi gerektiğini savunur ve kendinizi bu tip saçmalıklarla eğlendirmeye çalışırsınız. Diş ağrısının mizah anlayışı olmadığı için sizin saçma sapan esprilerinize derin bir zonklamayla karşılık vereceğini hatırlar, gülmemeye çalışırsınız. Yüzünüzde çarpık, aptal bir gülümsemeyle otururken birden karanlığın içinde bir müzik yükselir. Dıdın dıııııın dıdın dııııın, dıdıdııt dıdıdıt... "Risin’ up, back on the street, Did my time, took my chances..." Ve Rocky'nin antrenörü bir diş doktoru önlüğüyle karanlığın içinde belirir; "Acı yok kedi acı yok..." der. Oysa acı bal gibi vardır.

Diş ağrısının bir başka özelliği de şudur; size abuk sabuk hayaller gördürür, saçma sapan şeyler düşündürür. Ama hemen hemen hepsi kendisini kıyısından köşesinden içine alan şeylerdir. Mesela, uyuyamayacağınızı anlayıp yataktan kalkar bir ağrı kesici daha alırsınız ve ağrı kesici etkisini gösterene kadar kitap okumaya karar verirsiniz. Kütüphanenizde elinizi attığınız kitabın kapağında şu yazıyordur: "Acının Antroplojisi" En iyi zamanlamadır. Bu kitap ancak bir yerlerin ağrıyorken okunabilir. Elbette onu daha iyi anlamak istiyorsan. Sonra aslında kitap okuma eylemini ağrıyı unutmak için yaptığınızı hatırlar, başka bir kitap alırsınız elinize, bakın şu işe ki kitabın kahramanı bol bol dayak yiyen bir ufaklıktır. Bir sayfada kolu kırılır, başka bir sayfada saçları yanar, bir diğerinde kulağını çeken bir adam yüzünden kulağının arkasında bir yırtık meydana gelir. "Acı her yerde dostum acı her yerde" diye fısıldar diş ağrısı o kırçıl, sinir bozucu sesiyle. "Kes sesini ve çık hayatımdan Allah'ın belası" diye sessizce bağırırsınız, çünkü evdekiler uyuyordur ve onları da o enfes uykularından etmenin alemi yoktur. Siz sessizce bağırsınız fakat diş ağrısı kulağınıza daha da yaklaşarak o alevli soluğunu yüzünüze iyice yayar. Hayır ondan kurtulamayacaksınızdır ve evet bu gece onun gecesidir. Siz bunları düşünürken o çoktan bir şarkının sözlerini bozup kendine göre düzenlemiştir bile; "Bu gece benim gecem, bu geceee benim gecem, köke vuran her acıda seni mahvediyorum, beter ol inşallaaaah..." Allah cezanı versin demek istersiniz ama bu talebin sizin başınıza kara bir karga gibi konacağından korkar susarsınız. Zira diş sizindir, ağrı da öyle.

Sonunda birşeyi farkedersiniz, yataktan kalktığınızda dişiniz ağrımıyordur, uyumaya çalıştığınızda başlıyordur herşey. İşte diş ağrısının zayıf noktası. Tüm gece uyumaz bir zombi gibi dolaşırsanız, ağrı sizinle ilişiğini kesecektir. Tespit doğrudur zira zombilerin bir yerlerinin ağrıdığından şikayet ettklerini görmedim, en azından filmlerdeki zombilerin öyleydiler, gerçek hayatta bir zombi ile henüz müşerref olamadım. Bir vampirle ve bir kurt adamla da öyle. Onlara sorulacak pek çok sorum var bunlardan söz etmek isterdim, beni okuyanlar içerisinde bir vampir, bir kurt adam, bir zombi olur da yıllardır içimi kemiren sorulara yanıt bulur diye ama konumuz bu değil. (Size diş ağrısının insanı saçmalatma gücünden söz etmiş miydim sahi?)

Bütün gece bir Zombi gibi dolandım. Sigara içtim midem bulandı, akşamdan kalmış bayat çayı içtim iyi geldi, Orhan Pamuk'un Nobel röportajını okudum, yazarların konuşmak yerine oturup yazmalarının daha iyi olacağını düşündüm, gerçek yazarların yaptıkları iş üzerine konuşmayı saçma bulmaları gerektiği gibi bir his oluştu içimde. Ama röportajın bazı yerlerini sevdim hatta diş ağrısını bile unuttum o sırada. Sonra yine uyumaya çalıştım. Saatlerin geçişindeki hıza şaşıp kaldım. Güneşin doğuşunu izledim, sabah ezanını dinledim. Ve tekrar uyumayı denedim, ben deneyip dururken güneş iyice yükseldi, ben de umutsuz uyuma çabamı bırakıp kalkıp bunları yazdım.

18 Kasım 2010

Suzie'ni de Al Git

Scott muhtemelen kadınlar tarafından çok kalbi kırılmış, bar köşelerinde biraları devirip "Yok abicim yok, ben bu kadınları anlamıyorum. Hep birşeyler eksik kalıyor ya da bu cins pek değişken. Ne yapsam olmadı." diye sızım sızım sızlanan, güzel bir kadın görüp vurulan, sonra o güzelliğin kof olduğunu anlayan, kendi ölçülerine göre güzel olmayan bir kadınla sadece arkadaş olabilen ama sevgilisinin bu özellikleri taşımasını isteyen ve asla ikisini bir arada kimsede bulamayan biri. Scott bütün bunlara kafa yorup hayatı zehrederken, bir gece arkadaşlarından birinin "Olum ne istiyorsun sen, senin istediğin ancak robotlarda olur" sözü üzerine parlak bir fikir bulur. "Ulen madem benim istediğim dünya üzerinde yok, o zaman kendi kadınımı kendim yaparım." der. Tipik insanın kendini Tanrı sanma hastalığına yakalandığının farkında olmayan kaytan bıyıklı Scott'umuz başlar çalışmaya. Bunu gören arkadaşları: "Lan herifi aşağıladık, robot mu istiyorsun olum dedik, herif ciddiye aldı kendine robot yapıyor" diye cık cık'lanırken Scott gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başlar sevgilisine kavuşmak için. Bir yandan çalışıyor bir yandan da cici sevgilisine isim arıyordur. Bu arada evinin civarında gerçek kadınlar ve gerçek adamlar aşık oluyor, kavga ediyor, birbirlerinin burnunun ucundan öpüyor, sevgililer günü kutluyor, birbirlerine süprizler hazırlıyor, evleniyor, ayrılıyorlardır. Ama Scott'umuz kararlıdır. İstediği kadını Tanrı ona vermediyse o kendisi yapacaktır. Dünyaya kafa tutan bir yanı vardır adamımızın.

Aradan 6 koca yıl geçer. Robotumuz hazırdır. İsmini Suzie koyar. Sarı dağınık saçları, hafif çekik gözleri, minik bir burnu, şehvetli dudakları, beyaz gömleğinden taşmış göğüsleri, 1.70 boyu, 30 kiloluk ağırlığıyla görenlerin akıllarını başlarından alacak kadar çıldırtıcı bir güzelliğe sahiptir Suzie. Bön bön bakmaktadır ama olsundur. Önemli olan bakışları değildir zaten. Hem hüzünlü, şehvetli, masum gibi üç fonksiyonu vardır. Scott eve geldiğinde artık ruh hali hangisine uygunsa o düğmeyeya basacak Suzie hemen o moda geçecektir. Ne dırdır edecektir, ne ağlayacaktır ne de birşey isteyecektir. Bu yönden bakıldığından Suzie'nin kadın cinsi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Ama olsundur. Vücudu kadın vücududur ve gerisi önemli değildir. Yeter ki baş ağrıtmasın, insanın canını sıkmasındır.

Sonunda "Arkadaşım Şeytan" filminde Mazhar Alanson'un şeytana ruhunu satması karşılığında satın aldığı manken bebek piyasaya 3000 dolarcık karşılığında sürülmüştür. Üstelik kimse ruhunu şeytana satmamıştır. Teknoloji ne şahane birşeydir. Ama kadınlar çok alınmıştır bu duruma. Neden kimse onları düşünmemiştir. Biri çıkıp Suzie icad ediyorsa neden başka biri çıkıp bir Michahel, bir Patrick, bir Christian icad etmiyordur. Kadınlar her zamanki gibi geri plana atılmıştır. Onlar hiç ama hiç düşünülmemektedir. Ayıp oluyordur. İnşallah günün birinde bir hatun kişi çıkacak ve bir erkek robot icad edecektir. Hem bu robottan çocuk doğurmak bile mümkün olacaktır, göreceklerdir o zaman erkekler günlerini. Amazon İmparatorluğu yakındır, erkekleri Mars'a sürecektir kadınlar ve arkalarından şöyle bağıracaklardır: "Suzie'ni de Al Git."

HABER : Radikal

17 Kasım 2010

zannımca, siz çıldırmış olmalısınız

Herkes şehrin boşaldığından, kimseciklerin kalmadığından, sessizlikten ve yalnızlıktan, çok ama çok sıkıldığından söz ediyor. Gözlerimi kocaman ayırarak dinliyor ve şaşkınlıkla bakıyorum. Çünkü ben sessizlik içinde kimse bana ilişmeden, kimse yapılacak işler listesini gözüme gözüme sokmadan, tüm gün tembellik içinde kalmayı insana verilmiş bir armağan sayıyorum şu aralar. Sabahları, gözlerimi açtığımda "bugün şu yapılacak, buraya gidilecek, şunlar şunlar aranacak, bunlarla iki laf edilip dönülecek, öteki ziyaret edilecek" gibi şeyler gözümün önünde durmasın istiyorum mesela. Tüm bunları düşünüp öfleyip pöflemek istemiyorum ve de. Tatil gününde istediğim kadar uyumak zamanın öğle, ikindi, akşam olmasına aldırmamak, tüm gün aralıksız Dostoyevski okumak, ara sıra kalkıp bir bardak çay almak, bütün bu tembelliğin yüzüme yaydığı salak gülümseme ile bir sigara yakmak, saçlarımın dağınıklığını zerre umursamamak, sarsak pijamalarımı bu mutlu tembelliğin olmazsa olmaz üniforması ilan etmek istiyorum. Ama olmuyor, olmuyor, olamıyor. İnsan ne kadar yayılmak istiyorsa, yapılması gereken herşey o kadar artıyor. Ve bu orantı beni deli ediyor.

Bir ara kimseye haber vermeden hiç bilmediğim bir yere kaçayım diye düşündüm. Cep telefonu almadan, not bırakmadan püff diye ortadan yok olmak yani. Aileyi deliye döndürmeyi ve işe polisleri bulaştırmayı göze alamadığımdan vazgeçtim. Sonra aklıma, kendimi odaya kilitleyip çıldırmış numarası yapmak geldi. Bu kez de doktorları işe bulaştırmaktan çekindim ve yine vazgeçtim. Hangi fikri bulduysam sonucunda ailenin çılgına dönmesi ve herhangi bir meslek grubunun işe karışması söz konusu olacağından, tüm bu olup biteni kabullenip, susmak zorunda kaldım. Tek yapabildiğim, "şehrin boşaldığından, kimseciklerin kalmadığından, sessizlikten ve yalnızlıktan, çok ama çok sıkıldığından söz edenler"e fırçayı basmak oldu. E hıncımı birinden almalıydım değil mi?

Resim: Harold Harvey

12 Kasım 2010

Mim varmış mim yokmuş...

Mim Sevgili Leylak Dalı'ndan geldi. Mimin konusu şu;

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:

- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Gözlerimi kapattım ve kalbimin sesini dinledim. O ses dedi ki; "şekerim çok yorgunsun. Ayakların sızım sızım sızlıyor. Kitaplığının karşına yürüyecek dermanın var mı, kesinlikle yok. Ama elini uzatsan kanepedeki kitaba uzanabilirsin. Hem de çok ama çok severek okuduğun bir kitabı mim konusu yapmak daha anlamlı." Ben her zaman kalbimin sesini dinlerim, bu kez de farklı birşey yapmadım.

Kitabın adı Karanlıkta Kahkaha. Yazarı Vladimir Nabokov. Önce adına aşık oldum kitabın. Ve sonra da bütününe. Şimdi ise yudum yudum içer gibi okuyorum kelimeleri. Kitap şöyle şahane, böyle muhteşem diye anlatmayacağım. Tek diyeceğim şu, okursanız pişman olmazsınız.

İçinde şöyle cümleler olan bir kitabı sevmemek mümkün mü?

"neşesi bile annesine çekmişti-kendine özgü, göze batmayan bir neşe... Sanki varolduğundan sessiz bir keyif duyuyor, hatta hafiften eğlenerek yaşadığına biraz şaşıyor gibiydi. Evet, evet, niteliği böyleydi-ölümlü neşe..."

ya da,

"Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider."

Şimdi de 55. sayfadan küçük bir bölüm yazalım da en azından mimin bir kuralını yerine getirelim:
"İstediği tek birşey vardı: ne pahası olursa olsun Margot'u hemen bulmak. Ona bunca şey vaadeden kaderin birden sözünden dönmeye hakkı yoktu."


Şimdi de sıra mimi postalamaya geldi. Vladimir Nabokov'un kitabından söz etmişsek elbette ilk posta Vladimir'e, sonra Psikopati'ye ve Hayatizlerim'e gitsin.

Fotoğraf: Vladimir Nabokov

11 Kasım 2010

Koyunlara dair...


Düşünmek insan türünde değil ama hayvan türünde işe yarıyor. Gaziantep Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Başkanı Mehmet Satıl önemle uyarmış kurbanlık alacakları; "Kurbanlık seçerken düşünen, yere bakan, çevresiyle ilgisiz hayvanlardan uzak durulmalı." Koyun olsaydım yırtmıştım diye düşünüp, gülüyorum. Çünkü, alınmaması gereken kurbanlıkların özelliklerini gösteriyorum. Bolca düşünüyorum (bunun kendim de dahil pek kimseye faydası yok),  düşünürken yere bakıyorum (dikkatimi başka türlü toparlayamadığımdan olsa gerek), bütün bunları yaparken de doğal olarak çevremle ilgili olamıyorum.

Haberde bu davranışların hayvanın sağlıklı olmadığının işaretleri olduğu söylenilmiş. Koyunları bilmem ama bu davranışları gösteren insanların sağlıklı olmadığı su götürmez. Neden? Çünkü düşünürsen başına gelmeyen kalmayacağını bile bile böyle yere bakmaya devam ediyorsan ciddi bir akıl sağlığı problemin vardır ve Tanrı cezanı mutlaka verecektir. O ceza da senin şu koca topluma kurban edilmendir. Koyunların bu davranışları göstererek kesilmekten kurtulmasını kendine baz alma derim bu yüzden. Çünkü insanlar için durum tam aksi. 

Koyunlarla tek bir ortak noktamız var, onların da sağlıklı olanları  başlarını dik tutmalarından, elle kontrol edilmek istendiğinde tepki vermelerinden, hareketli olmalarından anlaşılıyor.  Başını dik tutanların kafası koparılıyor. Bizde durum aynı. Bir ortak nokta daha.

Bu arada uçurumdan atlayan koyunlar da var. Onlar her ne kadar neden atladıklarını bilmeseler de uçurumdan düşen koyunları takip edip canlarından oluyorlar. Tamamen bilinçsiz bir hareket.  Geride boyunlarıi bacakları kırılmış fotoğraflarla, gözü yaşlı bir çoban bırakıyorlar. Onlarla ilgili haberler hep sahiplerini ne kadar zarara uğrattıkları ile bitiyor ve bütün bunlar saniyeler içinde unutulup gidiyor.

"Koyun gibisin kardeşim" diyor şair sonra "gocuklu celep kaldırınca sopasını, sürüye katılıverirsin hemen, ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye." Ve "koyun gibi bakıyorsun" diyor anlattığını anlamamakta direnen adama diğer adam, "kurbanlık koyunlar kaç para olmuş?" diyor sohbet konusu açmak isteyen yaşlı kadın,  "koyun olmaktan kurtulmalıyız!" diyor kanı alevli bir delikanlı ve delice bir umutla da inanıyor söylediklerine. Ve haberlerde ipini koparmış kaçan koyunlar, danalar görünüyor. Herkes gülüyor can havli ile kaçan gariplere. Kimse onlara bakıp aslında onlarla ne çok benzediğimizi görmüyor. Çünkü, eğer bunu düşünürse başı gövdesinden ayrılır diye korkuyor. Çünkü, uçurumdan atlayan bir kaç tane olmayınca diğerlerinin hep çobanın gösterdiği patikadan kuzu kuzu gideceğini, kiminin yolda telef olacağını, kiminin sırtından para kazanılacağını, ölümlerinin sadece bir kaç bin lira ile ölçüleceğini, onların yok oluşunun birinin zarara uğramasından başka bir anlamı olmayacağını bilmiyor ya da umursamıyor. Ve koyunlar ancak kurban bayramlarında bu kadar gündemde oluyor. Sadece kurban edilecekleri bir zamanda akıllara geliyorlar. Bir ortak yan daha...

Resim: Juan Martinez

09 Kasım 2010

Ayakkabılar

Tak tuk tak tuk tak tuk...
Odaya girdiğimde herkes gülmeye başladı. Topuk seslerinden tanımışlar. Güldüm. O kadar gürültü çıkarmak istemiyordum ama ayakkabılarla başım ciddi biçimde dertteydi. Bir türlü aramızda bütünlük oluşturamıyorduk onlarla. Kiminin sağ teki ayağımı sıkarken sol teki ayağımdan çıkıyor, kimi inatçı bir sertliğe sahip oluyor ve inadından bir türlü vazgeçmeden parmaklarıma zulmediyor, kimi tıpkı çıplak ayakla yürüyormuşum gibi alçak oluyor, kimi her an yere kapaklanmakla beni tehdit edercesine yüksek geliyordu.

Buçuklu bir ayakmış benimkisi. Biri öyle yorumladı. Mümkündü elbet. Bir başkası şık ayakkabıların asla rahat olamayacağını mutlaka şıklıkla rahatlık arasında bir seçim yapılmak zorunda olduğunu savundu. Ben güldüm. "Gülme" dedi beriki. Haklıydı. Haklı oluşunu gülümseyerek onayladığını farketmedi. Bu kez de buna güldüm. Yine gülme dedi. Bu kez gülmedim. Çünkü gülersem bu sonsuza dek böyle gider diye korktum.

Biz ayakkabılardan konuşurken birden herkesin ayaklarını öne uzatmış, ayakkabılarına bakarak konuştuğunu farkettim. Bunu benden başka farkeden olmamış olmalı ki kimse duruma gülmedi. Az önce güldüğüm için bana terslenen "ne kadar alaycısın" diye bir güzel fırçaladı beni. Alaycı olmadığımı söylemedim bile. Savunma yapmaktan nefret ederim savunma yapmak yerine gülmeyi ve bu gülümsemeyi insanların yorumlayış biçimini izlemeyi daha çok severim. Ama bu kez öyle yapmadım. Çok fazla gülümsemiştim. Ve biraz daha devam edersem işin suyu çıkacaktı. "Öyle mi? Hiç farkında değilim." demekle yetindim. Kimse birşey demedi, konuda kapandı gitti. Zaten konu benim alaycılığı değil ayakkabılardı.

Herkes ayaklarını masanın altına çekti. Ayakkabılarını, almak için hayalini kurduğu ayakkabıları, ayakkabılar hakkındaki fikirlerini de ayakları ile birlikte masanın altına bir yere.. Benim aklıma başka ayakkabılar geldi. Yerde cansız yatan tanımadığım bir adamın delik ayakkabısı ve bir sedyede cansız yatan canımdan çok sevdiğim bir adamın telaşla hastaneye getirilirken bir yerlerde düşmüş ayakkabısı...

Resim: Van Gogh

07 Kasım 2010

şablon

Kimsenin kimseyi olduğu gibi kabul etmeye niyeti yok anlaşılan ki herkes birbirini kafasındaki şablonların içine yerleştirmeye çalışıyor. Öyle bencil öyle benciliz ki hepimiz, diğerleri kafamızın içinde nasıllarsa illa onları o şekle bürümeye, inatla öyle olduklarını söylemeye hatta utanmadan onları bile öyle olduklarına ikna etmeye çalışıyoruz. Öyle ya tüm dünya bizim beynimizce yaratılıyor.

Bütün işleyiş böyle iken insanlar şu salakça cümleleri kurabiliyorlar: "Neden beni olduğum gibi kabul etmiyorsun?" Ne diyorsun ne diyorsun güzel kardeşim sen? Hele sen bir dön bak bakalım kendine; sen insanları oldukları gibi kabul ediyor musun? Aşık oluyorsun mesela. Karşındakine hayalindeki prensin ya da prensesin kıyafetlerini giydirmeye çalışıyorsun. İyi de adam/kadın öyle değil. Ne yapacaksın? Sonra basıyorsun yaygarayı "vay efendim neden olmadığın gibi davranıyorsun?" Yahu güzel kardeşim, iki gözüm, o olmadığı gibi davranmıyor, sen onu olduğu gibi göremiyorsun.

Bence tüm sorunlar buradan kaynaklanıyor. Kafalarımızdaki arkadaş, sevgili, dost, anne, baba, çocuk şablonları bir silinse vallahi billahi hepimiz ferahlayacağız, rahat bir nefes alacağız. Kimse bizi o saçma sapan şablonların içine tıkıştırmaya çalışmayacak. Herkes şunu bilecek ki kafasındaki özellikler belki bir ya da bir kaç kişide vardır. Ve herkes şunu anlayacak ki o özelliklerin olmazsa olmazlarını en aza indirmek insanlarla bir arada olmayı kolaylaştırır.

Bir deneyin be güzel kardeşim. Azıcık insanları tanımaya çalışın. Saçma sapan etiketleri kaşlarına, gözlerine yapıştırmayın. Biliyorum çağ hızlı, herşey çabuk geçen ve sığ türden artık ama el insaf be kardeşim hem hiç emek vermemek hem  yakın olmak istiyorsun.

05 Kasım 2010

Sevgili Bay M.

Çok sevindiğinde çok üzüleceğine inanan bir topraktan geliyoruz biz. Bu yüzden sevincimizi hüzün kremasıyla süslememiz. Kimsenin yeterince iyi, kimsenin yeterince temiz olamayacağına öyle inandırılmışız ki, bu yüzden bunca korkuya sarılıp uyumalarımız.

Kızma bana Sevgili Bay M. Ben korkularla büyütülmüş bir çocuğum. Şu koca coğrafyada korkulardan elbiseler biçildi bana. Ve korkulardan ayakkabılar giydirildi ki; gitmeyeyim, kalayım olduğum yerde. Öyle çok öyle çok korkutulduk ki biz, hepimiz, artık neden korktuğumuzu bile bilmez olduk. Başımıza yük olan canımızı koruyoruz sandık önce. Ama değildi. Hiç üzülmemiş, hiç kederlenmemiş, hiç hayalkırıklığına uğramamış gibi bütün bunlardan korkuyoruz sandık sonra. Oysa bırakınız korkuyu bunlarsız nasıl yaşanır bilmiyorduk bile.

Ah Sevgili Bay M. Biz asıl galiba birbirimize inanmaktan, birbirimizi anlamaktan, dahası iyice anlaşılır olmaktan, bağlanmaktan ve hiç kopamamaktan korkuyorduk. Tek olmayı aslan gibi bir yürek sanmak gibi bir yanılgıya sahiptik, ne tuhaf. Onun için kızma bana. Daha öğrenilecek çok şeyi olan biriyim ben belki de. Ve belki de sen de öyle. Bir ilkokul sırasında otur benimle sadece. Baştan başlayalım. Benim iki örgüm olsun kulaklarımın üzerinden iki nehir gibi akan. Senin burnunu gıdıklayan gözlüğün. Parmaklarımız, ellerimiz küçücük ve cahil olsunlar yine. Gözlerimiz yine öyle şaşkın. Olmaz mı?

Fotoğraf: familye