Annem dizi izliyor ben de birşeyler okuyor arada bir diziye göz atıyorum. Sohbet olsun diye dizi ile ilgili bir iki laf ediyorum. Çok acaip diyaloglar geçiyor aramızda. Ama bu seferkinin tadı bir başkaydı.
Ben- O kötü adam öldü mü acaba?
Annem- Kötülere birşey olmaz.
Ben- Hayatımızı garantiye almak için artık kötü insanlar mı olsak acaba?
Annem- Kötü olmaya gerek yok. İyileri Allah korur.
Ben- İyi de o zaman kimseye birşey olmaz Annecim. Kötülere birşey olmuyor, iyileri Allah koruyor. Dünyada bir sürü insan ölüyor, bunlar kim o halde.
Annem- Sırası gelen gider. Nokta.
29 Mayıs 2012
26 Mayıs 2012
sorular...
Ailesinin onu, insanların iyi olduğuna inandırarak büyüttüğünü söylüyor. Ve devam ediyor, "Ama baktım ki öyle değillermiş. İnsanlar iyi değiller. Tam aksine kötüler." Ona tüm insanların iylik ve kötülüğün karışımı olduğunu söylüyorum. Oran değişir diyorum. Bu yüzde elli yüzde elli şekilde değildir. Ama diyorum ben yine iyilik oranının yüzdesinin fazlalığına inananlardanım.
Aslına bakarsanız, artık bunun üzerine düşünmek için oldukça yaşlı olduğumu düşünüyorum. Şöyle diyelim; Aklı başında tüm aileler çocuklarını insanların iyi olduğuna ikna ederek büyütürler. Onlara kötülük yapma derler mesela, haklarını gaspetme, bencil olma, yardımına ihtiyaçları olduğunda geri durma, dertlerini dinle, mutluluklarını paylaş, ağladıklarında omzunu yastık yap, umutsuz olduklarında hayatın güzel olduğuna dair ikna et onları. Evet aklı başında olan tüm aileler tek tek bunları söylemeseler de bu mesajları ucundan kıyısından sokarlar çocuklarının beynine. Sonra büyürsün. Mesela üniversiteye gider ailenden uzak yabancı insanlarla iç içe yaşarsın. Bir sürü şey görürsün. Kimi sana hayatının kazığını atar, kimi yalan söyler, kimi bencillikte sınır tanımaz. Ama kimi de ne zaman üzülsen yanındadır, seni kendine yeniden inandırır, umut hep vardır der ya da. Sen kötülükle karşılaştığında sütten çıkmış ak kaşık değilsindir ayrıca. Kıskanç ve kibirli olabilirsin zaman zaman. Planlı olmasa da birinin zarar görmesine yol açabilir hatta buna göz yumabilirsin bile. Bütün bunlarla öğrenirsin ki iyilik ve kötülükten mütevellittir insanlar. Yaşlanırsın biraz daha ve şunu artık kafana sokmaya başlarsın ki, aslolan insanların ne olduğu değil senin bunlarla nasıl başa çıkabildiğindir.
Bizim yaşımızdaki insanların bu sorunu çoktan halletmiş ve çözümünü bulmuş olması gerekir ki eğer hala çözüm bulamamışsak bu dünyanın en eski sorununa, bu bunca yıl ne dünya tarihinden ne de kendi tarihimizden tek bir şey öğrenmemişsiz anlamına gelir. Bu yüzden de tarihimiz hep tekerrürden ibaret kalacak demektir.
Bir de şu var ki herşey kendi benzerini çeker. Zaman zaman atmosferimize yabancı cisimler girse de o cisimler bu atmosfere uyum sağlayamadıklarından bir süre sonra eriyip yok olurlar ve birşey yapmanıza gerek kalmadan doğa kendi uyumunu yakalar. Arkadaşlar da böyledir. Sen nasıl davranıyorsan etrafında öyle insanlar toplanır. Kötülük görmez misin görürsün? Kötülük yapmaz mısın? Yaparsın. Ama kalbin iyiyse sahiden vicdanının o kulak tırmalayıcı sesini susturmak için kendinden ders alırsın. Hayat da biraz hem dünyayla, hem insanlarla hem de kendile başa çıkabilmek değilse nedir zaten.
İşte bütün bunla yüzünden, artık bunları düşünüp kafa patlatmak için oldukça yaşlı olduğum için en çok da, insanların kötülüğü ve iyiliğine değil neyle nasıl başa çıkacağıma kafa patlatmayı tercih ediyorum. Zira kontrol edebildiğim sadece kendimim. İnsanlar çok kötü ne yapacağım ben diye düşünüp de asla halledemeyeceğim bir sorun yerine evet zaman zaman kötü olabiliyorlar, bununla nasıl başedebilirim diye düşünmenin çok daha akıllıca olduğunu bilecek kadar yaşlıyım.
Bence insanın kendine sorduğu temel sorular yaşamımızın nasıl olacağını belirliyor. Başa çıkılamaz ve asla değişitirilemez sorular olduğumuz yere çiviliyor bizi. Soru sormak bir sanattır derdi babam. O zamanlar elbette kavrayamadığım bu lafı şimdi şimdi kendim yaşayıp öğrenerek kavrıyorum. İşte bu yüzden de cevapları aramadan önce doğru sorunun ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. Ve arkadaşıma demek istiyorum ki, asla bulamayacağın cevaplarla cebelleşmek yerine sorularını değiştirmelisin. Çünkü o sorular şu an farkında olmasan da hayatının nasıl bir seyir izleyeceğini belirleyecek sorular...
Resim: Masao Minami, early 70s
15 Mayıs 2012
dünyanın çivisi
Sağ kulağım fena halde çınlıyor. Hakkımda iyi şeyler konuşuyorlarmış. Öyle dedi biri. Eksik olmasınlar. Ama ben kulağıma su kaçtığı falan gibi şeyler düşünüyorum. Her neyse. Geçen gün biri arkadaşlarımızın sürekli birbiri hakkında konuştuğunu söyledi. İnsan konuşur dedim. Ama bu dedikodu dedi. Olur öyle şeyler dedim. Ya senin hakkında da konuşuyorlarsa dedi. Umurumda olmadığını söyledim. Sahiden de umurumda değil. Herkesi memnun edemem ya. Bana ne? Pek bir rahatmışım. Öyle dedi. Ne mutlu bana dedim.
Salak sayısında son zamanlarda bir artış mı var bana mı öyle geliyor. Açık ve seçik olarak anlatılan birşeyi anlamamakta direnen, iyi birşeyler altında mutlaka kötü şeyler arayan insana salak denir. Herkesin kendi sözlüğü var değil mi? İşte benim sözlüğümde de böyle yazıyor salak kelimesinin karşılığında.
Şu sözlük meselesini açmışken, geçen gün biri seni bir türlü anlayamıyorum dedi. Ben de dedim ki birini anlamak istiyorsan onun dilini öğrenmen gerekir. İyi de ikimiz de türkçe konuşuyoruz dedi. Yahu o değil dedim. Benim söz ettiğim başka birşey. Mesela dedim bir arkadaşım birini sevmek için "köpek seni" der. Bu onun o anda karşısındakine kanının kaynadığı göstermek için söylediği bir laf. Anneannem rahmetli ise köpek lafını nefretinin yoğunluğunu anlatmak için kullanırdı. İşte sözünü ettiğim dil bu. Aynı sözcükler aynı anlama gelmiyor her birimizin sözlüğünde.
Galiba ben hemen hemen herşeyden sıkıldım. Acaip derecede şaşırasım var ama hiçbir şey beni şaşırtmıyor. Böyle dediğimde biri bana senin için ölmüş dedi. Bu durumda zombi olarak adlandırılmam mümkün. Bence bizi iş hayatı zombiye çeviriyor. Ben ilk çalışmaya başladığımda herşeye şaşırıp duruyordum. Şimdi ise tam aksi. Ne kadar mantıksız budalaca şey var hiçbiri beni şaşırtmıyor. Sanırım artık bir iş tam olması gibi olduğunda şaşırırım ancak ki bu pek mümkün görünmüyor. Ülke gündeminde de durum aynı. Söyler misiniz hanginiz şaşırdınız şu süt mevzuuna? Sanırım hepimiz en baştan ne olacağını biliyorduk. Sadece çocuk sayısından emin değildik. Her neyse...
"Dünyanın çivisi çıktı bacııım" derdi anneannem. Eh olması gerektiği gibi olan şeylere şaşırıyor, saçma sapan şeylere "aksi düşünülemezdi zaten" diyorsak, sırf dünyanın değil hepimizin çivisi çıkmış demektir...
Fotoğraf: Supruntu
08 Mayıs 2012
aramızdaki o ince çizgi...
Şöyle birşey olsaydı, bir gece susamış olarak uyanıp mutfağa gitseydiniz, annenizi mutfağın tam ortasında, elinde ekmek bıçağı ile durmuş, kendini kalçasından yaralarken bulsaydınız, pijamasındaki kana, yere damlamış kana, alelacele yarasına bastırdığı kurulama bezine çıkmış kana bakakalsaydınız, ne yapardınız?
Sanırım ben panikle çığlığı basar sonra da ona doğru koşardım. Aklımdan ise delirdiği geçerdi. Ama kahramanımız Xavier (ki kendisi henüz16 yaşında) gayet sakin bir biçimde karşısında durup annesine bakıyor. Sanıyorum anlamaya çalışıyor. Annesi ise sanki bulaşık yıkarken ya da yerleri temizlerken oğlu tarafından görülmüş gibi bir sükunet içinde. Dehşet verici bir sahnede insanın içindeki deliliğin farkında olan ana oğul karşılıklı öylece duruyorlar. "Sakin kalmak soğukkanlılık iyi birşey" diye geçiyor içimden. Peki bu kontrol edilebilir mi? Sevdiğin birinin hayatı tehlikeye girdiği anda herşeyi soğukkanlılıkla gözden geçirebilir misin? Mesela, "yara derin değil, çok kan akmıyor, onu rahatsız eden birşey olmalı ki kendine zarar vererek üstesinden gelmeye çalışıyor" biçiminde sistemli bir düşünme biçimi geliştirebilir mi insan? Yoksa duygular tüm bu soğukkanlılıktan baskın mıdır? Sevdiğin insanı koruma içgüdün, sana kendini sonradan aptal hissettirecek kadar, tuhaf hareketlerde bulunmana yol açmaz mı?
Ama Xavier tüm o kana rağmen soğukkanlılığını kaybetmiyor. Annesine ne yaptığını soruyor sakince. O da aklının kapısını daha fazla kapalı tutamıyor ve uzun zamandır sakladığı tüm kelimeleri başlıyor bir bir kusmaya. Mesela Xavier'i bebekken zehirlemeyi düşündüğünü anlatıyor. Anne olmanın ona göre olmadığını, bir bebek doğurarak başına bela almış olduğunu, ondan kurtulmanın yolunun onu öldürmek olduğunu, fare zehiri aldığını, bu zehiri süte karıştırdığını ama sonradan yapamadığını...
Okurken kendimi Xavier'in yerine annemi de onun annesinin yerine koymayı deniyorum. Ben Xavier gibi anneme acıyarak bakamazdım diyorum. Bunu ne yaparsam yapayım anlayamayacağımı düşünüyorum. Annemin beni öldürmeye yeltenmesini fikrini asla ama asla kabul edemeyeceğimi, öldürmek istediği ben olmasam bile onun bir bebeği öldürmeyi aklından geçirmiş olmasını ise hiç ama hiç... Ama Xavier inanılmaz soğukkanlı bir çocuk. O annesine onu anladığını söylüyor. Muhtemelen Xavier mantıklı bir düşünce zinciri oluşturuyor aklında bense tamamen duygularımla hareket ediyorum.
Belki de bizim toplumumuz bu yüzden böyle. Asla affedemiyoruz, asla kabul edemiyoruz, öfkeden deliye dönüyor hatta bu yüzden öldürebiliyoruz bile. İnsan doğasının içi çılgınlıklarla dolu bir çuval olduğunu kavrayamadığımızdan belki bütün bunlar. Oysa düşününce binlerce şeyden binbir biçimde etkilenip saçma sapan bir hale geliyoruz. Alıştığımız için kendimize, düşünme ve hissetme biçimimiz normal geliyor oysa dışardan bakınca her birimiz çok acaibiz.
Doğru olan mantıklı düşünmek belki ama ben yine de bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Belki bu ülkede doğup büyüdüğüm ve biçimlendiğim için belki de yapısal olarak yapamam. Elinde ekmek bışağı olan annemin kanına baka baka "sorun ne acaba?" diye düşünemem ben. Tüm panik geçtikten sonra belki bunu neden yaptığı üzerine uzun uzun kafa yorarım ama o anda asla.
Bu biraz çetrefil bir konu. Ama Yahudi Mesih'i okumanızı şiddetle tavsiye diyorum. Belki Xavier'i ve annesini anlamak bakımından ya da içinde yaşadıkları toplumu anlamak bakımından küçük de olsa bir kaynak olabilir.
Fotoğraf: Highheels
Fotoğraf: Highheels
27 Nisan 2012
günlerden bugün...
Bugün bir kez daha anladım ki yapmacıklığa hiç tahammülüm yok benim. Bir hanımefendi gibi giyinip, dünyanın en zarif insanıymış gibi davranıp da gözlerinin içinde şeytani kıvılcımlara taşıyanlara hele hiç...
Olay şöyle gelişiyor, bu insanlarla ne kadar bir araya gelmemeye çalışırsanız, onlardan ne kadar kaçarsanız sizi adım adım takip ediyor ve bir şekilde yollarını sizinle kesiştirmeyi beceriyorlar. O sahte gülümsemeyi dudaklarına oturtup, görümez kanatlarını neşeyle çırparak size sanki siz ona bayılıyormuşsunuz gibi sokulup sizi delirtmeyi bir şekilde başarıyorlar. Amaçları bulundukları ortamda herkesin onlara hayran olması, herkesin onlara bayılması, herkesin onları pamuklara sarması, bir prensese nasıl davranılırsa öyle davranması. Ve siz kaçan bir insan olarak henüz fethedilmemiş bir kale olduğunuz için sürekli her hareketinizi gözleyip nelerden hoşlandığınızı keşfetmeye çalışıyorlar. O boş kafalarıyla sizin onların tüm bu yapmacıklığına inanacağınızı umut ederek pervane oluyorlar peşinizde. Bilmiyorlar ki siz sahte olanı gözünün içinden tanıyorsunuz. Evet arkadaşlar ne yazık ki böyle manyak bir kadın tipi mevcut. Eğer bir etiket koymak isterseniz, "herkesbenisevsinyoksaölürüm" diyebilirsiniz bu tipe.
Her neyse. Daha güzel mevzularımız var. 1Q84 mesela. Uzun zamandır hiçbir kitap beni bu kadar heyecanlandırmadı. Murakami'yi hep sevmişimdir ama hissediyorum bu kitapta başka birşeyler var. Ne olduğunu bilmediğim ancak okumaya başlayınca anlayacağım birşey. Hele gelsin kitap da bakalım o şey neymiş göreceğiz. Şurada kitapla ilgili bir kaç video var izlemek isterseniz. Özellikle son videonun giriş bölümünü çok sevdim. Motivasyon için arada bir izlenebilir. Benim gibi tembelseniz, disiplinden yoksun olarak doğmuşsanız, belki işinize yarar.
Şu fotoğrafa baka baka geçip bitti bugün. Böyle bir yerin sahibi olsam ne kadar mutlu olacağımı düşüne düşüne. M.'ye anlattım. Uzun uzun baktı fotoğrafa. Korktum "olmaz yapamazsın" diyecek diye ama demedi. İnsanların hayallerine saygı gösterilmeli dedim. M. de aynı fikirde olduğunu söyledi. H. ise artık adam gibi yazman gerek dedi. Dalga geçtim ben istesem de adam gibi yazamam çünkü ben bir erkek değilim dedim. İğrenç bir espri olduğunu söyledi. Böyle saçma sapan espriler yapıyor olmamın tek bir anlamı varmış, o da kaçmakmış. Çünkü ben tembelmişim. Hatta korkak bile olabilirmişim. Yazma fobisi varmış bende. Mükemmeliyetçi olduğum için eğer kötü yazarsam kendime güvenimi yitirirmişim. Ne diyeyim büyük ölçüde haklıydı. Ona söz verdim gecenin bir vakti telefonda yaptığımız konuşmada. Kötü de olsa yazacağım dedim. Ama bloga değil dedi. Hayır deftere dedim. Merakla beklediğini söyledi. Ben de merak ediyorum aslına bakarsan dedim. Söz verdim bir kere...
Normallik ve gariplik üzerine bir konuşma yaptık M. ile. O benim garip olduğumu iddia ediyor ki bununla gurur duyarım. M. kendisinin normal olduğu inancında. Ona eğer belli standartlara göre üretilmiş olsaydın senden pek hoşlanmazdım dedim. Bu yalan değil. Kendilerine normal diyen ve tüm kuralları Allah'ın kelamı gibi hiç düşünmeden benimseyen insan tipinden tiksiniyorum. Kızarmış bir karnıbahar taşıyorlarmış gibi geliyor bana kafalarının içinde. Zira kızarmış karnıbaharlar da pek birşeyi sorgulamazlar değil mi? Belki M. de onlardan biridir. Bu standartlarda olan insanlara yakın olduğuna bakılırsa büyük ihtimal onlardan biri. Yazık. Oysa kafası çalışan biri gibi gelmişti bana. Yanılıyor muyum acaba?
Kendime yeni planlar yapmaya karar verdim. Yıllarca disiplinsiz olmuş biri hayatının hayli geç bir döneminde disiplin sahibi olunabilir mi? Sanmıyorum ama en azından denemek istiyorum. Önümdeki iki gün içinde bununla ilgilenmeye karar verdim. Oturup aklıma ne gelirse yazmakla başlayabilirim mesela diye düşündüm. Buraya da gün içinde yaşadıklarımı not ederim dedim. Belki hergün yazarsam biraz disipline girerim... Allah'tan umut kesilmez değil mi güzel kardeşim?
17 Nisan 2012
günler...
Her sabah içinde başka bir hisle uyanıyorsun. "Bugün güzel geçecek", "bugün sıkıntılı olacak", "aman ne olursa olsun umurumda değil" gibi... Ve çok acaiptir ki, bunlar asla doğru çıkmıyor. Çok sıkıntılı geçeceğini tahmin ettiğin bir gün bol kahkahalı, rahat geçeceğini sandığın bir gün ise sinir harbiyle geçiyor. Bütün bu sebeplerden dolayı "hergün aynı amaaaan" cümlesini pek kullanamıyorsun. Bu iyi birşey...
Günlerin iskeleti aynı halbuki. Sabah kalk, işe gel, akşam çık, eve git. İskelet bu. Ama o iskeleti kaplayan deri her gün yeniden biçimleniyor. Her gün başka bir yüz başka bir ruh takınıyor. Yeni insanlar giriyor hayatına, o iskeletin gözleri oluyor. Sonra bambaşka hikayeler anlatan biri geliyor, al sana yeni kulaklar. Daha önce aklına gelmeyen bir iş yapıyorsun. Düğme dikiyorsun mesela. Ellerine hayretler içinde bakıyorsun. Beceriksiz parmaklarına. O kalemi kullanabiliyor yadırgamadan ama iğne konusunda hayli beceriksiz. Bu seni eğlendiriyor. Buna vesile olana teşekkür ediyorsun içten içe. Çünkü düğme dikmek seni bir ölçüde kendi gözünde normalleştiriyor. Sonra biri sana bir şarkıdan söz ediyor. Öldür Allah dinlemeyi aklına getirmeyeceğin oynak bir şarkı oluyor bu. Hiç tarzın olmayan bir şarkının içinde güvercinler havalandırmasına şaşıp kalıyorsun. Bunca zaman neyi öldürmüşsün içinde merak ediyorsun.
3 saat konuşuyorsun onunla telefonda. Kulakların uğuldayıncaya kadar konuşuyorsun. Anlatıyor dinliyorsun. Aslında dinlemiyorsun. O konuşurken onu ne çok sevdiğini, birlikte büyüdüğünüzü, neredeyse yirmi yıldır birbirinizi tanıdığınızı düşünüyorsun. Saatler boyu sohbet ettiğinizi, sarhoş oluşunuzu, ilk kez aşık olup daha da sarhoş oluşunuzu falan filan... O sana diyor ki o günlere geri dönmek istiyorum. Oysa sen dönmek istemiyorsun. Hiç geçmişi geri isteyen biri olmadın çünkü. Sen hep geleceğe baktın. Çünkü artık hayatta acının garantisi olduğunu ama mutluluğun ise hiç ama hiç gelmeyebileceğini biliyorsun. Senin derdin geleceğin mutluluk getirip getirmemesi değil zaten. Sen sadece neler olup biteceğini merak ediyorsun. Geçmişe dönmek istemiyorsun çünkü onu zaten biliyorsun. Oysa o geçmişi özlüyor. Senin özlememen ise onu incitiyor. Ona uzun uzun açıklayabilirsin ama yapmıyorsun. Yalan söylemek daha kolayına geliyor. Özledim diyorsun. Aslında pek de yalan değil. Sen geçmişi değil o güzel dostluğu özlüyorsun. Onun da duymak istediği bu zaten. Evet 3 saat konuşuyorsun. Beynin kızarmış bir karnıbahara dönüyor. Telefonu kapayıp uyumayı deniyorsun. Ama uyku kaçıp saklanıyor. Peşine düşmüyorsun. Ne hissettiğini bilmiyorsun. Öylece yatıyorsun. Uyku gelip seni bulsun diye bekliyorsun ve bu arada hiçbir şey düşünmek istemiyorsun.
Günler birbirinin aynı diyor biri sabah. Gülüyorsun. Yeni gözler ve kulaklar lazım sana demek istiyorsun hatta yeni bir deri belki. Ama demiyorsun. Zor geliyor bütün bunları söylemek. Uzun uzun açıklamak. Onun için yazıyorsun...
Fotoğraf: I love reading and writing
12 Nisan 2012
ben hala...
Sana her gün yüzlerce sözcük söylüyorum. Ve o sözcüklerin arasına seni nasıl sevdiğimi sıkıştırıyorum. Duymuyorsun. Ya körsün ya da kayıtsız. Kimbilir belki ne yapacağını bilemiyorsun, çözemiyorum.Yürüdüğün zaman yollarına döküyorum o sözcükleri. Basıp geçiyorsun. Ayağının altında çıtır çıtır kırılıyor kalbim, yine duymuyorsun. Zalim değilsin biliyorum. Ama ne zaman bu kadar sağır oldun işte onu bilemiyorum.
Dünya büyülü bir yer diyorum. Gülüyorsun. Ve bunu kırk kez inançla ve inatla söylüyorum, inanmıyorsun. Bulutlara bak diyorum, yeşeren eriklere, hergün burada oluşumuza bak diyorum. Mucizelerden öcü gibi korkuyorsun. Ne zaman masallardan vazgeçtiğini düşünüyorum, bulamıyorum.
Sana hergün başka şarkılar söylüyorum. Her birinin ilk cümlelerinden yola çıksan bizim hikayemiz olur yazılanlar diyorum. Hesaba kitaba gelmiyorsun. Kulaklarını tıkıyor, gözlerini kapıyorsun. Şarkılara bulanırsan gerçekten koparım sanıyorsun. Ah nasıl da yanılıyorsun. İnanamıyorum.
Ben sana kucak dolusu sözcük, büyü, şiir, şarkı ve mucize getiriyorum, elinin tersi ile itiyorsun. Yok sanıyorsun böyle birşey, olmaz sanıyorsun. Ama yine de inanmakta güçlük çeken kalbinin bir köşesinde zayıfça mırıldanan bir kedi taşıyorsun. İşte bu yüzden ne zaman mırıldansan bana umut veriyorsun. Bazen bakışlarına sızıyor kalbinin o ücra köşesi, beni yeniden inandırıyorsun.
Bana son günlerde neler yaptığımı soruyorsun. Sözcüklerden kalın örgüler örüyorum diyorum. Bizi ısıtacak kocaman bir battaniyeden söz ettiğimi asla bilmiyorsun. Dudaklarının kıyısında hafif bir gülümseme beliriyor, gözlerimin içine çöken karanlığı seçemiyorsun. İşte bu yüzden sevgilim bu battaniye altında susuyorum son zamanlarda... Ve yine bu yüzden sevgilim böylesine kör ve sağır bir dünyaya ait olmadığın zamanın gelmesini bekliyorum... Ait olduğun dünyaya ve ait olduğun zamana döneceğini umut ediyorum.
İnan bana ben mucizelere hala inanıyorum...
Fotoğraf: a beautiful world
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf
İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...
-
Benim babam aslan gibi bir adamdı. Bundan tam 16 gün önce, birdenbire, hiç hesapta yokken ( ölüm hesaplanabilir mi sanki?) bize veda etti. K...
-
Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçe...
-
Kristensenn bana bir mail attı. Öğrencilerine hangi yazarları okuduklarını sormuş, çocuklardan çıt çıkmamış. Sonra bir tanesini kaldırmış ve...







