Yetmişli yaşlardaki Addie yalnızlıktan o kadar sıkılmıştır ki kendisi gibi yalnız olduğunu düşündüğü Louis’e akşamları birlikte uyumayı ve uyumadan önce sohbet etmeyi teklif eder. Teklif pek alışıldık değildir, Louis önce yadırgasa da kabul eder. Addie kimin ne dediğini umursamamaya karar vermiştir, çünkü bugüne kadar umursamış ve istediği hayatı yaşayamamıştır. Roman boyunca ikisinin o tatlı, insanın içini ısıtan dostluğunu okuruz ama işler hiç umdukları gibi gitmeyecektir.
Romanın ana sorusunu benim de temel sorularımdan biri, kimin ne dediği hayatımız üzerinde bu kadar belirleyici olmak zorunda mı? Buna göre yaşadığımız hayat, bizim hayatımız sayılır mı? Toplum elbette sadece iyi insanlardan oluşmuyor, bir denetim kurmak zorunda ki herkes kendi arzularına göre yaşamasın ama bu denetim bazen rayından öyle bir çıkıyor ki en masum mutlulukları bile kabul edilemez olarak etiketleyip ısrarla senin hayatını kararlaştırılan doğrulara göre yaşamanı dayatıyor. Addie ve Louis’in başına gelen de tam olarak bu.
Romanda önemli bir nokta daha var ki belki de bu nokta kimin ne dediğinden daha belirleyici. İnsanlar hüküm verir ve bu hükümler her zaman doğru değildir, hatta çoğu zaman doğru değildir. Bakar bir şey görür ve devamına hikaye yazar. Louis’in Addie’nin evine her akşam gidiyor olması bir aşk ilişkisidir onlara göre fakat gerçekte olan iki yaşlı insanın birbirinin yalnızlıklarına merhem olmaya çalışmasıdır. Ama birinin kadın diğerinin erkek olması diğerlerinin gözünde bu ilişkiyi, resmiyete büründürülmediği için, kabul edilemez yapar. Bu, toplumda yaşamanın en korkunç taraflarından biri bence, sana bakıp küçük bir parçanı görür ve o küçük parça üzerinden sana bir hikaye yazarlar, en ufak bir davranışından karakter biçerler ve ne yazık ki bunun çözümü yoktur. Toplum hikayeleri daha da fenası dedikoduyu sever çünkü. Ve iki seçenek bırakır sana ya onlara göre yaşamak ya da onların ne dediğini ne düşündüğünü umursamamak ki bu da gerçek anlamda çelik gibi sinirler gerektirir.
Toplum her ne kadar bizi görünmez bir kafes içine soksa da yaş aldıkça aslında ucundan kıyısında pek önemsememeye başlıyoruz yapmamızı söylediklerini ya da arkamızdan söylenenleri. Çünkü Addie gibi biz de fark ediyoruz ki o güne yaşadığımız hayat hep "insanlar ne der" süzgecinden geçirilip yaşanmış. Hatta belki de isteklerimizin ya da olduğumuz kişinin ne kadarı kendimiziz onu bile sorguluyoruz. Çok çetrefilli bir konu bu. Diliyorum ki bu kararı alan Addie gibi pes etmesin sonunda. Ömrün sonbaharında bile olsa kendi hayatını yaşasın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder