29 Mart 2010

Düşe kalka...

Çoğu insanın içine kazılmış karamsarlık. Her olayın kötü sonla biteceği, tüm mutlu zamanların sonunda gözyaşı olduğu, geleceğin hep kötü şeyler getireceği ve umutsuzluğun insanın olmazsa olmazı olduğu çoğumuzun içine kazınmış. Bu yüzden "nasılsın?" diyenlere "aman nasıl olayım işte" deyişiyimiz. Yine bu yüzden dertten tasadan oluşmuş adamlar ve kadınlar olarak bu hayatı gittiği yere kadar sürüklemenin adına hayat deyişimiz. Ve elbette bu yüzden kendi hayatlarımızı kurtarmanın en akıllıca yaşam olduğunu sanmalarımız, "aman herkes yapıyor ben yapmışım çok mu?" tarzı cümlelerimiz.

Bizim öykülerimiz mutlu ailelerle başlar mesela. Biz o mutlu ailelerin akıl almaz mutluluğunun hezimetle sonuçlanacağını bilir daha o mutluluk sürerken kaygılanmaya başlarız. Sonra deriz ki; mutluluğun sonu mutlak bir hezimettir. Ne kadar mutlu isek şimdi o kadar acı çekeceğimizin işaretidir. Nazar değer mesela, başkasının gözü kalır mutluluğumuzda ve herşey altüst olur. "Ne yaparız?" deriz öyle bir durumda "nasıl kalkarız altından?" İçkiye mi sığınsak, kendimizi mi vursak yoksa kendimizle birlikte ailemizi de yanımızda götürsek seçeneklerini düşünür dururuz. Çare gitmektir aklımızca. Kimse kalıp savaşmayı tahayyül etmez. Düşmüşsen yeniden kalkmak gibi bir seçenek yoktur çünkü bizim öykülerimizde. Düşmüşsen düşmüşsündür. Maskarasısındır artık herkesin. İnsanlar konuşuyordur arkandan. Seni kıskananlar içten içe gülüyorlardır. Sefilsindir artık. Beklenen olmuştur. Kahırlanıyorsundur, diyorsundur ki; "ben bu hallere düşecek adam mıydım, kadın mıydım?" Hiç aklına gelmiyordur herkesin her an başına birşeyler geleceği. Ve yine hiç aklına gelmiyordur, pek azının başına gelenlerden sağ sağlim çıkacağı. Çünkü sen filmlerde, gazetelerde, öykülerde ve romanlarda kendini vuran adam ve kadınlarla büyümüşsündür. Bu yüzden doğal olan bu sanıyorsundur. Ve kimse sana olduğundan daha güçlü olduğunu söylememiştir. Sen de öyle olup olmadığını sınama zahmetine bile girmemişsindir. Düştüğünde kendine acıma yolunu seçmişsindir ve hiç gösterilmeyeni, gösterilmediği için göz ardı edivermişsindir. Halının altına süpürülmüş toz gibidir umut hayatında. Sen onun orada olduğunu, değerli olduğunu farkedene kadar da orada kalır.

Oysa mutluluktan mutsuzluğa sürüklenmiş adam ve kadınların küllerinden yeniden ve daha güçlü doğduğu hikayeler de mevcuttur bu hayatta. Evet başlarda umutsuzluğa düşerler onlar da, kendilerini içkiye vurur, bir kaç kez ölmeyi ciddi ciddi düşünürler, hatta bazıları denemeye bile kalkarlar, ama ölemeyecek kadar, savaş alanını terketmeyecek kadar gururludur bu adam ve kadınlar. Tüm korkularına rağmen denerler. Titrer elbet elleri, bacakları ama denerler. Olmaz yeniden denerler, bir daha bir daha... Bilirler ki, hayat sana ne vereceği belli olmayan bir ebeveyn gibidir. Ve yine bilirler ki, defalarca düşse defalarca kalkacak güç vardır insanoğlunun bacaklarında. Unutmazlar ki, böyle öğrenir insan hayatı, düşe kalka.

Düşe kalka...

Düşe kalka...

Resim: Albert Joseph Moore

28 Mart 2010

şal

Annem bana şal örmüş. Şal gibi daha önce hayatıma girmemiş bir nesneyi önceleri biraz yadırgasam da sonra sonra garip bir biçimde sevmeye başladım. Tüm gün hava hiç de soğuk olmamasına rağmen o şala sarınıp Ayfer Tunç okudum. Pencereden çok sevdiğim gün ışığı ayaklarım üzerinde oynaşıp duruyorken şala sarındım da sarındım. Annem içeriye girdi; "sevdin mi?" dedi sevmiştim elbet sevmesem tüm gün üzerimde taşır mıydım onu? Gülümsedi. Tam giderken arkasından seslendim. "Hem sırtımı hem de içimi ısıtıyor o benim." Biri sana, seni düşünürek yapılmış birşey armağan ettiğinde insanın içi nasıl ısınmaz ki? Hele ki onu annen yapmışsa, hele ki o şal gibi sarınıvereceğin birşeyse, hele ki ona sarındığında annen usulca arkandan yaklaşıp kollarını sana dolamış gibi hissediyorsan nasıl ısınmaz için?

Sarılmak ve sarınmakla ilgili bu kadar şeyi düşünmüşken aklıma P. geldi. P. kimseye sarılmazdı. Ve birinin ona sarılmasından da hiç hoşlanmazdı. Eğer onunla yakınsanız ve birden içiniz kaynamış da sarılmışsanız ne yapacağını bilemez, beceriksizce kollarını omuzlarınız üzerinde birleştirmeye çalışır ama bir o kadar da huzursuz olur, aptalca bulurdu yaptığı şeyi. Benim gibi ailesinde herkesin birbirine sarıldığı biri ile elbette bu konuda uyuşamazdı P. Ben sürekli dokunarak konuşan biri iken o mümkün olduğunca el kol temasından kaçınırdı. Ben içi sürekli kaynayıp da insanlara sarılan biri iken P. içinin kaynamasını yine içinde bırakırdı. Ve zaman geçti P. sarılmanın önemini ucundan kıyısından anladı. Artık yaptığını aptalca bulmadan sevdiği insanlara sarılmayı becerebilir hale geldi. Dahası bundan hoşlanır oldu. Buna sevindim elbette. Çünkü ben sevgiyi sözlerden çok vücut dilimizin ifade edeceğine inanırım. Birine seni seviyorum demektense sımsıkı sarılmayı tercih ederim, birini sevimli bulduğumda ona bunu söylemektense saçlarını karıştırıp, yanaklarını sıkmayı tercih ederim vs...

Sonra aklıma küçük oğluna hiç sarılıp öpmeyen o kadın geldi. Buna onun nedenini sorduğumda böyle bir alışkanlığı olmadığını söylemişti. Bu nasıl bir alışkanlık olabilir ki, insan kendi çocuğuna sarılıp öpmez mi? Çok garip. O kadına çocuğun insanlardan bu kadar uzak oluşunun bir sebebinin de bu olabileceğini söylemiştim. Ve bizim ufaklığın örneğini vermiştim. Onun sürekli sarılıp, öpülerek büyüdüğünü, bu nedenle çok cana yakın olduğunu, tanımadığı insanlara yaklaşmakta pek güçlük çekmediğini falan filan. Bununla alakası olmadığını söylemişti. Bilmiyorum belki de yoktur ama bana öyle gelmiyor.

Şalıma sarınmış oturur ve Ayfer Tunç'un kitabının kapağına bakıp bütün bunları düşünürken telefon çaldı. Kızlar toplanmışlar, hemen gel dediler. Gittim. Biraz bizim yumurcakla oynadım, biraz kızlarla sohbet ettim. Pencereden içeriye gün ışığı doldu, çay bardaklarının içinden geçip ellerimize vurdu. Pazar günü olması gerektiği gibi oldu. Biraz kitap, biraz gün ışığı, hafif düşünceler, biraz sohbet, biraz bebek gıdısı ve gülümsemek... Evet tam olması gerektiği gibi. Plansız, programsız, kendiliğinden...

Resim: Henri Matisse

27 Mart 2010

Ah bu ben...

Ne söyleyeceğini bilmeden parmakları klavyenin üzerinde ağır aksak rakseden bu faniye ayıracak bir kaç dakikan var mı? Bir kaç dakika diyorum ya, bu süre belki biraz uzun belki de sandığımızdan biraz daha kısa olabilir. Ben bunu henüz bilemiyorum. Sen herşey bittikten sonra buraya gelmiş olacağın için ufak bir göz atışla süreyi az ya da çok tahmin edebilirsin. Bu da şimdide olmanın bilinmezliği işte.

Sana da oluyor mu bu? Birşeyler söylemek istiyor olduğunu hissedip aklının içini boş bir kuyu gibi buluyor olduğun zamanlar oluyor mu senin de? Bu yüzden de birşey bulurum umuduyla o kuyuyu yarı istekli yarı isteksiz kazıp durduğun? Bana oluyor. Kafası her daim karışık bir tür var bilirsin. Ben onlardanım işte. Neden diye sorma. Bu tür şeylerin nedeni olmaz. Öylesindir ya da değil. Biliyor musun kafasının içi tıpkı titiz bir kadının evi gibi düzenli olanlara hayret ediyorum. Bu, bana insan olmanın doğasına aykırıymış gibi geliyor. Her durumda, her söz karşısında ne diyeceklerini bilenlerden söz ediyorum. Nerede nasıl davranacağı çok önceden, sanki o kişi kendi hayatını, geleceğini çok önceden bir film izler gibi izlemiş de sonra oturup bir güzel program yapmış, tüm sözleri tek tek yazmış, hatta bazılarına bakıp "ı ıh bu olmadı, şöyle yapsak daha iyi" demiş gibi olanlardan... Bir de düzen içinde yaşayanlar var. Düzenli kitap okuyanlar, o ay izleyeceği filmleri belirleyip hiç sıkılmadan bir görev bilinciyle izleyenler ve daha benzeri pek çok şeyi yapanlar... Nasıl böyle olunabilir? Nasıl bunca düzenli ve tertipli olur insan? Nasıl bazı şeyleri yarım bırakmaz ve nasıl bu kadar kararlı olur? Bir de bu insanların şöyle garip bir tarafı var bilemiyorum hiç dikkat ettin mi? Bu insanlar sevdikleri insanları hep severler sevmedikleri insanlar ağzıyla kuş tutsalar bile onları sevmemeyi sürdürürler. İnanılır gibi değil. Sevgi belki süreklidir de sevmemek nasıl sürekli olur? Ben mesela, O hiç sevmediğim adam bana gelip üzüntüsünü anlattığı vakit oturup düşündüm. O gittiğinde içimde yumuşayan birşey hissettim. Neden bana gelip anlattı dedim kendi kendime. Neden benimle dertleşti. Oysa onun da beni sevmediğinden neredeyse emindim. İnsan sevmediklerine bir açık kapı bırakıyormuş meğer. Onun da sevilebilir olduğunu düşünüp o kapıyı hep aralık tutuyormuş. Sevmeler konusunda ne kadar netse aklın, sevmemeler konusunda bi o kadar net olamıyormuş. Bu iyi birşey dedim kendi kendime. İnsanları sevmemekten hoşlanmam. Çünkü, bu sevmemelerin, nefretlerin insanın içinde güzel olan ne varsa rendelediğini düşünürüm. Bilirsin rendelenmiş şeyler hep başka şeyler içine karışıp, görünmemeye mahkumdur. Ben de içimde kocaman güzel bir meyve gibi duran o özü rendelemeyi istemem. Bu yüzden de içimde nefret ya da öfke olmasından korkarım. Bu arada şöyle bir düşüdüm de düzenli olanlara hayret etmenin yanı sıra kıskanıyorum da onları galiba. Evet bu bir itiraf. Neyse.

Ne anlatmak istediğimi bilmediğimi söylemiştim ama o biraz önceydi. Şimdi ise yukarıdaki bir sürü palavradan sonra işin özünü sadece bir kaç cümleyle hemen yukarıda anlattığımı sen de ben de görüyoruz. Derdim sevmemek, açık bırakılan kapılar, sevmeye bunca hazır olmalar ve içindeki özün rendelenmesinden deli gibi korkmalarla ilgiliymiş.

Kafası hep karışık olanlardan olduğumu söylemiştim değil mi? Ve o karmaşayı bir kağıt üzerine kelimelerle dökmeden çözemeyenlerden olduğumu da... anlıyorsun değil mi?

resim: rafal olbinski

24 Mart 2010

üçgen

Sabahları daha bir aydınlık oluyor artık. M. gelip beni alıyor ve yola koyuluyoruz. Sokaklarda tombul ev kadınları yürüyüş yapıyorlar. M.'ye onların yerinde olmak istediğimi söylüyorum. Gülüyor. "Gülme" diyorum "sabah kalkar yürüyüşümü yaparım, sonra eve giderim saçma sapan bir program eşliğinde kahvaltımı yaparım, yemek pişiririm, kek yaparım, bütün gazeteleri ayrıntı atlamadan okuyabilirim, sonra ayaklarımı uzatır film izlerim, öğleden sonra arkadaşlar toplanırlar kahve içeriz, sohbet ederiz, eve gelir yemek yaparım, temizlik yaparım, bu arada kimse bana "acele et, bu iş hemen bitecek" demez, akşam olur artık kim varsa evde onlara yemek hazırlarım, akşam çay demlerim, dizi falan izlerim." M. gülmüyor artık. "sıkılırsın" diyor. Haklı olabilir.

İnsan gerilimin ne zaman yükseleceğini, kahkahanın ne zaman patlayacağını bilmediği bir yerde çalışıyorsa bütün bu hayalleri gerçek olduğunda sıkıntıdan çıldırabilir. M. her zamanki gibi haklı olabilir.

M.'nin kırkbeş derece açı yapan kaşları var. Öfkelendiği zaman o açı alnına doğru uzuyor ve net olarak görünebiliyor. Güldüğü zaman M.'nin gözleri yüzünde bir yerde yitip gidiyor. Benimkiler gibi. Biz gülerken gözlerimiz birer çizgiden ibaret kalıyor. Aramızdaki tek fark M.'nin güldüğü zaman göz çizgisi bir üçgeninin yerinden çıkmış alt kenarı olurken benimki, yuvarlak kaşlarım nedeniyle, bir yarım dairenin yerinden çıkmış alt çizgisi oluyor. M. bütün bunları söylediğimde yerinden çıkanın üçgen ya da bir yarım dairenin alt çizgisi değil de benim kafa vidalarımdan biri olduğunu düşünüyor. Evet M. bu konuda da haklı olabilir.

M. benim sabahları saçmaladığım konusunda da haklı olabilir, ki bunu özellikle yapıyorum. Çünkü ne kadar saçmalarsam dünyaya o kadar uyum sağlayacağım kanaatindeyim. Aksi takdirde "benim burada ne işim var?" diye sorma ihtimalim kuvvetlenebilir. Ve ben bunca soru içinde bu sorunun bana musallat olmasını hiç istemiyorum. Dünyaya gelmiş olmanın askerlik yapmaktan farkı olmadığını düşünüyorum. Geldin ve yapacaksın. Bitti. Ama biz şafak saymıyoruz zira bu askerliğin ne zaman biteceği belli değil.

M. benim biraz kaçık olduğumu düşünüyor.Ve ben de onun için aynı şeyi düşünüyorum. Fakat bunu o benim için böyle düşünüyor diye yapmıyorum. Sadece kaçık olduğundan eminim, hepsi bu. Belki de zaten bu yüzden iyi dostuzdur. H. ise en az bizim kadar kaçık ki o da bir parçamız. Bir üçgenin üç kenarı gibiyiz. Ve bu üçgen asla eşkenar olmamakla birlikte kenarları sürekli değişen bir üçgen. Bu iyi birşey.  Sırf yarı kaçık olduğumuz için oluşturduğumuz bu üçgen sayesinde taşıyabiliyoruz bazı şeyleri. Ve yine sırf üçgen olduğumuz için bu saçma salak dünyada kendimizi bir şeyin parçası gibi hissedebiliyoruz.

M. tanımlamaları sevmez. O var olan birşeyi söze dökmekten hoşlanmaz. Genellikle gözleriyle tek kelime kullanmadan anlatmayı tercih eder. Bu yüzden bunları söylemiyorum ona. H. olsaydı belki söylerdim. Çünkü o kelimelerden hoşlanır. H. çok uzakta şimdi. Ve üçgenin alt kenarı bir miktar aşağı kaydı bu yüzden de. Tıpkı M. güldüğünde kaşları ve gözlerinin oluşturduğu şekil gibiyiz bu aralar. H.'yi çok özledim. Biliyorum M. de özledi. Ama dedim ya o var olan birşeyi sözcüklere dökmeyi sevmez.

Resim: Rafal Olbinski

23 Mart 2010

6.43

İki sabahtır saat tam altı kırküçte uyanıyorum. Saati yediye kurmuş olmama rağmen neden altı kırküç? Neden on yedi dakika daha erken?

Gözlerim kapalı vaziyette o on yedi dakika boyunca saçma sapan şeyler düşünüp duruyorum. Beyin sanki dün gece bıraktığı yerden devam ediyor aslında belki de hiç bırakmıyor, uykuda bile abuk sabuk düşünmeye devam ediyor. Bazen elimde bir bezle kulağımın içinden girip sabırla, yavaş yavaş beynimin kıvrımlarını sildiğimi hayal ediyorum. Ne var ne yoksa öğrendiğim, bildiğim, geçmişte kalmış ya da gelecek için planlanmış hepsini ama hepsini silip yok etmeyi. Aslında bazen o kulaktan içeri bir dozer sokmayı istiyorum. Şöyle güzelce altını üstüne getirsin. Toprak havalandırılır ya baharda, böcek, solucan ne varsa hepsi meydana çıkar, nefes alır ya işte bende beynimin toprağına bunu yapayım istiyorum. İnsan olmak sahi zor mu yoksa biz aptallar için mi zor?

Saate yeniden bakıyorum. Altı elli olmuş. Daha on dakikam var. Bütün bu aptallıktan sıyrılmak için, kendimi toparlayıp savaşa hazırlanmak için tam tamına on dakikam var. Önce kafamda bitirmem gerek işi diyorum. Gelecekleri varsa görecekleri de var diyorum. Herşey üst üste gelir bazen diyorum. Belki de böyle olması daha iyidir diyorum. Böyle olunca tüm dertlerden aynı anda kurtulurum diyorum. Kendime yalan mı söylüyorum diye merak ediyorum tüm bu sorulardan sonra. Ve bir de neden diğer tüm insanların dertlerini yüklenip durduğumu merak ediyorum.

Saat çalmaya başlıyor. Neşeli bir melodi içeriye doluyor ama insan neşesizken neşeli olan şeylere sinir oluyor. Kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Kafamda terkedilmiş kuş yuvası gibi duran saçlarımı çekiştirip duruyorum. Uğraşamam senle şimdi deyip saçma sapan bir topuz yapıyorum. Bu çatık kaşlar ve bu topuzlu kafayla birşeye benziyorum ama neye benzediğimi çıkaramıyorum. Yüzüme savaş boyalarımı sürüyorum. Gözlerime kara boyalar cesaretimi anlasınlar diye, yanaklarıma pembe boyalar öfkemi görsünler diye, kirpiklerime maskara silahsız olmadığımı bilsinler diye. Sırf onlar değil ben de bileyim hayat da bilsin diye.

Aynaya uzun uzun bakıyorum. Hazırım. Barıştan yana olan kalbim içeride bir yerde gömülü usulca atıyor. Yüzümde savaş boyalarıyla kim olduğumu anlamaya çalışıyorum. Denedim diyorum kimse denemedi diyemez. Arabulucu oldum, barış elçisi oldum ama olmadı yapamadım. Şimdi ise onların istediği oldu. Savaşsa savaş. Barış olana kadar. Onlar bunu kazkafalarına sokana kadar savaş. Hiç korkmuyorum. Sonunu düşünmüyorum. Elimi kendini yenik sanan kalbimin üstüne koyuyorum. O henüz bilmiyor ama ben onu kurtaracağımı biliyorum. Bu savaşı onun barışa inanmaktan vazgeçmemesi için yaptığımı o henüz bilmiyor ama ben biliyorum.

21 Mart 2010

bahçede...

İnsan aklını kurcalayan ne varsa, sanki parmağı, gözü, kolu, kulağı gibi gittiği her yere onu da beraberinde götürüyor. Nasıl parmağını kesip atamazsa, nasıl gözünü oyup çıkaramazsa aklındakileri de atamam sanıyor. "Tebdili mekanda ferahlık vardır" deyip bahçeye atsa kendini, daha kendisi o beyaz plastik sandalyeye oturmadan aklındakiler oturuyor oraya. Sonra savaş başlıyor. "Git" diyorsun "gitmem de gitmem" diye direniyor o saçma sapan düşünceler. Mavi bir gök uzanıyor üzerinde, sen onun gözünün içine baka baka kara bulutları kaldıramıyorsun aranızdan. Sonra hiç görmediğin sapsarı bir kelebek konuyor mandalina ağacının yaprağına. Yalvar yakar oluyorsun o kelebeğe takılıp da gitmek için ama onun bir günlük ömrüne yazık etmekten korkuyorsun. Sonra daha o bir buçuk yaşındaki yumurcak dizlerinin dibinde sanki gökten düşmüş gibi peydah oluyor, onun kahverengi buklelerine doluyorsun parmaklarını. O ufaklık ellerinden tutuyor, sana arıları gösteriyor, sonra çiçekleri bir de koşup kaçan kediyi. Her birinin adını tuhaf bir dilde, daha da tuhaf bir heyecanla söylüyor. Onun yanaklarını kokluyorsun sırf heyecanı sana bulaşsın diye, başka birşeye, çok eskiden olduğun birşeye dönüşesin diye. Olmuyor olamıyor. İçindeki o inatçı kedere lanetler ediyorsun. Bir çocuk bile alamazsa insanın kederini ne alır ki diye düşünüyorsun.

Telefon sesinden korkuyorsun artık. Öyle çok kötü haberler aldın ki o ses tüylerini diken diken ediyor. H.'yi düşünüyorsun. Babasının iyi olması için binbir dilek yolluyorsun. Korkuyorsun ama. Hem de ne biçim korkuyorsun. Gazetelere bakmaktan korkuyorsun, televizyona bakmaktan, radyodaki haberlerden herşeyden ama herşeyden korkuyorsun. Öyle ki tüm bunlarla haşır neşir olduğunda cehennemin göbeğinde yaşıyorum sanıyorsun. Yanından geçen her adamın katil olabileceğini düşünüyorsun mesela. Kocaman elleri olanların kaç ağız burun kırdığını hesaplamaya çalışıyorsun. Sonra bu saçma sapan düşüncelerinden utanıyorsun. İnsanın kötülüğe iyilikten fazla inanıyor olmasının aklı yavaştan yavaştan yitirmenin göstergesi sayıyorsun.

Tüm bunlardan arınmak için çıktın oysa sen bahçeye. Sanki dünyada gökyüzünden, arılardan ve kuşlardan, çiçeklerden ve ağaçlardan, şu ufacık çocuktan başka birşey yokmuş gibi düşünmek için çıktın. Kendine bir saatliğine de olsa bu yalanı söylemek istedin. Aklını bu yalana inandırıp rahatlatmak istedin. Şu ufaklığın habersizliğini azcık tatmak istedin. Özledin çünkü öyle olmayı. Yoruldun çünkü herşeyi taşımaya çalışmaktan. Dünya peşini bırakmaz adamın değil mi? Sahi bırakmaz mı?

Resim: Philip Leslie Hale

19 Mart 2010

Nereye bakıyordun ki?

M.'nin en sevdiğim özelliği bu. Ne zaman ben çok ama çok kızsam o bir süre susuyor. Yatışmamı bekliyor. Çünkü beni çok iyi tanıyor. Biliyor ki, eğer bir süre sessiz kalırsak benim saman alevim pat diye sönecek ve daha sonra biz ikimiz oturup konuşacağız. Daha sağlıklı bir kafayla, öfkesiz sözcüklerle herşeyi çözümleyeceğiz. Ve bu yüzden M. benim iyi dostum. Ben kızgınken sustuğu için değil, birbirimizi iyi tanıdığımız ve dargınlıklar olmaması için nerede, nasıl davranmamız gerektiğini bildiğimiz için.

H.'yi ise başka bir özelliği nedeniyle seviyorum. O hiçbir zaman dostlarına kayıtsız kalmıyor. Eğer sen üzgünsen seni yatıştırmak için bildiği bütün yolları deniyor. Seni bir kenara çekip derdini soruyor. Anlatırsan eğer, o konuya objektif yaklaşıp başka bir yönden bakmanı sağlıyor olaya. Yok eğer anlatmak istemiyorsan seni güldürmek için kendini paralıyor. O istiyor ki dostları üzgün olmasın. Ve o biliyor ki ortada bir problem varsa o sadece o kişiye ait değil, hepimize ait bir problem.

Y. ise başka bir adam. Yumuşak bir kalp ve herşeyin komik yanını gören bir zeka. Yüzleşmesi en zor olayları bile öyle bir hale getiriyor ki hayatın acı değil komik olduğuna inandırıyor seni. Ve bütün bunlar yüzünden onunla sıkılmak, kederlenmek hiç mümkün değil.

B.abi ise sanki kabadayıların yaşadığı bir zamandan fırlayıp buraya düşmüş bir adam. İri cüssesi ve çatık kaşlarının ardında filmlerde ağlayan bir adam taşıyor. O iri cüssenin içinde herkesten gizlediği bir merhamet denizi ara sıra gözlerinden taşıveriyor bu yüzden de.

Bütün bu insanlarla bir arada çalışıyorum ben. Ve hepsini ayrı ayrı çok seviyorum. Zaman zaman birini kız kardeşim, diğerini erkek kardeşim ötekileri ise abim ve kuzenim sanıyorum. Daha önceki sakinleşmek adına yazdığım yazıya bakınca biz insanların içine yer etmiş olumsuza olumludan daha çok odaklanmanın benim de başımda olduğunu farkettim. İnsan ne aptal, enerjisini sevgi yerine öfkeye harcamaya pek meraklı pek meyilli. Belki öfkenin asidi daha fazla olduğu için bu böyledir. Ama tam da kendimde hoşlanmadığım, içime yer etmiş bazı şeyleri değiştirmeye çabalarken hala bazı şeylerin devam ediyor olduğunu görmek fena halde canımı sıktı. İşte bu yazı da bunun için yazıldı. Sevmediğin değil sevdiğine odaklansın bu sersem diye. Hayattan bezdirene değil hayatı sevdirene baksın gözleri diye. İşte bu yazı sırf bunun yüzünden yazıldı.

Resim: Rene Magritte

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...