09 Eylül 2012

entellektüel hırsız

Mitsuka Suizu 61 yaşında. Suçu kütüphanelerden kitap çalmak. 7 yıl boyunca neredeyse 1000'e yakın kitap çalmış. Gazete haberi, çaldığı kitaplarının değeri üzerine kurmuş. Kitapların toplam değeri 45 Bin Lira. Polis şefi ise adamın derdinin para olmadığını şu sözlerle gayet güzel açıklamış, "Kitaplara aşık. Onları sadece okumuyor, hepsinin yakınında olmasını istiyor.” 

Bir kitapsever olarak bu adamı anlamıyor değilim. Kitap çalar mıyım? Sanmıyorum ya da en azından şöyle diyelim bugüne kadar hiç çalmadım. Ama tek bir baskısı kalmış bir kitabı çalıp çalmamak konusunda tereddüde düşüp düşmeyeceğimin garantisi yok elbette. Şimdi Suizu'yu ele alalım. Bir işi var. Ama belli ki o iş istediği sayıda kitabı almasına yetecek kadar para kazandırmıyor ona. O da kendine böyle bir yol bulmuş olmalı. "İlla çalmak mı gerek kütüphaneden alıp okusun sonra geri versin" diyebilirsiniz ama inanın bana, onun derdi sadece okumak değildir. Muhtemelen yatağının başında kitaplar yığılıdır. Eğer bir çanta taşıyorsa içinde mutlaka bir ya da bir kaç kitap vardır. Hatta iddiaya girerim tuvalete bile kitapla gidiyordur. Metroda, otobüste okuyor olduğunu söylememe gerek bile yoktur herhalde...

Bilen bilir bu acaip bir tutkudur. Kitap alma konusunda kendinizi dururamazsınız. Tepenize yıkılacakmış gibi bir kütüphaneniz vardır ama siz hala almaya devam eder hatta odadan kitaplara yer açmak için bazı şeyleri çıkarır, atarsınız. Yastığınızın altından kitap çıkar, koltuğunuzun minderinin altında kaybolmuş bir kitap mutlaka vardır. Orasından burasından okuduğunuz kitaplar, okuyup aşık olduğunuz ve sonrasında ciltlerini eski bir dostun elini okşar gibi okşadığınız kitaplar vardır. İçinde kitap olmayan odaları içinde oksijen olmayan odalar gibi algılarsınız ki bu sizin artık iyice zıvanadan çıktığınızın göstergesidir. Sevdiğiniz bir yazarın yeni kitabı çıktığında heyecandan delirirsiniz. Kitapçılar sizin yaşam alanınızdır. Sadece orada sakinleşir huzur bulursunuz. İşte Suizu da muhtemelen böyle bir adam. 

Çin'de yaklaşım nasıl bilemiyorum ama eğer Suizu Amerika'da yakalanmış olsaydı muhtemelen kaldığı hapishaneye hayran mektupları ve kutularca kitap yollanırdı. Benim gibi birileri bu adamı suç işlemiş olmasına rağmen içten içe sever, sempati duyardı. Evet biliyorum hırsızlık kötüdür. Evet yine biliyorum kitap çalmak da bir çeşit hırsızlıktır ama kusura bakmayın bu adama sempati duymaktan da kendimi alamıyorum.

İyi pazarlar efendim...

haber: ntvmsnbc

Fotoğraf: teaching literacy

06 Eylül 2012

köpekler, kediler, yılanlar, güvercinler ve diğerleri...

Yapılan bir araştırmaya göre insanların %95'i köpeğiyle konuşuyor ve %87'si de köpeğinin kendisine karşılık verdiğine inanıyormuş. Ben ve ailemden pek çok insan da bu %87'lik kısım içinde yer alıyoruz. Biz de çocukluğumun değişik zamanlarında sahip olduğumuz kedilerle, köpeklerle... (sahip olmak ne demek ya? hemen düzeltelim cümleyi.) Biz de çocukluğumun değişik zamanlarında bizimle yaşayan köpeklerle ve kedilerle hatta zaman zaman eve giren karınca ve örümceklerle, bahçe duvarında gezinen kertenkelelerle, ağaçlara konmuş güvercin ve serçelerle konuşan insanlarız. Hatta aramızda bir yılanın kendisine aşık olduğunu iddia eden Rahmetli anneannem gibi, ölmüş babamızın kuş olup penceresine konduğunu düşünen erkek kardeşim gibi uç örnekler bile mevcut ki onları ileride anlatacağım.

Zamanın birinde kardeşim eve bir kutu getirmişti. İçinde yumuk yumuk gözleri açılmamış bir köpecik duruyordu. Annem kıyametleri kopardı önce ama o minik yavruyu görünce her şeyi unuttu. Hatta yavruya tostoparlak olması sebebiyle Topak adını verdi. Topak öyle dünyalar güzeli bir köpek değildi. Hatta belki de görmüş ve görecek olabileceğiniz en kılıksız köpekti. Kimse ondan güzeller güzeli olmasını da beklemiyordu, onun da hiç umurunda değildi. Aslında belki umurundaydı çünkü ne zaman onun yüzüne aynayı tutsam önce irkiliyor, sonra çılgınca havlayarak kaçmaya başlıyordu. Topak büyüdü ve zapt edilmez şımarıklıkta genç bir adam oldu. Geceleri evden kaçıyor gündüzleri horul horul uyuyor, akşam üstleri ise çılgınca koşup kimi bulursa onun üzerine atlıyor, oyun oynamak hayattaki tek amacı gibi görünüyordu. Bahçede oturan birinin yana sarkmış elini yalıyor, lahana turşusuna bayılıyor, turşuyu yedikten sonra geğiriyor ve çoğu zaman iğrenç kokuyordu. Bahçedeki kulübesine asla kimseyi sokmuyor, orada çaldığı terlikleri saklıyor ve canı sıkıldıkça onları kemiriyor komşuları canından bezdiriyordu. Bütün bu haylazlıklarına rağmen erdemli bir köpekti. Erdemli bir köpek nedir hemen anlatayım. Mesela yemek yenilen bir masaya asla yaklaşmaz ve yemek verilsin diye kimseye sırnaşmazdı. Uzakta oturur bekler çok açsa mızırdanır ve yemeğini aldığı an uzaklaşır giderdi. Diğer köpekler gibi yıkanmaya asla karşı çıkmaz hatta şampuanlanırken kendinden geçerdi. Hoş biraz inatçı bir tarafı da yok değildi. Annem onu yıkar paklar sonra yol verirdi o da annemin gözüne baka baka gider kendini toprağa bulardı. Annem bağırınca gelir annemin ayaklarına dolanır, sevimlilik yapar kendini affettirirdi. Çok da gururluydu. Zaman zaman küser bizi protesto eder 3-5 gün eve gelmez, komşunun bahçesinde yatıp kalkardı. Çok sıcak bir yaz günü, anneannem, "şu zavallının üzerine bir kova su dök de ferahlasın" dedi. Dediğini yaptım. Ben Topak mutlu olur rahatlar diye düşünürken o çok sinirlendi ve çekti gitti. Bir hafta boyunca karşı sokaktaki duvarın dibinde yattı ve küskün küskün bana baktı. En sonunda elimde bir koca dilim peynirle yanına gittim. Özür diledim. Ona iyilik yapmak istediğimi söyledim. Küskün küskün bakmaya devam etti. Peyniri önüne bıraktım. Haydi eve dön dedim. Başını çevirdi. Sanırım peynir onu baştan çıkardı daha sonra ve eve döndü. 

Topakla hepimiz konuşuyorduk. Ben, annem, babam, kardeşim, kuzenler, anneannem, teyzelerim, dayım... Hatta içimizde Topağa dertlerini anlatan bile vardı. Aslında Topak en doğru seçimdi. Çünkü tek kelime etmeden dinliyor, anlatanı yargılamıyor, saçma sapan akıllar vermiyordu. Anlatan da zaten anlattıktan sonra kendi kendine çözümünü buluyordu. Bizimle 13 yıl yaşadı. Sonra hastalandı ve öldü. Aradan yıllar geçti. Hala hepimiz Topağı özlemle anarız. Hala onun komik hallerini anlatır güleriz.

Bu hayvanlarla konuşma meselesinin bize anneannemin genlerinden miras olduğunu düşünmüşümdür hep. Zira daha önce de söylediğim gibi o bir kara yılanın kendisine aşık olduğunu iddia ederdi. "Kızım" derdi "Yılanlar özellikle kara yılanlar, insanlara aşık olurlar. Ben tazecik bir kızken bir kara yılan bana musallat oldu. Nereye gitsem peşimden gelirdi. Yok korkmazdım. Bilirdim, bana zarar vermez. Sonra bir gün "hadi git kara oğlan"dedim. Bıkmıştım artık. Gitti bir daha görünmedi." Anneannem muhtemelen onunla konuşuyordu. Belki de bu yüzden onun peşinden ayrılmamıştır. Olamaz mı? Yılanların ne düşündüğünü kim bilebilir ki?

Kardeşiminki ise başka bir hikaye. Babamın aniden ölümü onu çok sarstı. Garip rüyalar görüyor ve babamın hep güzel bir yerde olduğunu bilmeye ihtiyaç duyuyordu. Bir gün pencerenin önünde oturmuş gökyüzüne bakıyormuş. Ölüm hakkında sonu gelmez düşüncelere dalmış gitmiş. O sırada penceresinin önüne bembeyaz bir güvercin konmuş. Farkında olmadan "merhaba baba" diye başlamış konuşmaya. Artık neler anlattı Allah bilir. Ama sonra içinde bir rahatlama duymuş. Deli mi? Bence değil. Sadece ölümle baş edemiyor. Birinin yok olması fikrine tahammül edemiyor. Ve bu bir güvercin bedeninde de olsa ölmüş bir bedeni kanlı canlı yeniden karşısında görmeye ihtiyaç duyuyor. 

Anneannem, ben, kardeşim ve diğerleri deli miyiz? Bence değiliz. Asıl deli olanlar hayvanları bir eşya gibi görenler, güzellik yarışmalarına sokanlar, akla ziyan eziyetleri edenler, kürkleri için avlayanlar, spor olsun diye öldürenler. Evet asıl deli onlar. 

31 Ağustos 2012

"sızlanmayı kes artık"

Hiç birine "sızlanmayı kes artık." diye bağırmak istediğiniz oldu mu? Benim bu aralar fena halde böyle bağırasım var birilerinin suratına. 

Bilirsiniz, bazıları sizi ne zaman yakalasalar sürekli hayatlarından şikayet ederler. İncir çekirdeğini doldurmayan meseleleri dünyadaki açlık, savaş ve yoksulluğun sebebiymişcesine büyütebilir hatta bu nedenle bir an önce ölmek istiyormuş gibi bir tavır sergileyebilirler. Bu tip insanlara ömür törpüsü diyebilirsiniz zira onlarla geçirdiğini her saniye hayatlarınızdan bir saati rahatlıkla götürebilir. Amman dikkat!

Eskiden şöyle düşünürdüm, "insan, her ne olursa olsun, arkadaşlarının dertlerini dinlemeli." Hayır efendim her ne olursa olsun diye bir şey yok. Ota çöpe dertlenen ve kendini dünyanın merkezi sanan arkadaşlarını dinlememeli. Bununla ne mi kastediyorum? Ayakkabı ayağını vurdu diye kanser olmuş gibi davrananları, cebinde sadece "50" lirası var diye o gün açlıktan öleceğini sananları, hayatın sadece olumsuz yönlerinden kendilerine bir battaniye örüp onun altına saklamayı duyarlılık sananları, asık suratın kendisini farklı kıldığı gibi bir salaklık içinde olanları, dünyanın gam keder içinde olduğunu söyleyip bu cümleyi kendi bunaltılarına bahane edenleri, insanlara kaba ve kötü davranıp kimsenin kendini anlamadığından şikayet edenleri falan filan... İşte ben artık bunları dinlemiyorum. 

Evet hayat zor. Evet gerçekten de korkunç şeyler akıl sınırlarımızı zorluyor. Ama hiç mi iyi şeyler olmuyor? Dünyada, etrafında hiç mi gerçekten iyi insanlar yok? Elbette var. Herkesin vardır. Eğer yok diyorsan da bunun sebebi sensindir. Bunu oturup düşünmelisin.Zira hayatın görünmez ve birazcık da karmaşık bir adaleti vardır. Ve o adalet er ya da geç tecelli eder. Ben buna inanıyorum. Dahası deliler gibi inanmak istiyorum. 

İnsan kalbini iyi tutmalı. Dünya böyle zıvanadan çıkmışken bile inatla, ısrarla iyi tutmalı. O iyilikte doğmalı kendi etrafındaki şeyler. Benzer benzerini çeker cümlesine inanmalı mesela. Sırf buna inandığı için bile olsa insan kalbini iyi tutmalı. Böylece bütün bu iyilikte kocaman bir yumak oluşturabiliriz. Tüm o şikayet ettiğimiz kabalıktan, kötülükten, haset ve fesatlıktan belki bu büyülü yumak içinde koruyup, esirgeyebiliriz kendimizi, aklımızı ve kalbimizi. 

Evet belki ben bir romantiğim. Kimbilir belki bazılarınıza göre hala anneannemin masallarına inanıyor onların içinde yaşıyorum ama inanın birşey kaybetmiyorum. Gönül ferahlığı duyuyorum tam aksine.  Ne kötülük var ki bunda... 

Fotoğraf: Şurdan

26 Ağustos 2012

Cheyenne bakışı...


"Galiba biraz depresyondayım" diyor Cheyenne. Karısı Jane ise "Seninkisi can sıkıntısı, bunu depresyonla karıştırıyorsun" diye cevap veriyor. Sonrası Jane'den gelen bir iyi geceler öpücüğü ve Cheyenne'in yüzündeki "hiçbir şeyin anlamı yok" bakışı. Aynı bakış benim yüzümde de var son zamanlarda. Bu yüzden filmin afişinden gözümü alamıyorum. Sean Penn'in gözlerine bu kadar uzun süre kimse bakmış mıdır bilemiyorum tek bildiğim biraz daha bakmaya devam edersem ona ya umutsuz bir aşkla bağlanacağım ya da aynaya baktığımda kendi yüzüm yerine onun yüzünü göreceğim.

Filmleri ve kitapları öven ya da yeren hiçbir şeyi okumam. Çoğu zaman konularını da öyle. Bu konuda tek yaptığım önsezilerime güvenmektir zira birkaç istisna dışında beni asla yanıltmadılar. Bu filmde de aynı şey oldu. O yüzden bu kadar bekledim. Güzel olduğunu, onu seveceğimi ve gözümü kırpmadan izleyeceğimi biliyordum çünkü. Çoğu kitabı ve filmi neden merakla beklediğimi bilmem ama bunu biliyordum. Sebep yukarda sözünü ettiğim bakış. Biraz endişeli, biraz küskün, biraz ne yapacağını bilmeyen, biraz kendi içine bakıp orada kaybolan falan filan. Bir de filmin ismi var ki o zaten beni mıknatıs gibi kendine çeken bir isim. Zira neredeyse tüm zamanım Thoreau gibi Walden Gölü kıyısına bir kulübe yapıp orada herkesten her şeyden uzak yaşamayı hayal ederek geçiyor. Bir yabani miyim? Belki. Ama bence her şey bana fazla geliyor. İnsanlar, olup biten her şey saçma geliyor. Her zaman söylerim dünyayı bu kadar yakından takip etmek akla zarardır. Zira şu an yarı zarar görmüş aklımın kelimelerine bakıyorsunuz. Abartmıyorum. Deliliğin eşiğinde duruyorum. Korkmayın, ben korkmuyorum.

Onun gibi sakin ve umursamaz konuşabilmek istiyorum aslına bakılırsa. Cheyenne gibi yani. Borsa manyaklarından birine verdiği cevapları vermek istiyorum bana abuk sabuk sorular soranlara. Ve bu cevapları verirken sukünetimden zerre kaybetmek istemiyorum. Bir ağaca benziyor Cheyenne. Aslında bir ağaç olan ve neden insan gibi göründüğüne şaşırıan biri gibi... Aslında belki de bütün bu söylediklerimin filmle zerre kadar ilgisi yoktur. Herkes gibi ben de görmek istediğimi görüyorumdur. Zaten bu yüzden değil mi senin sevdiğin filmden benim nefret etmem, benim başucu kitabıma senin dönüp bakmaman. 

Hiç tüm eşyalarınızı yakmak istediniz mi? Her şeyden kurtulup yeni bir şeye başlamak için yakmak... Ben bunu zaman zaman isterim ama hiç yapmadım. Tek yaptığım bugüne kadar yazdığım tüm notları, defterleri bahçeye götürüp yakmak oldu. Koca bir yığın cayır cayır yanarken kendi hayatımı yaktığım duygusu ile baktım durdum. Sonra tüm külleri topladım. İyice ezdim. Niyetim o küllerden yeni bir hayat inşa etmekti ki yaptığım şey yaktığım şeyin tıpa tıp benzeri oldu. Yeniden yakmam gerekir belki de hepsini. 

Size bir sorum var. Siz bu dünyayla başa çıkabiliyor musunuz? Mesela yatağınıza yatınca çok fazla ağırlık taşımış gibi bir yorgunluk duyuyor musunuz? Herşey korkunç gelmiyor mu size de? Bu olup bitene bakıp bir parçacık da olsa birşeyi değiştirememek delirtmiyor mu sizi? Bütün bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Eğer bunun bir yolu varsa bir sırrı ya da bana da söyleyin lütfen. Yoksa siz de benim gibi gözlerinde Cheyenne bakışı ile dolanıp duruyor musunuz? Dilerim öyle değildir. Dilerim bir sırrı vardır buna katlanmanın ve o sırrı biri bana söyler...


05 Ağustos 2012

kendini kötü hissettiğinde...

Demet mimlemiş. Konu "Kendimizi kötü hissettiğimizde yaptığımız şeyler."

Sanıyorum neden kötü hissettiğime bağlı o histen kurtulmak için yaptığım şeyler. Mesela birine kızmışsam ya da biri beni incitmişse kafamın içinde saatlerce konuşurum onunla. İyi gelir mi? Elbette hayır. Kızgınsam kızgınlığımı, incinmişsem de incinmişliğimi artırmaktan başka bir şeye yaramaz. Ama yine de buna engel olamam. Sonuçta kafamın içinde öyle çok konuşurum ki o kişiyle sonra yorulur ya da bunalır iyi bir uykunun herşeyi çözeceğine inanır kendimi yastığıma gömerim. Bu halledilebilir bir sorundur. Çünkü çok geçmeden derdim olan kişi ile konuşur herşeyi çözerim. En azından şimdiye kadar böyle oldu.

Bir de genel olarak yapıp ettiğim şeylerden bıktığım ve kendimi berbat hissettiğim zamanlar vardır ki onun çözümü biraz daha karmaşıktır. Herşey şu soruyla başlar, "Bu hep böyle mi devam edecek?" Anlarım ki çok uzun zamandır aynı sularda yol alıyorumdur, manzara değişmiyor ve ben ileri gittiğimi sanma gafleti içinde sürekli geriye gidiyorumdur. Bu nedenle sıfırdan başlamaya karar verir ve yenilenmek için müthiş bir istek duyarım. Eski olan ne varsa herşeyi değiştirmeye başlarım. Cep telefonumun melodisinden bilgisayarımın ekranına, uzun zamandır yazdığım ajandadan yarım kalmış kitabıma, kalemlerimden çantama aklınıza ne gelirse. Elbette bunlar birer semboldür. Yeni birşeye başlamanın ya da yeni biri olmanın elle tutulur gözle görülür adımlarıdır. Telefon farklı bir melodiyle çaldığında ya da yeni bir deftere yazmaya başladığında bilirsin ki sen artık o çok sıkılmış olduğun sen olmayacaksın. Köşe başlarına taş koymalısındır ki yol değişsin manzara değişsin. Değişiklik yenilenme elbette herkese heyecan verir ve heyecan çoğu zaman kötü hislerin panzehiridir.

Bir de günlük sıkıntılar ve buna bağlı umutsuzluktan doğan kötü hissetme hali vardır ki onun en iyi çözümü ise romantik komedilerdir. Çünkü romantik komediler dibe vurmuş bir kadınla başlar ve aynı kadının dünyanın en mutlu kadını olmasıyla son bulur. İşte bu geleceğin korkunç olacağına inanıp da umutsuzluğa kapılmış biri için harika bir ilaçtır. İzler ve "neden olmasın?" dersiniz. Neden o kadın ben olmayayım? Basit ama kesinlikle işe yarayan bir çözümdür.

Daha pek çok kötü hissetme çeşidi ve çözümü buraya yazılabilir elbette. Ama şimdilik bu kadar yeter. Zira blog yazmaya bu kadar yabancılaşmış bir kedi için fazlası zorlamadan başka birşey olmaz.

Not: uzun zamandır bloglardan uzak kaldım. Yazmaktan, başkalarını okumaktan, yorumlardan ve yorumlara cevap yazmaktan. Ama biraz daha zamana ihtiyacım var sanıyorum. Belki de yoktur bilemiyorum. Zamana bırakalım en iyisi...

Döneceğim...

Fotoğraf: Facebook'tan. Kaynağını bulamadım.

20 Temmuz 2012

Tatil insana ne öğretir?

Tatil adam olana birşey öğretmez çünkü tatil birşey öğrenmek için yapılmaz. Eğlenirsin, dinlenirsin, güneşin altında serilip yatarsın, suya dalarsın ve bütün bunları yaparken gündelik yaşamı unutmak için olağanüstü bir gayret sarfedersin. Döndüğünde ise hayatını kocaman bir çöplüğe çeviren herşeyden kurtulduğun yanılsamasına tüm kalbinle inanarak kaldığın yerden devam edersin. Evet tatil budur. Ya da tatil yaparken olması gereken budur diyelim.

Amma velakin tatilde havuzun kenarında oturup yeni planlar yapanlara da rastlanır pekala. Tüm hayatını kısacık beş günde düzelteceğine inanan akıl dışı pozitif enerji yüklü insanlardır bunlar. Bu modeller, geride bıraktıkları herşeyden öylesine çok sıkılmışlardır ki ve hatta hayatları ellerinden durdurulamaz biçimde öylesine kaymaktadır ki tatili fırsat bilip o beş gün içerisinde yaptıkları hataları bulmaya, o hataları düzeltmeye bu da yetmezmiş gibi hayata karşı yeni bir strateji geliştirmeye çabalarlar. Bu nedenle havuzun içinde çılgınca çırıpınıp duran çocuklara bakarak onlarda var olan neşenin kaynağını bulmaya onu kendi hayatlarına adapte etmeye yeniden çocukca bir neşeye kavuşmaya özlem duyarlar.

Bu tiplerin otel odaları ile de başları derttedir. Öylesine yerleşik bir yaşamı benimsemişlerdirler ki bavullarını bir tişört bulmak için darmadağın ederlerken göçebe kavimlerin nasıl yaşadıkları üzerine kafa patlatırlar. Bir yandan herşeyden uzaklaşmak ve hatta mümkün olsa sahip oldukları herşeyi yakmayı düşünecek kadar yaşamından sıkıldıkları günleri anımsarken bir yandan da evlerini ve düzenlerini neden bu kadar özlediklerini merak ederler. Başlarına dert olduğunu sandıkları tüm eşyalarına derin bir bağla bağlı olduklarına mı yansınlar, otel odalarında kendilerini bu kadar öksüz hissettiklerine mi kederlensinler karar vermezler.

Tüm bunlar kafalarının içinde olup biterken sanmayın ki tatili kendilerine zindan etmektedirler. Hayatı sürekli anlamaya çalışan kafaları bir yandan yeni bir enerji ile dolarken diğer yandan da ne güneşten ne sudan ne de bilimum tatil olanaklarından geri dururlar. Sabahları spora giderler ve yürüyüş bandının üzerinde hayaller kurarlar. Çünkü atacakları ilk adımın tohumunun bir hayalle başladığını bilirler. Havuza girer ve yüzerken o yorgun beyinlerine ve kalplerine herşeyin su gibi duru ve ferahlatıcı olacağı telkinini verirler. Geceleri yorgun başlarına yastığa koyar ve hayatlarını planlamaya kaldıkları yerden devam ederler.

Planlar... Planlar... Planlar... İşte bazılarımızın tatilden anladığı budur. Sıkıcı ve tekdüze hayatlarımızın bir yerinde verilen moladır tatil. Tüm eski alışkanlıklara veda, yeni başlangıçlara davettir. Benim de tam olarak yaptığım buydu. Neler planladın ya da yeni stratejin neler diye sormayın çünkü bu soruya cevap vermem. Sadece şunu söyleyebilirim, korkularınla yüzleş, daha cesur ol ve kalbini hep iyi tut...

fotoğraf: tatilhattı

08 Temmuz 2012

Bir münzeviyim, hayattan sessizlik dilenen...

İnsanoğlunun dur durak bilmeden konuştuğunu ve bu konuşmaların %98'inin öylesine, laf olsun diye yapıldığını son haftalarda bir güzel öğrenmiş bulunuyorum. Aslında bir kaç seçenek var. Seçeneklerden ilki benim bir böcek tarafından ısırılmış ve aldığım zehir sonucu sese aşırı duyarlı hale gelmiş olmam, diğer seçenek son zamanlarda aşırı yorgun ve sinirleri yıpranmış biri olmam sebebiyle herkesin tatile gittiği şu günlerde iş yerindeki zevzekliklere katlanamıyor olmam son seçenek ise insanların sahiden çenelerinin dizgininden boşanmışcasına işliyor olması ve benim bunu henüz farkediyor olmam. Aslında bence bu seçeneklerden ortaya karışık yapmak daha mantıklı.

Sorun belli çözüm ise henüz aranıyor. Önce kulaklık takıp müziğin kollarına kendimi bırakmayı düşündüm. Denedim de. Bu kez "oooh oh kedi hanım herkes çalışıyor siz lak lak lik liktesiniz, müzik falan..." şeklinde yorumlar aldım ki müzik dinleyerek çalışıyordum oysa. Birden bunu söyleyen serseme ekranımdaki işleri göstererek kendimi kanıtlamaya çalışırken buldum kendimi. Ne salaklık Yarabbi! Kime ne kanıtlıyorsun ve neden? Kulaklıkları fırlatıp attım. Kulaklarıma pamuk tıkmayı düşündüm. Bu kez de telefonları duymam ve olmam gereken ofisten sürekli sıvıştığım izlenimi yaratırım diye korktum. Ve buna benzer salak saçma pek çok şey denedikten sonra müdürün odasına gidip "benim tatile ihtiyacım var" diye zırlamanın en mantıklı hareket olacağına kanaat getirdim. Yaptım da. 

Müdür benim saniye başında renk ve duygu değiştiren suratıma bakıp haklı olduğuma kanaat getirmiş olsa gerek ki "tamam tamam bakarız bir çaresine" dedi. Bu kesinlik içermeyen cümle bile bir nebze içime ferahlık yaydı ve yapmam gereken işlerle dolu masama geri döndüm. Allah sizi inandırsın sanki enfes bir adada 1 ay tatil yapıp da dönmüş bir insan enerjisiyle tüm o işleri tamamladım bile.

Tatil için plan yapmaya giriştim. Ama nereyi planlasam içimdeki o ihtiyar kadın "yok yok senin kendini herşeyden ve herkesten uzak bir yere bir süre hapsetmeye ihtiyacın var" dedi durdu. Ala dedim. Beş para harcamadan kendini dinlendirip tedavi edeceğin nefis bir yöntem bu ise eyvallah dedim. Bir yere kapanıp insanlardan uzak sadece kafamın içini dinleyerek yeni planlar yaparak aklıma çeki düzen vererek geçirilecek bir haftanın hayali ile yanıp tutuşuyorum son zamanlarda. Yarım kalan herşeyi toparlayacağım, yeni başlangıçlara hazırlanacağımın hayali bu.

Bu ne saçma bir tatil hayali diyenler size söylüyorum siz hiç bir süreliğine de olsa dünya ile bağınızı koparmak istemediniz mi? Dünyadan sıkılıp onu biraz özlemenin onu daha çok sevmek için iyi bir yol olduğunu düşünmediniz mi? Eğer düşünmemişseniz henüz hayli genç olmalısınız. Ben yaşlanıyorum. Ve muhtemeldir ki bu sessizlik ve dünyadan uzak olma ihtiyacı da burada hayli uzun zaman kalışımdan kaynaklanıyor. Burada olmayı sürekli üzerine gelen bir dünya ile savaş olarak görmemden kaynaklanıyor. Her savaşta tarafların ateşkese ihtiyacı vardır değil mi kendini toparlamak için, işte benimki de tamamen buna benziyor. Daha güçlü ve daha dirençli hatta daha enerji dolu döneceğimden hiç kuşkum yok. Belki tamamen değişirim bile. Sessizliğin insana ne yapacağını kim kestirebilir ki?

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...