30 Ağustos 2011

Hanımefendiliğin altın kuralları

1-Her daim gülümse (merak etme sahtelik kimsenin umurunda değil)

2-Şaşırdığında gözlerini kocaman açma. Sadece ağzını hafiçe aç, baş ve işaret parmakların hariç diğer parmaklarında ağzını kapa ve minik bir "aaaa" sesi çıkar.

3-Asla argo ve küfür kullanma.

4-Hemen hemen her cümlenin başına "canım" "hayatım" koy. (Vallahi sahte olman kimsenin umurunda değil.)

5-Güneşin asla cildine değmesine izin verme ki tenin hep beyaz kalsın. (Beyazlık saflıktır ya parıl parıl parıldayan yüzünle "ben safım, tertemizin" imajını baştan kazı kafalara)

6-Jilet gibi ütülü pantolonlar, fırfırlı yada yakası bağlamalı (onların adını bilmiyorum ancak böyle tarif edebildim) gömlekler giy. Siyah, beyaz ve gri tercih et.

7- Asla ve haşa yüksek sesle gülme. Bilirsin yüksek sesle gülmek neşe değil hafiflik işaretidir.

8-Samimi de olsan "bey" ve "hanım" gibi hitaplardan vazgeçme.

9-Aman ha taşa, basamaklara, çimenlere falan oturma. Sandalyelere oturuken mutlaka kağıt mendille sil ki o jilet gibi kıyafetin kirlenmesin.

10-Öksürürken bile hafif bir "öhö öhö" sesi çıkar. Unutma sen bir hanımefendisin ve hanımefendilik hastalık falan dinlemez.

11-Masan her daim derli toplu olsun. Hatta not alırken bile inci tanesi harflerle yaz.

12-Hiçbir zaman acele etme, panik yapma, yaparsan bile bunları gizle. Zira sen huzur vermek için yetiştirildin.

13- İçinde fırtınalar da kopsa karşındakine bunu asla çaktırma. Çünkü biliyorsun hanımefendilik bir nevi duygularını gizlemektir.

14- Yakın saydığın kişilere sık sık sarıl. Ama erkek arkadaşlarına asla dokunma.

15-Erkekler sana duygularını söylediklerinde zarifçe başını eğ ve yanaklarının kızarmasını sağla. Çimdik atabilirsin yanaklarına. Ama dikkat et adam görmesin.

16-Bütün bunları yaparken çaktırmadan etrafındaki tüm erkeklere gözlerini süz. Hem işveli hem hanımefendi derlerse sana talibin artar. Böylece sen de reddettiğin adam sayısı kadar egonun kazanç hanesine sayı yazarsın.

17- Bu arada yüksek sesle gülen neşeli kadınları, dürüstçe içinde olan biteni ortaya döken kadınları bakışlarınla kına. Amman sözcük kullanma. Unutma sen bir hanımefendisin.

18-Seni "hanım kızım canım kızım" diyerek el üstünde tutan büyüklerini ara sıra ara, ziyaret et. Et ki doğru yolda olduğunu sana hatırlatsınlar.

19-Bu arada tüm çocuklara yapmacık bir ilgi göster. Hele etrafında sana talip olmaya aday bir adam varsa daha da abart durumu. Eeee senin gelecekte harika bir anne olacağın fikrini başka nasıl edinebilirler.

20- Bütün bunları yap yapmasına da sonra dönüp "ben hiç kendim olamadım" "benim neden gerçek bir arkadaşım yok" "şu neşeli kadınlar grubu beni neden sıkıcı buluyorlar, hatta arkamdan ne sahte biri bile demişler" "acaba ben nerede yanlış yaptım" gibi cümleler kurma. Ben sana toplumun hanımefendi tanımlamasının kurallarını sıraladım. Sen toplum tarafından alkışlanmayı seçip saçma sapan bir kadın olduysan senin için kimse birşey yapamaz.

Sonuç itibariyle her kadının önünde iki seçenek vardır: Ya kendisi olmayı seçer doğasında ne varsa onu yaşar ya da hanımefendilik gibi bir cenderenin içine sıkışır kalır. Ha bu arada doğasında var olan illa ki abuk sabuk davranmayı gerektirmez. Zamanla kendini yeniler, değiştirir, deli dolu zamanları ardında bırakır ve şahane bir kadın olur. Ama "hanımefendilik" gibi bir tanımın içine sıkıştırılırsa eğer, ne kendisi olmayı becerebilir, ne kendisinin ne olduğunu anlar ne de olduğu şeyi değiştirip yenilemeyi becerebilir. Su gibi düşün. Su akıp giderse kendi yolunu bulup ağaçlara, çiçeklere hayat verir. Ama sen o suyu bir kaba koyar orada bırakırsan bir süre sonra toz toprak olur o su, kap yosun tutar ve su asıl varoluş amacını unutur. Eh seçim senin, ya akıp gidersin ya da bir tanımın içine sıkışır kendini unutursun. Seçim senin...

Resim: Renoir

28 Ağustos 2011

Spor olarak ev işi...

Şöyle bir durum söz konusu; eğer bir önceki günden belliyse o gün ne yapılacağı, sabah şöyle uyanıyorum: "Ulan bir rahat yok mu şu hayatta, hep birşeyler yapma zorunluluğu, olmazsa olmazlar, sanki bunları yapınca dünya daha güzel bir yer olacak." Tam olarak halim buydu. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bu sabahtan sonra "kapa çeneni, üşenme, sadece yap" çalışmalarımın sonuçlarını almaya başladığımı düşünüyorum.

Günlerden pazar, saat 10 ve ben yatakta şahane bir uyuşukluğun içindeyken salondan şöyle bir ses geliyor: "Kızım kalk artık öğlen oldu bir sürü iş var." Bir insana atılacak en büyük kazığın bu olduğunu farketmeyen canım anneciğim benden ses çıkmaması üzerine tekrar ve üşenmeden aynı cümleyi kuruyor: "Kızım kalk artık öğlen oldu bir sürü iş var." Oysa pazar günleri gidilir bir tomar gazete alınır, güzel bir kahvaltı hazırlanır, televizyon açılır, uzun uzun tembellik edilir. Ama anneme göre ben tüm hayatımı pazar günü gibi yaşadığım için pazar günleri bir değişiklik yapmalıyım. Tanrım!!!!!!

Normal zamanda homurdanan ben bu sabah hiç homurdanmadan, hatta çok tuhaftır ki pür enerji kalktım yataktan. Savulun tozlar, uzak durun mikroplar temizliğin Kara Murat'ı geliyor şeklinde bir meydan okuma bile yaptım. Annemin "bu kız delirdi galiba" bakışının yanından geçip bulaşıklara giriştim. Kim tutardı beni? Ağrıyan kaslarım mı? Tembellikten kendinden geçmiş ruhum mu? Hayır hayır ve yine hayırdı. Kimse tutamazdı. Çılgın bir temizlik partisine hazırlanıyordum. Süpürmeler, silmeler, efendime söyleyeyim toz almalar. Ben çalıştım kaslarım çözüldü. Ben çalıştım enerjim arttı. Günlerdir "spor yap, spor yap ondan her yanın ağrıyor" lafımın doğruluğu da ortaya çıkmış oldu. Anneme spor yerine temizlik yapmaya karar verdiğimi, böylece hem kaslarımın esneyip ağrıdan sızıdan kurtulacağımı hem de evin temizlenmiş olacağını söylediğimde çok zeki olduğumu söyleyip aferin dedi. Eh elbette zekiydim. Ama büyük ihtimal annem zekama değil onu işlerin bir kısmından kurtaracak olmama aferin diyordu ki ona da birşey diyemezdim.

Elektrik süpürgesi ile başım baya bir belaya girdi. Bir sürü abuk sabuk parçacık nedir ne işe yarar anlamak için uğraştım. Ev kadınlarının süper zeki insanlar olduğunu düşündüm. Zira her bir parçayı doğru yerde kullanmak zeka değilse nedir. Bunun mikseri var, halı yıkama makinesi var, blendırı var var oğlu var. Bir de ev kadınlığı iş mi derler. İş vallahi iş ki ne iş.  Her gün ne yemek yapacağına karar ver, her gün bulaşık yıka, zaman zaman misafir ağırla, saçma sapan komşuların sehpanın altına o sersem parmaklarını sürüp "ay nazife de çok pismiş gııı, sehpanın altından bir parmak toz çıktı" laflarına karşı önlem al falan filan. Nasıl san'at dünyası, iş dünyasında bir rekabet söz konusu ise ev kadınları arasında da bir rekabet söz konusu. Çay kaşıklarının sararmış oluşu bir ay boyunca dedikodu malzemesi edilen ve neredeyse ev kadınları topluluğundan dışlanmak üzere olan zavallı bir kadının dramına bile şahit oldum. Varın siz düşünün artık gerisini.

Her neyse zaman zaman işe ara verip kahve, kitap keyfi yaparak, zaman zaman var gücümle orayı burayı ovalayıp temizleyerek çılgınca çalıştım. Bir yandan da arkadaşlarımın evine temizliğe gelip yarım yamalak yaptıkları temizlikle arkadaşlarımı deli eden yardımcılarını düşündüm. İnsan tozları neden halının altına süpürürdü ki? Ya da tüm evi silip neden gazeteleri, çocuğun oyuncaklarını toplamadan giderdi? İnsanın içine sinmezdi böyle yapmak. En azından ben yapamazdım ki ben temizlik yapmaktan cidden keyif alan biri değilim. Bir de sana yaptığın temizlik için para veren insandan utanırdın yahu? Ama yok öyle olmuyordu. Bu kadınlar sabah gelip mükellef bir kahvaltı ardından Türk kahvesi içip, işe gönülsüz gönülsüz başlıyorlar, yarım yamalak bir temizlik yapıyorlar, benim zavallı arkadaşlarım da onları incitmemek için seslerini çıkaramıyor, onların okuyan çocukları olduğunu ve bu yüzden onları kovamayacaklarını söylüyorlardı. Bakmayın böyle konuştuğuma büyük ihtimal ben de kovamazdım onları sırf çocuklarını okutuyorlar zor durumdalar diye. Ama bir yandan da bu kadınlara kimse sesini  çıkarmadığı sürece yine aynı şekilde işlerini yarım yamalak yapacaklarını, işverenlerini aptal yerine koyacaklarını düşünür sinir olurdum. Aslında bizim toplum olarak sorunumuz bu. Çaycı berbat çay yapar kovamayız neden çünkü kadının kocası yok çocuklarına o bakıyor, temizlikçi iş yapmaz kovamayız neden çünkü çocukları okuyor. Kovmayı bırak incinir diye konuşamayız bile. Duygusallığımız hep başımıza bela olur. Ve bu duygusallığımız yüzünden herşey yanlış gider.

Sonuç olarak, ev işlerini spor olarak tanımlayınca hiç de o kadar zor gelmediği gibi birşey öğrendim. Eşyanın bize hizmet etmesindense bizim ona hizmet ediyor oluşumuz fikrinden uzaklaşmanın da etkisi oldu tabi. Demek ki neymiş birşeyi üşeniyorsan ona bakış açını değiştirecekmişsin. Bu en azından benim için böyle.

Resim: fancyhouseroad

22 Ağustos 2011

Dınınınınnnnn! Bloger N'lerini Seçiyor!

Vladimir benim dünyalar şahanesi bloğumu mimlemiş ve "en çok kendini anlatan bloger" kategorisini bu güzeller güzeli, kelimelerin efendisi, dehşet-ül şahane bloguma layık görmüş. Kendisine esefle kınıyor ve Henry David Thoreau'nun sözleri ile cevap veriyorum: "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım kendimden bahsetmezdim. Ama maalesef deneyimimin fakirliği sebebiyle buna mahkumum. Ayrıca kendi adıma, her yazardan er ya da geç, kendi hayatının samimi bir muhasebesini yapmasını beklerim. Hem tanımadığı birilerinin yaşadıkları ile ilgili duyduğu türden değil, uzak bir diyardan akrabalarına göndereceği türden bir anlatımla..."

Oh eteğimdeki taşları döktüm rahatladım. Şimdi Mim'in konusuna geçebiliriz.

Kural 1: Öncelikle yazının başlığı " Blogger N'lerini seçiyor ! "şeklinde olmalı... (Her zaman mim kurallarını çiğnemek gibi bir kuralım olduğundan başlık yukarıdaki gibi oldu. Dava açılacaksa hakkımda kendimi savunacak pek güzel laflarım var, haberiniz olsun.) 
Kural 2:Her kategori için en fazla 3 kişi yazabilirsiniz.. (Sadece bir kategori için 5 tane yazma hakkınız var.) (Tek rakamları sevmem ben 3'ü 2, 5'i de 4 yapsak olur mu?)
Kural 3:Ekstradan 1 kategori daha ekleyip, seçiminizi yapabilirsiniz. (Kategori açarken tercihinizi mümkünse en zeki, en güzel, en akıllı gibi şeylerden yana kullanmayın. Kişileri rencide edecek, küçümseyecek türden kategorilere kesinlikle yer vermeyin.) (Hay Allah ben de gelmiş geçmiş en şahane blog diye bir kategori açıp karşısına da Aydan Atlayan Kedi yazacaktım.)
Kural 4:Aynı kişiyi birden fazla kategoriye yazabilirsiniz.

Eveeet şimdi bloger'ları kategorize edelim. (aslında kategorize etmekten nefret ederim ya ne yapalım mim mimdir.)

En İyi Tasarıma Sahip Blogger: Neolitik Hanım, Kristensenn, Endişeli Peri (Ben sade tasarımları seviyorum en çok. Yazılar kadar sayfanın kalabalık olmayışı da önemli galiba benim için)

En Güncel Blogger: Bu ne demek şimdi, güncel şeyleri yazan mı yoksa blogunu çok sık güncelleyen mi? Eğer ilki ise ben güncel şeyleri gazetelerden okuyor bloglardan farklı insanların farklı yaşamlarını takip ediyorum. Yok eğer blogunu çok sık güncelleyen demek istiyorsanız Vladimir'in hızına kimse yetişemez sanırım. Aslında bence bir kaç Vladimir var. Bu adam bu kadar konuyu nereden bulup bu kadar yazıyı yazıyor yoksa.

En Meraklı Bloger: Bunu şöyle tespit etmeyi düşünüyorum. Blogun yan tarafına bir kutucuk yerleştireceğim ve orada şöyle şeyler olacak: "Dınınının güzeller güzeli Psikopati hangi eğlence mekanında görüldü?" öğrenmek isteyenler bana mail atsınlar. İşte o zaman en meraklı bloger kimmiş öğrenebiliriz.

En Çok Bilgilendiren Blogger: Elbette Kareli Defter Onun sayesinde çok şey öğrendim. Bir gün karşılaşırsak "Saygılar Hocam" deyip önünde eğileceğim. (bu arada kareli defter biz küs müyüz yahu? Ne zamandır haberleşmedik.)

En Çok Eleştiren Bloger: Bloger dediğin eleştirir, dimdik durur, mağrurdur, gözlerinden ateş çıkar. Tüm blogerler Tosun Paşadır. Kısaca, ben bloga blog demem ara sıra da olsa eleştirmedikçe. Ama benim favorim Yüksek Ökçeden Memleket Manzaraları. Çok severim kendisini.

En Çok Kendini Anlatan Bloger: Tabi ki benim. Evet benim bu cesurca ayağa kalkıp kendimi siper etmem karşısında "Kara Murat" benim diye tek tek ayağa kalkmanızı bekliyorum. Haydi bakalım. İşte bir Kara Murat geldi. Leylak Dalı

En Akıcı Yazan Bloger: Pisikopati'm canım kedim.

En Çok Güldüren Bloger:  Bilinçsiz Karalamalar Çok güldürüyor beni, çok da güzel yazıyor.

Madem bir kategori de kendim ekleyeceğim o halde hemen hemen her yazısını çok severek okuduklarımı yazayım olsun bitsin.

İşte onlar:


21 Ağustos 2011

atın ölümü arpadan...

Tepemde duran gök olsaydın keşke diye geçti içimden bugün. O zaman nereye gitsem hep sen olurdun. Başımı kaldırmam yeterdi özlediğimde. Hatta başımı kaldırmasam bile orada olduğunu bilmek bile yeterdi. Şimdi diyeceksin ki ikimiz aynı gök altındayız ya, sen de ben de şu koca kürenin üzerine basıyoruz ya... Deme sakın öyle. Deme ki senin de beni, benim seni özlediğim kadar özlediğini bileyim.

Aslında biliyor musun pek de bir önemi yok. Zaman geçti ve biz kocaman adamlar, kadınlar olduk. Senin de biri tuzla buz etti kalbini benimkini de. Tıpkı o hikayedeki gibi iki kırık bacaklı belki yan yana durursak kendimizi bütün sanırız diye bir araya geldik. Sandık da. Bazen gönüllü inanılan yalanlar zamanla gerçeğe dönüşüverir. Ne güzel.

Ama sen bana sakın yalan söyleme. Dünya üzerindeki bunca yalana, riyaya gülüp geçen ben seninkine dayanamam. İnan bana tüm kalelerim tuz buz olur. Taştan sandığım duvarlarım çözülür kuma dönüşür. Ne olur sen bana hiç yalan söyleme. Bir kez söyledi biri ve sonra... Her neyse...

Ne düşündüm biliyor musun? Biz dünyaya ancak birbirimiz sayesinde, senle ikimiz bir aradayken birden bire beliriveren dünya sayesinde katlanabiliyoruz. Şanslıyız velhasılı. Her gün evimize yeni bir tuğla ekliyoruz sözcüklerden ve sen benden çok daha inançlısın "bir gün belki"lerle başlayan cümlelere. Bense bir korkağım. Sanki hiç hayalkırıklığına uğramamış gibi korkuyorum. Uğrayacaksan ne olur sanki. İnsan ne olacağını bilmediği zaman korkar. Oysa sen biliyorsun. Ne olduğunu gördün. Bir süre kalbini koparıp sana söylemedikleri bir yerde saklıyorlar. Ve sen kalp olmadan nasıl yaşandığını anlayana kadar da geri getirip veriyorlar zaten. Yılların ziyan mı olur sanıyorsun? Yahu hepimizin ömrü zarar ziyan değil mi?

Ne diyorduk sevgilim atın ölümü arpadan, bizimkisi de aşktan...

18 Ağustos 2011

başlıksız...

Artık kelimelerin, cümlelerin ve gelmiş geçmiş tüm hikayelerin hiç anlamı yok... Çünkü her yanımız ölüme kesince, çocuklar ölünce, sonra gencecik insanlar, adamlar ve kadınlar, yani herkes ara vermeksizin ölünce, her birimiz sırf ağızdan ibaretiz ve kendi saçma sapan dünyamızın saçma sapan sözcüklerini durmadan birbirimizin üzerine kusuyor gibiyiz...

Ben artık kusmaktan yoruldum. Sözcüklerin kimseye merhem olamamasından, onca sevdiğim sözcük varken topundan birden iğrenmekten, riyadan ve yalanlardan, içine doğduğum bu dünyayı ne zaman düşünsem bir ateş topunu elimde tutuyor gibi hissetmekten...

Size de insan olmak çok zor çok ağır bir iş gibi gelmiyor mu? Birincisi, duygularını muhafaza edeceksin. İyi de o duygular yüzünden yavaş yavaş tükeniyorsan? Seçmen mi gerekir birini? Taş duvar olup uzun uzun yaşamak, duygularından acının mesela, ürpertinin, korkunun ya da sende kalmasına izin vererek her gün biraz daha törpülenmek tükenip gitmek mi? Duygularını söküp atmış adama kim kızabilir? Asıl o değil midir herşeyi dibine kadar hissedip de artık dayanamaz hale gelen ve en son çareyi taş duvar olmakta bulan. Siz ne derseniz deyin çok zor şey insan olmak. Sen istediğin kadar kendi hayatında mutlu ol dışarısı böyle cehennemken mutluluk hepimize haram.

Ha bu arada anlamaya falan çalışarak vakit kaybetme. Bir katili, bir manyağı, daha da kötüsü bu yaftalardan hiç birine sahip olmadığı halde her gün akla hayale gelmedik vahşeti yeryüzüne yayanı anlayıp da ne yapacaksın? Hak mı vereceksin ona? Yoksa kötü çocukluk yüzünden mi böyle diyeceksin? Palavra hepsi. İnsanoğlu vahşi kardeşim. Yok bunun başka açıklaması. İçinde bin yıllar da geçse yok olmayan küçücük bir tohum var. Ve o tohum bir zaman bir yerde açılıyor kanına giriyor insanların. Yeter ki o vahşeti sulayacak bir kaynak bulunsun.

Kelimeleri kusmaktan bıktım dedim ya yukarıda da yaptığım farklı birşey değildi. Ama lütfen mazur görün beni, çünkü kusmazsam zehirleneceğim...

Fotoğraf: Marc Ribound

15 Ağustos 2011

bazılarımız böyleyiz işte...

Üniversite yıllarında, ev arkadaşımın arkadaşı olan bir kız vardı. Her nedense benim darmadağınık odamda oturmuş sohbet ediyorduk.  Galiba ev arkadaşım yani onun arkadaşı olan ev arkadaşım acil olarak bir yere gitmiş kızı da ben misafir etmek zorunda kalmıştım. Ona şu an ne olduğunu hatırlamadığım birşeyler anlatıyordum. Çok fena canım sıkıldığında hep yaptığım gibi dur durak bilmeden konuşuyor da konuşuyordum. Lafın bir yerinde sözümü kesip "Bir dakika" dedi "bunu not almalıyım." Şaşkın şaşkın baktım. Çantasını açtı. Hayatımda hiç o kadar düzenli bir çanta görmemiştim. İçinden kırmızı süet bir ajanda çıkardı. Nazikçe ajandanın kilidini açtı. Ucu iyice sivriltilmiş kurşunkalemiyle birşeyler yazdı. Ona ne yazdığını sormadım. Zira o ara "bir insan nasıl bu kadar düzenli olur?" sorusu ile cebelleşiyor, bir yandan da kızı inceliyordum. Gömleğindeki ütü izini, özenle taranmış saçlarını, ince ve temiz olmayan birşeye asla sürülmemiş parmaklarını, özenle yapılmış tırnaklarını ve üzerindeki pembe ojeyi falan filan.


Soruyla cebelleşmekten vazgeçip kıza sormaya karar verdim. Tam bir hanımefendi kahkası attı önce sonra da usul usul konuşmaya başladı. Hayır annesinden falan gelmiyormuş bu özelliği. Zira annesi dağınık ve umursamaz biriymiş. Bulaşık yıkarken canı sıkılır bulaşığı yarım bırakıp kendine güzel bir kahve yapar ve dergi, kitap, gazete artık eline ne geçmişse o sırada okur, kahvesi bitince de bulaşığa devam edermiş. Ona annesine bayıldığımı çünkü kafalarımızın aynı olduğunu söyledim. Kız küçümser bir bakışla karşılık verdi. Eh onun beni ve annesini takdir etmesi söz konusu bile değildi. Kız tekrar kendini anlatmaya koyuldu. Belli ki ona sorduğum "nasıl bu kadar düzenli olunur?" sorusunun hayretle karışık bir takdir barındırdığı gibi bir fikre sahipti. Oysa ben bir türlü anlayamıyordum o düzen içinde nasıl yaşanacağını. Canın sıkkın olduğu günlerde en sevdiğin bluzunu çıkarıp fırlatmadan, ev darmadağınıkken bütün o dağınıklığın içinde tembel bir gün geçirip akşamüstü bir hevesle tüm evi bal dök yala kıvamına getirmeden, kitapları bir çırpıda bulacak kadar düzenli bir kütüphanedense bir kitaba takılıp saatlerce kütüphane önünde aradığını bulana dek bir o kitaptan bir bu kitaptan okumadan, ara sıra eşyaları kaybedip hiç beklemediğin ve çoktan vazgeçtiğin bir zamanda o eşyayla karşılaşıp çocukluk arkadaşını görmüş gibi sevinmeden nasıl yaşanırdı ki? Kesinlikle emindim ki bu kız acıdan ölse de, gözyaşlarına bağulsa da, dünyadan vazgeçecek kadar bezse de hayatından yine aynı düzeni ölesiye sürdürüyordu. Tanrım ne kadar korkunçtu!

Annemin de tıpkı kendisi gibi düzenli olduğunu söylüyorum kıza. "Anneleri değişmeliyiz" diyor. "Olmaz" diyorum. "Ben zıtlıkları severim. O yüzden annem bende kalıyor, seninki de sende." Gülüyor. Sarı saçlarındaki düzenli çizgilere bakıyorum. O da benim dağınık kıvırcık saçlarıma bakıyor. İkimizin saçları da sanki yaşam biçimlerimizi yansıtıyor. Onunki düzenin benim ki kaosun sembolü gibi. Bunu ona da söylüyorum. "İlginç" diyor ve ardından bir "neden olmasın" yapıştırıyor. Ben çılgınca bir hızda konuşup kendi sözcüklerimden yoruluyorum. O ise sabah güneşi gibi taze hala. Öyle ağır konuşuyor öyle yavaş tüketiyor ki kendini, içimden "1000 yıl yaşar bu" diyorum. O da muhtemelen benim çok değil bir 10 sene sonra dünya değiştireceğimi düşünüyor. Hayır o böyle birşey düşünmüyor. Muhtemelen aklından "bugün yapılacaklar" listesini geçiriyor. Saatine bakıyor sonra. "Geç olmuş" diyor. "İçimden evet seni kurtarmak için çok geç" demek geliyor. Ses etmiyorum. Yeryüzünün en saçma gülümsemesini yüzüme yapıştırıyorum. O ise sahte ile samimi olanı ayırtedemeyecek kadar kendisi ile meşgul. Kulakları nezaket cümleleri duysun yetiyor. Bir insanın dili başka şey söylerken yüzünün başka şey söyleyebileceğini pek de umursuyor gibi görünmüyor. Kapıyı açıp dışarıya çıkıyor. "Tekrar görüşelim" diyor, gülümsüyorum. "Haber veririm sana" diyor. İçimdeki şeytan durmuyor "çat kapı gelebilirsin" diye utanmazca bir yalan atıyorum. Oysa ancak çok çok yakın olduklarıma çat kapı hakkı veriyorum. Tabi kız bunu bilmiyor. Zaten öyle bir niyeti de yok. "aaaa hayır" diyor "mutlaka haber veririm." Gülümsüyorum yine. "Eh peki" diyorum. Zaten aksi düşünülemezdi gibi birşeyler mırıldanıyorum. O ise gıcır gıcır ayakkabılarını kağıt mendille silmekle meşgul olduğundan söylediklerimi duymuyor. Beni yanaklarını değdirmeden uzaktan uzaktan öpüyor. İyice deli oluyorum. Kıza bu kadar sinir olmasam arkadaşlarıma yaptığım gibi sımsıkı sarılacağım sırf tepki vermek için ama yok yapmıyorum. O düzenine gidiyor ben de kaosumun içine bir kedi gibi yuvarlanıyorum. "Yaşasın kaoooos" diye bağıyorum. Yan odada uyumakta olan diğer ev arkadaşım kapısını açıp "ne bağırıyorsun beee" diye çıkışıyor. O da en az benim kadar dağınık. Darmadağın saçlı başını tutup öpüyorum.

Fotoğraf: İoffer

09 Ağustos 2011

mutluluğumuzun resmi...

Pek sıkıntılı insanlar olduk bu ara. Hiçbir yerde uzun boylu zaman geçiremiyoruz. Sıkıntımızı dağıtmak için birbirimizin yanına gidiyor, biraz oturuyor, sonra ikili bir sıkıntıya giriyoruz. Bugün H. ile beraberce sıkılırken H. birden bire "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" dedi. Denerim dedim. Ama yaptığım kendi mutluluğumun resmi olur.

Önce bir güneş çizdim. Sonra bir dağ ve üzerinde karlar. Çünkü mutluluğun mevsimi bahardı. Güneş bahara işaret edecekti, henüz erimemiş karlar da baharın başında olduğumuza. Sonra tahta bir ev yaptım. Pencerlerine basma perdeler. Çatı katına yuvarlak bir pencere. Ve ileriye kavak ağaçları.

H. resmi alıp uzun uzun baktı. Evin arka tarafında ne olduğunu sordu. Bir meyve bahçesi olduğunu söyledim. Onun göremediği bir de köpek vardı tabi. Uzun tüylü, oyuncu bir köpek. Kediler de vardı. "Onları neden çizmedin?" dedi. "Çünkü kedi ve köpek çizmeyi bilmiyorum" dedim. "Ama oradalar." Havuz olup olmadığını sordu. "Elbette var" dedim. "O zaman havuz başında mangal partisi yapabiliriz" dedi. "Tabi" dedim. O da evin önüne bir araba çizdi. "İşte geldik, mangalı hazırla" dedi.

Öğle arası Z. ile betonların her yanı kapladığını ve herkesin bunlardan boğulduğunu konuşmuştuk. Z. ailesinin büyük bir arazi aldığını, o arazinin kocaman bir ormana baktığını, haftasonu kuyu açmakla uğraştıklarını anlattı. Büyülenmiş gibi dinledim. Z. oraya yaptıracakları evi uzun uzun anlattı gözleri uzaklara dalarak. Gidip orada yaşadığını ve dış dünyayı tamamıyla unutmak istediğini söyledi. Haftasonu orada çalışırken bedeninin çok yorulduğunu ama bunu hiç umursamadığını asıl bizi yoranın zihin yorgunluğunu olduğunu söyledi bir de.

Sonra masamıza bir kadın geldi. 30 yıldır sigara içiyormuş ve şimdi bırakmaya karar vermiş. Doktorla konuşmuş çünkü ilaç yardımı olmadan bırakamayacağına inanıyormuş. Doktor ciğerlerine bakmış ve şaşkınlıkla ciğerlerinin nasıl bu kadar temiz olabildiğini anlayamadığını söylemiş. Kadın "ama" dedi "ben biliyorum sebebini. Ben çok fazla yeşil sebze yerim. Bir de yoğurt ve süt ürünleri." Ben de ona anneannemin 29 yıl boyunca filtresiz sigara içtiğini, 15 yıl önce sigarayı bıraktığını ve şu an 98 yaşında olduğunu anlattım. Güldü. "Ben de 98'e kadar yaşar mıyım dersin?" dedi.

Aslında anneannemin sigaradan etkilenmemesinin sebepleri basitti. O hayatı boyunca toprakta çalışmış kendi ineğinin sütünü içmiş, kendi yetiştirdiği sebze ve meyveleri yemiş, yoğurdunu, peynirini kendi yapmış, kendi arılarının balını yemiş, tavukları ona bol bol yumurta vermişti. Çok uzun bir süre ne hormonlu birşey girmişti midesine ne de içinde kimyasal olan birşey. Bedenini çok çalıştırmasının, çıplak ayakla toprağa basmasının da zihinsel olarak dinlenmesinde önemli bir etkisi olduğunu sanıyorum. Zaten o kadar yorulup da birşeylere kafa patlatma imkanı hiç yoktu.

Şimdi düşünüyorum da hepimizin mutluluk resmi aynı galiba. Yeniden doğaya dönmek, o çok bağlı olduğumuz teknolojiden uzaklaşmak, kargaşadan kaçmak, gökyüzüne ağaçlara bakmak, gün boyu bahçede bağda çalışarak, tavuklarla, ineklerle, ördeklerle, arılarla uğraşarak bedeni yormak ve gece yastığa başımızı koyduğumuz anda uyumak.

Fotoğraf: Wikipedia

05 Ağustos 2011

Bayım lütfen, kendiniz olun...

Neden kurban rolü oynarsınız herşeyin sebebi siz olduğunuz halde, anlayamıyorum. Siz hiçbir hata yapmamışsınızdır öyle değil mi? Herkes kötüdür, herkes zalim. Oysa siz kendinizi diğerlerinin yoluna adamışsınızdır da kadriniz kıymetiniz asla ve asla bilinmemiştir. Kaderdir işte. Ne yapacaksınızdır? Siz kendi doğrularınızla devam edeceksinizdir. Ezilseniz de yenilseniz de önemli olan zaten sizin mutluluğunuz değildir. Aaaa ne ayıptır insanın mutlu olmak istemesi. Ve sizin defterinizde asla ayıplara yer yoktur. Siz kendinizi mutlu etmek yerine kurban etmeyi tercih etmişsinizdir ve öyle de devam edeceksinizdir. Kendiğinize biçtiğiniz rol budur. Daha doğrusu hepimize oynadığınız rol...

Ah sevgili dostum siz gerçekten berbat bir oyuncusunuzdur oysa. Kurban değilsinizdir aptalsınızdır hatta. Evet kötü şans vardır. Bazılarının başına çok ama çok kötü şeyler gelir. Ve o başlarına çok ama çok kötü şeyler gelen insanların çoğu kendilerini kurban olarak görmezler işin tuhafı. Meydan okurlar hayata. Kolları ya da bacakları olmayanlar madalyalarla dönerler evlerine mesela. Gözleri görmeyenler, görenlerin gözlerine inanamadığı resimler yaparlar. Siz evinizin bir köşesinde hayata küsmüşken onlar kurban olarak görülmekten hiç hoşlanmaz ve bunun için de var güçleri ile meydan okurlar. Oysa sizin herşeyiniz vardır. Sağlığınız yerindedir, eviniz vardır asla yağmurlarda ıslanmazsınız, tenceredeki yemeklere burun kıvırır aç kaldım diye basarsınız feryadı. Ekmekleri çöplere atarsınız televizyonda, karnı sırtlarına yapışmış çocuklar kara kara bakarken. Çünkü siz asla yetinmeyi bilmez birisinizdir. Siz mutsuz olmak için yaratılmışsınızdır ve bu yüzden de kalbiniz katılaşmış, taşa dönmüştür. Kötü şeyler sızıp durmuştur içinize içinize ve siz buna engel olmak için kılınızı bile kıpırdatmamışsınızdır.

Bütün bunları bilmezden gelir ve mutsuzluğunuzu kurban rolü altına gizlersiniz. Şöyle birşey çizersiniz etrafınıza:  Lanet olası kaderiniz sizi yerden yere çarpmaktadır. Sizi kimse sevmemektedir mesela. Bütün zamanlarınızı buna kafa yorarak harcarsınız. Ve işin garibi hiç düşünmezsiniz neden sizden uzak durduklarını. Onlara sevgi gösteriyorum sanırken, aslında gırtlaklarını sıkarsınız. Sizin iyilik anlayışınız ancak alkışlanmak üzerinedir. Ve insanları salak sanırsınız. Oysa hepimizde otomatik olarak "samimiyetsizliği anlama" düğmesi vardır. Sizi bizi öyle salak ve kendinizi de öyle akıllı sanırsınız ki tüm gece planlayıp programladığınız "iyiliklere" neden bir türlü karşılık alamadığınızı anlayamazsınız.

Bu yüzden size bir tavsiyem var bayım. Olduğunuz gibi olun. Kötüyseniz kötü olun mesela. Hırslarınız varsa bunları "seni düşünüyorum" lafıyla maskelemeyin. Çünkü biz bunları yemiyoruz. Dürüst olun, doğal olun. Sizi o zaman da sevmeyiz ama en azından saygı duyarız.

01 Ağustos 2011

dön bakalım dön dünya...

Bütün bu okuduklarımla ne yapıyormuşum. "Kendime saklıyorum" dedim. Çünkü etrafımdakilere ne zaman bunlardan söz etmeye kalksam yüzleri başka tarafa dönüyor ve gündelik yaşamdan konuşmaya geri dönmek istediklerini söylüyorlar. Nedense kimse ciddi şeylerden hoşlanmıyor. Ben de bu yüzden okuduklarımı kendime saklıyorum.

Bir uyum sorunu yaşamıyor musun? diye soruyor sonra. Hayır diyorum. Eğer kalabalık bir ortamdaysam hepimiz aynı anda geyiğe dönüşüyoruz ve kimse kimsenin kendisinden farklı olduğunu düşünmüyor. Dolayısıyla uyum sorunu diye birşey söz konusu değil.

Sıkılmıyor musun? Eh sıkılıyorum zaman zaman elbette. Dünyanın kaygısız ve umursamaz aptal kurbağalarından biri olurum diye korkuyorum hatta. Ama olmuyorum. Keşke olsam diyorum bazen kaygısız, umursamaz ve mutlu bir kurbağa olarak ne kadar zamanım varsa o kadar yaşarım diyorum ama yok ben hiç kurbağaya dönüşmüyorum. Geçici süreli geyikliğimi (hani o da bütün bütün kopmayayım diye insanlardan) bırakıp yine "ne olacak ulan bu insanlığın hali" ruhumu koruyorum.

Akşamları gazete okuyorum. Bir insanın yapıp yapabileceği en kötü şeyi yapıyorum yani. Öldürülen kadınlar, manyak kocalar, permeperişan ortada kalmış çocuklar, gitgide mantığını kaybeden insanlar, sözlükten çıkmak üzere olan hoşgörü, içi boşaltılmış bir dolu şey, açlık, adaletsizlik, dengesizlik... Bütün bunlara kafa patlatıp duruyorum. Her hayatın bir amacı vardır diyorum. Ve bu amaç mutlaka kutsal bir amaç olmalı. İnsan kendini adamalı birşeylere. Ve o şeyler kendi mutluluğun çok ama çok öte birşeyler olmalı. Bir kişi mi, iki kişi mi, bir ağaç mı, bir balık mı... Küçük ya da büyük bir önemi var mı?

Merak ediyorum, kendi mutluluğundan öte birşeyi düşünmeyen biri hayatının bir yerinde bir kaç dakikalığına da olsa utanç duymaz mı hayatından? Kimse için birşey yapmamışsan ve merkezin hep kendin olmuşsa o zaman yaşadığın hayata hayat diyebilir misin? Bütün bu "ben ben ben" diye bangırdayan kitapları okuyan ve tv programlarını izleyen insanlar "çağ değişti artık birey önemli" dediklerinde onlara uzun uzun cümleler kursan da işe yarar mı söylediklerin? Seni fazla idealist olmakla suçlamazlar mı dahası dalga geçmezler mi? Geçerler elbet.

İşte ben bütün bunlardan bıkıp usandığım için okuduklarımı kendime saklıyorum. Okunup okunmadığını bilmediğim yerlere yazıp duruyorum. Ve burada böylece durmuş eğri büğrü bir dünyanın hangi kıyısından tutsam da düzeltsem diye düşünüyorum. Ardımdan kahkahalar yükseliyor ama inan bana hiç mi hiç aldırmıyorum. Çünkü ben ancak benden geçersem mutlu olurum, biliyorum.

Fotoğraf: New York Times