09 Ağustos 2011

mutluluğumuzun resmi...

Pek sıkıntılı insanlar olduk bu ara. Hiçbir yerde uzun boylu zaman geçiremiyoruz. Sıkıntımızı dağıtmak için birbirimizin yanına gidiyor, biraz oturuyor, sonra ikili bir sıkıntıya giriyoruz. Bugün H. ile beraberce sıkılırken H. birden bire "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" dedi. Denerim dedim. Ama yaptığım kendi mutluluğumun resmi olur.

Önce bir güneş çizdim. Sonra bir dağ ve üzerinde karlar. Çünkü mutluluğun mevsimi bahardı. Güneş bahara işaret edecekti, henüz erimemiş karlar da baharın başında olduğumuza. Sonra tahta bir ev yaptım. Pencerlerine basma perdeler. Çatı katına yuvarlak bir pencere. Ve ileriye kavak ağaçları.

H. resmi alıp uzun uzun baktı. Evin arka tarafında ne olduğunu sordu. Bir meyve bahçesi olduğunu söyledim. Onun göremediği bir de köpek vardı tabi. Uzun tüylü, oyuncu bir köpek. Kediler de vardı. "Onları neden çizmedin?" dedi. "Çünkü kedi ve köpek çizmeyi bilmiyorum" dedim. "Ama oradalar." Havuz olup olmadığını sordu. "Elbette var" dedim. "O zaman havuz başında mangal partisi yapabiliriz" dedi. "Tabi" dedim. O da evin önüne bir araba çizdi. "İşte geldik, mangalı hazırla" dedi.

Öğle arası Z. ile betonların her yanı kapladığını ve herkesin bunlardan boğulduğunu konuşmuştuk. Z. ailesinin büyük bir arazi aldığını, o arazinin kocaman bir ormana baktığını, haftasonu kuyu açmakla uğraştıklarını anlattı. Büyülenmiş gibi dinledim. Z. oraya yaptıracakları evi uzun uzun anlattı gözleri uzaklara dalarak. Gidip orada yaşadığını ve dış dünyayı tamamıyla unutmak istediğini söyledi. Haftasonu orada çalışırken bedeninin çok yorulduğunu ama bunu hiç umursamadığını asıl bizi yoranın zihin yorgunluğunu olduğunu söyledi bir de.

Sonra masamıza bir kadın geldi. 30 yıldır sigara içiyormuş ve şimdi bırakmaya karar vermiş. Doktorla konuşmuş çünkü ilaç yardımı olmadan bırakamayacağına inanıyormuş. Doktor ciğerlerine bakmış ve şaşkınlıkla ciğerlerinin nasıl bu kadar temiz olabildiğini anlayamadığını söylemiş. Kadın "ama" dedi "ben biliyorum sebebini. Ben çok fazla yeşil sebze yerim. Bir de yoğurt ve süt ürünleri." Ben de ona anneannemin 29 yıl boyunca filtresiz sigara içtiğini, 15 yıl önce sigarayı bıraktığını ve şu an 98 yaşında olduğunu anlattım. Güldü. "Ben de 98'e kadar yaşar mıyım dersin?" dedi.

Aslında anneannemin sigaradan etkilenmemesinin sebepleri basitti. O hayatı boyunca toprakta çalışmış kendi ineğinin sütünü içmiş, kendi yetiştirdiği sebze ve meyveleri yemiş, yoğurdunu, peynirini kendi yapmış, kendi arılarının balını yemiş, tavukları ona bol bol yumurta vermişti. Çok uzun bir süre ne hormonlu birşey girmişti midesine ne de içinde kimyasal olan birşey. Bedenini çok çalıştırmasının, çıplak ayakla toprağa basmasının da zihinsel olarak dinlenmesinde önemli bir etkisi olduğunu sanıyorum. Zaten o kadar yorulup da birşeylere kafa patlatma imkanı hiç yoktu.

Şimdi düşünüyorum da hepimizin mutluluk resmi aynı galiba. Yeniden doğaya dönmek, o çok bağlı olduğumuz teknolojiden uzaklaşmak, kargaşadan kaçmak, gökyüzüne ağaçlara bakmak, gün boyu bahçede bağda çalışarak, tavuklarla, ineklerle, ördeklerle, arılarla uğraşarak bedeni yormak ve gece yastığa başımızı koyduğumuz anda uyumak.

Fotoğraf: Wikipedia

10 yorum:

  1. Ne güzel anlatmışın hem hayalini hemde ne istediğimizi keşke dönebilsek doğa içinde bir yaşama:(

    YanıtlaSil
  2. Çok haklısın doğaya dönük yaşamak gerek kedicim. Gerçi biraz da genlerle ilgili bir durum bu ama, doğanın etkisi tartışılmaz...

    YanıtlaSil
  3. ben hiç roman okuyamam, 2 sayfada bir o kimdi, bu kimdi, yav o nereye gitmişti.....azap haline gelir...
    ama senin yazdıkların büyülü romanlar gibi, tam bana göre, kısacık büyülü romanlar, fikirler öyle güzel süslenerek kullanılmış ki....biliyorum yo yo hatta eminim bir gün raflarda kitabını göreceğim, yazar: aydan atlayan kedi. ve ben gururla elimi kitaba uzatıp yanımdakine bu benim aydan atlayan kedim deyip kitabını alacağım.

    YanıtlaSil
  4. ben bugünlerde başımı yastığa gömüyorum... sonuç değişmiyor. uyumak pek de mümkün olmuyor.

    doğaya dönmekse ütobik. herkesin dilinde olsa da yapabilen sayısı bir elin parmaklarını bile geçemiyor. hayali güzel, dilde kalanlardandır doğaya dönme isteği. insan olmayana özlem duyar gibi gelir bana.

    95 yaşındaydı eşimin teyzesi, 2 paket sigara içiyordu. doktor ciğerlerinin temizliğine inanamaz ama gene de şu sigarayı bi bıraksan der dururdu. bizimkinin cevabı kısa neer: beni öldürmeye mi çalışıyorsun.

    her gün bir bardak ev yapımı yoğurdunu yer, bir elma, bir taze soğan, bir diş sarımsak. 3-4 ceviz. hayatında asitli içecek içmemiş. hep kompostolar... kendi yaptığı tereyağsız kahvaltıya oturmaz. mesele doğada yaşamak değil sanırım. mesele doğanın sunduğuna ihanet etmemekte...

    YanıtlaSil
  5. kesinlikle ;)

    www.dansedenkralicee.blogspot.com

    YanıtlaSil
  6. Hep doğanın koynunda yaşamayı hayal edip bir türlü hayata geçiremedim. Hayali daha mı güzel bilmem ama doğal beslenmenin hayata hayat kattığına ben de şahit oldum.

    Şahane anlatımınla, yeniden canlandı içimde doğada yaşama-yaşlanma- arzum.

    Sevgiler

    YanıtlaSil
  7. İnsan isterse yaşam tarzını değiştirir.Şehirde olmama rağmen 20 km. uzaklıktaki köyden süt getirtip,yoğurdumu kaymağımı evde yapıyorum.Milletin bu kadar su parasına yazık demesine rağmen domatesi,biberi,naneyi,soğanı,patlıcanı,kabağı,salatalığı küçücük bahçeme ekiyorum. 8 saat çalıştıktan sonra toprakla bir saat uğraşmak kadar dinlendirici birşey yok.
    Modern zamanlar tembelliğe alıştırıyor.Herşey markette satılınca doğal olmayan yaşam tarzını da benimsemiş oluyor insanlar.Doğaya dönüş için emekliliği beklememek lâzım.Eğer işin içinde mangal varsa hiç beklememek lâzım:=)))

    YanıtlaSil
  8. Kendimizle tanışmıyoruz.
    Bırakın kendimizle tanışmayı, kendimize verdiğimiz önem yine kendini yüzeysellikten bir türlü sıyıramıyor. İç dünyalarımıza ihanet ediyoruz sürekli. Düşündüklerimizin ve en acısı düşlerimizin arkasında durup, peşinden gitmeyi hep erteliyoruz. Biz erteledikçe, bizim dışımızda gelişen dünya ile birlikte kendimize yabancı olup çıkıyoruz. İşte bizim en büyük duyarsızlığımız, kendimize olan acımasızlığımızdır.

    Elma ağacının altındayım. Güneş parçalanmış yüzüyle düşüyor yapraklı dalların arasından gölgemin üstüne. Gölgem diyorum, çünkü henüz binlerce kurulu cümlemin sahibi dahi olsam kendimle tanışmadığıma inanmıyorum. Düşlerim ve düşüncelerim bana sürekli bunu söylüyor. Diyorlar ki "ne çok budalalık yaptın sen, nerdesin, ne zaman kendinlesin". Utanıyorum. Bu utançla aramızdaki bir çoğumuz gibi yaşamaya devam ediyorum. Ve güneşin parçalanmış yüzü gölgemin üstüne düştükçe, ışığın olmayan bir beden de sırıttığını görmek beni tarifsiz bir nafilelikle yaralıyor. Ve yaralarımızla ne kadar da çoğalmışız, ne kadar da kalabalığız, uğultularımız karışmış denizimize. İyileşemiyor, düşlerimizin ve düşüncelerimizin yanı başında bir yabancı gibi hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gerçeklikte yaşadığımız kendimiz, iç dünyalarımızı anlatan biz olmadıkça, tanıştırılmadığımız tüm o yüzlere bir yabancı gibiyiz.

    İnsanın kendine bu ihaneti, düşünceye ve düşlere prangalar vuruyor. Ve o saatten sonra kim denizi anlatırsa anlatsın, peşinden yağmurlar yağıp, kurumuş topraklarımız ıslanıyor. Denizi anlamayan, toprak da ıslanamaz.

    YanıtlaSil
  9. YÜREĞİMDEKİ YAĞMURLAR: Keşke..

    ÖZLEM: Aslına bakarsan kendi küçük çabalarımızla tamamen değilse bile yine dönmeyi başarabiliriz.

    GUGUK KUŞU: Çok teşekkür ederim. İnan bana güç verdin. diliyor ve istiyorum ki bir gün o kitabı yazabileyim...

    NOVELLA: Kesinlikle aynı fikirdeyim mesele doğanın sunduğuna ihanet etmemekte...

    J.B: :)

    ÇINAR: Çok teşekkür ederim Sevgili Çınar.

    BESTAMİ BEY: Benim yaşam biçimim de sizinkinden pek farklı değil. Ama anneannemin anlattıklarını dinleyince bu bile yetmiyor. Sanırım biz şehir yorgunu insanlarız ancak o şekilde dinleniriz diye düşünüyoruz.

    KARA KALEM: Öyle güzel anlatmışsın ki ne diyeceğimi bilemedim...

    YanıtlaSil