09 Ekim 2017

iyi ki...

Yağdı yağacak bir gök altında oturuyoruz. Etrafımız kalabalık. Biz üçümüz pek konuşmuyoruz nedense. 'İnsan birinin yanında susmaktan rahatsız olmuyorsa onunla rahat ediyordur' diye geçiyor aklımdan. Kimse rahatsız değil gibi. Ben de öyle. Bir uğultudur gidiyor. Etrafa bakıyorum. Şurada tek başına oturan, zamanından önce yaşlanmış bir adam var. Sanki anlayamadığı bir dünyanın ortasına fırlatılmış gibi şaşkınca bakıyor. Biraz ileride kadınlı erkekli bir grup oturuyor. Kadın hararetle bir şeyler anlatıyor yanındaki adama o da sabırla dinliyor. 'Anlatan adam olsaydı' diyorum 'kadın kırk kez araya girip bir şeyler söylemişti.' Kendimden biliyorum. 

Birlikte sustuğum bu insanları sevdiğimi düşünüyorum. İkisi birbirine hiç benzemiyor. Ben de onlara... Ama bir şeyler olmalı bizi böyle yakınlaştıran. "Belki mayalarımız aynıdır" diye geçiyor aklımdan. "Hepimiz iyi bir dünyaya inanıyoruzdur belki de... " Bilemiyorum. 

Birini neden seversin? Ya da bunun nedeni olmak zorunda mıdır? Mesela o bana sorduğunda onu neden sevdiğimi "sen, sen olduğun" için diyorum. Ama o bunun kaçamak bir cevap olduğunu düşünüyor. Benin ağzımdan akıllı olduğunu, iyi kalpli olduğunu, güzel bir gülümsemesi olduğunu ve buna benzer şeyler duymak istiyor belki de. Ona neden istediğini vermeyeyim ki? Sevdiğimiz bir insanın her şeyi bize güzel gelmez mi zaten? "Mesela ben" diyor "seni neden sevdiğime dair pek çok sebep sayabilirim" Sayıyor da. Bu sebepler içinde en çok sevdiğim ise "seninle kendim olmanın rahatlığını yaşayabildiğim" için oluyor. Belki de bu sadece onunla benim için geçerli değildir. Bu, belki tüm sevdiğimiz insanlar için geçerlidir.

Yanımda suskun duran ve telefonlarına başlarını eğmiş bu iki güzel adama bakıyorum. Onlarla kendim olabildiğimi fark ediyorum. Çekinmeden, sözcüklerimi yanlış anlamalarından endişe etmeden rahatça konuşabildiğim için bana huzur verdiklerini düşünüyorum. Bu bir şans diyorum. Karşımıza böyle hissedebildiğimiz insanların çıkması gerçekten büyük bir şans.

Sessizlikten sıkılmış olmalıyız ki bir tartışmanın içinde buluyoruz kendimizi. Kötüye giden bir dünyada bir insanın nasıl olması gerektiği gibi bir konuya kısıtlı vaktimize aldırmadan bodoslama dalıyoruz. Şanslıyız ki hepimiz bu tür konuları konuşmayı seviyoruz. Zira çoğu zaman konuştuklarımız bu tip şeyler. 

Hepimiz ara sıra saatlerimize bakıyoruz. Kimse gitmek istemese de gitmek zorundayız. Gönülsüzce kalkıyoruz. Bütün o sıkıcı iş saatleri arasında birbirimize birazcık nefes aldırıyoruz belki. Sıtkımızı sıyıran insanlardan, bir anlamı olmayan uğraşlardan, gereksiz bulduğumuz pek çok açıklamaları yapmaktan bıkmışsız. İçimden "İyi ki varsınız" derken, onlara "görüşürüz" diyorum. Bu da bir nevi "iyi ki varsınız" anlamına gelmez mi zaten...

resim:Alvaro Castagnet

20 Ağustos 2017

pencerede sarı çiçekler...

Annem ekmeğine vişne reçeli sürerken "geçen gün televizyonda bir şey duydum, çok hoşuma gitti" diyor. Ekmeğinden süzülen vişne reçeli önündeki tabakta yakut damlacıklar oluşturuyor. Ne kadar da güzeller. Ben tabağa tüm dikkatimle bakarken "dinliyor musun?" diye soruyor. Evet elbette dinliyorum. "Eskiden" diye başlıyor "insanlar evlerinde hasta ya uyuyan bir bebek varsa, pencerelerine bir saksı çiçek koyarlarmış. O sokaktan geçen çocuklar ve sokak satıcıları o çiçeği görünce seslerini alçaltırlarmış. Bir de o dönemde evler yapılırken komşunun evinin güneşini engellememesine dikkat edilirmiş. Eğer komşuya zarar verecek bir şey olursa gidip onunla konuşurlar ve helallik alırlarmış. Ne kadar güzel değil mi?" Gerçekten çok güzelmiş. "Ben o saksıdaki çiçeklerin sarı çiçekler olduğunu ve hasta olan evlerin pencerelerine konulduğunu duymuştum" diyorum. "Evet sarı çiçek hastalık ve hüznü temsil eder" diyor "doğrudur." 

Şimdi birbirimizi zerre umursamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü hayatımızın merkezinin "ben" olması gerektiği ile büyütültük. Kişisel gelişim kitapları bize bunu öğretti. Reklamlar kulaklarımıza bizim dünyanın en mühim insanı olduğumuzu ve doğal olarak herşeyin en iyisini hak ettiğimizi, önce kendimizi ve belki de sadece kendimizi düşünmemiz gerektiğini fısıldayıp durdu. Ne olmasını bekliyorduk ki? 

Kahvaltımızı bitiriyoruz. Ben masayı toplarken annem televizyonu açıyor. Bir yemek programı var. Yemek pişiren kadın öyle benimsemiş ki herşeyi "havuçlarım, kabaklarım, zeytinyağım" deyip duruyor. Bunu uzun zamandır duyuyorum. Bunun anlamı şu olabilir "bunları kendi paramla aldım, dolayısıyla benim kabağım deme hakkım var" Fantastik bir hayal kuruyorum. Havuçların dile geldiğini ve "nereden senin oluyoruz ulan sen mi ektin bizi toprağa, sen mi topladın, hepsini bırak varoluşumuzun sebebi sen misin?" Varmaya çalıştığım nokta şu, sahip olma duygusu her yerde sokuluyor gözümüze. Bu çok saçma. Basit bir yemek programında bile bu mantık akla ziyan. Bizim evde ise olan şu "domatesleri doğradın mı?" "Dolaptan birkaç salatalık çıkarır mısın lütfen?" Annemi şöyle derken hayal edemiyorum "bugün fasulyelerimi pişirdim, yanına da pilavımı yaptım, sen de salatanı yaparsan çok sevinirim" 

Biz çocukken babam bize şunu söylemişti "Bu evde ne varsa herkese ait, araba hepimizin arabası, evet onu ben kullanıyorum ama hepimizin. Bu yüzden evimiz, arabamız demelisiniz. Oyuncaklarınızı "benim, senin" diye ayırmayın onlar ikinizin" Oysa şimdi bakıyorum iki kardeş saçma sapan bir oyuncak için birbirine giriyor. Kavgaların temel sebebi "o benim oyuncağımı aldı" 

Bana öyle geliyor ki zaman ilerledikçe bizi insanı yapan ne varsa bir bir kaybedeceğiz sırf birşeylere sahip olmak uğruna. Bir sürü saçma sapan eşya ile dolu evlerde kimseye saygı göstermeden ve kimseden saygı görmeden birbirimizi rahatsız ve huzursuz ede ede sahip olduğumuz ama aslında hiç de işimize yaramayan yüzlerce eşya ile çevrelenmiş olarak yaşayıp öleceğiz. Bizi 'ben' duygusu bitirecek sonunda. Biz olmayı başaramadığımız sürece de hayatın ne tadı ne tuzu kalacak. Ve muhtemeldir ki bunu anladığımızda çok geç olacak.

Aslında bir çözümü var bunun. Kendi hayatlarımızda bunu yaşam felsefesi haline getirmek ve bunun  çevremizde bir dalga oluşturmasını umut etmek. Ve o dalgaların büyüyüp herkesi kucaklamasını, çünkü "biz" olarak yaşamanın şimdiki yaşadığımız hayattan çok daha güzel olduğunu anlamasını beklemek. Ben iyi ve güzel şeylerin bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Çünkü insanın hamurunun her ne kadar bozukmuş gibi görünse de aslında temelde iyi olduğunu düşünüyorum. İçimizde bir yerde gizli bir iyilik özleminin uyuduğunu biliyorum.

Henüz geç değil.

fotoğraf: Pinterest

16 Ağustos 2017

cipsler, kolalar, hırslar, kıskançlıklar ve umut üzerine...

Çocuk ufacık. Daha 9 yaşında. Gözleri öfkeden büyümüş, elleri delice bir titremeye tutulmuş. Bahçede oturduğum divana gelip öfkeyle atıyor poposunu. 9 yaşında bir çocuğu bunca öfkelendiren ne olabilir? Ne olduğunu soruyorum, o kadar öfkeli ki dili dolaşıyor, anlatamıyor derdini. Sakinleşmesini sağlamaya çalışıyorum. Biraz sonra anlatmaya başlıyor. Sokakta oynadığı bir kaç arkadaşı cips almış ve içinden bedava içecek kartı çıkmış. "Hem de ikisine birden" diyor dişlerini yiyerek. "Eeeeee..." diyorum. Ne var bunda tonunda ağzımdan çıkan o "eeee" ye şaşırıyor. Kızdığı onların şansı. Ve daha da kızdığı kendisinin o şansı denemek için elinde beş kuruş olmaması. 

Kimse tepki vermeyince en işe yarar kozu kullanıyor "onlar yiyorlar ama kardeşimle bana vermiyorlar" Bingo. Başarılı bir atış ki hiçbirimiz çocukların, diğer çocuklar bir şey yerken durup bakmasını kaldırabilen bir türe mensup değiliz. Annem koşturarak para getiriyor "Al kuzum" diyerek eline tutuşturuyor. Bense iki arada bir derede kalıyorum. O iğrenç şeylerin onların tazecik vücutlarına girmesini hiç ama hiç istemiyorum ama bir yandan da hiç de paylaşımcı olmayan bu çocukların bizim tıfıllara nispet yaparcasına onların dolu dolu olmuş gözleri önünde tıkınmalarına  gönlüm razı olmuyor. 

Koşturarak gidiyor. Sokağın başında bekliyorum. Elinde bir kola şişesiyle geliyor. Yanındaki ufaklığın elinde ise hiçbir şey yok. "Neden kardeşine bir şey almadın?" Yine zaten kocaman olan gözler büyüyor. Belli heyecanlı ve bağıra çağıra bir açıklama geliyor. Yok o olayı yanlış anlamış da aslında cipsten kola çıkmıyormuş da koladan cips çıkıyormuş, bu denemiş de ona "tekrar deneyiniz" çıkmış da çok sinirlenmiş de falan filan... Sorumu yineliyorum "kardeşine neden bir şey almadın?" Allah'ım bu kez daha da gürültülü bir açıklama geliyor. Bu kolayı ikisi birlikte içeceklermiş, al bak veriyormuş kardeşine, görmüş müymüşüm? Kardeşi burun kıvırıyor. "Onu abim içiyol" diyor. "E sen de iç" Hayır anlamında başını sallıyor. Abisinin eline tutuşturduğu kola şişesini bahçenin alçak duvarının üzerine bırakıyor. İkisi de koştura koştura diğer çocukların yanına gidiyorlar. Çocukların elinde paket paket cips var. İçlerinde en küçük olanı "hadi paylaşalım" diyor. Gerçekten de paylaşıyorlar. O iğrenç şeyleri yerken bile çok ama çok tatlılar. Kola şişesi orada üzerinden bir kaç yudum alınmış halde kaderine terk edilmiş duruyor.

Ben biliyorum onun derdini. Onun derdi para harcamak. Ne bir şey yemek ne bir şey içmek. Gidip eline geçen paraların hepsini ortadan kaldırmak istercesine harcayıp çöpe çevirmek. Ayrıca diğer çocukların kendisinden daha şanslı, kendisinden daha fazla şeye sahip olduğu fikrinden nefret ediyor. Buna zinhar tahammülü yok. Çünkü hem okulda hem sokakta çocukların hayatına şu hakim "daha fazlasını iste" Bunlar tüketim çağının aşırı mutsuz çocukları. Ne kadar çok şeye sahiplerse o kadar mutsuzlar. 

Onlara kızmak mümkün değil zira içine doğdukları çağ, büyük küçük demeden herkesin beyninde "al al al daha çok almalısın, alırsan mutlu olacaksın valla bak" diye yanıp sönen ışığı çoktan çaktı bile. Buna yetişkin insanlar bile karşı koyamazken onların daha dünya hakkında pek de fazla fikirleri olmayan minicik akılları nasıl bunun hesabına kitabına girişsin.

Her zaman söylüyorum, çocuk yetiştirmek bence dünyanın en zor işi. Bir çocuğum yok ama kuzenlerimin çocuklarına bakıyor ve onlarla nasıl başa çıkılabileceğini bir türlü bilmediğimi fark edip dehşete düşüyorum. Belki eskiden, yani biz çocukken ve teknoloji bu kadar gelişmemişken daha kolay eğitilebiliyorduk ama şimdi çocukların üzerine kontrol sağlamak neredeyse imkansız. Çünkü anne baba ve diğer yetişkinlerden çok internet içeriklerinin kontrolü altındalar. Of gerçekten çok zor. 

Bütün bunlar yüzünden anne baba olan insanlar bana çok ama çok cesur insanlar olarak görünüyorlar. Bu kadar zor bir yükün altına girdikleri ve kalplerinde her şeyi göze alacak denli sevgi taşıdıkları için onlara sonsuz saygı duyuyorum. Ve gerçekten bütün bunların benim kuruntum olduğunu bilmeyi, bu çocuklar sayesinde güneşli günler görmeyi umut ediyorum. Diliyorum ki bütün öfkelerinden, hırslarından sıyrılsınlar, dünyaya bakıp "biz çok daha iyi bir hayat kurabiliriz" desinler, savaşların sadece bilgisayar oyunu olarak kalmasına karar versinler, hırs ve kıskançlıklarının anlamsız olduğunu fark edip ellerindeki her şeyi onlara sahip olmayanlarla paylaşsınlar. 

Hiç umutsuz değilim ben. Zira nerede çocuklar varsa orada umut hep olmuştur. Öyle ya da böyle...

fotoğraf: Şuradan

06 Haziran 2017

büyü bozumu

Dünyanın büyüsünün bozulması diye bir terim var. Dünyanın aslında eskiden beri aynı olduğu fakat insanların "bilgisizlikleri" yüzünden dünyayı büyülü bir yer olarak gördüğü, yaşanan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin herşeyi "aydınlattığı"na dair bir görüş. Ben de aynı fikirdeyim, dünyanın büyüsü bozuldu. Ama ben bunun, en azından kendi açımdan, pek de matah birşey olduğuna inanmıyorum artık. 

Bence insan gerçekle çok da baş edebilen bir tür değil. Ayakta durabilmek için biraz akıldışılığa ihtiyacı var. Çok ama çok korktuğu bir görüşmeye giderken uğurlu mavi kazağını giydiğinde herşeyin yolunda gideceğine inanmaya ihtiyacı var mesela. Ters dönmüş terlikleri çevirdiğinde ailesini bir kazadan koruduğunu sanmaya, bir hastalıktan söz edildiğinde duvara üç kez vurursa başına gelemeyeceğini düşünmeye gerçekten ihtiyacı var. Bu tıpkı pastaya konan şeker gibi. Zararlı belki birilerine göre ama çok tatlı ve bir o kadar da mutluluk verici ve rahatlıtıcı.

Marquez okumaya bayılırdım eskiden. Onun o büyülü dünyası beni içine çeker, okurken kendimi kaybettirirdi. Şimdi çok daha ciddi şeyler okuyorum. Toplumların başına tarih boyunca neler geldiğine dair şeyler. Mutlu muyum? Hiç değilim. Okuduklarımın özeti şu; insanoğlu asla ders almayacak. Dönüp durup birbirimizi, doğayı katledip, kitleler halinde öleceğiz. Birileri sürekli bize yalanlar söyleyecek. Lağım kokan düşüncelerinin üzerine güller serpecekler ve biz kokuyu unutup güllerin kan kırmızı renginden gözlerimizi alamayacağız ve ne gariptir her defasında aldanacağız.

Bu kadar gerçekle baş edemiyorum ben. Sizi bilmiyorum. Bu kadar yalanın içinde herşey ayan beyan ortada dururken insanların bana sanki halüsinasyon görüyormuşum gibi davranmalarından bıktığımdandır belki de. Bu yüzden de herşeyin iyi olacağına dair birşeyler kuvvetle inanmaya ihtiyaç duyuyorum. Dünyamın büyüsünü geri istiyorum kısacası. Mesela pencereden içeri beyaz bir kuş tüyü düştüğünde güzel birşeyin habercisi olduğuna inanmak istiyorum yeniden. Penceremin önünde adını bilmediğim harika sesli bir kuş şakımaya başladığında dikkatle ne dediğini anlamaya çalıştığım günleri geri istiyorum. Bir kedinin belki de kedi görünümünde dolaşan mucizevi bir varlık olduğu fikrine bayıldığım zamanları, şarkılardan fal tuttuğum günleri, kahve falımda çıkan bir kalbin beni gün boyu mutlu ettiği dönemleri hepsini geri istiyorum. Şu an olduğum gibi kahveyi içip bir kenara koymayı, kedilerin sadece kedi olduğu fikrini, perncereden kuş tüyü girdiğinde  aklıma ilk "kuş gribinin" gelmesini, pencere önünde öten kuşu farkedemeyecek kadar kafamın dolu olmasını hiç ama hiç istemiyorum. Bana öyle geliyor ki bu ben değilim...

Bir kitap okuyorum. At Çalmaya Gidiyoruz. Adı bu. Kitabın kahramanı Norveç'in uzak bir köşesinde tek başına bir kulübede yaşayan yaşlı bir adam. Lyra isimli bir köpeği var. O kitabı okumayı çok seviyorum. Çünkü bir gün ben de tıpkı o adam gibi herşeyi ardımda bırakıp uzak ama çok uzak bir yerde bir başıma yaşayabilirim. Belki bir köpek bile alırım. Bu güzel kitabın anısına köpeğimin adını Lyra bile koyabilirim. İşte o zaman belki de kaybettiğim büyüyü yeniden bulabilirim. Tüm teknolojiden sıyrılırsam, tüm çevrem orman, birkaç küçük sincap, tavşan ya da başka hayvanlar, değişik kokulu bitkilerden oluşursa ve tek arkadaşım Lyra olursa belki onun konuşabileceğine bile inanırım.  Belki o zaman dünya yeniden büyülü bir yer olur... Kimbilir...

Fotoğraf: Pinterest

16 Mayıs 2017

dünyanın en saçma keki

Facebook'ta yemek videoları izlemeye bayılıyorum. Bu yemek yemeyi sevdiğimden büyük ihtimalle. Ama şu da var onları izlerken zihnim saçma sapan şeyler düşünmeyi kesiyor. Bir nevi meditasyon yani. Dün bir video izledim. Çok güzel bir kek videosu. İçine konulan şeyler mantık olarak düşünüldüğünde muhteşem bir uyum yaratabilir diye düşündüm izlerken. Tam ölçülerini bazen videonun alt kısmına yorum olarak yazdıkları için yorumlara baktım. Tarifi yazmamışlardı, bir iki tane yorum vardı. Çok acaip olan biri şöyleydi. "Hayatımda gördüğüm en saçma kek" Allah Allah diye düşündüm. Birşeyi mi atlıyordum acaba? Evet yumurta, süt, un, kakao falan filan... Saçma olan ne vardı? Süslemek için gazete parçaları mı koymuşlardı. Hani şöyle en üçüncü sayfasından, acısı bol olanından... Yoksa kabartma tozu niyetine nefret, vanilya niyetine hoşgörüsüzlük gibi şeyler mi konulmuştu. Baktım baktım bir saçmalık bulamadım.  Kadın sinirliydi herhalde dedim, öfkesini kekten çıkarmış.

İnsan bazen gerçekten kendi cinsini anlamakta zorlanıyor. Dışarda bankta oturmuş sigara içiyorum. Karşımdaki bankta iki kadın oturuyor. Nasılsın, iyiyim sen nasılsın, ben de iyiyim, çocuklar nasıl, büyüdüler teyzesi, seninkiler nasıl, benimkiler de iyi ellerinden öperler, eeee daha daha nasılsından sonra neler yapıyorsun sorusuna geldi sıra. Biri çalıştığını ve evle iş arasında koşturup hayatın nasıl geçtiğini anlamadığını söylerken, diğeri şöyle dedi "herkesin olduğu gibi bizim de bir akıllı telefonumuz var onunla uğraşıp duruyoruz işte" Nasıl yani? Böyle zamanlarda "belki şöyledir, belki böyledir" şeklinde bir sürü cümle kuran aklım hiçbir mantık bulamadı bu kadına. Akıllı telefonla nasıl uğraşıyor olabilirdi? Ve bunu günlerinin nasıl geçtiğini anlatmak için ne manada kullanıyordu? Yani telefonla konuşursun, mesaj falan atarsın, sosyal medyada biraz dolaşırsın, yorum yazarsın belki, hadi bilemedin çektiğin tüm fotoğrafları sanki herkes senin ne yaptığını çılgın bir merakla bekliyormuş gibi paylaşırsın da tüm gün ne yapıyor olabilirsin akıllı telefonda? Aslında benim bunu anlamıyor olmam doğal zira sosyal medyaya 15 dakikadan fazla dayanamayan biri olduğum ve biraz uzun bir süre geçirirsem gırtlağımı sıkıyorlarmış gibi hissettiğim düşünüldüğünde gerçekten doğal. Bu benim bilmediğim, anlamadığım ve gerçekten de içinde yer almayı hiç arzu etmediğim bir dünya.

Telefon demişken dün dolmuş içinde oturmuş diğer yolcuların binmesini beklerken yürüyen bir çift gördüm. İkisi de hem yürüyor hem de telefonda pıt pıt pıt birşeyler yapıyorlardı. Şimdi dedim karşısınızdan sizin gibi bir çift gelse kafa kafya girseniz ne olacak haliniz? Muhtemelen hemen fotoğraflar çekilecek, olay facebookta ya da twitterda anında yer alacak ve halkımız bu enteresan olay hakkında bilgilendirilecekti. Bunu öğrenmek elbette halkımızın hakkı. Bilgi paylaşma özgürlüğü engellenemez. Hele ki böyle olaylarda. Hey Allah'ım! Külli saçmalık...

Gerçekten ben de bir tuhaflık var bence. Bütün bunlar saçma sapansa neden bu kadar insan bunu doğal karşılıyor, yok eğer saçma sapan değilse ben bu şekilde yürüttüğüm bir mantıkla bu insanlara nasıl uyum sağlayacağım? 

Sanki herkes kendine cep telefonundan bir kabuk oluşturmuş onun içinde yaşıyor, kafalarını kaldırmıyorlar. Bence bu bir çeşit körlük. Zira yürüdüğü sokaklarda etrafına bakmayan herkes kör sayılmaz mı? Belki de herşey birbiri ile bağlantılıdır. Kafamızı kaldırıp bakmadığımız bir dünyanın içinde yaşayıp, sanal olan şeylere hayranlık duymak, öfkemizi boşaltmak, kendi kimliklerimizi saklayıp alabildiğine küfür edebilmek, dünyada saçma sapan bir dolu şey olurken bir kek tarifini saçma bulmak, sevdiğimiz bir filmi beğenmeyen birine "kafan basmamış anlamamışsın" demek, biri şahane bir yerde tatil yapaken ve biz çılgınca çalışırken onun facebooktan paylaştığı fotoğraflara bakıp diş gıcırdatarak "ah canım ne kadar tatlısın" diye yorum yazmak, beğenmezsek birilerinin fotoğraflarını gönül koyulmak ya da kıskanç etiketi yapıştırılmak ve böyle ikiyüzlü böyle sahte bir dünyanın içinde kaybolup kendimizi unutmak, unutmak ve yitip kaybolmak...  İnsanlar yorum yaptıkça ya da kendileri hakkında birşeyler anlattıkça kontrolünü kaybettiğimiz hayatı kontrol altında tuttuklarını mı sanıyorlar acaba? Özgüvenlerini yitirdikçe aldıkları like'lara bakıp şarj mı oluyorlar? Milletin hayatını gözetledikçe kendilerini büyük birader mi sanıyorlar? Sabah kalkar kalkmaz facebook açan adam var bu ülkede yahu? Ben daha kendime gelememişken o bir telefonu olduğunu hatırlıyor ve facebookunu hemen açması gerektiğini düşünebiliyor.

Ben gerçekten gidip ormanda yaşamak istiyorum. Ağaçların arasında... Gerçek ve doğal bir dünyada. Hasetsiz, garezsiz, nefretsiz bir dünyada... En azından anladığım bir dünyada...

Fotoğraf: Pinterest


11 Mayıs 2017

nasıl bir hayat istiyorsun?

Yıllar önce, ben üniversitede okurken, çok sık gittiğimiz bir fast-food restorant vardı. Çoğu zaman ev arkadaşım ve ben okuldan çıkar, gidip orada birşeyler atıştırırdık. Sözünü ettiğim yer tüm duvarları camdan olan bir yerdi. Biz dışarıyı görüyorduk, dışarıdakiler de bizi. Bir gün iki küçük çocuk yemek yediğimiz masanın hemen yanına geldi. Yaşları altı ya da yedi olan iki küçük çocuktu bunlar. Üstleri başları permeperişan, elleri yüzleri kir pas içinde yürek parçalayan iki insan... Kocaman gözlerini elimizdeki hamburgere dikmiş öylece duruyorlardı. Bir ısırık daha alamadım. Bunu kim yapabilir ki zaten? Ben öylece kalakalmışken başımı çevirdiğimde arkadaşımın yerinde olmadığını gördüm. Bakınırken gözlerim onu restoran çalışanlarından biri ile konuşurken buldu. Biraz sonra da kasaya gidip ödeme yaptı. Gülümsedim. Çocuklara birşeyler alıyordu muhtemelen. Yanılmamıştım. Biraz sonra elinde iki paketle dışarı çıktı. Camın önündeki çocuklara paketleri uzattı. Çocuklar şaşırdılar, sonra gülümsediler. Paketlerini alıp kaldırıma oturdular ve iştahla yemeye başladılar. Arkadaşım masaya döndüğünde az önce konuştuğumuz konuya geri döndü. Ne az önceki olaydan söz etti ne de yaptığı şeyi övme teşebbüsünde bulundu. Çünkü bu doğal birşeydi. O bir insandı ve bir vicdanı vardı. Zaman zaman o vicdan onu durdurur ve ne yapması gerektiğini söylerdi.

Dün o mide bulandırıcı haberi okuyunca aklıma bu geldi. Beş yaşında bir çocuğu "sevgili müşterileri" rahatsız olduğu için uzaklaştırmaya çalışan ve o çocuğu haşlamakta hiçbir tuhaflık görmeyen yaratıkla ilgili haberden söz ediyorum. Bu zalimlik ve bu merhametsizliğin onun ruhunun bir parçası olup olmadığını gerçekten merak ediyorum. O iğrenç eylemi yaptıktan sonra içinin acıyıp acımadığını, patronunun onu hala çalıştırıp çalıştırmadığını, eğer çalıştırmıyorsa bunun sebebinin restoranın adını kirlettiği için mi yoksa bu tür bir insanla çalışamayacağı fikrinde olduğu için mi olduğunu da merak ediyorum.

Bence bütün bu olup bitenlerin kaynağı, yani şu an yaşadığımız cehennemvari hayatın kaynağı, çok sayıda insanın vicdanını yitirmiş olması. Ben vicdanın doğuştan getirildiğine inanmıyorum. Vicdanın kendimizi geliştirdikçe, hayatı öğrendikçe ve analiz ettikçe, hayatı güzelleştirmekten yana tavır koydukça kendiliğinden ruhumuzda yeşereceğine inanıyorum. Bu nedenle belki de görme biçimimizde bir hata var. Her koyun kendi bacağından asılır, benden sonrası tufan, önce ben gerisi mühim değil gibi bir tavırla hayatın içinde yer alındığı düşünüldüğünde insanların birbirini haşlaması, bir küçücük çocuğa değersiz ve önemsiz bir varlık muamelesi yapılması, insanların birbirini öldürmesi, kesmesi, doğraması kaçınılmaz olacak. Belki bir süre sonra tüm gazeteler sadece ve sadece üçüncü sayfa haberlerinden ibaret olacak ki yaşanan başka birşey kalmayacak zaten. 

Her birimizin küçük dalgalar yaratacağına inanıyorum. O iyilik temalı videoları bilirsiniz. Biri bir güzellik yapar, sokaktan geçen ve bunu gören başka birini uyandırır ve o da bir diğerine yapar başka bir güzellik. İyilik kesinlikle bulaşıcıdır çünkü. Bir iyilik başka birinde uyuyan bir vicdanı uyandırabilir. Ve hatta büyüyen iyilikler kalbi kara olanı bu kadar merhametsiz olmaktan utandırabilir ve değiştirebilir. Kötü olana ve bencilliğe teslim olmak çok kolay. Zira bencillik büyük bir rahatlık kaynağı. Ancak zinhar mutluluk kaynağı değil. İşte bunu düşünmek gerek belki de gerçek olmayan bir rahatlık mı istiyoruz yoksa huzurlu ve mutlu bir yürekle mi hayatımıza devam etmek? Varoluşumuzun temel sorusu budur belki de....

Resim: Christian Schloe

08 Mayıs 2017

iç dökümü...

Canım kardeşim,

Bu sabah çiğnenip tükürülmüş gibi uyandım. Bir posaydım sanki. İçimde hayata dair ne varsa hepsi bilmediğim bir güç tarafından emilip belki de çoktan sindirilmişti. Nasıl devam edeceğini bilemediğin zamanlar oldu mu hiç? "Ama ben böyle nasıl...? " diye başlayan cümleler kurduğun ya da... 

Bütün bu sokaklar, bu insanlar herkes ve herşey yabancıydı. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm ve yürüdükçe daha da garipleşti herşey. Neden bir parçası olamıyor bazılarımız bu dünyanın? Neden herkes sanki verilen bir senaryoyu ezberlemiş ve oynuyormuş gibiyken, bazılarımız, sanki biri bizi itivermiş sahneye gibi neden bocalıyoruz? 

Bence asıl sorun şu, doğru olduğuna inandığımız  artık yanlış, yanlış olduğunu düşündüğümüz herşey artık normal ve kabul edilebilir oldu. İşte bu yüzden bütün bu pisliği normalleştiremeyenlerimizin bunca yıldır oluşturduğu kişisel tarih bir anda yerle yeksan edildi. Ve yine işte bu yüzden bu başedilebilir olmayan dünyadan kaçıp, insansız ve kuralsız dağlara, ormanlara sığınma özlemi. 

"Çok düşünüyorsun" diyeceksin biliyorum. Hep öyle dersin. Yok çok düşünmüyorum aslında. Hatta düşünmemek içi gayret gösterdiğim bile söylenebilir. Sadece hep açık duran, bakmaktan ziyade gören gözlere sahibim. Bunun bir lanet olduğuna inanıyorum. Kısacık hayatlarımız için kocaman bir lanet. Bir cehennemin varlığını görebilen bir göz başka nasıl adlandırılır söyle bana?

Bu yüzden de bu sabah bu yataktan kalkmadan sadece tavana bakmak istedim. Uzun uzun, görmemi bozana kadar, aklımın zindanlarını karanlığa boğana kadar bakmak, bakmak. Bu laneti kırmak, aptal olmak, kör olmak, zihnimin işlevini o beyaz tavanın boyaları arasında yitirmek... Ama kalktım yine de. Kalktım, giyindim ve işe gittim. Kime ne faydası varsa bu yaptıklarımın? "İyi" dedim yine de "pes etmene rağmen bacakların seni dinlemiyor. Bir bütünde pes etmeyen bir yerin olması iyidir. Hele ki bunlar bacaklarsa çok daha iyidir.  Bakalım yol bizi nereye götürecek?" "teslim ol" dedim sonra... "Bakalım bulutların arasında uzun zamandır saklanan güneş yüzünü gösterecek mi? Şu asi bacakların tuttuğu patika aydınlanacak mı yeniden? Hakikat gün yüzüne çıkacak mı? Doğru yine doğru yanlış zinhar kabul edilemez olacak mı?"

Kapının önüne geldiğimde bir sigara yaktım ve yuvalarında cıvıldaşıp duran kuşlara baktım. "Sadece yaşıyorlar" dedim. "Yaşamak..." Bir adam geldi sonra. Avucundaki minik kuş yavrusunu duvarın üzerine koydu. "Yuvadan düşmüş garibim... " dedi. Gülümsedi sonra ve o gülümser gülümsemez güneş bir parça yüzünü gösterdi bulutların ardından... Hey koca dünya, bir insanın gülümsemesiyle ısınan koca dünya... Elleri bir yavruyu koruyan bir adamın yüreğiyle yeşillenen dünya... Silkin at üzerinden tüm pisliğini... Söz veriyorum, en azından kendi adıma, seni güzelleştirmek için elimizden geleni yapacağız...

Fotoğraf: National Geographic

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...