20 Ağustos 2017

pencerede sarı çiçekler...

Annem ekmeğine vişne reçeli sürerken "geçen gün televizyonda bir şey duydum, çok hoşuma gitti" diyor. Ekmeğinden süzülen vişne reçeli önündeki tabakta yakut damlacıklar oluşturuyor. Ne kadar da güzeller. Ben tabağa tüm dikkatimle bakarken "dinliyor musun?" diye soruyor. Evet elbette dinliyorum. "Eskiden" diye başlıyor "insanlar evlerinde hasta ya uyuyan bir bebek varsa, pencerelerine bir saksı çiçek koyarlarmış. O sokaktan geçen çocuklar ve sokak satıcıları o çiçeği görünce seslerini alçaltırlarmış. Bir de o dönemde evler yapılırken komşunun evinin güneşini engellememesine dikkat edilirmiş. Eğer komşuya zarar verecek bir şey olursa gidip onunla konuşurlar ve helallik alırlarmış. Ne kadar güzel değil mi?" Gerçekten çok güzelmiş. "Ben o saksıdaki çiçeklerin sarı çiçekler olduğunu ve hasta olan evlerin pencerelerine konulduğunu duymuştum" diyorum. "Evet sarı çiçek hastalık ve hüznü temsil eder" diyor "doğrudur." 

Şimdi birbirimizi zerre umursamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü hayatımızın merkezinin "ben" olması gerektiği ile büyütültük. Kişisel gelişim kitapları bize bunu öğretti. Reklamlar kulaklarımıza bizim dünyanın en mühim insanı olduğumuzu ve doğal olarak herşeyin en iyisini hak ettiğimizi, önce kendimizi ve belki de sadece kendimizi düşünmemiz gerektiğini fısıldayıp durdu. Ne olmasını bekliyorduk ki? 

Kahvaltımızı bitiriyoruz. Ben masayı toplarken annem televizyonu açıyor. Bir yemek programı var. Yemek pişiren kadın öyle benimsemiş ki herşeyi "havuçlarım, kabaklarım, zeytinyağım" deyip duruyor. Bunu uzun zamandır duyuyorum. Bunun anlamı şu olabilir "bunları kendi paramla aldım, dolayısıyla benim kabağım deme hakkım var" Fantastik bir hayal kuruyorum. Havuçların dile geldiğini ve "nereden senin oluyoruz ulan sen mi ektin bizi toprağa, sen mi topladın, hepsini bırak varoluşumuzun sebebi sen misin?" Varmaya çalıştığım nokta şu, sahip olma duygusu her yerde sokuluyor gözümüze. Bu çok saçma. Basit bir yemek programında bile bu mantık akla ziyan. Bizim evde ise olan şu "domatesleri doğradın mı?" "Dolaptan birkaç salatalık çıkarır mısın lütfen?" Annemi şöyle derken hayal edemiyorum "bugün fasulyelerimi pişirdim, yanına da pilavımı yaptım, sen de salatanı yaparsan çok sevinirim" 

Biz çocukken babam bize şunu söylemişti "Bu evde ne varsa herkese ait, araba hepimizin arabası, evet onu ben kullanıyorum ama hepimizin. Bu yüzden evimiz, arabamız demelisiniz. Oyuncaklarınızı "benim, senin" diye ayırmayın onlar ikinizin" Oysa şimdi bakıyorum iki kardeş saçma sapan bir oyuncak için birbirine giriyor. Kavgaların temel sebebi "o benim oyuncağımı aldı" 

Bana öyle geliyor ki zaman ilerledikçe bizi insanı yapan ne varsa bir bir kaybedeceğiz sırf birşeylere sahip olmak uğruna. Bir sürü saçma sapan eşya ile dolu evlerde kimseye saygı göstermeden ve kimseden saygı görmeden birbirimizi rahatsız ve huzursuz ede ede sahip olduğumuz ama aslında hiç de işimize yaramayan yüzlerce eşya ile çevrelenmiş olarak yaşayıp öleceğiz. Bizi 'ben' duygusu bitirecek sonunda. Biz olmayı başaramadığımız sürece de hayatın ne tadı ne tuzu kalacak. Ve muhtemeldir ki bunu anladığımızda çok geç olacak.

Aslında bir çözümü var bunun. Kendi hayatlarımızda bunu yaşam felsefesi haline getirmek ve bunun  çevremizde bir dalga oluşturmasını umut etmek. Ve o dalgaların büyüyüp herkesi kucaklamasını, çünkü "biz" olarak yaşamanın şimdiki yaşadığımız hayattan çok daha güzel olduğunu anlamasını beklemek. Ben iyi ve güzel şeylerin bulaşıcı olduğuna inanıyorum. Çünkü insanın hamurunun her ne kadar bozukmuş gibi görünse de aslında temelde iyi olduğunu düşünüyorum. İçimizde bir yerde gizli bir iyilik özleminin uyuduğunu biliyorum.

Henüz geç değil.

fotoğraf: Pinterest

16 yorum:

  1. Yazdıklarının hepsi çok güzel ve adeta bir hayal gibi - özellikle büyükşehir insanı için. Şimdi evimde yaşlı, hasta var desen bile inadına yapıyorlar kimi zaman. "Ben" duygusu öyle sarmış ki hepimizi başka hiçbir şeye tahammül edemiyoruz. O yüzden çoğumuz bir gün "minik bir kasabaya" yerleşme hayalleri kuruyoruz belki de...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. O hayali ben de kuruyorum. Çünkü bıktım bütün bunlardan. Tanıdığım pek çok insanın böyle bir hayali var. Bunu düşününce diyorum ki, acaba biz bütün bunlara seyirci kaldığımız için, bunlardan bıkıp kimseye sesimizi çıkarmadığımız için mi bu haldeyiz. Aslında bence hepimizin sorumluluğu var bu olanlarda. Ne yapmalı nasıl yapmalı bilmiyorum...

      Sil
  2. İncelikle dile getirilmiş bir yazı. O. adar duyarsız ve tahammülsüz insanlar olduk ki ne hasta, ne yaşlı ne çocuk insanların umurunda.
    Geçenlerde gürültü yapıyor gerekçesiyle pompalı tüfekle öldürülen bir çocuğun haberini okudum.
    Sarı çiçekleri kuruttular ne yazık.
    Sevgiler.,.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim öncelikle. O sarı çiçekler gün be gün kuruyor bence de. Eskiden kabalıklara şaşırırken şimdi ince şeylere şaşırıyorsak cidden çok kötü bir yere gidiyoruz demektir. Değil mi?

      Sil
  3. Nedense şu kişisel gelişim kitaplarından nefret ediyorum. Özgüven aşılamak güzel ama her zaman 'ben' düşüncesi bana da yanlış geliyor. Üstelik aslında hiçbir şey bizim değilken. Nezaket kurallarını çoktan gerilerde bıraktık. Ayrıca bu çiçeklere bayılırım, küçükken köye gittiğimizde olurdu toplayıp ananeme hediye ederdik:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çünkü artık nazik olmak aptal olmak ve işini bilmemekle eş anlamlı. Kimse kendisine aptal denmesini kabul etmez doğal olarak bu yüzden de aptal olmaktansa bencil ve kaba olmayı tercih ediyorlar galiba.

      Sil
  4. Tam da bugün kendi kendime artık yok olan güzel davranışları, nezaketi düşünürken yazınız sanki benim için yazılmış gibi geldi :)
    İzninizle saklamak isterim, ilerde torunum okusun diye (henüz 2 yaşında :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok ama çok mutlu olurum, izin ne demek. Çok sevgiler. Torununuzun yanaklarından öpün lütfen benim için.

      Sil
  5. Bu yazın tamamını şehir dışında geçirdim . Bence büyük şehir hayatı bu hale getirdi bizi. Buraya geldiğimizde bizi kapılarında karşılayan komsularimız ve dönerken yeniden gelelim diye arkamızdan su döken.
    Güzel insanlar halen var .
    Herşey Güzel olacak inanıyorum ben .❤

    YanıtlaSil
  6. Güzel bilgiler için teşekkürler

    YanıtlaSil
  7. Kişisel gelişim kitapları biraz Budizm'den, biraz tasavvuftan, biraz ondan biraz şundan devşirilmiş cümlelerden ibaret. Bütünü anlamak istiyorsak bütüne bakmalıyız. Onu parçalamamalıyız. İnsan aklı işte! Her şeyi bölerek, parçalayarak anlamaya çalışıyor. Oysa hayatta hiçbir şey parçalanarak anlaşılmaz. Bir çiçeği anlamak için onu dalından koparırsak ve elimizdeki çiçeğe bakarsak onu dalından ayrı anlamaya başlarız. Oysa çiçek dalıyla bir bütündür. Sözün özü kendinize bir iyilik yapın. O iyilik Spinoza'nın iyiliği olsun. Yunus'un, Bodhidharma'nın, Eckhart'ın iyiliği olsun. O iyilik bütünü görüp "her şeyin özü birdir" diyebilmektir. Benim ne saksıdaki bir kediden ne de çöplükteki bir çiçekten farkım yok. Ben ne saksıyım ne de kedi, ne çiçeğim ne de çöplük. Hepsi benim. Ben hepsiyim. İyi kızlar cennete.... :))) Öperim kedicim.

    YanıtlaSil
  8. Laf ebeliğinden asıl linki vermeyi unutmuşum :)
    https://www.ted.com/talks/jill_bolte_taylor_s_powerful_stroke_of_insight?language=tr

    İlla felç geçirmeye gerek yok! Bu kadının anlattıklarına erişmenin pratikleri bin yıllardır uygulanıyor zaten. Milyonda bir şanslı kişi değilsen, pratikle ulaşırsın diyor üstadlar.

    YanıtlaSil
  9. işin garibide ne biliyormusunuz herkes umursanmamaktan başlkalarının duyarsızlığından şikayetçi kimse dönüp ben insanları ne kadar umursuyorum demiyor. Güzel bir yazı emeğinize sağlık ben bu saatten sonra umursuyorum umursayanları saygılar...

    YanıtlaSil