28 Eylül 2011

kalbimizi sıkıştıran o el...

Sakin bir gün geçiriyorsanız ve o gün olması gerektiğinden fazla sorunsuz ise altında bir bit yeniği arayabilirsiniz. Çünkü fareler işlerini sessizce görürler ve birinin oturduğu sandalyenin bacağını kemirip, O zavallı masum orada huzur ve güven içinde otururken düşmesine neden olurlar. Siz de, arkadaşınız gümmmm diye düştüğünde, sanki beyninizin tüm kabloları çekilmiş de geriye tek bir cümle bırakılmış, o cümleden başka hiçbir şeyiniz yokmuş, eğer onu sürekli tekrarlayıp durmazsanız o da elinizden alınacakmış gibi sürekli "nasıl olur, nasıl olur, nasıl olur, nasıl olur..." diye yineleyip durursunuz.

Ama bu işin nasıl olur'u yoktur. Eğer işin içinde içi nefret ve hınçla dolu birileri varsa, o nefretle, hınçla dolu olanın yapacaklarının sınırı yoksa ve ne korkunçtur ki böyle birine karar verme yetkisi tanınmışsa, o hınç ve nefret sahibi kişi kendisine kurbanlar bulacak ve insanların hayatları ile oynamaktan müthiş bir haz duyacaktır. İşte benim arkadaşım da böyle birinin kurbanı oldu.

İnsan böyle durumlarda adaletin nerede olduğunu merak ediyor ve Tanrı'nın adaleti kavramı ile çekişip duruyor. Bazılarının kalbinin içi bütün bu pisliklerle dolmuşsa, o pislikler gün be gün birilerinin üzerine bulaşıyor, birilerinin hayatını mahvediyorsa, kimse buna dur diyemiyorsa, Allah'ın cezası bir sistem içinden çıkılmaz hale gelmişse biz neye tutunacağız biri bana söylesin? Neye güveneceğiz ve nasıl yaşayacağız? Her gördüğümüz kötülüğü Allah'a havale etmeye alışmış bir toplum olduğumuz için değil mi bu sistemin hepimizi çiğ çiğ yemesi? Siz elleriniz, kollarınız bağlı hissetmiyor musunuz kendinizi? Neresinden tutsanız elinizde kalan bir paçavradan ibaret değil mi artık hayat?

Öfkelenme diyorlar bana. Öfkelenirim. Öfkeleneceğim de... Bu namusuzluk, bu zalimlik ve bu kapkara kalpler olduğu sürece öfkeden basacağım küfürü hiç utanıp sıkılmadan. Siz de basın, ağzınıza geleni sayın, kimse duramıyor bu pislik düzen karşısında en azından tükürün üzerine. O kadar çok tükürün ki önünü göremesin, yalpalasın ve dilerim uzayın en derin karanlığında yok olup gitsin. Lanet okuyun mesela. Hani belki birinizin ki tutar da sistemin dişlerinden bir kaçı kırılır. Olur ya... Madem hiçbir şey yapamıyoruz, madem kollarımız bağlı ayaklarımız prangalı dilimizi de bağlamadılar ya. Basın küfrü hadi hiç çekinmeden. Aklınıza gelen en lanetli sözleri söyleyin. Birşey değişmese bile en azından göğsümüzü daraltan, kalbimizi sıkıp duran o el şaşırır bir anlığına azıcık nefes alırız belki...

Resim: Briton Riviere

25 Eylül 2011

bize iyi gelen şeyler...

Bilmiyorum izlediniz mi Öldür Beni isimli filmi ama birini kaybedip de ölümle hala yüzleşememişseniz izleyin derim. Zira iyi geliyor.

Film ölmüş olduğunun farkında olmayan bir adamın asla çıkamadığı bir köyde geçiyor. Köyün muhtarı çıldırmak üzere olan adama, bu köyün ölen insanların dünyada yapamadıklarını yapmak için kurulmuş olan ikinci bir şans mekanı olduğunu söylüyor.

İnsan, çok sevdiği birini kaybettiğinde çok acaip şeyler düşünüyor. Onun sadece bir beden olduğu fikrini kabul edemiyorsun mesela. Toprağın altında üşüyeceğini, korkacağını, çok yağmur yağarsa sırılsıklam olacağını düşününüyorsun. Yaşın kaç olursa olsun, ne çok şey yaşamış olursan ol asla ölümle yüzleşemiyorsun. Ama en fenası onun sonsuza kadar yok olup olmadığını bilmemek. İnanıyor olsan bile yine de bir kuşku oluyor içinde, "ya tamamen yok olmuşsa, ya bir başka yaşam yoksa..."

Eğer bilseydik insanlar ölünce, ölümün asla olmadığı sessiz, sakin, kocaman ağaçlı, şiddetin, zulmün asla olmadığı bir yere gidecekler bu kadar mahvolur muyduk? Mesela ben bilseydim, hatta emin olsaydım babamın şu an o köyde, bu hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını gerçekleştirebileceği yüzlerce yılı olduğunu, bu kadar acı çeker miydim?

Onu yine böyle özlerdim elbette ama en azından bilirdim ki orada mutlu. Hep isteyip de yapamadığı şeyleri bir bir yapıyor. Kocaman bir ağaç altında kitabını okurken saçları hafif rüzgarda uçuşuyor mesela. Ya da bir kitap yazıyor. Toprakta çıplak ayak yürüyor ve bizi düşünüyor... Eğer bunları bilseydim...

İnsan acıdan kurtulmak için kendini kandırmayı, saçmalamayı ve daha pek çok şeyi göze alıyor. Gönüllü inanıyor bir nebze merhem olsun yarasına diye. İşte bu yüzden ben tüm gidenleri o köyde mutlu ve rahat bir şekilde hayal etmeye çalışıyorum. Çimenler üzerinde yatmış gökyüzünü izleyen babamı görüyorum gözlerimi kapadığımda. Acısız bir hayatın içinde mutlu gülümseyen babamı. Babaannemi, dedelerimi, teyzemi... Hepsini yeniden bir arada hayal ederken, onların kahkahalarını bile duyuyorum. Ve bize iyi gelen şeyleri yapan insanlara gönülden bir teşekkür yolluyorum. Hayatla başa çıkmamıza yarayan şeyleri yapan tüm insanlara...

23 Eylül 2011

cuma mektupları

Sabah pencereyi açınca beni ıslak toprak karşıladı. Ruhumun gözeneklerine nasıl yağmışsan sen, o da toprağa öyle yağmış olmalı. Ah seni düşünmek ne güzel şey... Çok sıcak ve bunaltıcı bir günde birden üzerine yağmurun yağması gibi birşey...

Biliyor musun nasıl dünyanın güneşi varsa bizim de hayatlarımızın güneşi var. Ve benim hayatımın güneşi sensin. Mesela senin birden o nefis gülümsemeyle gelişin bulutların ardından güneşin yüzünü göstermesi gibi. Sesinin uzaktan da olsa duyuluşu tül perdeden sızan ılık bahar ışıkları gibi.

Ben ancak yazarak anlatabilenlerdenim. O yüzden sen bunları hiç dilimden duymadın. Yazmak ile konuşmak arasında bir fark var gibi geliyor bana. Sesimiz karışınca işin içine, sanki istediğimiz kadar samimi olamıyoruz. Ama yazılınca öyle mi ya... Onu herkes kendi iç sesiyle okuyor. İnsan kendi iç sesinin samimiyetinden şüphe duyabilir mi?

Bunları okuyup okumadığını bilmiyorum. Sormuyorum da. Belki de okuyor olduğunu hayal etmekten hoşlanıyorumdur. Çok mu romantiğim dersin? Sanırım öyleyim. İnan beni ayakta tutan tek şey bu romantizm. Başka türlü dayanamıyorum dünyaya. Üzerine biraz hayal, biraz romantizm sürmeden yiyemiyorum bu ekmeği. Eh hepimizin bir yaşayış biçimi var. Ve ben asla senin kadar gerçekçi değilim.

Şimdi gidip pencereyi açacağım. Biraz toprak kokusunu çekeceğim içime. Ve topraktan ziyade seni...

Fotoğraf: Pinterest

17 Eylül 2011

Güzin abla Mim cevaplıyor, "Ölmeden önce mutlaka yapmak istediğin şeyler"

Eveeeet Sevgili İzleyiciler,
İstanbul'dan bize yazan Pisikopati "Hanım hanım ölmeden önce ne yapmak isterdin? "Vıdı vıdı konuşuyor, yok efendim şöyle yok efendim böyle" diye ahkam kesip duruyorsun. Hele bi de baken ölmeden önce mutlaka yapmak istediğin neler var?" diye sormuş.

Sevgili Kızım, Kınalı Kuzum, pisi pisi kopatim,
Aslında kişisel soruları cevaplamıyorum ama senin güzel gözlerin, tatlı sözlerin hatrına bu sorunu cevaplayacağım. Ama çok zor yerden soruyorsun be güzel evladım. Ben ki ölümle hala başa çıkamamış naçiz bir insan evladıyım, ölmeden önce mutlaka şunları yapmak isterim sorusunu inan bana hiç düşünmedim.


Şu yandaki masada oturup kitabımı yazmak isterim. Ama bu öyle bir kitap olmalı ki sıradan kelimesi asla bu kitabın sıfatı olmamalı. Ve ben ölürken bilmeliyim ki ben dünyaya yalnızca ve yalnızca onu yazmak için gelmişim. Ve masa... Bu kitabı mutlaka böyle bir masada yazmalıyım. Tüm dünya ardımda kalmış gibi, bir saksı çiçek, beyaz bir duvar, bir kaç kalem, bir defterden ibaretmiş gibi basitleştirmiş, yalınlaştırmış olmalıyım hayatı. İnsan ancak tüm dünyayı içinde eritip bitirdiğinde, yaşamın tıka basa herşeyle dolu değil de bir kaç küçük, basit şeyle de mutlu bir şekilde dolabileceğine inandığında bu dünyayı gerçek anlamda anlamış olmaz mı?


Sanıyorum okumayı çok ama çok seven herkesin "mutlaka okunacak" başlıklı bir listesi vardır. Benim de var. İşte bu sebeple mutlaka o kitapları okumak isterim. Gözüm okunmamış o kitaplarda kalsın istemem. Hatta bazılarını iki kez okumak isterim. Ama biliyorum ki sürekli yenileri yazılacak benim listem sürekli kabaracak ve ben asla hepsini okuyup bitiremeyeceğim. Ömrüm 100 yıl olsa bile bu imkansız olacak. Galiba en iyi "mutlaka ama mutlaka okumak istediklerim" başlıklı daha kısa bir liste yapmak.

Mesela tüm Dostoyevskileri, Tolstoyları (evet ne yazık ki hepsini okuyamadım henüz) sonra yeni çıkmış o parlak genç yazarların şaşırarak keşfettiğim kitaplarını...



Emekli olmayı başarabilirsem eğer, kalan hayatımı böyle ormanın ortasına kurulmuş bir evde geçirmek istiyorum. Dilediğim kadar yabani olabileceğim, gecenin ortasında birbiriyle kavga eden salakların değil de uluyan kurtların sesini duyabileceğim bir evde. Belki de burada yaşayarak doğanın kendi arasında konuştuğu dili bile anlayabilirim. Madem insanları anlayamıyorum en azından doğayı anlarım belki.  Olamaz mı?

Ölmeden önce mutlaka artık hiçbir şeyden, ölümden
bile korkmadığımı hissetmek istiyorum. Herkes gibi ben de pek çok şeyden korkuyorum. Ve bütün bu korkuların hayatı anlayamamaktan kaynaklandığını biliyorum. Hayatı anlayan biri sevdiklerinin ölümünden korkar mı yoksa ölümü hayatın doğal akışı içerisinde mi kabul eder? İşte ben o doğal akış içerisinde kabul etmek istiyorum. Onların ölmediğini, belki de bizimkine çok benzeyen bir dünyada yaşadıklarını bilmek hatta bundan emin olmak istiyorum. Hiç korkmadan yaşamak mümkün mü? Bunu başarmak için sahiden deli olmak mı gerekiyor yoksa?



Ve ölmeden önce mutlaka çok sevdiğim o adamla böyle bir nehirde, böyle bir havada, tek kelime konuşmadan kürek çekmek istiyorum. Dünya sadece aşktan oluşmuş gibi öylece orada durmak istiyorum. Hani der ya bazıları, ömrün şu bir kaç dakikası için tüm hayat feda edilir... İşte böyle birşeyden söz ediyorum. Farkındayım ileri boyutta bir romantizim hastalığından muzdaribim ama ben bu hastalığımla barışığım.

Eminim daha çok şey vardır ölmeden önce yapmak istediğim. Ama aklıma ancak bunlar geldi Sevgili Pisikopati'm :)

Fotoğraflar: Pinterest

14 Eylül 2011

bir gün can sıkıntısından boğuldum, bütün hayatım değişti...

Bu, dibe vurmuş bir haldeyken birden bire ayağa kalkıp kendine yeni bir hayat planı yapacak kadar dengesiz birinin hikayesidir... Kahraman bizzat bu kelimeleri buraya dökenin kendisidir ve kahramanımız bütün bu dengesizlikten utanmamakta tam aksine kendisi ile gurur duymaktadır.

Herşey o berbat rüya ile başladı. O rüya ne miydi? İşte bunu ben de bilmiyorum. Ama sabah uyandığımda kelimenin tam anlamıyla çökmüştüm. Saçımı taramam anlamsız geldi önce, sonra her sabah neden işe gitmek zorunda olduğumuzu düşündüm ve de Tanrı'ya "ne olur bugün güzel ve değişik birşey olsun" diye yalvardım umutsuzca. Oysa yine herkes aynı olacaktı ve herşey yine aynı renkte soluk soluk geçip gidecekti. Aslında ben her gün herşeyin aynı olduğuna inananlardan değilim. Her gün herşey farklıdır ama biz körüzdür. Hepsi bu. Ben de uzun zamandır bu gerçeği bile bile gözlerimi kapıyor ve kör olduğumu sanıyorum. Haklısınız büyük ihtimalle ben gerçek bir aptalım. Ve inanın bundan gurur duymuyorum.

İş aynı işti işte. Saçma sapan kimsenin işine asla ve kat'a yaramayacak pek çok şeyle zamanımızı katlettik. Bütün o saçmalıklarla uğraşırken aklımda tek şey vardı; eve gidip yatağımda bir örtünün altında kaybolmak ve uzun süre kimsenin beni bulamaması. Ne yani sizin hiç saklanmak istediğiniz zamanlar olmaz mı? Dünya hiç ağır gelmez mi size de? Kaçacak tek yerin uyku olduğunu düşünmez misiniz? Bana çok sık olmasa da olur bu. İşte bu da öyle günlerden biriydi. Sebeplerim vardı elbet ama bunları sıralamak ve yeniden anımsamak istemiyorum. Canı sıkılan insanın aptalca sebepleri diyelim kısaca. Zira insan salak bir varlıktır ve boş kaldığında kendini üzmeye pek meyyaldir. Ben de o salaklar güruhuna dahilim ve yemin ederim bundan da hiç gurur duymuyorum.

Eve geldim. İçtim. O kadar hızlı içtim ki bir şişe birayla sarhoş oldum. Evet alkole kesinlikle dayanıklı değilim artı aramızda hiç iyi bir ilişki yok. Öyle ki en son ne zaman ne içtim onu bile anımsamıyorum. Belki 1 yıl öncedir belki de daha fazla bilemiyorum. İçerken bir sürü kederli şarkı söyledim. Ve tahmin edileceği üzere ağlamaya başladım. Sonra biraz kendimle kavga ettim. Yatıştım ve biraz uyumaya karar verdim. Döndüm döndüm durdum yatakta sonra binlerce şey düşündüm. Binlerce diyorum ya abartmıyorum. O binlerce şey içinden umutlu olanları en sona bıraktım ve nasıl olduysa yataktan fırladım. Saçmalıyordum ve saçmaladıkça iyice berbat ediyordum herşeyi.

Kalkıp bir kahve yaptım kendime. Bol şekerli ve bol kahveli. Sonra temiz bir defter aldım. Yeniden başlayabilirdim. Başarır ya da başaramazdım ama en azından deneyebilirdim. Denemekten zarar gelmezdi. Ama böyle sersem gibi ağlamaya ve yatmaya devam edersem zarar sadece zarar kelimesiyle tanımlanamacak kadar büyük olacaktı. Ben dibe vurmak için fazla gururluydum ve sahip olduğum en iyi özellik de buydu galiba. Böyle efkara batmış halime sinir oluyordum. Bunca zayıf hissetmeye tahammül edemiyordum. Bu yüzden de bir sürü yeni başlangıçlar defterim vardı.

Ama bu kez kendimi zorlamaya kararlıyım. Yeniden başlayacak ve hiç durmadan gideceğim. Durup düşünmeyeceğim. Benim derdim fazla ehli keyif olmak çünkü. Bugüne kadar canım ne istediyse yapmış biriyken birden kendini disipline sokmak, bazı şeyleri üşensen de oflayıp poflasan da yapmak... İşte bu hayli sarp bir dağ. Ama çıkarım. Dahası çıkmak zorundayım. Çünkü dünya benim keyfim üzerine dönmüyor. Ve işin garip yani keyfim artık beni rahatsız ediyor. Bunu deneyeceğim.

"İyi şeyler olsun istiyorsan, iyi şeyler yap" dedim az önce kendime. "Her ne kadar zorlansan da seni gibi disiplinsiz birine ağır bir yük olsa da bu ve başlamak için kendini hayli yaşlı hissetsen de durup bunlar üzerine düşünmediğin sürece sorun yok" diye de kendimi ikna ettim. Bakalım bundan sonra neler olacak. 14 Eylül 2011 çarşamba saat 18 itibariyle yeni bir hayatla tanışıyoruz. Kimbilir belki eski can sıkıcı halinden çok daha güzel olur. Belki de tam aksi. Ama en azından sürekli rutinden söz edip de hiçbir şey yapmayan insanlardan olduğumu kimse bana söyleyemez.

Değil mi?

Fotoğraf: Pinterest

11 Eylül 2011

merhamet...

Çocukken bir yerimiz yara olsa, kanasa annem mutlaka bir çaresini bulurdu. Önce güzelce kolonya ile yarayı temizler, ardından merhem sürer ve temiz bir bezle sarardı. Bazen çok sıkı bazen çözülecek kadar gevşek olurdu o bezler ama hep aynı anlamı taşırdı: "Annem benim yaralarımı iyileştirdi." Şimdi ne zaman merhamet kelimesini duysam, arkasına güneşi almış bir annenin evin salonunda saçlarında ışıklarla ufacık bir çocuğun parmağını sarışı gelir gözümün önüne. İşte sırf bu görüntü yüzünden çok severim merhamet kelimesini. İçinde sırf bu kelime geçtiği için aldığım kitaplar vardır, İstanbul'da Bir Merhamet Haftası gibi. Ya da başlığında sırf bu kelime olduğu için okuduğum yazılar ve haberler.

Az önce 72. Koğuş filmini izliyordum. Ama bitiremedim. Çünkü ilk 5 dakikası çok rahatsız etti beni. Şöyle bir sahne vardı, aç bilaç mahkumlar cezaevinin havalandırmasındalar. (bu doğru sözcük mü emin değilim) Bir adam, sanıyorum o da mahkum ama cebi dolu mahkumlardan, pencerenin önünde kemikli bir et parçasını kemiriyor. Ve kemiğin üzerinde et kalmayınca onu mahkumlara atıyor. Zavallı adamlar birbirlerini eziyorlar o kemik parçasını alabilmek için. Gördüğüm en mide bulandırıcı sahnelerden biriydi. Ve ömründe kimseye bir tokat atmamış olan ben böyle bir zulmü yapan adamın ağzını burnunu dağıttığımı hayal ederken buldum kendimi. Siz olsanız bunu yapana ne yapardınız? "Yapma güzel kardeşim ayıptır" demezdiniz herhalde değil mi? Eğer bu olgunlukta iseniz ellerinizden öpüyorum. Zira şiddet asla hiçbir şeyin çözümü değildir ama insanlıkdışı olan şeylerle karşılaştığımızda sanıyorum içimizdeki o canavar öfkeyle doğruluyor yerinden.

Filmi izlemekten vazgeçtim. Birincisi o sahne beni çok öfkelendirdi, ikincisi de halet-i ruhiyem kesinlikle bu tip sahnelere uygun değildi. Esas sebebim ise o adamın ağzını burnunu dağıtma isteğimin beni korkutmasıydı galiba. İçindeki merhamet o adamların halini görüp ağzından öfke şeklinde köpürürken, o zulmü yapana tamamen merhametten yoksun bir şey yapmak istemek korkunç değil midir? Ama bence günlük hayatımızda da yapıyoruz bunu. Sırtımızı merhamet,iyilik ve buna benzer kelimelere dayıyor ve kendimizle çelişiyoruz. O halde kendimize merhametli diyebilir miyiz?

Merhamet sahibi olan biri tüm insanlığa karşı merhametli mi olmalıdır yoksa merhameti hak eden bir grup mazlum mu vardır? Şimdi bir katile, bir tecavüz suçlusuna merhamet edilebilir mi? Ya da bu adamlar hak ederler mi merhameti? Ben edebileceğimi sanmıyorum. Eğer ilk tanım doğru ise içimdeki merhamet duygusundan şüphe etmeli miyim? Ve eğer bundan şüphe edersem, kendimde inandığım pek çok şeyi çöpe atmak zorunda kalmaz mıyım?

Belki de gerçek merhamet Tanrısal birşeydir. O'dur ancak hepimizi seven, hepimizi bağışlayan ve hepimize ayrım gözetmeden merhamet eden. Ve bizim içimizdeki tanrısal küçük parçacık ancak hak ettiğini düşündüğümüze merhamet etmemize yeterli geliyordur. Bilemiyorum...

Resim: Steven Kenny

08 Eylül 2011

Çilekli ruh keki

İnsanın yemek ya da pasta tariflerini başarılı bir şekilde uygulama becerisi ile kendi ruhunun malzeme oranlarını doğru miktarda ayarlaması arasında doğru orantı olabilir mi? 

Şöyle bir şey düşün mesela, çilekli pasta yapacaksın. Açarsın yemek kitabını, malzemeleri okur, evde olanları masanın üzerine dizer, evde olmayanları da gider alırsın değil mi? Efendiiim önce keki yaparsın, pişirirsin, soğuduktan sonra ikiye kesersin. Eee senin nasıl omurgan varsa pastanın da keki olmalı. Aksi halde bir tabak krema olmaktan öteye gidemezsin. Bu yüzden kek önemli. Senin de omurgan en az o kek kadar önemli. Şimdi biz de hergün kendimizi yeniliyor, arındırıyor hatta yeniden üretiyorsak, elimizde bir hamur var demek ki? O hamurun eksik olanını ekleyebilir, fazla olanının başka bir malzeme ile dengeleyebiliriz. Kimse annesinden aşçı olarak doğmuyorsa yine kimse de doğuştan mükemmel olamıyor ne yazık ki. 

Ben mesela kendi ruh kekimde öfke dozunun hayli fazla olduğunun ve bunun keki sertleştirdiğinin gayet iyi farkındayım. Öfkenin de ancak hoşgörünün  miktarı artırılarak dengeleneceğini biliyorum. Bu yüzden bu keki ne böyle bırakmaya niyetim var ne de kaldırıp atmaya. Tek derdim onu olabilecek en iyi hale getirmek.

Eh bir de krema var elbette. Nasıl kek pastanın omurgası ise krema da tadı, güzelliği. Evet bir keki, sadece kek olarak yemek mümkün. Böyle kalabilir. Ama kim kremalı bir pastayı sade bir keke tercih etmez ki. Krema da bizim ruhumuzdaki neşeye, ilginç taraflara, eğlenceli öyküler anlatabilme yeteneğine, güzel şarkı söyleyebilmeye ve daha bunun gibi pek çok şeye benziyor. Kısaca kremanın güzel olabilmesi için belki de insanın yeteneklerini geliştirmesi gerekiyor. Ve ben herkesin mutlaka ama mutlaka bir yeteneğe sahip olduğundan adım gibi eminim. Buna itiraz edenler mutlaka olacaktır ki onlara da şunu söylemek isterim, siz henüz yeteneğinizin farkında değilsiniz. Hem yetenek sadece resim yapmak, şarkı söylemek, yazabilmek değildir. İnsanları güldürebilmek de bir yetenektir mesela. Örnekler çoğaltılabilir elbet. Bu nedenle herkesin mutlaka bir yeteneği var bence.

Bu nedenle merak ediyorum, mutfakta yemek pişirirken doğru malzemeleri doğru oranda koyabilmek ile kendi ruhunu pişirirken aynı oranı tutturabilmek arasında bir bağlantı var mı? Mesela kadınlar sezgisel olarak ve tamamen bilinçsizce bunu yapıyor olabilirler mi? Erkek aşçıların bu konudaki durumları nedir? Ve iyi yemek pişirmeye başladıkça kendimizi değiştirmede, dizginlemede ve hatta adam etmede kolaylaşan birşeyler var mı? Mesela insan kendi kendinden arınırken göz kararı, el kararı diye birşey olabilir mi? Bu yüzden mi bazıları hayatın daha kolay üstesinden gelirken diğerleri pek becerikli değil bu konuda? İyi yemek yapan kadınları daha çok gözlemlemeliyim. Kimbilir çok enteresan bir bağlantı olabilir bu ikisi arasında.

"Tanrı Aşkına ne saçmalıyorsun sen?" potansiyel sorusuna şimdiden cevap: Bize çok saçma görünen bazı şeyler şaşırtıcı ölçüde gerçek olabilirler.

Fotoğraf: Wallpaperpimper

02 Eylül 2011

söz sizde baylar...

29, 12, 30, 47

Yukarıdaki rakamlar sayısal loto rakamları değil. Her birinin üzerine tıkladığınızda göreceğiniz üzere çıldırmış, manyak bir toplumun örnekleri. Her rakam öfkenin birinin bedeninde açtığı deliklerin sayısı. Kulaklarınız alışmış olabilir bu hikayelere. Çünkü her gün bunlardan birini ya da ikisini ekranlarda, gazetelerde görmek mümkün ama şöyle bir oturun ve lütfen gözünüzün önüne getirin. Evinin bir köşesinde ya da kaldırımda yatan bir kadın. Bedeninde 29, 12, 30 ya da 47  bıçak darbesi. Bunu hayal edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum. Edersem şu an kapıldığım dehşetin on kat daha fazlasını yaşayacağımı biliyorum. 


Adam 38 yaşında. Kadın 19. Nikahları yok ve bir çocukları var. 2 yıl önce birlikte kaçmışlar. Adam, yaralama suçundan hapse girmiş. Bu arada kadının kendisini aldattığından şüphelenmiş. Hapisten çıktıktan 20 gün sonra 29 bıçak darbesi ile kadının canına okumuş. Hırsını alamamış olmalı ki bir de boğazını kesmiş. Haberde adamın işsiz oluşu özellikle belirtilmiş. Bütün bu yaptıkları sanki işsiz oluşuna bağlanmak istenmiş. Aslında işsizlik suça meyili artırır. Bu konuda hemfikirim. Birincisi parasız olmak hırsızlık, soygun gibi suçları doğurabilir. Artı işsiz olan biri meşgul olmadığı için kurar da kurar bu adamın örneğinde olduğu gibi. Hatta kurduğu şeylere öyle inanır ki gerçek gibi görmeye başlar kafasının içindekini.. Ama adamın yarattığı bu vahşeti tamamen işsiz oluşuna bağlamak da pek akıl karı değil. Her işsiz katil olsaydı ya da böyle dehşet salsaydı bu ülkenin halini hayal edebiliyor musunuz?

"Sen kim oluyorsun da benden ayrılmaya kalkıyorsun. Kadın değil erkek terkeder." mantığıyla yaratılmış bir dehşet hikayesi. Öyle ya erkek terkedilmez. Erkek onurlu bir yaratıktır. Aldatır ama önemli değildir. Ne yaparsa yapsın vazgeçilmez ondan. Eğer bir ayrılık olacaksa bu erkeğin kararı olacaktır. Kadının haddine mi düşmüştür böyle bir taleple gelmek. Onun görevi katlanmaktır. Üstüne kuma gelse, dayak yese, tecavüze uğrasa da sesini çıkarmayacaktır. Çünkü o ikinci sınıf bir yaratıktır. Erkek hükümranlığının olduğu bir ülkede başına gelecek herşeyi çekmek ve gıkını çıkarmamak zorundadır.  Ama bu haberdeki kadın haddini bilmemiş. Ayrılmak istediğini söylemiş. Sonuç 12 yerinden bıçaklanmış. Hastaneye kaldırılmış. Şükür ki ölmemiş. Ama adam muhtemelen işini yarım bırakmayacaktır. 12'nin yetmediğini görünce darbe sayısını artıracak 24, 46 gibi bıçak darbeleri ile bu haddini bilmez kadına gününü gösterecektir. Bunlar örnekleri çok olan hikayeler.

Bir başka kendisini aldattığından şüphelendiği eşini öldürdü haberi daha. Bu toplumun erkeklerinde ciddi bir paranoya mı var bana mı öyle geliyor? Aslında bence sorun şu; Onlar sürekli eşlerini aldattıkları için aldatılabileceklerine inanıyorlar. Kişi karşıdakini kendisi gibi görür derler ya bu da o hesap işte. Benim aslında merak ettiğim şu; bu bıçak darbelerinin sayısı neyi gösteriyor? Adam öfkesi dinene kadar mı saplıyor bıçağı? Birinin öfkesi 30'da diniyorken diğerinin öfkesinin dinmesi için 47 bıçak darbesi mi gerekiyor?

Konuşmak için gittiği eşini öldürdü. Bu da çok sık rastlanan haberlerden biri. Konuşmak için gidiyorsun da yanına neden bıçak alıyorsun be adam? Kadın şiddetli geçimsizlik yüzünden seni şikayet etmiş, polis hakkında soruşturma başlatmış. Belli ki kadın seninle mutsuz. Peki sen evdeki hır gürden mutlu musun da kadın eve dönsün istiyorsun? İşkenceci misin sen ki kurbanın kaçınca ne yapacağını bilemiyorsun? Sende nasıl bir öfke var ki 47 bıçak darbesini bir insanın vücuduna saplamadan dinmiyor? 

Bunlar sadece bir kaç örnek. İnternette arama yaptığınızda bunların sayıca ne kadar çok olduğunu görüp şaşırabilirsiniz. Ya da akşam haberlerini izleyin ve içlerinde mutlaka bu haberlerden birine rastlarsınız. Bu engellenebilir mi? Erkek olmak yeniden tanımlanırsa belki... Bence burada görev erkeklerin. Onların aklı başında olanları tanımlayacaklar erkek olmanın ne demek olduğunu. Siz ne diyorsunuz bu konuda baylar?