26 Temmuz 2011

uykudan önce...

Sabah saat 6.40. Lanet olası telefonun lanet olası alarmı neşeli neşeli çalmaya başlıyor. Bu neşeli müzik bu ara bildiğim ve yeni öğrendiğim tüm küfürlerin henüz uykusunu alamamış zihnimden geçmesine neden oluyor. Yarı açık göz kapaklarımın arasından tavandaki küçük sineğe bakıyorum. Şanslı piç seni diyorum. İşe gitmek zorunda değilsin. Vızıldayarak uçuyor nispet yapar gibi. Sinekler uyuyor mu gibi salak saçma bir soru takılıyor aklıma. Uyuyorlardır herhalde. Belki de uyumuyorlardır. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey national geographic tadındaki bu sorularla uğraşmayı bırakmayıp biraz daha oyalanırsam işe geç kalacağım.

Yataktan sürünerek kalkıyorum. Bence bu yüzyılın çalışan ve erken kalkmak zorunda olan insanın vücut biçimi değişiyor. Belki de bir süre sonra homo sürüngenus diye adlandıracaklar bizi. Beynimi saçma sapan düşünmekten alıkoyamıyorum. İnsan sabah kalkınca neden böyle akla hayale gelmedik şeyler düşünür ki? Erken kalkan çok yol alır diye kendi kendimi kandırmaya çalışıyorum. Oysa en usta yalancı bile kendini kandıramazken ben bunu nasıl becerebilirim? Hiç yalan söylemem ben gibi saçma bir yalan söylemeyeceğim ama bu konuda usta değilim. Hoş, eğer olsaydım muhtemelen şu an daha farklı bir hayatım olurdu. Hayır yahu "ah ne geldiyse başıma dürüstlüğümden saflığımdan geldi kardeş" demiyorum. Bunu ancak bir sahtekar söyler ki ben de sahtekar olduğumu sanmıyorum. Erken kalkan çok yol alırmış, peh. Yahu neden erken kalkıp çok yol almak isteyeyim ki, ben durmak istiyorum. Durmak isteyen birinin de erken kalkmasına gerek yoktur öyle değil mi?

İşe gittiğimde bana yorgun göründüğümü söylüyor biri. Neden diye soruyor bir de işin tuhafı. Sırıtarak "yorgun olduğum için olabilir mi acaba?" diyorum. Sabah sabah neden bu kadar alaycıymışım. Alaycı değilim yorgunum. Yorgunluk bazen alaycılık olarak zuhur edebilir evladım demek istiyorum susuyorum. Adamın gereğinden fazla üstüne gitmeye gerek yok. Hem alay etmiyorum ben. Birşey ortada ise ve sen o ortada olan şeyi soru olarak soruyorsan bana başka çare bırakmıyorsundur. Bunun adı da alay değil olsa olsa şakadır. Aman ne önemi var belki de alaydır ki bazıları bunu cidden hakeder. Gazete okurken biri gelir sorar mesela "ne yapıyorsun?" Cevaplar size kalmıştır ben genelde "çamaşır yıkıyorum" derim. Zaman zaman "bilardo oynuyorum" "senin başına çorap örüyorum" "patates kızartıyorum" demişliğim de vardır ama çamaşırlı olan favorim. Bunu sadece gözleri görmeyenlere yapmam ki onlar bu soruyu gerçek anlamda soran tek insandırlar. Çok acaiptir ki, mesela gözleri görmeyen A. Bey bu soruyu hiç sormaz. İyi misin? der. Hepsi bu. Nereden geldim ki ben buraya? Aaa  evet bu kadar laf salatası içinde asıl söylemek istediğim şuydu; çok ama çok yorgunum, iyi uyuyamıyor, sabah uyanamıyorum. Bunları neden anlatıyorum? Uykusuzluğun insan beyninde yarattığını görün diye. Erken yatın geç kalkın ve "erken kalkan çok yol alır" lafını eğer bir yere gitmeye niyetiniz yoksa sözlüğünüzden çıkarın. Merak etmeyin yaşamı uyurken kaçırmazsınız. Rüyalar da bir yaşam biçimidir ne de olsa. Hem güzel rüya gördüğünüzde uyanınca ağzınızda bal tadı kalır, kötü olan şeyler de ise "oh rüyaymış" der şükredersiniz. Oysa dünya öyle mi? Ölen gerçekten ölüyor, gerçekten onlarca kişiyi katleden manyaklar var, gerçekten açlıktan karnı sırtına yapışmış insanlar var, var oğlu var yani...

Neyse, bunları yatmadan önce yazıyorum. İçimi dökeyim de bir güzel uyku çekeyim diye aslında... Eğer saçmalamışsam affola, dedim ya yorgun ve uykusuzum. Ve yorgun ve uykusuz olan insana yazılı olmayan kurallarda dileği kadar saçmalama hakkı verilmiştir. Ben de şimdi bu hakkımı kullanıyorum.

İyi geceler herkese. İyi geceler Panpişler mi desem acaba? Ama şimdi öyle dersem gece boyu uyumaz uyku öncesi fotoğraf beklersiniz değil mi panpişler. Neyse. Ben, panpişlerine yarı çıplak fotoğraflarını twitter üzerinden gönderip gazetelerin ana sayfalarına kapağı atmayı becermiş o ilginç arkadaşımıza dönüşmeden uyuyayım. Tamam panpiş meselesini kapadık.

İyi geceler. Git uyu artık.

Fotoğraf: cpapsociety

24 Temmuz 2011

zaman, zaman, zaman...

Her gün ölüp ölüp yeniden dirilmek gibi dünyaya bakmak. Hergün birileri ile birlikte ölmek ve her sabah güneşe özenip yeniden doğmak... Kimse bana anlamdan söz etmesin. Nereye ve ne zaman yerleştireceksin anlamı?

Bir yerde şöyle birşey okumuştum, sanki ömrü çok ama çok uzunmuş gibi zamanın değerini bilmeden yaşayan insanlar... Bu yüzden biri bana, "pazar günü çalışıyorsun ama karşılığını alıyorsun. Herhalde tatil günleri iş çıkmasına seviniyorsundur." dediğinde ona uzun uzun zamanımı asla paraya değişmeyeceğimi anlatmaya çalıştım. Elbette o da inanmadı ve güldü. Tıpkı paraya tapan ve para için dakikalarını, saatlerini feda etmekten çekinmeyecek binlerce insan gibi... "Sen salaksın" dememek için kendimi zor tuttum. Öyle ya zamanı para kazanmaya adayıp da o parayı harcayacak zamanı olmayan insana başka ne denir?

Bugün kendim hakkında yeni birşey daha öğrendim. Benim ciddi bir kalabalık fobim var. Biraz daha o kalabalık içinde durursam boğulup öleceğimi sanıyorum. Hele de etrafım çevrelenmişse o insanlar tarafından o zaman kendimi yamyamlar tarafından yenmek üzere olan sersem bir maceraperest gibi hissediyorum. Aslında bu tıklım tıkış odalarda da hissettiğim birşey. İnsan neden evini olur olmaz eşyalarla doldurur ki? Saçma sapan yapay çiçekler, biblolar, kocaman mobilyalar. Kendi hareket alanını feda ederek neden o aptal eşyaların etrafında olmasından keyif alır?

Biraz yabanıllık var bende. Ve çokça da herşeyi saçma bulma hali. Kendimi kandırmadığım zamanlarda bütün bu insanlar, yaptıkları, toplu halde bulunup hem kendilerini hem etraflarını daraltan halleri, yaptıkları onca saçmalıktan sonra "aman ne eğlendik ne eğlendik" diye kendilerini aldatıp durmaları... Dünya bundan ibaret olamaz gibi geliyor bana. Size de öyle geliyor mu?

Fotoğraf: Designshoot

18 Temmuz 2011

işte bütün bunlar yüzünden sevgilim

Sen bir balık gibi kayıp ellerimden, bilmediğim okyanuslarda yitmediğin zaman ikimiz aynı göğe bakıyor oluyoruz. İkimizin de gözlerinde denizin değil göğün mavisi çakıp duruyor. Ve sen bana öyle baktığın zaman, hani gözlerinin içinde kahverengi bir ormanla, ben orada geçmiş ve gelecek tüm hayatımın renklerini görüyorum. Bir orman içinde iki sakin ağaç gibi oluyoruz seninle. Ellerinden yapraklar dökülüyor toprağıma ve ben ancak o yapraklardan besleniyorum.

Sen, gök içine kapanıp gri bir sessizliğe büründüğü zaman kendi kabuğun içinde kaybolmadığında, havanın içinde titreşip duran notaları tek tek içimize çekiyoruz. O notalarla "biz ikimiz" oluyoruz. Ve sen benimle böyle konuştuğun zaman yaşam ve ölüm zerre kadar umurumda olmuyor. Tanrı'nın bir armağanı gibi dururken sen karşımda inan bana ikisini de düşünecek ne halim ne vaktim oluyor.

Ben işte bütün bunlar yüzünden sevgilim, yani ancak sen olduğunda ormanı görebildiğimden, zamanın müziğini duyabildiğimden ve ancak seninle ben olabildiğimden seni seviyorum. Ölümle yaşam arasında ancak seninle böyle sakin durabildiğim için, bütün bu saçmalıklara bir tek seninle anlam katabildiğim için seviyorum seni.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Fotoğraf: Life

17 Temmuz 2011

Gitmek...

Her yıl tatile gitmeden önce, yeni kararlar alır ve tatil dönüşü bu kararları uygulamaya koyacağıma dair kendime söz verirdim. Bu yıl öyle yapmadım. "Sadece git" dedim kendi kendime. "Mutluluk hesapları yapmadan git."

Ve gittim de. Deniz, güneş, kum, akşam yemekleri, şarkılar türkülerle dolu uzun geceler, arkadaşlar, uzun sohbetlerden başka hiçbir şeyin hayatıma girmesine izin vermeden geçirilen uzun bir haftaydı. Keyifliydi elbette. Ama sonrası çok garip. Çünkü kafamın içi bomboş. Bu iyi mi kötü mü onu bilmiyorum ama boşlukta duruyor olmanın sıkıntısı var içimde.

Boşluk kimine göre iyidir. İnsan içindeki iyi kötü ne varsa siler atar. Yeniden başlamanın tek yoludur bu neredeyse. Ama boşluk aynı zamanda korkutucudur da. Çünkü bildiğin ve otomatik olarak yaptığın herşeyden vazgeçecek kadar yürekli misindir bilmezsin. Kimse gözünü karartıp atlayamaz bu yüzden boşluğa. Herkes biraz korkar. Hayır, herkes çok ama çok korkar.

Biz insanların herşeyin sonunu bilmek istemek gibi saçma bir eğilimimiz var. Herşeyin sonunu kestirirsek eğer, böylece yolu yürürüp yürümeyeceğimize karar verebilir daha rahat bir hayatın güvenli kollarında yaşayıp gidebiliriz. Bu yüzden de kimse ucu görünmeyen bir yola girmek istemez. Haksız da değiller belki. Ama birşeyi göz ardı etmemek lazım, yolun sonu değişebilir. Sen bakarken günlük güneşlik olan hava birden kara tipiye dönüşebilir. Bu yüzden ne yollar ne de hayat kestirilebilir birşey değildir.

Ben galiba tatile çıkarken sadece bu cümleyi almışım yanıma: "çünkü hayat kestirilebilir birşey değildir." İyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum ve bu bilmeme duygusundan da içten içe hoşlanıyorum galiba. Çünkü iyi bir hayat için planlar yapıp durmaktan, bu planların yanlış hesaplar, hayatın kestirilemez olması gibi nedenler yüzünden alt üst olmasından, bütün bu saçmalıklardan fena halde yoruldum. Ben artık yolları, ucunu bucağını görmeye çalışarak yürümek istemiyorum. Burada böylece durmuş ne yapacağımı henüz bilmezken ve ne istediğim konusunda en ufak bir fikre bile sahip değilken, sadece durmanın nasıl bir duygu olduğunu anlamaya çalışırken ve daha da fenası ne hissettiğimi bile bilmezken balkonda saatlerce oturan o adamı düşünüyorum. Hiç kıpırdamadan, bir bardak su bile almadan oturan o adamı... Onu seyretmeye dalmışken farkettiğim öylece durma halinin insanın omuzlarındaki yükü bir anlığına da olsa almasını bir de... Zaman zaman ve belki çoğu zaman buna ihtiyacımız var. Durmaya ve beklemeye... Çünkü akıl her zaman insanın dostu değil. Hatta akıl çok konuşan konuştukça insanı canından bezdiren birşey çoğu zaman. O nedenle bazen ona "kapa çeneni" demek gerekiyor. Ben de tatilde bunu yaptım. Aklıma "kapa çeneni" dedim ve öylece durdum. Bundan sonra ne mi olacak? İşte bunu gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim eskisiden çok daha iyi olacağım...

Resim: William Heytman

05 Temmuz 2011

hayat tuhaf, insanlar falan...

Televizyondaki adam Brezilya'dan bildiriyor. Brezilyalılar Türkçe öğreniyorlarmış. Brezilyalılardan biri ile sohbet ediyor. Brezilyalı daha kursun ilk seviyelerinde olmalı ki tıkanıp kalıyor bir süre sonra. Soruları ingilizce yanıtlamaya başlıyor. Adamımız "peki" diyor "Türkiye'ye gitmek ister misiniz?" Brezilyalı'mız ingilizce cevaplıyor soruyu  ve adamımız şöyle çeviriyor: "Elbette Türkiye'ye gitmek ve Türkleri doğal ortamlarında görmek isterim." Ben ağzı açık bakakalıyorum. Ne demek yahu doğal ortamlarında görmek. Benim bildiğim bu laf belli bir bölgede yaşayan ve hayvanat bahçesine hapsedilmiş hayvanlardan söz ederken kullanılır. Hayır hayır "vay ulan Allah'ın Brezilyalısı bizi aşağıladı, gidip Brezilya'lılar gösterelim günlerini" manyaklığında değilim. Sadece Türkçe'nin öğretilmesinden göğsü kabaran sunucumuzun dili bu şekilde kullanması acaip geldi. Hayat sahiden tuhaf; Brezilyalılar ve dilinin öğretilmesinden koltukları kabarıp kendi dilini yanlış kullanan sunucular falan...

Sabah taksi dolmuşa bindim. Sürücünün yanında yeni yetme bir tip oturuyordu. Sürücü ona sürekli başının ağrıdığından, başı ağrıyınca da midesinin bulandığından falan söz ediyordu. Doktor başı ile ilgili hiç yorum yapmamış midesini tedavi etmeye çalışıyormuş. Yeni yetme doktoru değiştirmesi tavsiyesinde bulundu. Ona göre bazı doktorlar hastanın söylediklerinin yarısını dinlemedikleri için böyle şeyler yapabiliyorlarmış. İnsan gözlerine bakan bir doktor bulmalıymış ki doktorun hastalığını tam olarak anladığından emin olmalıymış. Sürücü bir kaç ağrıkesici adı saydı sonra, bunların çerez gibi olduğunu söyledi. Ama bir tanesi varmış ki o tak diye kesiyormuş ağrıyı. Günde bir kaç kez alıyormuş. Yeni yetme sürücünün lafının bitmesini bekleyip "abi" diye başladı yine "benim sana tavsiyem ağrıkesicilere o kadar meyletme. Bakarsın yarın bir gün vücudun ağrıkesiciye cevap vermez olur." Aferin dedim çocuğa içimden. Ben de aynı fikirdeydim. Dershane öğrencisine benzer bir görünüşü vardı "inşallah tıp seçersin delikanlı" diye düşündüm. O sırada taksi dolmuş durdu çocuk bir kuaförün önünde indi. Sürücü "kolay gelsin, tüm gün saç, baş, kadınlar" deyip göz kırptı. Araba kalkarken çocuğun kuaföre girdiğini gördüm. "Bu da olur" diye geçti içimden, en azından birinin saçını fönlerken aklı başında tavsiyeler verir de hem kadınların canı sıkılmaz hem de herşey hakkında bir fikri olduğunu sandığım şu çocuktan birşeyler öğrenirler. Hayat ciddi ciddi tuhaf; yanlış meslek seçip ziyan olanlar falan...

"Bu kot bana olur" dedim kıza. Diretti; "o size büyük olur" diye. "Yok yok" dedim "göründüğümden daha şişkoyum ben." Bana tuhaf tuhaf baktı. Orada biraz daha dursam büyük ihtimal "bu kot sana olursa ben de kolumu keserim" diyecek diye korktum hemen kabine girdim. Kot oldu. Kız geldi pantolonun belini çekiştirmeye başladı "bakın beli bol" dedi. Tamam kabul ediyorum boldu. Ama ben Pollyannaların son temsilcisi olarak "eh daha iyi ya çok yemek yediğimde rahat ederim" Kız diretti: "Hanımefendi bakın isterseniz beli daraltalım" Ben altta kalır mıyım aslanlar gibi direndim: "Yok yok böyle iyi merak etmeyin üzerimden düşmez." "Kemer konusunda ne düşünüyorsunuz peki?" dedi dediğim dedik çaldığım düdük felsefesinde olan kızımız. O kemerler içerisinde olamayacak bir rengi tarif ettim: "Şöyle kahverengiye çalan ama sarı da olmayan bir kemer var mı?" "Açık kahve mi?" dedi. "Yok hayır tarifi imkansız güzellikte bir renkten söz ediyorum" diyecektim sustum. Çünkü kız muhtemelen ben bu cümleyi söyler söylemez kaptığı ilk kemerle beni eşek sudan gelene kadar döverdi. Gittim bir kemer buldum. Güzeldi de. Ben kemeri takınca "işte şimdi oldu" dedi. Benden genç ve hırslıydı, direncimi kırdı. "Tamam" dedim. Kızın yüzünde kazanmanın sevinci benim yüzümde usanmanın resmi kasaya gittik. Ben paketimi alıp çıktım kız da muhtemelen arkamdan yendiği rakibinin sahayı terkedişine bakan bir sumo güreşçisi gibi baktı. Hayat vallahi de billahi de tuhaf, pantolonlar, kemerler, inatçı satıcılar, benim gibi can sıkıntısından muzdarip olup pantolon alma niyetiyle girdiği mağazada satıcı kızla mücadeleye giren insanlar falan...

Fotoğraf: Life

03 Temmuz 2011

"kafayı takmam, sonuna bakmam, ben adam olmam"

Geçen akşam küçük bir musiki derneğinin konserine gittim. Davetiyedeki repertuar çok ilginçti. Sezen Aksu'dan Orhan Gencebay'a, Tanju Okan'dan Barış Manço'ya, sanat müziğinden türkülere kadar on yedi şarkı. Tıklım tıklım salonda arka sıradan bir öndeki sıranın kenar koltuğuna oturduğumda (ders1: Eğer iç taraftaki sıralar henüz dolmamışsa asla en kenardaki koltuğa oturma.) saat sekiz on beşti. Konser davetiyede yazdığı üzere sekiz buçukta başladı. Davetiyede ayrıca şunlar yazıyordu; Lütfen küçük çocuk getirmeyiniz ve yine lütfen cep telefonlarınızı kapalı tutunuz.(Ders2: Davetiyede yazıyor diye bu kurallara uyulacağı yanılgısına kapılma) Benim okur-yazar ve okuduğunu umursamaz yurdum insanım bunlara uydu mu? Elbette hayır. Komik olmayınız lütfen. Bilirsiniz bu ülkede sanat, sanatçı gibi kelimeleri duyunca saygıyla ceketini ilikleyen bir kaç aklı başında adam varsa, "onlar beni keyiflendirmek için varlar, ne saygısı" diye düşünen kocaman bir salaklar topluluğu var. Ve ne yazık ki o salaklar topluluğunun üyelerinin çoğu ne yazık ki o gece oradaydı.

Koro adet olduğu üzere "Safalar getirdiniz safa geldiniz dostlar" şarkısıyla başladı. Şarkıyı bilenler şarkının girişinin insanın kanını damarlarında hop oturtup hop kaldıran bir müziğe sahip olduğunu anımsayacaklardır. Ben de hop oturup hop kalktım ama şarkıdan değil. Sıranın en kenarında oturma şanssızlığından. Çünkü koca popolu bir hanımefendi, eski zamanlarda muhtemelen bir basketbolcu olan eşi ile birlikte ayaklarımıza basa basa yerlerine geçtiler. Onları tüm ailesini konsere getirme keyfiyle şişinen badem bıyıklı bir amca ve boy boy çocukları, elbisesinin yaldır yaldır pulları o geçerken tüm sıra boyunca oturanların saçına, burnuna, yüzüne gözüne yapışan kendi çapında kokoş eşi takip etti. Sonra üç silahşörler geldiler. Aynı boy ve aynı tipte, üniversite öğrencisi olduklarını sandığım üç genç adam. Bu sırada arka sırada daha yeni konuşmaya başlayan ve konuşmanın büyük bir marifet olduğunu sanan bir yumurcak aklına gelen herşeyi söylemekle meşguldü. Şarkıyı ancak şu şekilde dinleyebildim, safalar getirdiniz safa geldiniz dostlar, annaaaaaa şu neeee, kalbe revnak verdiniiiiiiiz, biliyo musuuun benim oyuncağıııım vaaaar.

İkinci şarkıya geçildiğinde bu azabın bittiğini sanma gafletine düştüm. Lakin saat daha erkendi. Hiç bir zaman bir yere zamanında gidemeyen canıııım yurdum insanı davranışları gayet normalmiş gibi salona akmaya devam ediyordu. Yer kalmadığı için oraya buraya dikiliyor, kimi cep telefonuyla konuşuyor, kimi müziği bastırmak istercesine bağıra çağıra konuşuyor ve solistlerin saçı başı elbiseleri hakkında saçma sapan yorumlar yapıyorlardı. Galiba kimse bunun bir konser olduğunun farkında değildi. Şov izlemeye alışmış bu adam ve kadınlar dinlemeye değil de görmeye gelmiş gibiydiler.

Belki inanmayacaksınız ama onuncu şarkıya gelindiğinde hala salona girenler vardı. Evlerinin salonlarına, mutfaklarına nasıl terliklerini sürüye sürüye giriyorlarsa aynen o rahatlık içinde girdiler salona. En arka sırada oturmanın rahatlığıya sohbetlerine ara verme gereği duymadılar. İşin ilginç yanı yanlarında çekirdek getirmemişlerdi. Bunu çok garipsedim. Bu açık hava sineması modeli insanların çekirdeksiz gelmeleri çok tuhaftı. Allah'tan bir tanesi arada sırada patlatıp durduğu sakızla gelmişti de kafamdaki modele az çok oturdu.

Konser sonunda müzikle rahatlamak gibi bir hayal kuran sersem kafam eskisinden de sersemlemiş bir halde salondan ayrıldı. Patlayan sakızlar, saçma sapan sohbetler, cep telefonu sesleri, çocuk vıcırtıları arasında bir iki nota kaldıysa kaldı aklmında. Hani bir köşe yazarı sorar ya yazısının sonunda "ne zaman adam oluruz?" diye. Ben hemen yanıt vereyim. HİÇBİR ZAMAN...

Not: Büyük Türk düşünürü Serdar Ortaç bir şakısında ne de güzel ifade eder bunu: "Kafayı takmam, sonuna bakmam ben adam olmam." Bu şarkımızda nerede nasıl davranacağını bilmeyen ve adam olmaya niyeti olmayan yurdum salağına gelsin.

Fotoğraf: Ara Güler

01 Temmuz 2011

Sahi siz nesiniz?

Sizi ne bu hale getiriyor da birer canavara dönüşüyorsunuz? Biz karınca yuvalarına buğday bırakırken, yuvadan düşmüş kuşları anneleri gelip alsın diye yüksek bir yere koyarken sizler nasıl oluyor da insanları öldürüyor, yakıyor, kulaklarını, burunlarını kesiyor sonra da kar beyaz yastıklarınıza başlarınızı koyup uyuyorsunuz?

Çocuklar var bir de... Biz mikrop bulaşmasın diye çocukları öpmeye kıyamazken, kafalarını masanın sivri köşelerine çarpmasınlar diye ellerimizi o köşelere tutarken sizin içinizde ne olup bitiyor da onların narin bedenlerini şehvetinizin kurbanı haline getiriyorsunuz?

Sizin nasıl bir para hırsınız var ki masumun hakkını aklınızın köşesine dahi getirmeden o iğrenç kasalarınıza dolduruyorsunuz? Rüyalarınıza girmiyor mu açlıktan uyuyamayan çocuklar, o şiş midelerinizi sıvazlayıp kuş tüyü yataklarınızda horlarken? Ekmeğinin yarısını kirli elleriyle bölüp yanındakine veren bir çocuk gördüğünüzde içinizde hiç mi bir ışık yanmıyor mesela? Yoksa tümüyle mi kör oldunuz?

Ya siz kedilerin gözlerini oyup, kuyruklarını kesen, kaplumbağaların kabuklarını taşla ezen, köpekleri tekmeleyenler? Olur ya bir gün dünya tersine dönüverir de onlar sizin gözlerinizi oyar, kulaklarınıza kızgın şişler sokar, kollarınızı, bacaklarınızı keser diye korkmuyor musunuz?

Sahi siz nesiniz? Ve bizler neden sizlerle aynı gök altında yaşamak, aynı toprağa basmak zorunda bırakıldık? Sahiden merak ediyorum siz nesiniz? Dünyayı göbeğinden ikiye bölen o kuşağın bir yanına doldursak sizi, şimdiki gibi bozabilir misiniz dengemizi?