28 Haziran 2010

Beş dakika...

İnsan bazen "amaaaaan ne olursa olsun, kılımı kıpırdatacak halim yok" moduna geçiyor. Böyle zamanlarda yaptığın her iş, eskiden keyif aldığın herşey anlamını yitiriyor ve buna "yorgunluk" gibi oldukça yüzeysel bir tanımlama yapılıyor ki yorgunluk olsa üç beş gün izin alır hayattan, uyursun uyursun geçer. Ama hayır bu uyumakla uyumakla geçecek birşey gibi gelmiyor sana. Bu daha çok pembeleşsin diye evirip çevirdiğin ama bir süre sonra hayretle yandığını gördüğün düşüncelerin senden çıkıp ebediyen gtmesiyle ilgili birşey ki buna da "takıntı" gibi çok saçma bir tanımlama yapılıyor.

Bak ne diyeceğim? Sen bu yazıdaki her cümleyi her hangi bir tanıma oturtmaya çalışmadan oku. Böylece eğer ruhlarımızda aynı rüzgar esiyorsa ve biz aynı yerden çıt diye kırılıyorsak, kalple bilelim bunu. Ne kadar tanımlarsak o kadar yabancılaşıyoruz çünkü birbirimize. Her birimiz hiç de içini doldurmadığımız kapların içinden dışarı bakıyor ve aslında bir ya da bir kaç damlamızın diğer kaplara ait olduğunu, tam olarak buraya ait olmadığımızı düşünüyoruz. Kapları kaldıralım o zaman. Bırakalım her damlamız başka toprağa düşsün. İnan bana diğerleriyle ne çok ortak noktamız olduğuna şaşıp kalacaksın. Hem belki o zaman, yani kendimizi, durumlarımızı tanımlamadığımız zaman, kendimizden kırık kırpık söz ettiğimizde, kesinliklerimiz olmadığında yani, belki kimse kimseden nefret etmez.

Ah keşke bilsek o çok nefret ettiklerimizle ne çok ortak yönümüz olduğunu. Her ikimizin de kalplerinin kırılmaktan bitap düştüğünü, her ikimizin de hayvanları ne çok sevdiğini, geceleri yıldızlara bakıp dolunaydan büyülendiğimizi, güneş parlıyorsa sabah "bugün güzel bir gün olacak" dediğimizi, içimizin zamanın aşkla yandığını, hepimizin her daim aşk için her türlü bedeli ödeyecek kadar cesur olduğumuzu, hepimizin eski güzel günleri olduğunu ve onları özlediğimizi, bir şarkının bir şiirin bizi ne çok ağlattığını ve hepimizin insan olduğunu...

Boşverelim tanımlamaları ha? En azından bugün boşverelim. Kimine deli kimine akıllı, kimine namuslu kimine namussuz, kimine ilginç kimine sıkıcı, kimine siyah kimine beyaz demekten vazgeçelim. Ben şimdi burada tüm anlam duygumu yitirmişken, ama içimde sebepsiz bir huzur varken, bir de yeniden aşka inandığıma bunca şaşırmışken, öyle bomboş bakıyor ama dünyayı içiyorken tanımlamalardan vazgeçtim. Sınırlarımdan, duvarlardan, parmaklıklardan vazgeçtim. Gel sen de ne kendini ne beni ne de olup bitenleri beş dakikalığına da olsa hiç bir kaba sığdırmaya çalışma. İnan bana dünya öyle geniş ve senin kalbin öyle geniş ki, korkma bütün bunlar boşlukta yüzecek ve birbirine karışırken ortaya hiç tahmin etmediğin gibi birşey çıkacak. Tüm renklerden daha önce hiç görmediğin bir renk doğacak. Beş dakika da olsa bu rengi kaçırma ne olur. Gel vazgeç tanımlamaktan, beyninin bir sözlük gibi çalışmasından vazgeç. Bırak herşey aksın aksın... Hem senin içine hem de senden dışarıya... Beş dakikacık. Olmaz mı?

Resim: Quint Buchholz

3 yorum:

  1. Ben varim.. 5 dakikadan daha uzun bir sure icin varim... Hicbir tanima sigdirmadan, hicbir ortak nokta olmasa da varim...
    Bugun aska inanarak, yarin "mutlu ask" yok ki diye Aragon okuyarak, tam o anda siyahin icinde ne cok renk bulunabilecegine sasirarak varim hem de...
    Benzer olan tekseyin yasama duyulan saygi olmasi bana yeter, gerisi laf-ù guzaf...

    YanıtlaSil
  2. tanımlama nedir kedicim?öğrendiğimiz herşeyi yeni bir şey öğrenerek güncelleyebilirken insanları belirli kalıplarla sınırlamak niye?sen bizdensin,öteki?nedir öteki?senin bu yazıda anlattıklarını yapabilmek için gönül gözümüzü açmamız gerek,çünkü o herşeyi farklı görür ve herkesi sevgiyle kucaklar.

    YanıtlaSil
  3. "yeniden aşka inandığıma bunca şaşırmışken" haaaaaa! Acilen telefon görüşmesi yapma zamanımız gelmiş demek ki:) Nasıl ama? Bunca güzel kelimenin, cümlenin içinden işime geleni cımbızlayıp çekiyorum:))) Öptüm seni bol miktarda...

    YanıtlaSil