15 Mayıs 2014
10 Mayıs 2014
telaşsız bir kalple, koşmadan...
Şahane. Az önce stres hakkında okurken, kalp ve damar hastalıklarına meyyal A Tipi kişilik olduğumu öğrendim. Panikledim mi? Hayır elbette. Zira bu şekilde davranmaya, böyle hissetmeye, bu hızla koşmaya devam edersem eninde sonunda güm diye yere çakılacağımı biliyorum zaten. Asıl soru bu çakılmayı önlemek isteyip istemediğim.
Nedir bu A Tipi? A Tipi insan neredeyse ışık hızında hareket eden insan tipidir. Öyle hızlıdır ki yanında durduğunuzda başınız döner, ani bir yorgunluk veya gerginlik hissi yaşatır size. Kitapta madde madde şöyle tanımlamış;
1-Yeme, içme, konuşma, hareket etme, yürüme gibi günlük eylemlerinde çok daha hızlıdırlar. İşte bu benim. Jet hızıyla yürüyen hep bir yere yetişmek zorunda olan hatta bunu tüm hayatına yayan, hiçbir işimin olmadığı cumartesi günleri bile evin içinde koşturup duran, hızla yemek yiyen ve bu sırada yapacağı bir sonraki işi düşünen, herkes sigarasından bir iki nefes ancak çekmişken bitirip söndüren, sigarasını henüz yakmamış olup elinde çakmakla oyalanana yavaşlığı yüzünden uyuz olan yine benim.
2-Cümlelerin sonunu daha sert vurgulayarak daha hızlı konuşurlar. Vurgulama konusundan emin değilim ama hızlı konuştuğumu biliyorum. Zira zaman zaman yuttuğum kelimeler taş olup mideme oturuyor. Bir de şu var ki, belki de mesleğimle ilgili birşeydir bu, bir olayı anlatırken olayın özünü ilk cümlede vermeyip ilk olarak detaylardan başlayanları bir türlü sabırla dinleyemiyorum. Mesela, ben şöyle başlarım, "bir kadın kocasına kızıp kızgın yağı üzerine boşaltmış" Sonra detaylara geçerim. Detaylardan sonra da kendi fikrimi söylerim. Ama çok ilginçtir insanlar genelde şöyle başlıyorlar, "Çok ilginç. Çok da korkunç. Bir insan neden böyle yapar? Hele aynı evde yaşadığı birine nasıl yapar bunu? Ben olsam...." İşte böyle başlayanı dinlerken kim, ne olmuş, nasıl, ne zaman binlerce soruyu aynı anda sorup bu anlatış biçimine aynı anda kızıp ifrit oluyorum. Ama herkesten de haber sunucusu gibi davranmasını bekleyemezsin öyle değil mi?
3-Sabırsız yapıdadırlar. Başkalarının sözünü keserek yüksek sesle konuşurlar. Bu kesinlikle sahip olduğum en kötü özellik. Kendimi milyonlarca defa ikaz etmiş olmama rağmen, hala insanlarının (bazılarının tabi hepsinin değil) sözlerini kesiyorum. İniş çıkışsız sesle konuşanların, aynı fikrin etrafında dönüp dolaşan ve hala senin anlamadığını düşünenlerin, iki dakikalık bir olayı onbeş dakika boyunca anlatanların, diyalogdan yana değil monologdan yana olanların. Bu büyük bir kabalık olduğu gibi aynı zamanda içinde biraz narsiszm barındıran da birşey. Birinin sözünü kesince ona şöyle demiş oluyorsun aslında "dur dur sen anlatamıyorsun, ben daha iyi anlatırım" ya da şöyle birşey diyorsun "sen onu boşver de benim parlak zekamdan fışkıran fikirleri ben sana açayım. Azıcık sen de parlarsın" Evet söz kesmek gerçekten oldukça narsistik bir tavır. Bu konuda kendi üzerimde çalışıyorum. Ne zaman söz kesecek olsam durduruyorum kendimi.
4-Aynı anda iki ya da daha fazla işi düşünerek aynı zaman dilimine daha fazla işi sığdırmaya çalışırlar. İşte bu konuda gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yok. Bunu nasıl değiştirebilirim bilmiyorum. Belki günler 24 değil 48 saat olursa her işi sadece o işe odaklanarak yapmayı becerebilirim. Ama bence bu yapısal birşey. Yani tamamen kişilik yapısı ile ilgili. Hep işleri acelesiz, tek tek ve özenle yapanlara gıpta etmişimdir. O kaslardaki gevşeklik, o telaşsız yüz ifadesi, parmakların ağır çekim kağıtlar üzerinde dolaşması, ucu güzelce açılmış kurşun kalemlerle konulmuş işaretler... Bunlar benim için hep büyülü görüntüler olmuştur. O büyü devam ettiği müddetçe o insanlar gibi davranmaya çalışmış ama kısa bir zaman sonra eski halime dönmüşümdür. Bu konuda da gerçekten uğraşıyorum. Yavaşlık en büyük hedeflerimden biri.
5-Dinlenmek, tatile gitmek, işten uzaklaşmak bu insanlar için suçluluk duygusu yaratır. Bu konuda gerçekten konuşmak istemiyorum. Çünkü bu suçluluk duygusunun işkolik olmakla ilişkilendirilse de aslında tam bir manyaklığın ürünü olduğunu düşünüyorum.
6- Bu kişilerin beraber yaşadığı insanlardan, ailelerinden beklentileri yüksektir. Kendilerinin ve çevresindekilerin bu standartlara ulaşamaması bireyde sıkıntı ve mutsuzluğa neden olur. Bu konuda yüksek standartlarım yok. Yani sanırım. Evet biraz nezaket fena olmaz aslında. Ya da acelem varken beni durdurup abuk sabuk şeylerden söz etmemeleri de öyle. Ama şöyle olun ya da böyle olun diye bir standardım yok. Herkes nasılsa öyle kabul etmeyi başardığımı sanıyorum. Ve insanlara çok fazla kızmıyorum.
7-Rekabet ve zamanla yarış duyguları ağırlık kazanır. Çabuk karar verirler. İnatçı ve saldırgan davranırlar. Rekabet duygum kesinlikle yok ama zamanla yarışmak konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Rekabet duygusunun olmaması da bence narsizmle ilgili. İnsanın neden rekabet duygusu olmaz? Çünkü kimseyi kendine rakip görmez. O başka kulvarda koşuyordur, neden yarışsın. Aslında şimdi kendimi böyle deşince hayli narsist olduğumu dehşetle görüyorum. Öyle miyim gerçekten? Eğer öyleyse bu korkunç birşey. Çabuk karar verme konusuna gelirsek, hiç de öyle değilim. Benim gibi detaycı biri kılı kırk yarmadan nasıl çabuk karar verebilir? İnatçılık? Çocukken belki ama şimdi değil. Mantıkla ikna edilebilirim. Bundan da gocunmam. Saldırganlık işte o kesinlikle yok. Zaman zaman öfkeden deliye dönüyor ve ağzımdan çıkanı duymuyorum ama bu da oldukça nadir. Zira asla olmaması gereken birşeyin vuku bulmuş olması lazım. Mesela gururumun kırılması olabilir. Bak işte aşırı gurur da narsistin özelliğidir. Ben gerçekten narsistim galiba.
8-Sürekli koşuşturma sebebiyle çevrelerindeki güzelliklerin farkında varamazlar. Bingo. İşte bu tam olarak başıma gelen şey. Bu yüzden kimbilir neleri kaçırdım. Bu kaçırdığım şeyler yüzünden belki de hayatın bu kadar karanlık ve korkunç şeylerle dolu olduğu fikrine kapılmam. Ve yine bu yüzden ormanda tek başına yaşayan, telaşsız adamlara bunca gıptayla bakıp onların yerinde olma hayali kurmam.
Resim: Rafal Olbinski
28 Nisan 2014
dünya niye var?
Ne yazacağımı bilmeden yazmaya başladım Sevgili Okur. İki ihtimal var, bir, saçmalayabilirim (ki bu ihtimalin oranı %80 civarında. Zira son günlerde kafam balona dönmüş durumda) iki, şahane fikirler üretebilirim (ah hayır bunun oranı %20 değil %1 belki. Zira son günlerde gerçekten kafam balona dönmüş durumda. Bunu daha önce söylemiştim di mi?)
Geçen gün bir arkadaşımın kızı şöyle sormuş annesine, "anne dünya niye var?" Evet niye? dedim ben de. Hala cevap bekliyorum. Anneler herşeyi bilir diye düşünüp anneme sordum aynı soruyu "saçmalama da sofrayı hazırla" dedi. Eh belki içinde derin anlamlar barındıran bir cevaptır diye düşünüp çatal, kaşık, bardak, ekmek taşıdım sofraya bir yandan da düşündüm. Dünya kocaman bir sofra aslında. Ve bu kocaman sofraya üç beş kişi oturup tıka basa karın doyururken büyük bir kısmı da onların artıkları ile idare etmek zorunda. Açgözlü koca karınlı bu adamlar ne tuhaf ki hiç doymak bilmedikleri için.... Evet ya dünya niye var?
Seni uyardım ama Sevgili Okur, saçmalayabilirim dedim di mi iki gözüm benim, onun için şimdi çeneni kaşıyıp benim kafayı yeyip yemediğim hakkında sorular sormayı bırak bence. Biliyor musun bence bizim psikolojimizin kendi başına hiçbir anlamı yok. Şu olumlu düşün, sakin ol, öfkeni yen falan filan hepsi palavra. Bu ülkede yaşayıp iki gözü, iki kulağı ve bir beyni olan biri için bütün bunları başarmak imkansız. Mesela öfkeyi ele alalım, haberleri izliyorsun değil mi gül yüzlüm, izliyorsun, sakin olabiliyor musun peki? Olamıyorsun di mi? Olamazsın da. Mantık duygusu, adalet anlayışı sarsılmış bir toplumun çocukları olarak hiç birimiz normal değiliz zaten dert etme.
Bak aklıma ne geldi. Dün televizyon izliyordum. Mustafa Keser yemek yapıyordu. Adam oturup rakı içilecek adam. O anlatsın sen dinle. İçi dışı bir insanlar var ya. Onlardan. Nasıl neşemi yerine getirdi. Sağol abi dedim. Televizyona bakıp yalanlar dinlemekten kusmak üzereydim. Bağzı insanlar iyi ki varlar. Ve sahi bazıları niye varlar?
Dünya niye var diye zır cahil ama kendini din alimi sanan bir sakallıya sormuştum. Amacım bu konuda ne düşündüğünü öğrenmekti, bana şöyle dedi, "kadınların bu konuya aklı ermez" Yaaaa öyle miii demek büyük bir sır bu? dedim. Konuyu kapattı. Ulen namuslu ol, bilmiyorsan bilmiyorum de. Kadınların aklı ermezmiş. Sizin aklınız herşeye eriyor da ondan bu haldeyiz. Savaşları çıkaran akıl eden sizsiniz, kavga etmeden futbolun bile tadını çıkaramayan da öyle. Ama dünyanın niye var olduğuna bizim aklımız ermiyor, hey yavrum heeeey.
Ha bu arada, sahi dünya niye var?
Resim: Rafal Olbinski
01 Nisan 2014
Sevgili Çocuk,
Sana karamsar bir iklimin gri bulutlarıyla yüklü kelimelerle yazmak istemezdim ancak sözlüğümde mavi bir gökyüzüne dair pek sözcük kalmadı. Senin içini karartan, yüreğini kanırtan ne varsa bin beteri var içimde.
Bana umutsuz ve hiçliğe dair kelimeler yolluyorsun. Senin o gencecik kalbinde bunlara yer olmamalı. Sen güneşli günleri, umudu, sabahları sevinçle uyanmayı hak ediyorsun. Dahası güzel bir gelecek hayali ile sarhoş olmak gibi bir hakkın da var. Ancak mevcut durum sana bunları vaat edemiyor ne yazık ki. Keşke seni yeniden inandırabilsem o güneşli günlere. Keşke "hepimiz buna inanırsak bulutlar açılır, yeniden bir parçacık da olsa maviyi görürüz" diyebilsem. Dilim varsa yalanlar söylesem sana. Aptallık yok aslında o kadar da desem, cehalet artık sonuna yaklaştı diyebilsem ve desem ki insanlar kendi ufak çıkarlarından önde tutacaklar hepimizin iyiliğini. Hatta öyle bir inandırsam ki kendi yalanlarıma kendimi, kimse ölmeyecek evlat, korkma desem. Hiç ama hiç korkma desem, bizim canımızı, bizim mutluluğumuzu kimse kağıt parçasına feda edecek kadar insanlıktan çıkmaz, çıkamaz desem. Keşke bütün bunları diyebilsem...
Sen mücadele et çocuk desem bir de. Sen mücadele et ki hayat hala hayat olmaya devam edebilsin. Canımızı peşimizde kirli bir torba gibi sürüklemeyelim, bu canı başka canların yaşaması için yorgunluktan bitap düşünceye kadar koşturalım desem. Ve sen bana inansan. Dahası bütün bunlar kulaktan kulağa dolsa oradan kalbe ulaşsa. Hepimiz inansak buna. Bir olmaya kocaman bir yek vücut olmaya inansak. Dünyanın iki gram malına tamah edecek kadar budala olmasak. Önemli olan şeylerin; birinin yüzünde oluşacak gülümseme olduğunu, küçük bir teşekkürün birinin gününü nasıl aydınlattığını, yalansız yaşamanın saraylarda yaşamaktan üstün olduğunu, bütün bu pislik içinde kirlenmeden tertemiz durabilmenin rahat, huzurlu bir uykunun tek şartı olduğunu, eğer hepimiz tertemiz olursak geceleri uyuyan kentimizin üzerine yıldızlar yağacağını bilebilsek.
Bütün bunları ağlayan bir yürekle yazan bana acı acı gülümsüyorsun biliyorum. Dudaklarının kıyısında oluşan o yarı alaycı çokça acılı gülümsemeyi iğne gibi etimde duyuyorum. Ah be çocuk, keşke iyi bir yalancı olabilsem ben ve sen bana inanacak kadar umutlu olabilsen. Belki o zaman biz yetişkinler ve siz çocuklar el ele verip inançla ve inatla hakkında gelebilirdik bu kahrolası düzenin...
Resim: Federico Barocci Urbino
16 Mart 2014
battaniye
Ben küçük bir çocukken annem bana şöyle demişti, "Herşeyi öğren ama istemiyorsan yapma. Nasıl yapılacağını bilmek önemlidir" Bunun üzerine ben de kaneviçe, dantel, örgü, tığ işi ne bulduysam öğrendim. Sonra yazmaya çizmeye okumaya merak saldım, tüm öğrendiklerim aklın kilitli bir odasında unutulup gittiler. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. El işi de tıpkı bisiklete binmeyi öğrenmek gibiymiş meğerse... Bir kez öğrenince aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutmuyormuşsun.
Bundan iki kış önce yine tüm bu kafa işlerinden usandığım bir vakitte el emeği ile yapılan ve beynini kullanmak zorunda olmadan yapacağım birşey yapmaya karar verdim. Bu kararı verirken elbet birşeyi göz ardı etmiştim. Dünyada hiçbir iş beynini kullanmana gerek olmadan yapılamaz. Bunu o kırk renkten oluşan ve ciddi matematik hesapları gerektiren battaniyeye başlamadan önce bilmiyordum elbet. (tamam abartıyorum o kadar da matematik gerektirmiyor) Planım şuydu, beni bu kadar yoran hayatın içinde sadece ellerimi çalıştırabileceğim ve hiçbir şey düşünmeden yapabileceğim bir işle uğraşmak ve böylece artık yanmak üzere olan beyin devrelerime kısa molalar vermek. Durum hiç de düşündüğüm gibi olmadı. Peki peki bir ölçüde oldu diyelim. Zira matematiğim pek fena değildir.
Hemen hevesle ipleri aldım. Renkler bile içimi ısıttı bakarken. Yanlış bir tığla başladım ve o sersem tığ yüzünden birkaç motifi ziyan olmuşlar bölümüne kaldırdım. Sonunda herşeyin doğru olduğu anlaşılınca motifler çoğalmaya başladı. Ama minik bir sorunum vardı. Bilgisayar başında eğilmiş sırtım ve boynum uzun uzun örgü yapmaya izin vermiyordu. Artı okumaktan telef olmuş gözler de başıma iş açıyordu. Ama ben kararlı bir o kadar da inatçıydım. Başladığı işi er ya da geç bitiren türdendim. Azimle örmeye devam ettim. Bir süre sonra otomatiğe bağlanınca istediğim kafa rahatlığına eriştim.
Bir kış geçti ve sonra yeni bir kış daha geldi. Battaniye hala yarımdı. Can sıkıcı bir durumdu. Örmeye devam ettim. Ve o koca battaniye sonunda dün gece bitti. Bitmiş battaniyenin son ipini törenle anneme kestirdim ve battaniyeyi yatağın üzerine serdim. Gökkuşağını odama getirmiş gibi hissettim....
23 Şubat 2014
yensek de yenilsek de...
Murakami şöyle diyor, "Fakat nedendir bilmem, eskiden beri bir başkasına üstün gelmek ya da yenilmek pek umurumda olmadı. Bu özelliğim bir yetişkin olduktan sonra da değişmedi. Hangi konuda olursa olsun bir başkasını yenmeyi ya da ona karşı yenilmeyi kafama takmam. Daha ziyade aklım kendi koyduğum standartları sağlamaya odaklanır"
Bu bölüm belki de ancak benim gibi "yenilmeyi pek umursamayan ve bu yüzden de kendisinde bir eksiklik olduğunu düşünen" birinin ilgisini çekebilir. Çocukluğumdan beri hangi oyunu oynarsak oynayalım ne yenmeyi ne de yenilmeyi umursadım ben de Murakami gibi. Bir farkla. O da şuydu ki yenmeyi kafasına takmış, bu yüzden tırnaklarını kemiren çocuklar karşısında hasbelkader galip gelmişsem duyduğum üzüntüydü. Bu fazla duygusal tutumu şöyle açıklayabilirdim o zamanlar, "yazık, yenmeyi çok istiyordu." Oysa benim umurumda değildi. Ardı ötesi oyundu. Oyun. Bu bir savaş değildi. Kimse canını ortaya koymuyordu. Yenilmek sadece çocukların aptalca alaylarına maruz kalmak demekti ki bunun da zırnık önemi yoktu. Oysa yenme hırsı olan bir çocuğun belki uykuları bile kaçabilirdi. Ne gerek vardı o halde. Bu budalaca duygusallık yüzünden sırf üzülmesin diye en sevdiğim arkadaşıma bile isteye yenilmişliğim olmuştur. O mutlu mutlu benimle dalga geçmiş, kendi başarısıyla gurur duymuş, ben de mahsusçuktan kızıyor gibi yapmışımdır. Zira hırs dolu bir çocuk için öfkelenilecek bir başka şey de yenilgisine bozulmayan, bunu umursamayan bir başka çocuktur.
Bir gün biri bana "hiç mi hırsın yok senin?" diye sormuştu. Bir tavla ya da kağıt oyunu sonrasıydı muhtemelen. Oyun konusunda hırsım yoktu elbette.Şaşırarak bakmış ve bunun iyi birşey olmadığını söylemişti. Hırs önemli birşeymiş başarı için. Öyle demişti. Başarı konusunu çok düşündüm sonraları. Çok para kazanmak, bir sürü insana emirler verecek bir konumda olmak, sahnelere çıkıp ödüller almak vallahi de billahi de umurumda değildi. Eğer bunları istemeyenler kaybedenler kulübüne yazılacaksa ben başkan olmaya bile aday olabilirdim. Benim hayal ettiğim tek başarı bütün bu saçmalıklar içinde huzurla yaşamayı başarabilmekti. Bu yüzden de dervişlere, sufilere, tek hırka ve asa ile dolaşıp başkaca birşey istemeyenlere hep hayranlık duydum. Herşeyden el etek çekmiş dağ başına ev kondurup içinde huzurla yaşayan az konuşan saçı sakalı birbirine girmiş adamlara daha da çok... İşte benim başarı anlayışım buydu. Neyin yenilgisinin ya da yengisinin hesabını yapar ki böyle biri?
Aslına bakarsanız asıl başarı sabah uyandığında tek bir zorunluluğunun olmadığı bir yaşamdır. Hayal edebiliyor musunuz böyle birşeyi? Bir kedi iseniz belki böyle bir yaşamınız olabilir ama bir insansanız ve diğer insanlarla birlikte yaşıyorsanız asla... Tüm bunları anlattığım insanlar bana tuhaf bir yaratıkmışım gibi baktıkları için belki de uzunca bir zaman hırsımın olmayışını bir eksiklik olarak gördüm. Başarı için çabalamayacak kadar tembel birinin bahanesi ya da. Ama şimdi hiç de öyle düşünmüyorum. Bütün bu aptallıklar silsilesi içinde birilerinin başarı diye şişirdiği balonların içine girmeyi reddediyorum. Varsın kaybedenler kulübünün başkanı olayım umurumda değil. Ben bir tek düzgün bir insan olmanın ve düzgün bir insan olarak huzur içinde yaşamanın, kimsenin canını yakmamanın, insanlara sözcüklerle bile olsa birazcık mutluluk vermenin peşindeyim.
16 Şubat 2014
anneanne lafları...
Tüm öğleden sonra okudum. Kendimi öyle kaptırmışım ki ne annemin dışarı çıktığını duydum ne de evde uzun zaman yalnız olduğumun farkına vardım. Kapı çaldı. Annem mutfaktadır, açar diye bekledim. Kapı birkaç kez daha ısrarla çalınca annemin çıkmış olduğunu fark ettim. Kitap okumaya dalmasam da duymazdım gerçi çıktığını zira kendisi hayalet gibi sessizce yürümekte bir üstaddır. Kaç kez korkudan öldürüyordu beni bu yüzden.
Her neyse kapıyı açtım. Manzara evlere şenlikti. Annem ve arkasında beş tane tombul tavuk. Gülmeye başladım. Anneminkilerle beraber altı çift göz şaşkınlıkla bana baktı. Neden gülüyormuşum? Yer değiştirelim de sen bak manzaraya dedim anneme. Tavuk çetesinin reisi aldırmadı. Onların acıktığını ve yem vermesi gerektiğini söyledi, elindeki kovaya yem doldurdu ve "hadi gelin kızım" diyerek çete üyelerini toplayıp gitti. Tavuklardan biri eksikti. Pencereden başımı uzatıp sordum. O tavuk sevgililer gününde anne olmaya karar vermiş, bulduğu birkaç yumurtanın üzerine yatmış. Annem çıkan civcivlerin aşk çocukları olacağını düşünüp ilişmemiş. Böyle söyledi. Şunu da ekledi tabi, yüzümdeki pis sırıtmayı kesmezsem benim için fena olurmuş. Zira tavuklar kendileri ile alay edilmesine fena bozuluyorlarmış. Bunu onlar mı söyledi dedim. Yok onlar söylememiş ama annem onların dilinden anlarmış. Bence annem kızıyor aslında. Tavukların umurunda bile değil.
Annem tavuklarla uğraşadursun ben kitabımı okumaya devam ettim. Tüm gün yataktan çıkmadığım için sırtım fena halde ağrıdı tabi ama bunu ancak kitap bitince fark ettim. Biraz anneme takılayım dedim. Ayaklarını uzatmış oturuyordu. Haberleri izlemeye başladık. Kokoş bir kadın yüzüne hüzünlü bir ifade vermeye çalışarak, depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılan bir binanın yıkıldığını söyledi. Annemin yorumu evlere şenlikti tabi. Neresini güçlendiriyorlarmış eski binanın, nene gelin olur muymuş? Ney ney ney dedim gülmeye başlayarak. Öyle dermiş anneannem eski birşeyin yeni hale getirilmesine; "Nenem gelin olur mu?" Yahu anne dedim bu laflar kaybolmasın. Sen bana söyle ben de yazayım. Belki birilerinin aklında kalır. Yazık güzel laflar.
O söyledi ben de yazdım.
Fotoğraf şuradan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf
İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...
-
Benim babam aslan gibi bir adamdı. Bundan tam 16 gün önce, birdenbire, hiç hesapta yokken ( ölüm hesaplanabilir mi sanki?) bize veda etti. K...
-
Her yılın başında günlük tutmaya başlarım ve öyle kararlıyımdır ki neredeyse iki elim kanda olsa yazacağıma inanırım. Aradan on beş gün geçe...
-
Kristensenn bana bir mail attı. Öğrencilerine hangi yazarları okuduklarını sormuş, çocuklardan çıt çıkmamış. Sonra bir tanesini kaldırmış ve...






