22 Temmuz 2013

ay çarpması...

Yürüyüşe çıkmıştım akşamüstü. Gökyüzü Ayvazovski tablolarından birine benziyordu. Gördüğüm en güzel şeylerden biri diye düşündüm. Aslında belki son zamanlarda buna benzer pek çok şey görmüştüm de fark edememiştim. İnsan bazen açık gözlerle dolaşıp kör olabiliyor, bilirsiniz. (dilerim bilmiyorsunuzdur nasıl olduğunu) İçine baka baka kör olursun ya, bundan söz ediyorum. 

"Bana bir şey çarpmış olmalı" diye düşündüm. Gözleri görmeyen Türkan Şoray misali bana bir şey çarpmış ve gözlerimi açmış olmalıydı. Kaza ya da değil. İyi olmuştu sonuçta. Bir insan, bir sözcük, bir durum ya da duygu. Ya da hepsinin karışımı bir şey. Ne olduğunu bilmenin bir önemi var mı? Belki. Ama bilmesem de olur diye düşündüm.

Yürüyüşümü bitirdim, eve döndüm, çamaşırlar yıkanmış, makineden çıkardım ve sepeti kucakladığım gibi dama çıktım. Bulutlara baka baka asarken çamaşırları tabak gibi bir dolunay çıktı bulutların içinden. "Bu ne şimdi?" dedim sevinçle sırıtarak. Sürprizler bitmiyor. Biraz rüzgar esti, elimde bir tişörtle aya bakakalmış beni kendime getirdi. Bu romantizmin bir sebebi olmalı. Beni yeniden böyle hülyalı hülyalı aya baktıran bir şey olmalı. İyi böyle dedim. Kesinlikle çok daha iyi. Yeni halimi yeni bir elbise gibi giyindim. Pek de yakıştı.

Bulutları, gökyüzünü ve ayı sindiremeden daha gürültücü komşulardan biri (ki iyi ki var ve iyi ki benim komşum) Neşeli Günler'in sesini öyle bir açtı ki, filmi neredeyse izliyor gibi hissettim.  Çamaşır asan birine bundan güzel hediye mi olur? En sevdiği filmlerden birinin sesi eşliğinde kocaman bir dolunayın altında böyle şahane bir akşam mı olur? Ve tüm bunlar nasıl bir anda, kendiliğinden bir araya gelir? Yüzümdeki gülümseme kulaklarıma kadar varmış olmalı.

Yan tarafta bir açık hava sineması var gibiydi. Bilir misiniz bilmem tahta sandalyelerinde oturup çekirdek yiyebildiğin, gözlerini kocaman perdeye diktiğin ve tepende çatı olmayan sinemalar vardı eskiden. Dünyadaki en harika şeylerden biriydi. Elvan gazozu, çekirdek, film ve günlerden cumartesi. İnsan çocukluk günlerini sanki dün olmuş gibi nasıl böyle net anımsayabiliyor?

Her neyse... İnsan neyi nasıl görmek isterse öyle mi görüyor ne? Ya da illa bir şeyin çarpması mı gerekiyor gözlerimizin açılması için. Bana bir şey çarptı. Kimbilir belki aydır...

21 Temmuz 2013

okumak, yazmak ve diğer şeyler

Kitap okuyan birinin yazmaya karşı bir sempatisi olduğuna inanırım ben. Bugüne dek tek bir kelime yazmamış olsa dahi içinde bir yerde, belki kendisinin bile bilmediği, bir yazma aşkı saklanıp, uyuyor olabilir pekala. Siz, şu an bu kelimeleri okuyanlar, çoğunuz blog yazıyorsunuz, yazmıyorsanız bile muhtemelen hayatınızın bir yerinde bir zaman belki günlük yazdınız, bu da mı yok, peki mektup yazmadınız mı hiç? Daha genç olanlarınız e-mail de mi yazmadı? 

Anlatmak, öykülemek bizim hamurumuzda var. Hatta anlatarak, yazarak, ölümü inkar etmek, kemiklerimiz un ufak olduktan sonra bile, en azından birinin eski bir bisküvi kutusunda sakladığı bir mektupta dahi olsa var olmak tüm istediğimiz. Kim hiç olmamış gibi dünyanın kitabından silinip gitmeyi ister ki? Hangi insan bunu kabullenebilir? Belki de yazmak başta olmak üzere yaratıcı olan her iş dünyaya bir çizik atmak için, "ben yaşadım, bir zamanlar buradaydım, beni hatırlayın" demek için var. Belki de insanlar, yaratıcı olmayanlar, bu yüzden okullar yaptırıp isimlerini bu okullara veriyorlar.

Konuyu fazlasıyla dağıttım. Asıl anlatmak istediğim yazmakla olan ilişkimdi aslında. Son zamanlarda yazıdan ne çok uzaklaştığım üzerine düşünürken bu sabah, bunun altında yatanın kayıtsızlık olduğu kanısına vardım. Kayıtsızlık benim sözlüğümün en korkunç ve uzak durulması gereken kelimeler bölümünde yer alır ki şu anki ruh halimi ancak korktuğumun başıma gelmesi olarak açıklayabilirim. Olup biten her şeyden usanmış ve bakıp gören ama elinden hiçbir şey gelmemesinin dehşeti içinde kalakalmış biri oldum. Son zamanlarda hepimizin gördüğü mantık dışı gidiş, aklın sınırlarını zorlayan saçmalıklar, zorbalık ve insani olan hiçbir şeyi içinde barındırmayan katılıklardan bıktım. Çoğunuzun olduğu gibi benim de içimde kusma isteği var. Gazetelerin, haberlerin, fotoğrafların üzerine kusmak istiyorum ben de. Bütün bu saçmalıkların içinde doğru düşünmeyi unuttum. Kendimi doğru ifade etmeyi, kelimelere dökmeyi, unuttum. 

Bütün bu olan karşısında iki seçeneğiniz var. Ya umudunu yitirmeden mücadele etmek ya da elinden bir şey gelmeyeceğini anlayıp tüm duygular ve düşüncelerden arınıp kalakalmak. Aslına bakarsanız bir üçüncü seçenek daha mevcut, kayıtsızlık içinde duruyor gibi görünüp, bireysel mücadele tekniklerini bu sırada kafanın içinde geliştirmenin yollarını aramak. Bu çok daha akıl karı gibi görünüyor.

Her neyse yine konuyu dağıttım. Sanırım kayıtsızlıktan kurtulmak adına biraz daha sık yazacağım. Disiplin edinmek adına, kendimi yeniden eskisi gibi umutlu hissetmek adına bir de... Dolayısıyla bazen saçmalayabilirim. Bir önceki yazdıklarımla ters düşebilirim. Fikir değiştirip, kafa karışıklı yaşayabilirim. Ama ne olursa olsun, buraya, defterlere, kağıtlara, peçetelere yazmalıyım. Bu kayıtsızlıktan, bu durgunluk ve teslim olmuşluktan kurtulmanın başka çaresi yok çünkü. 

Resim: Şuradan

20 Temmuz 2013

bahçe

Akdenizli olmaktan her zaman gurur duymuşumdur. Her ne kadar yazları, Akdeniz'in göbeğinde cehennemin tam ortasında yani, yaşadığım için pişman olsam da yine de Akdenizli olmayı hep sevmişimdir. Portakal ağaçları vardır mesela, sonra yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklarda sanki az önce yaratılmış gibi birden bire ortaya çıkmış tuhaf renkli zararsız böcekler. Kısaca, şaşırmayı seviyorsanız birebirdir Akdeniz.

Her akşam içi hamama dönmüş evinize dayanamaz bahçeye çıkar oturursunuz. Benim gibi şanslılardansanız eğer tek katlı minik evinizin önünde küçük bir bahçe, bahçede onlarca çiçek, bir köşede nane, maydanoz az ileride biberiye ve caaanım portakal ağaçları vardır. Kocaman bir masaya çiçekli bir örtü serersiniz. İçeriden güvecin kokusunu alır taşırsınız ki masa masa olsun. Üzerine tabaklar, bardaklar ve çeşit çeşit yemekleri koyar kulağınız dostlarda beklersiniz. Az sonra en sevdiğiniz insanlar yolun başında görünürler. Onları her gün görürsünüz görmesine ya bu akşam bir başkadırlar işte. Hava enfestir, yemek güzel kokuyordur, dostlar ise hiç olmadıkları kadar güzeldirler. İçinize hayat dolar dolar. 

Masanın etrafında oturur Akdeniz'in gürültücü çocukları. Kadim zamanlardan bu yana iyi ve güzel olan ne varsa hepsinin özü, suyu içlerindedir bu insanların. Gülmesini bilirler, en ağır sözlerinin içine sevgilerini bir güzel harmanlar öyle söylerler, gülümseyince gözleri çizgi gibi olanından, dudaklarının arasındaki incileri sergileyenine, gözlerini kocaman kocaman açarak kalbini ortaya koyanından, hüzünün sevgisini boğmasına izin vermeyenine kadar gece boyu bu insanları öpüp kucaklamak istersin. Ay ışığında yıkanırsın onlarla, bir daha unutulmayacak bir güzellik kazırsın hayata. Uzun ve sıkıcı bir hayata atılmış bir çelmedir bu gece. Dostlukların bittiği, vefanın yittiği yalanına okkalı bir şamardır ayrıca. 

Onlar gurur duyarlar mı bilinmez Akdenizli olmaktan ama sen bilirsin onların içlerinde Akdeniz'i dolu dolu taşıdıklarını. Kimse bundan söz etmese de tuzlu tenlerinde, süzülüp gelmiş zeytinyağı gibi parlak, altınsı gözlerinde, konuşurken ellerini kollarını sallayışlarında, heyecanlarında, sevgilerinde, coşkularında ve dahi aşklarında...

Foto: şuradan

01 Temmuz 2013

yılan hikayesi...

Tepenin yamacındaydı ev. İki katlı, güzel bir bahçe içinde, akla ziyan ölçüde cennetvari. Bu kadarını tahmin etmemiştim. Karşındaki ne kadar iyi bir anlatıcı olsa da bazı şeyleri görmeden güzelliğini kavrayamıyorsun. Büyük demir bir kapıdan geçtik ve kuzenlerin cennetine adım attık. Hercai menekşeler ve adını bilmediğim pek çok çiçek... İnsan sıkılıp daraldığı bir kalabalıktan geçip de böyle bir yere varınca güzellikten aklımı oynatırım diye korkuyor. Ne var ne yoksa içine çekip hapsetmek ve daraldıkça dönüp bu gerçekdışı güzelliği anımsamak istiyor. 

Bahçede oturduk. Kuzenim bir yılan hikayesine başladı. Geçen gün kümesin önünde bir yılan görmüş. Yılan telden başını sokmuş ve küçük civcivlerden birini tam boynundan yakalamış. Tel çok dar olduğu için çıkaramıyormuş ama inat etmiş bırakmıyormuş da. Kuzenim çok korkmuş tabi. Onu öldürebilirmiş çünkü evde av tüfeği varmış ama bakmış ki yılan kara yılan öldürmemiş. Çünkü kara yılanları öldürenlerin başına geleceği az çok biliyormuş. Anneannemin anlattıklarını anımsadım hemen. Rahmetli, "Kara yılan asla öldürülmez kızım" derdi "eşi gelir seni bulur ve asla intikamını almadan bırakmaz. Eğer onu öldürürsen başına geleceği de göze alman gerekir. Yıllar geçse de ölmediği sürece seni unutmaz ve intikamını alır." Kuzenim bir taş atmış ve yılanı korkutmayı başarmış. 

"Sahi" dedim "yılanın eşi gelir mi acaba?" Gelirmiş elbette. Hatta geçtiğimiz yaz S. ablalar bir kara yılanı öldürmüşler. Her gece eşi gelip pencerelere kırbaç gibi vuruyormuş gövdesini. Çıldıracak gibi oluyorlarmış. Onu da öldürmek zorunda kalmışlar. Geçen yaz kuzenlerin evini boyayan usta da bahçede görmüş bir tane. Adam küreği indirmiş ikiye bölmüş hayvanın gövdesini. Kuzen görünce korkmuş tabi. Aklının bir yanında S. ablanın hikayesi bir yanında babasının verdiği öğüt. Koşa koşa mutafağa gitmiş ve bir parça un alıp yılanın ağzına doldurmuş. "İyi de neden böyle birşey yaptın?" dedim. Meğer kazara öldürürsen bir kara yılanı ağzına bir parça yiyecek koymalıymışsın ki eşi gelip ona baktığında hırsızlık yaptığı için öldürüldüğünü görsün ve intikamını almasın. 

Kuzen anlattıkça anlattı bu yılan hikayelerini, büyülenmiş gibi dinledim. Seviyorum ben bu tür masalımsı hikayeleri. Gerçek olabilecekleri ihtimalini aklımdan çıkarmadan merakla dinliyorum. Asla kestirip atmıyorum "mantıksızca" "saçma" diyerek. Çünkü ben sanırım dünyanın en çok bu masalsı halini seviyorum. Söylediklerime gülenlere ise dünyayı gösteriyorum "şöyle bir bakın olup bitene, asıl saçmalıklar, mantıksızlıklar, akıl dışı olan her şey bizim hayatımızda." Ama insan alışageldiğini, kabul ettiğini akıl sınırları içinde sanmakla öyle meşgul ki mantıksız ve saçma olanı masallarda sanıyor...

Fotoğraf: artindia

29 Mayıs 2013

belki de

Bazen bir kitapta hiç kimsenin üzerinde durmadığı bir cümle hayatınızı değiştirebilir. Tamam hayatınızı demeyelim bakış açınızı diyelim. Bu daha akla yatkın değil mi? Hoş, bakış açın değiştiğinde hayatın da değişecek ya, neyse...

Geçen gün böyle bir cümle okudum ben. O cümleyi ve hangi kitapta olduğunu söylemeyeceğim elbet. Zira o cümleyi şu an burada dillendirmek benim için bir çeşit büyü bozumu olacağı gibi neden o cümlenin beni bu kadar etkilediği anlatmaya çalışmak da hayli yorucu olur. 

Size de olmuş mudur bilmem. Böyle bir cümle ile karşılaşınca o cümleyi tutup öperim ben. Yazarına uzaktan gönderilmiş bir teşekkür öpücüğü de diyebiliriz buna. Ve iyi ki kitaplar var derim. Başka ne denir ki?

Bu ara tek satır yazmak istemiyor canım. Ama okumak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ne bulursam okuyasım var. Kitapların hepsini yalayıp yutasım var. Öyle geliyor ki beni bıraksalar yataktan çıkmayıp okur dururum hiç de sıkılmam. Bu şimdilik böyle. Biliyorum ki bir zaman sonra elime kitap almak istemeyeceğim. O zaman muhtemeldir ki filmlere saracağım. Ne bulursam izleyip, izlemek istediklerimden oluşan bir liste yapacağım. Sonra filmlere de veda edip dalacağım insanların arasına. Konuşup duracağım dört kulak açıp dinleyeceğim anlattıklarını. Ve hepsi yine dönüp dolaşıp başlayacak ve bitecekler. 

Bütün bunların sebebi arayıp durmak galiba. Ne aradığını bilmeden, sanki bir gizem, bir büyü ya da bir hazine gizliymiş hayatlarımızın içinde de anahtar bir yerlerdeymiş gibi arayıp durmak. Belki de o sayfalar dolusu kitapları ne olduğunu bilmediğimiz tek bir cümle için arayıp duruyoruzdur. Filmleri tek bir yüz ifadesini görmek ya da ne bileyim başka birşeyi bulmak, keşfetmek için izliyoruzdur. Bu hikayeyi alıp içimizde saklama olasılığımız olmadığına göre benim aklıma gelen tek sebep bu.

22 Mayıs 2013

annem ve çizgi romanlar

Annem iyi bir okuyucudur. Ara sıra bana okuduğu kitaptan beğendiği bölümleri okur ve üzerine konuşuruz. Geçen gün okuduğu kitapların konularının ve karakterlerinin aklında kalmadığını, bunun kendisini endişelendirdiğini söyledi. Ailede alzeimer olunca unutkanlık konusunda herkesten daha fazla endişelenirsiniz. Bu çok doğaldır. Anneme bu konuda endişelerinin yersiz olduğunu çünkü benim de konuyu ve karaterleri anımsamadığımı söyledim. "Bence" dedim "Biz kitapların bazı bölümlerini tutuyoruz aklımızın bir köşesinde. Ve zamanı gelince o bilgileri kullanıyoruz. Tıpkı bal gibi düşün. Çiçek tozlarının hepsini görebilir misin bala bakarken?" Sanırım hoşuna gitti bu benzetme. 

"Peki" dedi "Sen nasıl vardın bu sonuca?" Biriyle sohbet ederken, konu konuyu açmışken, bazı film sahneleri ya da kitaplardan bölümleri anımsadığımı, anlattığımı, arkadaşlarımla üzerine konuştuğumuzu, böylece tümüyle unutmamış olduğumu söyledim. "Mesela" dedim "Sen de ben de Doğu'dan Uzakta'yı okuduk. Ve orada petrolü bulunan ülkelerin lanetliği olduğu gibi birşeylerden söz ediyordu yazar. Biz de  haber dinlerken, o bölümleri hatırlayıp üzerine konuştuk." Gülümseyerek "Doğru." dedi. "Bu arada ne güzel bir kitaptı o." Bu kez ben gülümsedim, "Kitabın güzel olduğunu hatırlıyorsun, gördün mü? Demek ki unutmamışsın. Üstelik o kitabın üzerine kaç kitap okudun."

Aslında üst üste kitap okumak ya da bir kitabı kısa sürede bitirmek de unutmada etkili bence. Ben Karamazov Kardeşler, Anna Karenina ve 1Q84'ü uzun sürede okudum. Hepsi çok kalın kitaplardı. Karakterlerle uzun süre geçirmiş oldum böylece. Bu nedenle de onları detaylarıyla olmasa da anımsarım. Mesela Anna Karenina'nın tüm kahramanlarını sayabilirim isimleri ile ki benim isim hafızam ciddi bir biçimde kötüdür. 

Ben bunları düşünürken annem dizi ve filmleri daha iyi anımsadığını söyledi. "Görsel bir hafızan var" o zaman dedim. "Benimki de öyle çünkü. Gördüklerimizi unutmuyor ama kelimeleri ya da duyduklarımızı unutuyoruz." Başını salladı. Gülerek istersen "çizgi roman oku bundan sonra, örümcek adam, süperman falan ne dersin?" dedim. Zamanında okumuş onları. Ders kitapları arasında  çizgi romanlar saklı dururmuş. Anneannem deli gibi ders çalıştığını sanırmış. Gülerek anlattı. Annemi o şekilde hayal edemedim. 


21 Mayıs 2013

DÖRTLER ÇETESİ VE SISKA TARZAN

"KIZ  İŞTE OLUM, BİŞEY BİLMİYOR, BAKSANA TAVUKTAN BİLE KORKUYOR"

Dün akşamüstü zil çaldı. Pencereden baktım dört velet. "Efendim çocuklar" dedim "civcivler nerede?" diye pat diye lafa başladılar. Çocukların en sevdiğim yanı da bu dolaysızlıkları. Bilmiyordum nerede olduklarını "sanırım kümesteler" dedim. "Biz onları sevmek için geldik" dedi en büyük olanları. Büyük dediysem en fazla 7 yaşındadır.  "İyi ama onlar daha yeni yumurtadan çıktılar" dedim. "Şimdi elinize alırsanız hasta olabilir hatta ölebilirler. Azıcık büyüsünler öyle sevin olur mu?" dedim. Beriki çenesini ovuşturdu karşısındakine hak veren ama istediği olmadığı için hayal kırıklığına uğramış birinin ses tonuyla "oluuur" dedi. Büyük olan istediği olmadığında hemen başka bir fikir üreten türdendi, "O zaman tavukları sevelim." Güldüm. "Yakalayabilirseniz sevin" dedim bahçede sakin sakin yemlerini yiyen tavuklara bakarak. Çocuklar yakalamayı gözlerine kestirememiş olacaklar ki "Belki sen onu bizim için yakalarsın" dedi. Sanmadığımı söyledim zira tavuklarla aram pek iyi değildir. "Korkuyor musun? "dedi bilmiş bilmiş biri. Aklı sıra beni gaza getirip "ne korkması görün bakın nasıl yakalıyorum" dedirtecek. "Korkuyorum tabi" dedim. "Gagalarıyla gözümü oyabilirler." Şaşkın şaşkın baktılar. Şortlu sıska bacaklar vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip geldi. "Peki o zaman" dedi büyük olan. Mantıklı bir çocuğa benziyordu. Tam giderlerken "bu arada sen kimsin?" diye sordum büyük olanına diğer üçü bizim veletlerdi. Çocuk yüzünde, sanki balıkların suda yaşadığını bilmiyormuşum gibi bir şaşkınlıkla, "Sen beni tanımıyor musun?" dedi. Başımı iki yana salladım. "Nasıl tanımazsın?" diye ısrar etti. "Seni hayatımda ilk defa görüyorum" dedim. Çocuk daha da şaşırdı. Sanırım biraz da kızdı. Bilmem kimin oğluyum dedi ki annesinin adını da ilk defa duydum. Arkalarını dönüp gittiler. Giderken diğerinin tanınmayanı teselli etmek için şöyle dediğini duydum, "Kız işte olum, bişey bilmiyor. Baksana tavuktan bile korkuyor..."

SISKA TARZAN, TATAR RAMAZAN
Geçen gün gördüğüm çocuk da bu çocuklardan az acaip değildi. Kıspetini giymiş diğer uzun çocukların arasında duruyordu. Biraz sonra mindere çıkıp güreşecek, hünerini herkese sergileyecekti. En fazla 6 yaşında olmalıydı. Sıska bir vücudu ve ayan beyan gözüken kaburga kemikleri vardı. Kara gözlerindense yaşından beklemeyen bir öfke ateşi tütüyordu. Gelen geçen "sıska tarzan" diye başını okşuyor o da öfkeyle "basın gidin lan" diye çıkışıyordu. Öfkesini anladım. İnsan kendini Tatar Ramazan sanarken başkalarının onu sıska bir Tarzan olarak tarif etmesine elbette kızardı. Biri çocuğu işaret ederek, "Bu büyünce tam bir psikopat olur, demedi deme" dedi. Vurdulu kırdılı bir hayatı olacağını ben de tahmin ediyordum diğer çocuklara sataşıp durmasından ama yine de onun için dua ettim. Başı belaya girmesin, iyi bir hayatı olsun diye. Belli ki zeki bir çocuktu. Bu öfkesinin sebebini merak ettim. Ya evde çok dayak yiyorsa diye düşündüm. Büyüyüp, bir daha dayak yememek için kendini savunmayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorsa ya. Daha da fenası kimse ona zarar veremesin diye belanın ta kendisi olmaya karar vermişse. 6 yaşında bir çocuk bu boyutta düşünebilir mi? Gidip yanaklarını sıkmak istedim, belki de bir öpücük... Ama muhtemelen dizime tekmeyi yerdim. Öylece durup onu izledim. Güzel tatlı bir çocuktu. Biraz sonra biri arkasından dürttü. O da yumruğu yapıştırdı. "Ah be çocuk" dedim. "Dilerim bunlar sadece çocukluğunda kalır."

fotoğraf: Ara Güler

Ruhların Sonbaharı-Kent Haruf

  İnsanların ne söylediğini umursamadan, sadece kendi inandığımız doğrulara göre yaşamak mümkün mü? Belki yaşlandığımızda, pek çok şeyin ö...