30 Nisan 2010

Nereye gidiyorsun, nereye gidiyoruz, gidiyor muyuz?

Öyle öfkelendim ki kimse bu öfkenin nedenini anlamadı. Ben de anlatmadım. Ama size anlatacağım. Başlangıç olarak tek bir şeyi belirtmek isterim, eğer biri çok basit gibi görünen bir sebeple çığrından çıkacak kadar öfkelenmişse, onun delirmiş olduğunu düşünmeden önce, altında sebepler olup olmadığına bakın. Çünkü öfke hemen hemen her zaman birikmiş bir şeylerin sonucudur. Tıpkı çöp yığınında gün be gün sıkışan gazın bir gün patlamasına benzer.

Olay dışardan bakıldığında çok basit gülünüp geçilecek bir olaydı. Ama dediğim gibi dışardan bakıldığında böyleydi. Ofisin sakin günlerinden biriydi. Birden odaya 6 ya da 7 çocuk ve bir anne girdi. İş arkadaşımdan birşeyler istiyorlardı ve şansızlık eseri iş arkadaşım o gün izin günündeydi. Çocuk dediğime aldırmayın. Yaşları 14 ve 15 arasında değişen genç kızlık ve çocukluk arasında gidip gelen insanlardan söz ediyorum. Daha dertlerini anlamadan benim masamı, iş arkadaşımın masasını büyük bir açgözlülükle karıştırmaya başladılar. Bir yandan hep bir ağızdan, ki buna anne de dahil, konuşuyorlar bir yandan da masada dergi, evrak, dosya ne buldularsa hepsini karıştırıp ortalığı birbirine katıyorlardı. Saldırıya uğramış gibi hissettim. Dediklerini anladıktan sonra onlara yardım edemeyeceğimi, yarın gelmelerini, iş arkadaşımın yarın burada olacağını anlatmaya çalıştım ama kimse beni dinlemedi. Alacakları şeye odaklanmış ayak diriyorlar bir yandan da odayı alt üst etmeye devam ediyorlardı. İnsanlara hele de tanımadığım insanlar sert davranmak normal davranışım değildir ama başka yol kalmayınca ses tonumu biraz sertleştirdim çünkü 20 dakika boyunca yumuşak sözlerim hiç işe yaramadı. En sonunda onları yarın gelmeye ikna ettim.Fakat çok tuhaftır ki giderlerken her birinin masanın üzerinde olan birşeyleri aldıklarını gördüm. Arkalarından "ne yapıyorsunuz?" diye koştum. İş yerimize ait olan bu şeyleri vermem mümkün değildi zaten onlar da izin alma gereği duymamışlardı. Hiç utanma belirtisi göstermedikleri gibi bir de gözlerime baka baka benim onları almaları konusunda izin verdiğim gibi bir yalanı söylediler. Bütün bunlar olurken yetişkin diye tanımlanabilecek fakat asla yetişkin olmayan annenin en ufak bir müdahalesi olmadı.

Onlar gittikten sonra öfkeden deliye döndüm. Neden öfkeli olduğumu soranlara bu olayı anlattım fakat insanlar sonuca odaklandıkları için olayın kötü bir sonla bitmemesi nedeniyle sinirlenmemem gerektiğini söylediler. Onlara bu çocukların davranışını anaokulu ya da ilkokul çocuğu yapsa idi ve anneleri onların hareketlerine müdahale etseydi sinirlenmeyeceğimi söyledim. Omuz silktiler.

Öfkemi yenmek için bahçeye çıktım. H. geldi. "Kızmakta haklısın ama bu kadar öfke neden?" diye sordu. "Bak" dedim "ben her sabah uyandığımda evin önündeki ağaçları talan eden çocuklarla karşılaşıyorum. Güllere, çiçeklere, herşeye zarar veren çocuklar bunlar. Bir portakal almaktan ya da bir gül koparmaktan söz etmiyorum. Talan diyorum dikkat et. Ceplerinde bu iş için özel olarak hazırladıkları bıçaklarla gelen ağaçtaki tüm portakalları koparan, tüm gülleri tomurcuk olanlar dahil kesen ve hırslarını alamayıp dalları kırıp giden çocuklardan söz ediyorum. Sorun portakal ve güller değil anlıyor musun? Sorun bu çocukların nasıl yetiştikleri. Hırsız olmanın normal kabul edilmesi. Ne koparsam kardır mantığının yürürlükte olması. Bu çocukların "ne yapıyorsunuz, yapmayın" diyen anneannemle uzaktan dalga geçmeleri, ona taş atmaları. İşte sorun bunlar. Bana söyler misin bu çocuklarla mı gelecek hayal edeceğiz? Söyler misin sen çocukluğunda yaptın mı böyle şeyler? Ya da senin sekiz yaşındaki kızın neden masamdan bir kalem alırken benden izin istiyor? Neden ona masamdan istediği herşeyi alabileceğini, sormasına gerek olmadığını söylediğim halde hala ısrarla izin istiyor? Bana söyle çocukken kaç arkadaşın vardı cebinde bıçak taşıyan? O bıçakla başkasının bahçesine, ağaçlarına zarar veren? Çocukken erik çalmıştır çok çocuk. Ya da elma. Ama canı çekmiştir koparmıştır. Ama bu söz ettiğim öyle birşey değil ben yağmalamaktan söz ediyorum."

Umutsuzluğa düşme dedi H. Sanki mümkünmüş gibi sanki tüm anlattıklarımdan sonra kendisi umutsuzluğa düşmemiş gibi. Tam sustuğumuz anda hemen yan tarafta sigara içen bir kadın geldi. "Özgüven" dedi. "Çocuklara bu zamanda sadece özgüven veriyoruz, ama ahlak, değerler herşey eskide kaldı." Ona inanmak istemiyorum. Haklı olmasından korkuyorum. Birey olmak diye empoze edilip duran bu şeyin bizim sadece kendisini düşünen korkunç varlıklar olması anlamına gelmesinden korkuyorum. Böylesi "modern" bir çağın böylesi yıkılmış değerlerin üzerinde yükselmiş olmasından da öyle... Peki ama modernleşirken asıl olan şeyleri kaybediyorsak eğer, herşeyimizi yitiriyorsak bütün bunların bir anlamı var mı? Dahası geleceği sırtlarına alacak bu çocukların o geleceği taşıyabilecek sağlam omurgaları olacak mı? Bilemiyorum.

Resim: Raphael

29 Nisan 2010

Bildiklerimize ve bilmediklerimize dair...

V. kendimizden uzaklaştığımız zaman, aradaki mesafenin başkalarıyla, sıradanlıkla, sayısız zorluklarla ve çoğu da hoş olmayan şeylerle dolacağını söylüyor.(Bunu bir yerde okumuş) Büyük ihtimalle haklı. Çünkü kendimizden yoksun olan boşluğu hep dış dünyadan gelen şeylerle doldurmaya çalışıyoruz. (başka çare var mı ki?) İnsanoğlu, hayatı gözenekli bir sünger olsun istemiyor. Düz, pürüzsüz bir mermer zemin olsun istiyor. Dokunduğunda hayatına, hiç bir pürüz olmadan eli kayıp gitsin istiyor. Sanki hayatta herşey mükemmelmiş gibi, yekpareymiş gibi böyle saçma bir hayal peşinde koşuyor. Oysa aslında belki de hayat dediğimiz şey hepi topu gözenekli bir süngerdir yalnızca. Ve o yüzeydeki delikler biz onun içine istediğimiz yerden, istediğimiz gibi girelim diye vardır. Kim bilir?

V. bir de hep beklenti içinde olduğumuzdan söz ediyor. Hayat bizi eğlendirsin, başımızdan aşağıya yıldızlar yağdırsın, küçük mucizeler yaratsın bizim için ya da buna benzer pek çok şey... Çünkü, kendimizi iyi insan sanma kibrine sahip olan bizler hep nedense herşeyin en iyisi hakettiğimize inanıyoruz. İyi şeyler yapıyor ve diyoruz ki "eğer adalet varsa, bu iyi şeylerin bize başka iyi şeyler olarak dönmesi gerekir." Mesela ihtiyar bir adamın fotokopisini çekiyoruz ve içten içe bekliyoruz ki biri yardıma ihtiyacımız varken, tıpkı bizim o adamın imdadına yetiştiğimiz gibi imdadımıza yetişsin. Birilerinin karnını doyuruyoruz ya da ve içten içe asla aç kalmayacağımıza inanıyoruz. Belki farkında bile değiliz buna inandığımızın ya da böyle bir beklenti içinde olduğumuzun. Sadece bazılarımız bunu farkettiğinde, bunun olsa olsa adalet diye adlandırılabileceğini söyler. Çok az bir kısmımız ise böyle düşündüğünü farkettiğinde utanır kendisinden, çünkü o öğrenmiştir ki iyilik ancak karşılıksız olduğunda iyiliktir. Fakat tüm bu öğrendiklerine rağmen içindeki bir ses "eğer bütün bunların karşılığı yok ise iyi olmanın ne anlamı var?" diye sormadan edemez. Ama ne yazık ki dünya böyle işlemez. Birileri biliyor mu nasıl işlediğini bilmem ama dünya kesinlikle böyle işlemez.

V. dışımızdaki dünyanın aslında içimizin yansıması olup olmadığını düşünüyor. Böyle olduğuna o da ben de inanmak istiyoruz. Çünkü böylece bu karmakarışık, işleyişini anlayamadığımız dünyada en azından kendi yakın çevremizi kontrol edebilmeyi istiyoruz. Biz iyi olalım, sevdiklerimiz iyi olsun, algıladığımız şu küçücük çevrede herşey iyi olsun istiyoruz. İkimiz de kontrol delisiyiz çünkü. Ve V. biliyor mu bilmem ama kontrol delisi olma sebebimiz yalnızca çok ama çok korkuyor oluşumuz. Ben korkuyorum çünkü çıldırmış bir dünyanın içinde yaşadığımızı biliyorum. Aklıma bile gelemeyecek kadar kötülüklerin insanların kafalarının içinde dolaşıp durduğunu her gün gazetelerden okuyorum. Her an birinin cehaleti veya umursamazlığı yüzünden kendi hayatımın, sevdiklerimin hayatının noktalanabileceğini bilmeme rağmen inadına inadına umutla yaşadığımı biliyorum. Geleceğe dair inatçı bir umudu içimde tutuyorum. Her sabah uyandığımda gördüklerimin, okuduklarımın hayat süngerimden içime sızacağını bile bile yine de o inatçı umudu hergün bıkmadan yılmadan daha çok yapraklansın, çiçek açsın diye kendi özümle suluyor, büyütüyorum. Çünkü, tek birşeyi çok iyi biliyorum eğer ondan vazgeçersem, eğer içimde o yapraklar olmazsa nefes alamam. V. de bunu biliyor. İçten içe seziyor. Ama henüz bunu bildiğini bilmiyor. Benim ise bunu bilmeme kendisinin neden olduğunu, bana yeni gözler, yeni kulaklar ve yeni bir kafa kazandırdığını da öyle...

Resim: Van Gogh

25 Nisan 2010

Benim dengemi bozmayınız...

İnsan kendinin tek ve benzersiz olduğunu düşünüyorken neden illa ki kendisine benzer birilerini arıyor? "Ben sıradan bir insanım" diyen biri bile içten içe kendisini diğer insanlaran ayıran birşeyler bulunduğunu düşünürken, neden kendisi gibi düşünen, birşey karşısında kendisi gibi hisseden birini gördüğünde bu kadar seviniyor, heyecanlanıyor?

Hepimiz nasıl da korkuyoruz kocaman bir kalabalık içinde bir tek olmaktan. Yalnız başımıza kalmaktan, bizim gibi düşünen, bizim gibi hisseden birilerini bulamamaktan nasıl da ölesiye korkuyoruz. Yalnızlığımıza en düşkün olanlarımız bile, kendisine yettiğini sananlarımız bile bir kaç gün yalnız başına kalsa sanki dünyada var olmuş ve var olabilecek tüm anlam yitip gitmiş gibi hissediyor. O kızdığımız, öfkelendiğimiz, aptal bulduğumuz, "koyun sürüsü" diye nitelediğimiz insanlar olmayınca elimiz kolumuz bağlanıyor, tüm hayatımızı adadığımız herşey bir boşlukta asılı, öylece anlamsız kalıveriyor.

Kimimiz farkında bile değiliz oysa bunun. Evde yalnız kaldığımızda telefona sarıldığımızın, o yalnızlık uzarsa eğer kendimizi bir bahane ile dışarıya attığımızın farkında değiliz. Kimimiz öyle çok insanla çevrelenmişiz ki "ah biraz yalnız kalsam" dediğimiz zamanlar uzarsa çıldırmanın eşiğine geleceğimizi bilmiyoruz bile.

Peki neden bir ve tek olduğumuzu düşünüyorken bu yalnız kalma korkusu? Yoksa tüm bu hissettiğimiz boşluk ve eksiklik bu ikisini bir türlü dengede tutamamaktan mı? Kim bilir?

resim: Laurence Stephen Lowry

19 Nisan 2010

ben var ya ben...

Hepimiz "ben, ben, ben" diyor duruyoruz ya, peki ama  aslında "ben" diye birşey yoksa. Az önce S.'ye de yazdığım gibiyse herşey, şöyle birşeyse: Söylediğimiz sözlerin, düşüncelerimizin ne kadarı kendimize ait? İnsan böyle düşündüğü vakit kendisini; başkalarının, yani sayısını bile bilmediği kadar insanının, minik minik parçalarından oluşmuş gibi hissediyor. Belki de kendimizi oluşturmak; nelerden, kimlerden, ne kadar, ne alacağımızdır hepi topu. Bu iyi mi kötü mü yoksa korkunç mu bilmiyorum.

Doğuyorsun. Annen baban sana birşeyler öğretiyorlar. Sonra sokağa çıkıyorsun diğer çocuklarla oynamaya başlıyorsun onlardan başka şeyler alıyor kendine yamıyorsun. Daha doğrusu onlardan değilde onların analarından babalarından öğrendiklerinin onlardaki yansımasını kendine katıyorsun. Okula gidiyorsun, öğretmenler, kitaplar, dersler ve diğer çocuklar var. Onlardan da birşeyler yamıyorsun kendine. Sonra büyüyor başka okullara gidiyorsun. Başka öğretmenler, başka çocuklar, başka kitaplar... Bu arada televizyon izliyor, sinemaya gidiyor, gazete okuyor, dergilerden röportajlar biriktiriyorsun. Yüzünü hiç görmediğin insanların kelimelerinden yamalar yapıyorsun kendine. Albert Camus'ten bir tutam, Tezer Özlü'den iki kaşık, bir kepçe Dostoyevski, biraz ondan biraz bundan... Belki Al Pacino'nun bir mimiğini yapıştırıyorsundur yüzüne ya da Drew Barrymore'un gülümsemesini. Farkında bile değilsindir. Dikkatle bakarken bir film karesine ya da bir kelimeye gelip yerleşmiştir içine. Olur ya. Göz sadece bakmaz bilirsin, bazen bir girdap gibi birşeyleri içine çekiverir. İşte tam olarak hiç bilmediğin bir anda gözün bir girdaba dönüşüvermiştir de sen farkında bile olmamışsındır. Ve sonra içindeki tüm o şeyleri sana özgü, sadece senin sanmaya başlamışsındır.

Ya böyleysek hepimiz. Diğer insanların minik zerrelerinden oluşmuş bir bütünsek? Ya ben dediğimiz şey sadece gözün ne zaman giraba dönüşeceğine, neyi içine çekeceğine karar veren bizim bile bilmediğimiz garip bir güçse? Olur mu olur...

Belki de "ben" dediğimiz şey yanağımızda, şakağımızda, boynumuzda ya da ayak bileğimizdeki o kara noktacıklardan başka birşey değildir. Buna ne buyrulur?

resim: Charles Francois Sellier

17 Nisan 2010

mutluluk...

Balıkçılar sokağında balıkçılardan birinin önünde duruyoruz. Annem ve balıkçı arasında şu gereksiz konuşma geçiyor: "balıklar taze mi?" "Evet abla taze." Sanki balıkçının "hayır taze değil" demesi olasıymış gibi annemin bu gereksiz soruyu sormasına şaşıyorum. Aslında yadırganacak birşey yok. O sadece "balıklar taze mi?" cümlesini konuşmaya başlangıç cümlesi olarak kullanıyor. Hepsi bu.

Sokaktan burunlarını tıkayarak hızlı hızlı adımlarla geçen insanlara bakıyorum. Onların dayanamadığı bu koku nedense beni, nerede ve nasıl olduğunu bilmediğim mutlu bir zamana taşıyor. Bir çocukluk hatırasına belki, bilemiyorum. Benim gibi çocukluğunu denizden mahrum bir kentte geçirmiş biri için bu kokunun nasıl bir hatırası olabilir diye düşünüyorum. Bulamıyorum.

Köşede balık kızartan bir adam var. Ve etrafında da ondan bir an bile gözlerini ayırmayan iki kedi. Bir tanesi tekir. Diğeri ise sarı. Adam seviyor onları belli. Arada bir önlerine sıska birer balık atıyor. Kediler neredeyse havada yakalıyorlar balıkları. Adam gülümsüyor. O adamın o kedilere gülümseyişinden gözlerimi alamıyorum. Hiçbir insana böyle yürekten gülümsemediğini düşünüyorum. Çünkü hemen hemen hepimiz ancak bebeklere ve hayvanlara, içinde şüpheden kırıntı olmayan, böylesi katıksız bir gülümseme ile bakıyoruz.

Adamın önünde, üzeri yağ damlaları ile lekelenmiş bir gazete duruyor. Adam bir yandan gazeteyi okuyor bir yandan da önündeki sebzeleri ayıklıyor. Genç bir çocuk geliyor. Çocuğa yarım ekmek arası balık veriyor ve gazeteyi okumaya devam ediyor. Ne okuduğunu merak ediyorum. Ama bu mesafeden bir türlü göremiyorum.

Annem kolumdan çekiyor. Balıkların ayıklanması bitmiş. "Gidelim" diyor. "Hem sen nereye bakıyorsun böyle dikkatle?" Çenemle işaret ediyorum. "Ne okuduğunu merak ettim de?" Annem gülüyor. İnsanların elindeki kitapların kapaklarını görmek için binbir çaba sarfedişime, gazetelerine omuzları üzerinden bakıp hangi köşe yazarını ya da hangi haberi okuduklarını öğrenmeye çalışmama çok şahit oldu. "Bunu da öğrenmeyiver." diyor. "Eh öğrenmeyelim bakalım" diyorum.

Balıkçılar sokağının kokusu gitgide geride kalıyor. Hatırlayamadığım o çocukluk hatırası da öyle. Ama o koku ile birlikte gelen anlık mutluluk hala belleğimde. Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda bu sokaktan geçmeye karar veriyorum. Sırf bu duyguyu yeniden hissetmek için. "O hatırayı anımsayamıyor olmam daha iyi aslında" diyorum kendime. "Eğer hatırlasam, eğer ayrıntılarını bilsem belki de böyle yoğun hissetmeyeceğim bu duyguyu."

En güzel mutluluklar adlandırılmamış, başka birşeylerle ilişkilendirilmemiş olanlar değil mi zaten?

Resim: Charles Napier Hemy

14 Nisan 2010

Sevgili Bayan T.

Sevgili Bayan T,
Çok yorgunum, hep yorgunum. Bunu her konuşmamızda duyuyorsun zaten. Telefonu her kapadığımda "bir dahaki sefer yorgunluktan ölsem bile söylemeyeceğim" diyorum, lakin verdiğim sözü unutuveriyorum. Belki de en yakınlarımdan biri olduğun için nazlanıyorumdur sana, ne dersin? İnsan, insanın yastığı gibi Sevgili Bayan T. Ne zaman kafamızı taşıyamaz olsak yığılıveriyor ağırlaşmış kütlemiz diğerinin üzerine.

Bana nasıl gittiğini sorduğunda, bildiğin gibi diyorum ya, yalan. Aslında pek çok şey oluyor bilmediğin. Mesela güneşli bir sabaha uyanıyor, sokağa çıkıyorum. Bu bölüm bildiğin gibi. Ama aynı sabah içinde gazete okuyan bir adamın, o gazetede yumruklanmış başka bir adamın fotoğrafına bakarken nasıl sevindiğine şahit oluyor, dehşete düşüyorum. O mavi gök siyaha kesiyor birden. İnsan nasıl bu kadar zalim olabiliyor Sevgili T? Ve nasıl bu kadar akılsız, öngörüsüz, bencil olabiliyor? O adama herşeyi unutup vicdanını dinlemesini söylerken ben, diğerleri nasıl oluyor da benim değil onun yanında yer alıyor? Ve çok merak ediyorum Sevgili Bayan T. merhametten, vicdandan nasıl böylesi uzak yaşanabiliyor?

Ben bunları unutmaya ve hayata dair umudumu kesmemeye çalışırken güneş tepeye çıkıyor, ben de dışarıya. Cafeye gidiyorum. Sen bilmezsin, hiç görmedin o cafeyi. Küçük bir yamaç var hemen kıyısında, üzeri yemyeşil çim. Alçak duvarına ayaklarımı uzatıyorum, yüzüm güneşe ve çimlere dönük. Bakıyor da bakıyorum. Ve yine, tıpkı güneşli bahar günlerinde göğün mavisine şaşıp kaldığım gibi, çimlerin yeşiline de hayranlıkla karışık bir şaşkınlık içinde bakakalıyorum. İnsanlar geliyor, yanıma oturuyorlar. Selam verip birşeyler anlatıyorlar. Çoğu çimlere bakmıyor. Bilirsin birşey seni heyecanlandırırsa, ya da çok güzel bulursan birşeyi yanında kim varsa haberdar etmek ister insan. Tam ağzımı açmış bunlardan söz edecekken adamın biri elindeki sigara paketini fırlatıveriyor oraya. Ne desem bilemiyorum. Öylece duruyorum. Sonra kalkıp alıyorum, adamın yanına gidiyorum, gülümseyerek; "bu size ait, düşürdünüz galiba" diyorum. Adam şaşkın şaşkın bakıyor. "Yooo ben onu attım oraya" diyor. Tek söz etmeden paketi masasına bırakıyor arkamı dönüp gidiyorum. Adamın yanındakilerin ona ne demek istediğimi anlattıklarını ve güldüklerini duyuyorum. Bu adamın bu olaydan hiç ders almayacağını adım gibi biliyorum. Umursamazlık bir hastalık değil midir Sevgili T.? İşte ben bu hastalıktan muzdariplerle aynı yerde nefes almaya çalışıyorum.

Sana anlatmadığım daha pek çok şey olup bitiyor Sevgili Bayan T. O narin, güzel kalbine kirli hikayeler girsin istemiyorum. İstiyorum ki sen herkesi kendin gibi sanmaya devam et. Dantelli perdelerinin ardından bak gökyüzüne, pembe çiçekli fincanından çayını yudumlarken şiir oku, ağaçlardan büyülen, çiçeklerden ve kuşlardan yine. Tüm bu çürümeden, bozulmadan, yıkımdan uzak tutamıyorum hiçbirşeyi. İstiyorum ki bir seni tutayım. Sana değmesin hiçbiri. Ama ben anlatmasam da yağıyor üzerine biliyorum....

Gözlerinden öpüyorum Sevgili Bayan T. ve o narin kalbinden de...

Resim: Itzchak Tarkay

13 Nisan 2010

V for Vendetta

Sevgili V,

Seninle aynı ağacın, iki ayrı toprağa düşmüş tohumu gibiyiz. Aynı gök altında büyüdük ama ayrı zamanlarda yakın olduk güneşe. Bu yüzden belki de hem yabancı hem de yakın oluşumuz. Hiç düşündün mü; iki insanın bir dostlukta böylesi bir tezatı barındırabilmesinin imkansızlığını? Ben düşünmemiştim. Hayat bize daha önce hiç düşünmediğimiz neler gösterecek kimbilir?

Sana pek çok soru sordum. Sen ise benden zorlu çıktın. Soruların dağlar taşlar kadardı. Benim cevaplarım ise böylesi çok muydu bilemiyorum. Bakamıyorum çünkü senin durduğun yamaçtan. Sen "burası karanlık" derken ben oraya bakınca gün ışıkları görüyorum. Farklı yerde duruyoruz seninle V. Ama bundan şikayetçi değilim. Çünkü sen bana kendi yamacını ben sana kendi yamacımı anlatıyorum. Bu tıpkı iki ayrı yerde olabilmek gibi. Anlıyorsun değil mi? Tıpkı iki kalbin, dört kulağın, dört gözün olması gibi.

Ben korkuyorum. Ve kendime yalanlar söylüyorum korkmadığıma dair. Tıpkı senin gibi. Sen bana korkularımı öğretiyorsun. Sanki birine anlatırsam artık hiç korkmazmışım gibi hissediyorum. Sana "herkes korkar" diyorum. Doğru bu. Herkes korkar V. Ama herkes korktuğunu söylemez. Çünkü korkularını anlamayacaklarını düşünür ve onu utandıracaklarını. Oysa inan bana herkes korkar.

Sen bana tutkudan nasıl vazgeçeğini soruyorsun. Bense sessiz kalıyorum. Çünkü dilin o tutkudan vazgeçmek istediğini söylerken aslında kalbin şöyle diyor; "o tutku seni hayata bağlayan yegane şey. Eğer ondan kurtulursan omurgan kırılır. Ayakta durabilecek misin?" Ah kendi ruhunun gücünün farkında olmayan Bay V. Ah ruhun yeni omurgalar yaratmak için tasarlanmış olduğunu unutan Bay V. Lütfen hatırla.

Olmaz mı?

Fotoğraf: Roger De La Harpe

12 Nisan 2010

son günlerde...

İnsanın böyle zamanları oluyor bazen. Olup biten herşey, her sözcük, her hareket, her gülümseme, güzel ya da kötü şeyler, mutlu ya da mutsuz anlar hiç iz bırakmadan akıp gidiyor üzerinden. Sanki tüm algılama gözeneklerin tıkanmış gibi ya da bakıyorsun, nefes alıyorsun ama aslında derin bir uykudaymışsın gibi öylece yaşayıp gidiyorsun.

Gün bitip de kendinle baş başa kalınca, aklında o güne dair netliği olan tek bir resim kalmadığını görüp şaşıyorsun. Birşeyler olmuş, birileri sana birşeyler söylemiş sen karşılık vermişsin, birşeyler yazmışsın, okumuşsun da, sonra fotoğraflara bakmışsın, resimlere bir de, insanların yüzlerine hatta ama hiçbir şey bulanıklığı olmayan tek şey kalmamış günden geriye. Renkler karmaşası, sesler karmaşasını bir çuvala doldurmuş gün boyu gezdirmişsin, hatta ağırlığından belin bükülmüş ama biri gelip sorsa o çuvalın içinde ne var cevap veremeyeceksin.

Böyle geçiyor son günler...

RESİM: Paul Flinders

06 Nisan 2010

çok okunmanın yolları (peh peh peh)

Geçenlerde blog yazan bir dostum "artık yazmak istemiyorum, kimse de okumuyor zaten" dedi. "okunmak mı istiyorsun kolayı var." dedim. "Gözüne kestirdiğin bir blog yazarına sataş. Hem baksana yüce medya da bu yoldan gidiyor. Neyimiz eksik ayol bizim onlardan."

Mesela ben şimdi güzel yazan, çok okunan bir blog yazarına sayıp döksem "seni kendini bilmez sefil, sen ki kendini yazar sanıp ukalalık taslıyorsun. Aslında saçını başını yolmak lazım senin ya bakma terbiyem müsait değil (peh peh peh terbiyeni sevsinler senin.) Saçma sapan şeyler yazıyorsun. Yok yaşama sevinciymiş de yok çevreymiş aman efenim hayvanları koruyalım kürke hayır diyelimmiş de. Sana mı düştü bunların kaygısı? Üç beş adam seni okuyor diye bir poz bir poz. Peh."

O da bana dese ki; "Senden kedi değil ancak kedi tasması olur, lafına dikkat et. Asıl saçmalayan sensin. Bir kere denge yok sende. Bir gün karalar bağlıyorsun bir gün neşe küpüsün. Salaksın sen salak. Azıcık kafan çalışsa zaten benim yazılarımı okur birşeyler kapardın."

Birbirimizin üzerinden prim yapmakla suçlasak birbirimizi, seviyesiz desek mesela, kendini bilmez falan gibi laflar saysak. Facebook'ta kimi beni desteklese kimi diğerini. Kavgamıza hayran olanları peşimizden sürüklesek. Sonra yorumlar yazılsa yorumcular birbirine düşse. Hergün izleyicilerimize onlarcası eklense. Öyle bir hale gelsek ki edi ile büdü, lorel ile hardy, Tülin ile Caner (evet bu ikili daha uygun oldu) gibi herkes tarafından bilinsek.

Ama danışıklı dövüş olsa bizimki. Kavgalı olan blog yazarları olarak bir gün bir meyhanede kadeh tokuştururken yakalansak. Takipçilerimizi müthiş bir hayalkırıklığına uğratsak. Hakkımızda binlerce yorum yazılsa. Biz ise yüzsüz yüzsüz "Bu kavgaya bir son vermeye karar verdik. Hem biz eski dostuz."desek. Bizi alkışlasalar ama içten içe de kızsalar "ulan ne güzel takip ediyorduk atışmanızı, barışacak ne vardı" deseler. Bir süre de o eski kavganın yankıları sürse. Bu arada kavgasız barış yanlısı şeyler yazsak blogumuza. Takipçiler çekip gitseler. Üzülsek. Biri bize sataşsa diye beklesek kimse sataşmayınca da biz birine bulaşsak.

"İşte o zaman çok okunursun" diyorum. Gülüyor. "Bunu okuyacaksa hiç okumasın beni okuyan" diyor. "Şaka yapıyorum zaten" diyorum. "Bu ciddi bir teklif değildi." Yüzünde muzip bir gülümseme oluyor; "Yapsak mı ki" diyor. Gülüyoruz.

Not: bu yazı kimseye bulaşmak için yazılmamıştır. Sakın denemeyin cevap verilmeyecektir. Bu yazının tek amacı blogla alakası olmayan birşeyleri eleştirmektir. Konuşmalar gerçek bir kişi ile de yapılmış olabilir gerçek olmayan bir kişi ile de. Bunu asla bilemeyeceksiniz.

05 Nisan 2010

unut sevme beni...

Oda olduğundan daha geniş görünüyor. İkiniz o odanın bir köşesine konulmuş masanın etrafında oturmuşsunuz. Hiç konuşmuyorsunuz. O, yarısı soyulmuş kırmızı ojeli tırnaklarını kemiriyor. Gözlerinde daha önce hiç görmediğin bir telaş var. Ne oldu diye sormaya korkuyorsun. Daha doğrusu onun anlatmak için hazır olmasını bekliyorsun. Biraz daralıyorsun. Çay bardakları boşalıyor, yeniden doluyor ve zaman hiç olmadığı kadar ağır geçiyor. Bekliyorsun. Bekleyeceksin de. O hazır olana dek...

Birden, sen artık umudunu kestiğin anda, konuşmaya başlıyor. Bir aşk öyküsü anlatıyor sana. Sözcüklerinin her biri biber gibi dilini yakarak çıkıyor ağzından. Güvenmekten söz ediyor ve yanılmaktan. Hayalkırıklıklarından sonra... Başka bir kadından söz ediyor. Nefret ettiğini söylüyor. Kadından da adamdan da. Hiç bir duygu geçmiyor içinden. Ne öfke, ne kızgınlık, ne de başka birşey... Oysa yabancı değilsin bunlara. Ama öyle silip atmışsın ki, öylesine yok saymışsın ki... "Hayat" diyorsun sadece "ve insanlar." Her ikisi de herşeyi yapabilir. Susuyorsun sonra. Sözcüklerin öyle anlamsız öyle sıradan geliyor ki kendi kulağına utanıyorsun.

O tırnaklarını kemirmeye devam ediyor. Ona diyemiyorsun ki, o acının içinden geçtim ben. Ve yendim onu. Silip attım hepsini. Ve yine diyemiyorsun ki, seni dinlerken bir duvar çekiyorum önüme. Yeniden hatırlamamak için, yeniden canlandırmamak için, yaramın kabuğunu acıta acıta soyup kanatmamak için. Ben geçtim oradan, bitirdim, tükettim dahasını istemem. Çok zorladım kendimi diyemiyorsun yeniden güvenebilmek için insanlara, çok zorladım. İnsan atlatamıyor bazı şeyleri ama ben atlattım. Güç oldu ama başardım. Unuttum hepsini hatırlamanın hepimizin laneti olduğunu bile bile diyemiyorsun.

Küsüyor sana öyle inciniyor ki anlatamıyorsun. Sanıyor ki önemsemiyorsun. Sanıyor ki sen aşka inanmayanlardansın daha da kötüsü aşkı küçümseyenlerdensin. Yok öyle değil diyemiyorsun. Ben sadece hatırlamaktan korkanlardanım. O göremiyor senin savunma kalkanını. Anlayamıyor. Nasılsa diyorsun o da unuttuğunda, eğer becerebilirse, biri ona gelip yüzyıllardır bıkmadan usanmadan tekrar eden bu hikayelerden birini anlattığında, aynı kalkanı kaldıracak önüne. İşte o zaman anlayacak diyor rahatlıyorsun.

Tırnaklarını kemiriyor. Acıdan ölecek gibi. Bakamıyorsun gözlerine. Ölesiye korkuyorsun orada kendini görmekten. Bir zamanlar böyle baktığını biliyorsun sen de. Şimdi o öldüğünü sanıyor. İçinde kanayan yaranın onu öldüreceğinden neredeyse emin. Bilmiyor ki o bir sıyrıktan ibaret. Unuttuğunda silip attığında hiç olmadığı kadar iyi olacak. Güçlü olacak herşeyden önce. Bilecek insanoğlu çiğ süt emmiş. Bilecek ki herkes ihanet edebilir. O zaman kırılmayacak bu kadar kolu kanadı.

Hepsi bitecek diyorsun. İnanmayan gözlerle bakıyor. Sen de böyle bakıyordun. Ama bitti. Haklı çıktılar. Geçmiş uzak bir hayal gibi sanki hiç olmamış gibi kaldı uzakta bir yerde. Yaşadın, binlerce kez nefes aldın. Unuttun. O da unutacak... Hepsi bitecek.

Resim: Steff Green

02 Nisan 2010

yollara, rüyalara ve bakmaya dair...

Arabanın teybinden bol intizarlı bir şarkı yükseliyor. B. Abi bu türü seviyor. M ve ben de sesimizi çıkarmıyoruz. Ben onu incitmemek için susuyorum çünkü öyle çok seviyor ki bu şarkıları, öyle kendinden geçercesine eşlik ediyor ki "biraz katlansam ölmem" diye düşünüyorum. Kulakları tırmalayan bir sesle söylüyor, sesi ergenlik çağındaki bir erkeğin sesini andıran kadın şarkıcı. B. Abi arabayı kullanırken eşlik ediyor. Arabanın arkasında oturuyorum. M. ise önde B. Abinin yanında...  M. zaman zaman "Abi yeter ne olur" diyor "inan bana başım ağrıdı." B. Abinin bıyıkları titriyor. Çünkü insanları rahatsız etmekten deli gibi korkuyor. Özür diliyor M.'den. M. sesini çıkarmıyor. Ama B. Abi müzik olmadan araba kullanamıyor. Neden böyle bilmiyorum ama sanki bir şey eksikmiş gibi eli kolu birbirine dolanıyor. Farkında olmadan eli teybe gidiyor. O sırada M.'nin söylediklerini unutuyor. M. de farkında olmalı ki susuyor bu kez. B. Abi bize bir aşk hikayesi anlatmaya başlıyor. Hikaye yıllar öncesinde geçiyor. B. Abinin henüz genç bir delikanlı olduğu zamanda. Mavi gözlü çok ama çok güzel bir kızdan söz ediyor. Hikayesi bittiğinde daha da içli söylüyor şarkıları. B. Abi onu hiç ama hiç unutamıyor. İlkti diyor kolay mı? Bir daha da öyle aşık olmamış zaten. B. Abinin o sert duruşuna bakan bu hikayeyi onun dudaklarına yakıştıramaz diye geçiyor aklımdan. Ama hangimizin kabuğu içindeki meyve hakkında bir ipcucu veriyor ki ona bakan onun içini ilk bakışta görsün... B. Abi gibi dıştan sert görünen ama hüzünlü bir duygusallığı olan insanları sevdiğimi düşünüyorum yol boyu. Belki de diyorum o kadar duygusal ve yumuşak ki içleri ancak çok sert bir kabuk koruyabilir bunu. Evet böyle olmalı diyorum sonra. Zaten başka nasıl olabilir ki?

M. merakla geçip giden erguvan ağaçlarına, gökteki türlü türlü kuşlara, yol boyu öbek öbek orada burada toparlanmış keçilere onlara eşlik eden köpeklere, karşıdaki dağlara, dev ağaçlara bakıyor. Aklından hangilerinin fotoğraf karesinde iyi duracağı geçiyor olmalı. M. delice bir aşkla bağlı fotoğraf makinesine ve fotoğraf çekmeye. İnsanın bir tutkusu olması iyi birşey diye düşünüyorum onun merakla havaya kalkmış üçgen kaşlarında bakarken. Hayat bizi bıraktığında elimizde bir koz olur hiç olmazsa diyorum bu tutkuları düşündükçe. O fotoğraf çekiyor ben aklımda kelimelerden hayatlar kuruyorum. B. Abi ise aşka,geçmişe dair bir rüyayı yaşıyor.

"İyi birşey bu" diyorum. M. ve B. Abi soruyorlar iyi olan o şeyin ne olduğunu. Aklımdan geçenleri nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. "Yollarda olmak" diyorum "böyle uzun yollar gitmek, hayallere dalmak, ağaçlara bakmak vs." B. Abi hayallere dalmak kısmına, M. ise bakmak kısmına baş sallıyorlar. Ben ise en çok uzun uzun yollara gitmek kısmına...

Resim: Vincent van Gogh