25 Şubat 2010

SEVGİLİ OZ BÜYÜCÜSÜ

Sevgili Oz Büyücüsü,
Bir anda nasıl olduğunu anlamadan beliriverdiğinde anlamalıydım senin O olduğunu. Ama ben hep Tanrı'nın şanslı kulu olduğum için, üzgün olduğumda beni gülümseten insanlar, akla ihtiyacım olduğunda bana akıl verecek birileri, hayatın aynılığından çok ama çok sıkıldığımda daha önce hiç tanımadığım dünyaları olan insanlar birden, sanki gökten düşüvermişler gibi karşıma çıktılar her zaman. İnan bana bu hep böyle oldu. Öyle ki bazen o insanların gerçekliğinden şüphelenip aklımın bir oyunu olup olmadıklarına bile kafa yordum. Ama inan bana gerçektiler.

Ve sevgili Büyücü şimdi de sen hiç beklenmedik bir zamanda böyle asık bir suratla oturup kalmışken ve hatta tuhaf bir yalnız bırakılmışlık hissi ile sarmalanmak üzere iken birden bire ortaya çıkıverdin. Sana Tanrı'nın şanslı kulu olduğumu söylemiştim, değil mi?

Ben insanların hepsini sevmek zorunda olduğumuza inanmıyorum. Evet bu belki oldukça kutsal bir amaç ama ben kendime bu amacı edinmedim. Hatta inan bana bazılarından bütün kalbimle nefret bile ediyorum. Mesela şu adamdan. Hani dünyanın en onurlu, en iyi kalpli gibi görünen ama yalancının, hainin ve düzenbazın biri olduğunu sonradan anladığım adamdan. Tamam, kabul, yıllar geçti ama yine de ondan nefret ediyorum. Çünkü o benim güvenimi çaldı. Ve ben hırsızlardan da nefret ederim. Evet şanslıyım insanlardan yana ya, bazen kader böyle kazıklar da atmadı değil hani. Şimdi sana "yok efendim ben bundan ders aldım", "yok efendim bir daha böyle sevmem" mavalını okumayacağım. Yine öyle severim biliyorum. Hatta ondan çok daha fazla bile severim. Sadece kör olmuştum o zaman hepsi bu. Ve bilirsin hayatlarının bir yerinde kör olanlar böyle düşer ve ağızlarını burunlarını kırarlar. Her neyse ne diyordum Sevgili Büyücü evet hepsini sevmiyorum bu insanların.  Bunu sana neden anlattım bilmiyorum. Belki de insanları tanır tanımaz seven ve sonra onlardan bir anda vazgeçiveren biri olmadığımı anla diyedir.

Sana söz vermiştim değil mi kötü şeylerden söz etmeyeceğime dair. Tamam sözümü tutacağım. Ama sadece iyi olamıyorum, biliyorsun değil mi? Saf iyiliğe de inanmam zaten. Mesela bazen çok nefret ediyorum, küfürü basıyorum arkalarından birilerinin ve kızıyorum olup bitenlere hatta inanmazsın belki ama lanetlediğim bile oluyor ama bu lanet yalnızca gazete sayfalarına bakarken dökülüyor dilimden. Ama bütün bunlara rağmen yine de basıyorum kahkahayı. Çın çın her yan. Ve sevmek. İşte o hep var. Mesela şu gözlerinin içi gülen adamı nasıl seviyorum nasıl bilemezsin. Bak böyle zamanları da taşıyor içim. İşte böyle küfürlü kahkahalı, öfkeli kahkahalı benim üzerimdeki gökyüzü. Sen de Sevgili Oz Büyücüsü o gökyüzünde, gezegenimin konumu değiştiği için semada henüz beliren bir yıldızsın. Baki ol isterim. Yıldızlar nasıl toprağı gözetip kollarsa, toprak nasıl yıldızlara "düşersen seni tutarım" derse böyle olsun dostluğumuz isterim. Olur mu dersin?

RESİM: Rene Magritte

22 Şubat 2010

SEVGİLİ AYLAK ADAM...

Sevgili Aylak Adam,
Hani sen o adını bilmediğim caddelerde, bulutlu gök altında yürüyorsun ya, hani etrafından daha önce hiç görmediğin bir kuş sürüsü gibi geçiyor insanlar sen kanadı kırık bir başka kuş gibi bir ağaç altında öylece duruyorsun. Sesinin o kırık kahkahasından görüyorum ben hepsini.

Ah canım Aylak Adam, hani caddelerden akan o hayata bir türlü ama bir türlü karışamayıp evinin kuytusuna sığınıyorsun da o kuytuda ağır ağır çeviriyorsun ya kitabının sayfalarını. Ve hiç neden yokken birden kalkıp pencereden içine karışamadığın o hayatın içinde olanlar, senin olmadığın neye sahip diye meraklanıyorsun ya. Sonra pencerenin önüne gelip konuveren o küçük kuşta buluyorsun ya cevabını. İşte ben de tüm hayatın ve tüm bu bitip tükenmez soruların içinde tıpkı aynaya bakıyor gibi bakıp kalıyorum senin sözcük sözcük gözlerine.

Saklanıyorum sanıyorsun Aylak Adam. Hani kendimden bile saklanabilirim sanıyorsun. İçinden geçiyor ya, görünmeden gizli gizli dolaşmak sokaklarda, insanların ruhlarında hatta. Ama saklanamıyorsun ne yapsan be aylak adam. Seninle ben topal leylek ile topal kargayız. Çünkü ben de, evet ne yazık ki ben de, Sevgili Aylak Adam o aylak göğün, tıpkı senin gibi, tek bir nefesiyim.

21 Şubat 2010

PRANGA

Bir cep telefonu sahibi olduğumdan ve bilgisayar başında çalışmaya başladığımdan beri kol saati benim için eski zaman hikayelerinden olmuştu. Zamanı ya telefon saatine ya da bilgisayarın köşesine bakarak öğreniyordum ki bu da bu iki meretten hiç uzak durmadığım anlamına geliyordu. Geçen gün o eski hikayeyi özlediğime karar verip bir kol saati aldım kendime. İnsan eski hikayelerini her ne kadar içinde taşısa da bazen bir nesne olarak görmeyi istiyor. Tıpkı görmeden inandığın birşeyi unutmaya yüz tuttuğun vakit sana hatırlatsın diye kanlı canlı bir kanıt olarak görmek istemek gibi. O yüzden belki de aşk mektuplarını, sevdiklerimizin fotoğraflarını, "cumartesi saat onda" yazan bir notu, gazete kesiklerini saklıyoruzdur. Hayallerini gerçek sanan bir türün başka çaresi var mı ki?

İşten gelir gelmez kol saatimi çıkarıp kitapların üzerine koydum. Eskiden okuldan geldiğimde yaptığım gibi. Tıpkı uyuyan bir insanın yataktan sarkmış kolu gibi, kitapların kenarından aşağıya sarkmış metal kordonuna bakıp bunu düşünürken aslında bu yaptığımın hiç de öyle saattin kolumu sıkması, ondan rahatsız olmak gibi fiziksel sebepler taşımadığını farkettim. Eskiden okulda şimdi ise işimde sürekli zamanı kovalamak zorundaydım. Eskiden sınavlarda süreyi yetiştirmek ya da sıkıntı dolu derslerin bir an önce bitmesi için dakikaları hatta saniyeleri saymak, şimdi bitmesi gereken işleri belli saatlerin içine tıkıştırmak zorunda olmaktan bunalıyordum. Bu yüzden eve geldiğimde saati çıkarıp koyuyor zamansız bir zamanın içinde huzuru arıyordum. Bütün bunlara rağmen saat kolumda olsun olmasın duvardaki saattten, bilgisayarın köşesinden, cep telefonundan, kol saatinden gözümü alamıyordum.

Zamanla hep bir sorunum oldu benim. Kısacık zaman dilimlerine dünya kadar şey tıkıştırmaya çalıştım. O yüzden de yarım yamalak bir dolu şey oldu o saatlerde. "Ne yaptın dün öğleden sonra?" gibi sorulara hiç cevap veremedim mesela. "Yarım bir film, baş sayfaları okunup bırakılmış bir dolu kitap, kıyısından köşesinden kulak verilen bir radyo programı, yarısı dinlenmiş ve çoğuna "hı hı" diye cevap verilmiş telefon konuşmaları yaptım" diyemedim. "Sabahları uyanıp bugün şunu, şunu, şunu, şunu ve bunu yapacağım diye karar verip onu, diğerini ve bir başkasını yaptım ve gün zamanın peşinde koşmakla geçti" de diyemedim.

Dedim ya zamanla bir sorunum oldu hep benim. Hiç bir zaman uyum sağlayamadık birbirimize. Mesela ben onu asla tahmin edemedim. Kaç dakikanın geçmiş olduğunu ya da bir işi ne kadar zamanda bitireceğimi, asla... Zaman o yüzden hep dalga geçti benimle. Koşa koşa yanımdan uzaklaşırken kahkahalarını duyup hiç ama hiç kulak asmadım. Şimdi bir kol saatim var. Çoğu insanın vardır. Çünkü hepimiz onun köleleriyiz ve kol saatleri de bu köleliğin  prangası...

RESİM: Yang Jinsong

18 Şubat 2010

KÜÇÜK EVLER VE KÜÇÜK KALPLER...

H. bir süre dalgınlaşır ve birden konuşmaya başlar. Severim anlatma biçimini. Çünkü, henüz ortada olmayan bir konunun ortasından girer ve onu anlamak için dikkat kesilmek zorunda kalırsın ki, bu açıdan bakınca benim gibi dikkat dağınıklığı olan biri için H. bulunmaz bir anlatıcıdır.

Ben gazetelere bakarken o karşımda uzun uzun buz gibi olmuş çayına bakarak oturdu bugün. Sonra birden: "Hepimiz televizyonun içinde yaşıyoruz, farkında mısın?" dedi. "Ben değil." dedim "ben televizyon izlemem." Başını salladı: "Biliyorum biliyorum" dedi "sözünü ettiğim sen değilsin, genel birşey söylüyorum ben." Gazeteyi katlayıp kenara koyarken: "Anlat bakalım, derdin nedir?" dedim.

Dün akşam eşi her zaman yaptığı gibi televizyon izliyormuş. Tüm akşam hiç sesini çıkarmadan, tek sözcük etmeden çay ve sigara içerek yaptığı şey buymuş zaten. Küçük kızı babasının yanına gitmiş. Kitabında ya da defterinde birşeyi göstermek için. Ama baba o sırada en sevdiği diziye odaklandığı için çocuğu sert bir biçimde paylamış ve yanından uzaklaştırmış. Çocuğun yüzü düşmüş, H. çok sinirlenmiş. Çocuğu alıp diğer odaya götürmüş, ödevlerine yardım etmiş, onunla sohbet edip oyun oynamış. Sonra mutfağa gitmişler çocuk H.'ye "anneciğim televizyon mı önemli ben mi önemliyim?" diye sormuş. Çocuğun sorusu H.'nin içini daha da burkmuş. H. çocuğu kendisinin herşeyden önemli olduğuna ikna etmeye çalışmış çalışmasına ya onun üzüntüsünü yenmeyi bir türlü başaramamış.

"İşte" dedi H. "hepimiz televizyonun kölesiyiz. Bak çocukları bile geri plana atıyoruz." "Peki" dedim "sen bunu eşine anlatmadın mı? Yani çocuğun söylediklerini, buna ne kadar üzüldüğünü..." Anlatmış elbette ama adam gün boyu çok yoğun, stres altında çalıştığını, kendisini bir tek televizyon izlemenin sakinleştirdiğini ve bundan başka birşeyinin olmadığını söylemiş. İnsanları bu noktada anlamak mümkün. Kendi hayatlarımızın stresinden öyle yorgun düşüyor ve gün boyu aklımızdan geçenlerden öyle çok yoruluyoruz ki başka bir dünyaya dalıp başka hayatlarla özdeşleşmek istiyoruz. Bunun anlaşılabilir bir tarafı var. Bu yüzden de kimimiz kitap okuyoruz, kimimiz film izliyoruz, kimimiz de televiyon dizilerini kaçırmadan takip ediyoruz.

H. de bu konuda hemfikir. "Ama" diyor "o çocuk bizim ikimizin çocuğu. Ve daha çok küçük. Bize ihtiyacı var." Çok haklı. "Eşim" diyor H. "çocuk sahibi olmanın kendinden ve ihtiyaçlarından fedakarlık etmek olduğunu aklından çıkarıyor." Bu doğru. Çünkü söz konusu olan küçük bir insan. Ve senin parçan olan bir insan. Doğmasına karar verdiğin, iyi bir hayatı olsun diye uğraşacağına dair görünmez bir sözleşme imzaladığın bir varlık. H. eşinin stresinden kurtulması için çabalamasını olağan görüyor ama tüm vaktini de bu çaba için harcıyor olmasını kabullenemiyor. Haksız olduğu söylenebilir mi? Belki akşamının yarım saatini küçük kızına ayırsa problem kalmayacak ortada.

H. televizyon hakkında başka şeyler de söylüyor. Bazı akşamlar bazı diziler var olduğu için evlerine misafir kabul etmeyen insanlardan, telefonlarına bakmayanlardan ve tüm akşamını dizilerin günlerine saatlerine göre programlayanlardan söz ediyoruz. H. bir arkadaşının bir konu konuşulurken sürekli dizi karakterlerinden örnekler verdiğini bunun da kendisini çok sıktığını söylüyor. Çünkü H. de tüm akşamını televizyon başında geçirenlerden değil. O akşamları insanlarla bir arada olmak, sohbet etmek, misafir ağırlamak ve misafir olmak, kızı ile zaman geçirmek ve televizyon olmadan ailesi ile günün olaylarını konuşmak istiyor. İkimiz de tek kanallı televizyon döneminin çocuğu olduğumuz için o günlerden söz edip duruyoruz. Ve galiba ikimiz de o günleri özlüyoruz.

16 Şubat 2010

ADSIZ KAYGI YUMAKLARI KLUBÜ

Merhaba adım Fulya ve ben bir kaygı yumağıyım...

İnsan ne olduğu vakit  başka birine dönüşüyor? Ya da hep aynı kalmak mümkün mü? Peki neden çoğu zaman güzel taraflarımızı yitirip istemediğimiz yanlarımızdan inatla vazgeçemiyoruz?

Evet. Bu kadar kaygılı ve endişeli biri değildim ben eskiden. Panik kelimesi sözlüğümde yer almıyordu. Ve elbette kaybetme korkusu da... Şimdi bu olmuş olduğum insana inanmak ne zor! Hep içinde kaybetme korkusu taşıyan ve attığı her kahkahadan sonra bunun burnundan fitil geleceğini sanan biri olmak. Hayat mı, gördüklerim mi dünyanın böyle her an doğacak bir felakete gebe olduğuna içtenlikle inanıyor olma sebebim? 

Ne korkunç; olmaktan en çok korktuğum kişiye usul usul, sinsice dönüşmüş olmak. Eski zamanların umursamazı şimdi neden herşeyin üzerine titreyen birine dönüştü ki? Oysa aklının her zaman bir köşesine yazmıştı "bazen, sen ne kadar uğraşırsan uğraş hayat kendi yatağında akar. Ve sen suyun yönünü değiştirecek güce sahip olamayabilirsin. Böyle zamanlarda suyun aktığı yönü kabullenmeyi becerebilmelisin." Bu yazı gittikçe sisler ardında kaldı ve ben çılgınlar gibi korumaya, kollamaya, suyun yönünü istediğim doğrultuda akıtmaya çalışan biri olup çıktım. Bütün bunların içinde kaygıdan, gerginlikten, aklın içinde sürekli konuşup duran o sersemden yoruldum ve bunaldım. Eğer böyle devam edersem elimde sadece, kendi ellerimle zehir ettiğim bir hayattan başka birşey kalmayacağını bile bile kaygıyı durduramadım.  Ve bu sabah bu kadar zamandır bunu yaşadığım için bir aptal olduğuma karar verdim.

İnsan eğer olduğu şeyden bunalırsa ve aklı başına gelip de bunu değiştirecek olanın sadece ve sadece kendisi olduğunun farkına varırsa zorlukla da olsa ilk adımı atıyor. Uzun zamandır değişmeye dair adım atmamış o bacaklar öyle zorlanıyor öyle zorlanıyor ki insan her an vazgeçerim sanıyor. Ve olduğun ama artık olmaktan yorulduğun şeyle karşılaştırınca o ilk adımın sızısı yitip gidiyor.

Şimdi olduğum şey her ne ise, bu kaygılı, ayrıntıcı, kontrol delisi bu şey her ne ise ve kime aitse, onu tıpkı eski bir elbise gibi, hayır daha da zoru bir deri gibi geride bir yerde unutma vakti. Derini soymak elbet ki çok zor, zaman isteyen ve can acıtıcı birşey lakin bazen başka çaren de kalmıyor.

Biliyorsun şöyle olacak süreç;Bir yara olacak yerinde, kabuk bağlayacak, o kabuğu soyacaksın kanayacak, yine soyacaksın bir an önce yeni, taze, pembe derini görmek için inatla kanayacak, zaman geçecek kabukla dolanacaksın, eskisi gibiyim sanacaksın ama bu arada yeni derin gelip yerleşecek, sonra günün birinde kabuğu da, yarayı da, derini de unutacaksın çünkü yeni, pembe derin artık yeniliğini gösteren o pembe renkten vazgeçmiş olacak, işte o zaman yeni bir sen olacaksın. Tüm o sırtına yüklenmiş eski, berbat, kaygılı halin uzakta bir yerde hayal meyal kalmış olacak. Sakin olacaksın bir kere. Kaygısız ve biraz da teslim olmuş. Hatta kararlıysan hayatla bir olup akıp gidecek kadar şahane bile olabileceksin belki de. Hiç ama hiç anımsamayacaksın şimdi içini bunca yakan şeyi. O artık başkalarında gördüğün birşey olacak. Evet böyle olacak.

İşte tüm bunlar olacak. Çünkü, insan her zaman yeniden başlayabilir. Ve insan belki şu koca dünyayı değiştiremez ama içinin cehenneminden kurtulabilir, kendine başka dünyalar kurabilir. Etrafındaki herşey aynı kalsa bile o içini başka bir renge boyayabilir. Çünkü insanın tek sığınağı kendisidir ve o sığınak nasılsa dünya öyle bir şekil alabilir. Tıpkı kabın içine konulmuş su gibi...

Resim: Norman Rockwell

12 Şubat 2010

SESLER

Bazen kapınızın önünden geçen birinin öylesine söylediği bir cümle, çayınızı doldururken televizyondan kulağınıza takılan bir söz ya da can sıkıntısından veya meraktan karıştırdığınız kitabın içindeki bir paragraf içinizde bir yerde belli belirsiz filizlenmiş bir düşünceyi birden sanki sihirli bir el değmişcesine büyütebilir. Ece'nin kitabındaki o cümlenin bana yaptığı gibi...

"İnsan çok yalnızken, bir tane daha kendinden doğuruyordu içinde, 'korkma' desin diye..."* Böyle diyordu sekizinci sayfadaki cümlelerden biri... Okumayı sürdürmeden öylece oturdum. Fincanın dibindeki son damlayı ardından sigaramın son nefesini içtim. Dinledim ama son zamanlarda kendi içime ne doğurmuşum bilemedim. Tek söz, tek ses yoktu. Belki de uykuya dalmıştı. Ya da ölüp gitmişti içimin kuytusunda ve ben sırf bana birşeyler desin diye ne olduğunu kestiremediğim başka bir ses doğurmaya hazırlanıyordum. Ama şimdi, tam bu anda, o sesin nasıl bir ses olduğunu hiç ama hiç kestiremiyordum. Su gibi duru bir ses de olabilirdi, cehennemin ta dibinden gelecek bir ses de... İnsanın kendisini bilmesi mümkün müydü ki?

Evet elbette herkesin içinde vardı o seslerden. Hepimiz belki de farkında bile olmadan duygularımızdan ya da dışardan gelen etkenlerden gebe kalıyorduk o seslere. Ama şurası açıktı ki; o sesler sadece 'korkma' demiyordu. Kimi "yapamazsın" diyordu kimi "endişelenme" kimi ise daha yürekli cümleler kuruyordu kimi ise insanı dehşete salan. Bazılarını ise içimizin şeytanı seslendiriyordu ki; dünyada bunca kötülük başka türlü açıklanamazdı. İşin tuhafı kendi doğurduğumuz bu sesler 'iyi' ise sorun yoktu ama'kötü' ise bütün bunlar için kaderi, tanrıyı, değişen düzeni, bozulan çağı, çocukluğumuzda başımıza geleni suçlayıp duruyorduk. Tuhaftık kısacası. Tuhaf olduğumuz için de adımız insandı.

Dakikalarca dinlediğim halde duyamadım içimdeki o sesi. Ve sonunda kendi içime doğurduğumun sadece sessizlik olduğuna karar verdim. Öyle olmalıydı çünkü bazen, hani o çok yorgun ve bıkkın olduğu zamanlarda, insan olsa olsa sessizlik doğurabilirdi. Yeniden ona "korkma" diyebilecek sesler doğurabilsin diye ancak sessizlik doğurulurdu. Başka birşey değil...

Resim: Maroe Susti
* Muz Sesleri- Ece Temelkuran-syf:8

11 Şubat 2010

ÇAY VE SİGARA TADINDA...

Bence günlerin de tadı var. Bugün mesela ağızda kalan çay ve nikotin karışımı gibi memnuniyetsizliğin ve ne yapacağını bilemezliğin tadını taşıyor. Ve ne yazık ki, daha günün başında olmaya rağmen, bitmişliğin, yorgunluğun ve uyuma isteğinin tadını da öyle. Bu, günün bir kış günü olmasından kaynaklanmıyor. Öyle ya bazı kış günleri sıcak bir mercimek çorbası, bazıları dumanı üzerinde çay, bazıları da banyo sonrası insanın damağında hissettiği hoş kokulu bir sabun gibi huzurlu ve sakin tatlar bırakıyor insanın ağzında. Oysa bugün böyle değil.

Gün aslında ne huzurlu ne de huzursuz bir gün. Sadece sıfır noktasında duran, eksiye ya da artıya kayamayan, öylece sıfırın göbeğine saplanıp kalmış bir gün. Geçmişte kalmış ve yeniden geleceği umut edilen bahara dair tatların özlendiği garip günlerden biri işte. Dalgın dalgın ağızda çiğnenmiş bir portakal çiçeği tadındaki ya da özlenmiş bir meyvenin uzun zamandan sonra ilk kez ağızda ezilişinin bıraktığı tatlardaki günlerden söz ediyorum. Ya da sanki yeniden, hiçbir şey olmamış gibi, aklında diğer günlerden kötü tatlar kalmamış gibi sıfırdan başlayabileceğin, kendine yeni bir başlangıç öyküsü yazabileceğin günlerden...

Evet bugün tatsız tuzsuz bir gün. Hatta nikotin ve çay artığı bile olamayan bir gün belki. Bazen olur böyle...

FOTOĞRAF: Coffee and Cigarette

08 Şubat 2010

KÜMESİN ASİ TAVUĞU

Annem çiçeklerle, ağaçlarlarla ve hayvanlarla çevrelenmeden yaşayamayanlardan. Bu yüzden de çocukluğumuzdan beri biz de onlarca çiçek, portakal, mandalina, çam, dut, erik, hurma ağaçları, tavuklar, köpekler, kediler, zaman zaman kazlarla çevrelenmiş olarak yaşadık.  Bütün bunlar bugün olduğumuz kişi olmamızda kaçınılmaz etkiler bıraktı muhtemelen ama ben o etkilerin neler olduğunu, dışardan bir göz olmadığım için, bilemiyorum. Tek bildiğim bütün bir ömrü bunlarla geçirmiş olmama rağmen hala onlar hakkında pek birşey bilmiyor olduğum ve hergün yeni birşey öğreniyor olduğum.

Tavuklar mesela. Tavuklar bana her zaman sakin ve çok ürkek hayvanlar gibi gelmiştir. En azından dün annemin o kırmızı çılgın tavuğunu  keşfedene dek böyle düşünüyordum. Ama o tavuk sayesinde anladım ki bazı tavuklar kümesten dışlanma, diğer tavuklardan dayak yeme ve kanlar içinde kalma pahasına kendileri olmayı sürdürüyorlar. Ve tuhaftır ki pek birşeyden korkmuyorlar.

Gel gelelim o tavuğun nasıl bir tavuk olduğunu anlama hikayesine. Masa örtüsünün üzerine dökülmüş ekmek parçalarını pencereden onlara vermek için pencereyi açtığımda onunla göz göze geldik. O meraklı suratı burnumun dibindeydi çünkü nasıl yapmışsa yapmış pencerenin hemen önüne sıçramayı başarmıştı. Onu birden karşımda görünce çığlık attım o ise hiç istifini bozmadan bana bakmayı sürdürdü. Kıstığı gözüyle sanki hayatında ilk defa bir insan görüyormuş da "bu da ne biçim bir yaratık" böyle dermiş gibi baktı suratıma. "Aşağıya in küçük hanım" dedim elimi sallayarak. Yine beni umursamadı. Elimi hızlı hızlı salladım o da yavaşça atladı aşağıya. Tavuklar çok korkaktırlar. Sesinizi biraz yükseltin canını alacağınızı sanıp var güçleriyle kaçarlar. Ama bu öyle değildi. Masa örtüsünü pencereden çırptım. (Bu arada tavuk sahibi olmanın en iyi yanı budur. Hiçbir şey ziyan olmaz. Onlar maydonoz çöplerinden domates kabuğuna kadar herşeyi keyifle yerler ve yediklerini size yumurta olarak geri verirler.) Örtüyü çırptım ve geri çekmek için hamle yaptım ama örtü ucuna ağır birşey bağlanmış gibi bir türlü geri gelmek bilmedi. Aşağıya eğilip baktığımda örtünün ucuna asılı olan şeyin bir demir parçası değil de bir tavuk olduğunu gördüm. Elbette bu tavuk az önce suratıma garip garip bakan o tavuktu. Örtünün ucundaki püskülü gagasının ucuna sıkıştırmış çekiştirip duruyordu. Ben çektim o çekti ben çektim o çekti sonunda ben galip geldim ve örtüyü bıraktı.

Kahkahalarla anneme anlatım olayı. Annem güldü. "o biraz değişik" dedi ve anlatmaya başladı. Bu tavuk diğerleri uslu uslu kümeste kalırken sürekli o yüksek duvardan kaçıp duruyormuş. Bazen kümesin önündeki teli bir şekilde aralıyor ve kaçmayı beceriyormuş. Dolaşıp geliyor bu arada komşu bahçelerden sürekli kovuluyormuş çünkü maydonoz, tere ne varsa hepsini yiyormuş. Kümese dönüp geldiğinde de diğer tavuklar bunu bir güzel benzetiyorlarmış. Annem bir kaç kez bunun kanlar içinde kalmış kafasını tedavi etmiş. Başında sargı beziyle yine kaçmayı sürdürmüş ve döndüğünde yine dayak yemiş. "Senin anlayacağın kümesin asisi bu." dedi annem.

Güldüm. Hiç böyle bir tavuk görmediğimi söyledim. "Seni bırak, bunca tavuğum oldu, ben bile böylesini görmedim." dedi annem. "Pek düşkün özgürlüğüne bu" diye ekledi sonra. "Onu bıraksak mı?" dedim. "Yok" dedi "komşuların bahçelerini mahvediyor, hem aç kalır ya da biri yakalar keser onu. Yine en iyisi burada kalması. Kaçar yine gelir."  Gülümsedim. "Anne bak" dedim "nasıl insanlar arasında farklı olanlar dışlanıyorsa tavuklar arasında da öyle. Yoksa neden onu paralasınlar ki?" Annem başını salladı: "O da kümesin kurallarına uysa belki hiç sataşmazlar. Ama bu kural falan tanımıyor bildiğini okuyor. Ne yapalım bu da böyle işte."

O çılgın asi tavuğa müthiş bir saygı duydum. Çünkü, kendinden hiç taviz vermeyen kişi, bu bir tavuk bile olsa, saygıyı mutlaka ama mutlaka hakeder...

RESİM: Anton Van Dalen

07 Şubat 2010

KÖPRÜDEN

Bu tıpkı bir rüyadan uyanmaya benziyor. Ya da şöyle diyelim; iki dünya arasındaki o derin uçurumdaki köprünün ortasında duruyor olduğunu birden bire farketmeye. Tam orada dururken, uçurumu, karanlığı, köprünün gitmek zorunda olduğun yakasını ve köprünün ayrılmak zorunda olduğun yakasını tüm çıplaklığıyla görmeye...

Yapmak zorunda olduğum iş ile yaşamak istediğim ve her daim hayalini kurduğum hayat arasındaki köprüden söz ediyorum. Varmak zorunda ve kalmak zorunda olduğun yaka ile kalmak ve hiç ayrılmak istemediğin yakanın hangisi olduğu gün gibi açık sanıyorum. Muhtemelen hepimiz aynı durumdayız.

Çalışmaktan haz etmediğimi söylemek yalan olur. Çok insan zaten çalışmadan paslanıp, anlamını yitireceğini bildiği için çalışmaya karşı değildir. Çoğumuzun tek karşı olduğu ve yanılıp da "çalışmaktan nefret ediyorum" dediği şey aslında yaptığı işte bir anlam bulamamasıdır. Ve ne yazık ki dünyada var olan işlerin çoğu anlamsız ve kimsenin yararına olmayan şeylerdir. Anlamlı olanlar ise bir şekilde içi saçmalıklarla doldurulup insanların ondan nefret etmesi sağlanmıştır. Bunu neden yaptıklarını bilmiyorum. Ama bu böyledir.

Ben de pek çoğu gibi inanmadığım bir işle uğraşıyorum. Gün boyu en ufak bir mantığı olmayan, kimsenin işine yaramayacak bir şeyleri yapmak zorunda bırakılıyor ve tüm bu anlamsız şeyler için canımı dişime takarak çalışıyor da çalışıyorum. Ve ne yazık ki durumlar ele alındığında "madem bu işi sevmiyorum o halde severek yapabileceğim bir iş bulayım" gibi bir cümleyi kuramıyorum. Zira benim severek yapacağım iş için bana kimsenin beş kuruş vermeyeceğini biliyorum. Bu yüzden de insanlar bana hayallerimi törpülememi söylüyorlar. Belki haklıdırlar. Çünkü gerçek ve hayal arasında gidip gelmek, sözünü ettiğim o köprü ortasında durduğunu birden bire farketmek, deliliğe bir adım daha yaklaşmaya benziyor. Zira o köprüde gidip gelenin dengesini kurması hiç de kolay birşey değil.

Dün sabah, bir cumartesi günü yani, işe gitmek için erkenden uyandım. Yoğun, zor ve bütün bunlar kadar da anlamsız birşey için gitmek zorundaydım. Çok erken uyanmıştım. Kahvaltımı ederken kitabımı okumaya başladım. Sayfalar ilerledikçe kopup gitmişim farkında olmadan. Ki benim gibi konsantre olmakta hayli zorlanan biri için bir kitabın beni tüm gerçeklikten koparabilmesi olağanüstü birşeydir. Birden uyanır gibi bıraktım kitabı. Saat ilerlemiş gitmiş. O an, saate baktığım an yani, aniden boşalıveren bir yağmur gibi üzerime yağdı gerçeklik. Garip bir duyguydu. Muhtemeledir ki bu köprüde uyanmak hep başıma gelen birşeydi ya bu sabah ilk kez farkettim bunu. Delirmek gibiydi. İki paralel dünyadan birbirine yapılan zorunlu bir geçiş gibiydi. Biri seni arkandan itivermiş de hiç istemediğin bir yerin ortasına düşmüşsün gibiydi. Orada kalmak zorundaydın. Yapmak, gitmek, başarmak, kazanmak zorundaydın. Hiç bir zorundalığın olmadığı o dünyayı özleye özleye yapmak zorundaydın hem de bütün bunları. Köprü hep orada olacaktı. Bir yakasında dünya tüm gerçekliğiyle duracaktı ve diğer yakasında hayallerin baharı var olacaktı. Sen kar ve kışın, kirlilik ve soluk ışığın içinde yaşıyor gibi yapacak ilk fırsatta bahara kaçacaktın. Senin yaşamın böyle birşeydi. 

Zorunlu adımları atarken kendi içimi rahatlatmanın bir yolunu buldum. "Ya o köprü hiç varolmasaydı ya hiç hayal kuramasaydık ya da köprünün farkında olmasaydık." dedim demesine ya bu içimin rahatlamasından çok başka bir düşünceye yol açtı. Öyle ya, belki de iki dünya arasında gidip gelmiyor olsak, tek ve mevcut olan bu gerçek dünyada yaşamaktan başka seçeneğimiz olmasa, aklın içinde oluşturduğumuz o dünya bir balon gibi püf diye patlasa belki de daha mutlu olabilirdik. 

Öyle ya belki de...

RESİM: DAVID PORTEOUS-BUTLER

03 Şubat 2010

AKLI BAŞINDA MİM'E AKLI BAŞINDAN GİTMİŞ BİR KEDİDEN CEVAPLAR

Beş soruluk bir mim de Zuzuların annesinden geldi. Sorular gayet aklı başında sorular:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?

3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

5)Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?

Cevapların ise aklı başında cevaplar olduğunu söylemek zor:
 1. Efenim dokunulmazlıklara kati surette dokunulmasın. Yüce milletvekillerimiz işledikleri suçlardan "sıradan, alelade" bir vatandaş gibi yargılanıp, ceza almasınlar ki kendilerini suçsuz, günahsız, saf hissedip o temiz kalplerine leke gelmemesi için çalışıp çabalasınlar. Evet, meclis bir nevi günah çıkarılan bir yer olsun. Oraya seçilip gelenin tüm suçları affedilsin. Böylece o teeertemiz vicdanlar karar versinler bizler hakkında. Hı hı evet. (imza: sersem kedi)
 
2.Olmaz arkadaşım öyle şey. Yok halkın tüm katmanlarının temsiliymiş, yok herkes söz hakkı sahibi olsunmuş da delirdiniz galiba. Ne demişler "çoğunluk en doğruyu bilir." Koskocamaaaaaaaan bir halk topluluğunun karşısında sen ne cüretle temsil edilmeyi istiyorsun hııı? Sana diyorum? (imza: nerde çokluk orda vardır bir bildikleri diye düşünen sersemin sersemi kedi)
 
3. Efenim adaylardan bir vesikalık bir de boy fotoğrafı istensin. Gazeteler ve televizyonlar biz bunları ezberleyinceye kadar yayınlasın fotoğrafları. Sonracığıma bu adam ya da kadıncağızlardan en çok oyu alanlar biri bizi gözetliyor tarzı bir evde 90 gün yaşasınlar. Yumruk yumruğa kavga etmeyenler, en az bir kereliğine "seviyesizlik"ten söz etmeyenler, sütten çıkmış ak kaşık olmayı benimsemeyenler hiç düşünülmeden elensin. Hatta ve hatta bu zatlar bir daha aday bile olamasın. Evet en iyisi bu. (imza: televizyonun her sorununun üstesinden geleceğine inanmış sersemötesi kedi.)
 
4. Yargı bağımsızlığı mı demiştiniz? (imza:şüpheci kedi)
 
5. "Ne olacak bu ülkenin hali?" sorusunun cevabını öğrenmek isterdim lakin on yıllardır kahvelerde, sokak köşelerinde yurdum insanı tarafından tartışılagelmiş bu sorunun cevabını kim kaybetmiş ki ben bulayım? (imza: umutsuz kedi)
 
Geldik bir mimimizin daha sonuna...
Sürçilisan ettikse affola...
Bu mim kanat takıp uça...
Ve aşağıdaki muhteremlerin başına kona...
 
NOT: Fotoğrafın nezaketler ülkesi canım Türkiyemle asla ve kat'a ilgisi yoktur. Olay tamamen başka bir mecliste geçmektedir. Bizim meclisimizde bu tip hareketler olasılık ve mantık dışıdır. (imza: gündemden habersiz kedi  ya da inkarcının dayanılmaz salaklığı)

01 Şubat 2010

UYKU BİRAZ UYKU...

Gözlerimi ovuşturup duruyordum. "Uyuyamadın mı?" dedi bıyıklı olan. Başımı salladım. "Neden uyuyamadın?" dedi. "Korktun mu yoksa?" Korkmuştum kormasına ya söylemekten utandım biraz. Başımı salladım. Utandığımı anladı, "utanacak birşey yok bunda" dedi "herkes korkar" Sahi herkes korkar mıydı bilmiyordum. "Kabus gördüm bir kaç gün önce" dedim "hala etkisinden kurtulamadım." Dirseğinden kopuk bir el yüzüme doğru yaklaşıyordu rüyamda. Çığlık çığlığa uyanmıştım. Ve son bir kaç gündür ne zaman gözümü kapasam o el yine yüzüme yaklaşacak gibi saçma sanıya kapılıyordum. Yorganı başıma çekiyor nefessiz kalıyor ama uyuyamıyordum. Güzel şeyler düşünmeye çabalıyordum ama el hep ordaydı. Ancak bitkin düştüğümde güç bela dalıyordum uykuya.

En son sekiz yaşımda bu kadar korkmuştum. Üstelik korku neden bilmem sadece pazar geceleri geliyordu. Uyuyamayacağıma inanmıştım pazar gecelerinde ve uykusuzluk saçma sapan senaryolar yazdırıyordu insana. Kendi kendini korkutabilen tek tür bizdik. Saçmalıklarımızdan biriydi bu da. Bunu anlattım bıyıklıya. Güldü. O da bir zaman aynı şeyleri yaşamış. Üstelik benim şimdiki olduğum yaştan çok daha fazlaymış o zaman. Onunki kabus değilmiş ama. Ölüm korkusuymuş. Yatağına yattığında neredeyse o gece öleceğinden emin oluyormuş. Günlerce uykusuz dolaşmış. Sonra babasını kaybetmiş. Babasının cansız yanaklarını öpmüş. Ölümle yüzleşmiş. Ve bir daha hiç korkmamış. "Ölüm" dedi "sandığımız kadar korkunç değil aslında."

H. gülümsedi bizi dinlerken. "Ben" dedi "neden korkarım biliyor musunuz?" Merakla ona baktık. "Gökyüzünden" dedi. Balkona çıktığı vakit gökyüzüne uzun uzun baktığında sanki onun derinliğinin kendisini yutacakmış gibi hissettiğini söyledi. Gökyüzünün o güzelliğinden neden korktuğunu benim nasıl aklım almadıysa o da muhtemelen benim saçma sapan bir kabus yüzünden uykularımın kaçmasını anlayamadı.

Siyah gömlek söze karıştı sonra. Hiçbir şeyden korkacak gibi bir hali yoktu ya o da ölmekten korktuğunu itiraf etti. Onun da bir zaman ölüm takıntısı olmuş. Uykularını kaçırmış ölüm. Sonra neler olduğunu ve bu korkuyu nasıl yendiğini anımsamadığını söyledi.

Hepimiz birşeylerden korkuyorduk. Ve zaman zaman değişiyordu korkular. Ama korkusu olmayan hiç kimse yoktu. H.'ye göre tüm insanlarda istisnasız var olan tek bir korku vardı, o da sevdiklerini kaybetme korkusuydu. Siyah gömlek ise,  istisnasız korkunun sadece sevdiklerini değil kendi hayatını kaybetmek olduğunu söylüyordu. İkisi de haklıydı belki. İstisnalar olsa bile bu korkular çoğumuzda sabitti.

Bıyıklı bana o kabusun bir süre sonra unutulacağını ve eskisi gibi uyuyabileceğimi söyledi. Haklıydı. Onu unutacak yine eskisi gibi uyuyabilecektim. Sonra yeni bir kabus beni bulana ya da ben yeni bir korku edinene kadar kendimi korkusuz sanmaya devam edecektim. Korku içimde bir yerde uykuya dalacaktı. Çünkü tüm korkular içimizin kuytusunda uzun ya da kısa uykulara yatarlardı.... 

RESİM: Evelyn De Morgan